‘Suyun üzerinde durmasını, hatta yüzmesini öğrenmekle, yaşamayı öğrenmek arasında çok bağ var.’

 

Nihan Kaya’nın sekizinci kitabı Kar ve İnci, geçtiğimiz aylarda raflarda yerini aldı. Romancı ve öykücü Nihan Kaya, edebiyat ve psikoloji alanlarındaki inceleme eserleriyle de biliniyor. Kaya’nın 2008’de yayınladığı romanı Disparöni, Nobel alan ilk Türk bilim adamının hikayesini hikaye gerçekleşmeden 7 yıl önce anlatmış. Nihan Kaya ile hayattan, edebiyat ve psikoloji ilişkisinden, yeni romanındaki karakterlerden konuştuk. 

Kar ve İnci, diğer kitaplarınız gibi yine yoğun şekilde psikoloji içeriyor. Kar da inci de beyazlık, masumiyet çağrıştıran kavramlar. Bana şöyle geldi: Romanın açılış sahnesi yılın en uzun gecesi 21 Aralık gecesinde düzenlenen bir Veda Gecesi’nde gerçekleşiyor; Gece salonuna giren esrarengiz kadın Gece o karanlığı daha da koyulaştırıyor. Gece karakterinin etrafında çok sayıda soru ortaya çıkarken o balo sahnesi kapanıyor; ve sonraki sahne, her tarafı beyaz bir hastane odasında beyaz gecelikler içinde, hiç konuşmayan beyaz tenli bir genç kızla açılıyor. Bu arka arkaya gelen siyah ve beyaz sahnelerin arasındaki kontrasttan çıkıyor ve genişliyor roman.
Evet, çok yerinde bir tespit; romanda sadece sözcükler, olaylar değil, mesela renkler üzerinden de anlatılan, sezdirilen bir hikaye var. Ya da, üst metindeki hikaye, siyah, beyaz, kırmızı gibi temel renklerle alttan alta da başka bir şekilde devam ediyor, alttaki hikaye üstteki hikayeyi karşılıklı olarak destekliyor, çoğaltıyor. Bu, her zaman dikkat ettiğim bir şey. Nitekim bence edebiyat, üst metinle alt metnin birbirini çoğaltmasıdır temelde.

IMG_4824

Olayları çözmeye çalışan kişinin adının “Aydın” olması da rastlantısal değildir sanırım.
İsimlerin her biri gibi Aydın da sadece bir isim değil, hem yataydaki açık hem de dikeydeki gizil hikayeye dair metaforik bir fonksiyon. Veda Gecesi’ndeki ve romanın genelindeki soyut gecedeki karanlığı aydınlatma amacı var Aydın’ın.

Kar ve İnci’de her karakter kendisi anlatıyor hikayeyi. Dışarıdan baktığımız, objektif bir hikaye yok. Her anlatıcıyla birlikte değişiyor hikaye.
Gerçek hayatta da olduğu gibi.

“Aydın anlatıyor” başlığıyla açılan bölümler hikayeyi açıyor, aydınlatıyor, ama mesela “Gece anlatıyor” başlığının altındaki bölümler sanki daha da anlaşılmaz, kapalı hale getiriyor romanın hikayesini. Mesela ilk bölümü “Kaya anlatıyor”. Evet, Kaya isminde bir erkek karakter var; ama okuyucu şunu da göz ardı edemiyor: Kaya aynı zamanda sizin de isminiz.
Evet. Ve Kaya her şeyi bilen bir karakter değil. Başka anlatıcıların anlattığı bölümlerdeki eksik parçaları bir araya getiremiyor roman boyunca. Muhtemelen de hiç getiremeyecek. Kaya’yı hem Gece’ye aşık bir erkek karakter, hem de yazarın romandaki varlığı gibi okuyabilirsiniz. Her iki türlü de Kaya’nın bir çeşit aczi söz konusu. Romanın içinde “maddeler” üzerinden anlatılan iç hikayede şu ima da var: Kayanın maddesel sertliği, avantaj değil de bir zayıflığa dönüşüyor romanın gizil hikayesi içinde.

IMG_4828

“Nihan” sözcüğünün “gizli, saklı, görünmeyen” anlamı da yazdıklarınızın içinde zaten her zaman var. “Nihan” yine, kendi anlamı gibi, görünmüyor; ama mesela görünen “Kaya” ismi ya da sözcüğü üzerinden ya da Kaya içinde “Nihan”ı ve Nihan Kaya’yı da hissediyoruz yine. Şu da ilgimi çeken bir şey: Kar ve İnci, sizin “yüzey” yahut “yatay” hikaye dediğiniz görünür hikayede müzik üzerinden anlatıyor çok şeyi. Nitekim Kar da, bir şarkı, aynı zamanda bir karakter olduğu gibi. Romanın kendisi ise, bir şiir gibi. Bazı bölümlerde daha da şiirselleşen bir anlatım söz konusu.
Şiir ne de olsa ses ve ritim meselesi. Kar ve İnci, Veda Gecesi’nin merkezi bestekarın Kar şarkısı ve genel olarak müzik kavramı üzerinden ne anlatıyorsa, içeride de bunu yaşıyor. Ne de olsa bütün romanlar canlı. Nasıl ki bir şarkının ritmi yükselir, alçalır, Kar ve İnci’nin de ritmi bazen hızlanıyor, o bölümlerde şiirsel yoğunluk ziyadeleşiyor. Kimi bölümleri roman hikayesinden ziyade şiir hikayesine benziyor Kar ve İnci’nin. O kısımlar olayı anlamaya çalışmak yerine şiir okur gibi okunmalı bana göre. Mesela Kar karakteri. Doğadaki kar, var olduğu andan itibaren yok olmaya giden bir şey. Varlık ve yokluk arasında çok ince bir yerde duruyor. Kar karakteri de aynı şekilde, romandaki ifadesiyle “yokluğu bir varlık gibi aramızda” olan bir karakter roman boyunca. Gerçekten var mı yok mu, ona bile emin olamıyoruz.

Romanın ritmindeki, “görünür” hikayesindeki gidiş gelişler, med-cezirler, romanın içinde, mesela dilinde, değişen anlatım biçimlerinde de var.
Evet. Henri Bergson şöyle sorar: “Can you shorten the length of a melody without altering its nature? The inner life is that very melody.” Yani: “Bir melodinin uzunluğunu, o melodinin doğasını değiştirmeden kısaltabilir misiniz?” Kısaltamazsınız. İç hayat, yani hayatın özü, benim ifademle dikey hayat, bu melodinin kendisidir der Bergson. Hem genel olarak iç hayat bu örnekteki melodi gibidir, hem de, o melodinin uzunluğu, süresi, o melodinin kendisi, özü, onun o melodi yapan içkin özellikleriyle bizzat eşdeğerdir. İşte roman da böyle. Romanda da, biçim içeriği yaratır, içeriğin aynı şekilde biçimi yarattığı gibi. Bu ikisini birbinden ayıramazsınız bu yüzden. Mesela “med-cezir” ifadesini kullanmanız hoşuma gitti. Çünkü romanda biçimlere ve suyun aldığı değişik biçimlere, suyun renkten renge, şekilden şekle geçişlerine vurgu var sürekli. Nitekim kar, suyun beyaz hali. İnci de suyun içinde olan, su sayesinde var olan bir şey. Ve inci kuma ne kadar direnirse, yani ne kadar zorluk yaşarsa o kadar parlak, o kadar beyaz, iri ve güzel olur. Nitekim roman da, yaşamasını yüzmeyi öğrenir gibi öğrenmek üzerine kurulu.


Romanda şu ifade geçiyor: “İnsan, suya düştüğü için boğulmaz. Düştüğü sudan çıkamadığı için boğulur.”

Yüzme metaforu bu yüzden yaşamaya da benzetilerek anlatılıyor. Bir yerde Nehir karakteri şöyle diyor Gece’ye: “Bırak su kaldırsın seni. Bırak, su kaldırsın bedenini yukarıya. Suyla mücadele edersen su düşmanın olur senin. O da sana karşılık verir mücadeleyle. Suyla dost ol, ona güven; su seni incitmeden tutup kaldırsın yavaşça. Sana sarılmasına izin vermezsen omuzlarından tutup aşağı çeker; ne kadar uğraşsan da yüze çıkamazsın sonra.” Bu arada bunlar normal diyalog değil; bu nedenle buradaki metin de biraz gevşek, su gibi; düzyazıya pek benzemiyor. Denizin altının karanlık olmasına dair ifadelerde de üst metin ve alt metin arasındaki birçok ilişkiye gönderme var bu arada. İncinin denizin karanlıklarından çıkması burada devreye giriyor.

Başka bir yerde de Gece’nin çello çalması ata binmeye benzetiliyor.
Gece’nin çellonun kendi sesini duymasını tavsiye ederken şöyle diyor Aydın: “Mesela ata bindin mi hiç? İnsan ne zaman iyi binici olduğunu anlar biliyor musun: At bacaklarının arasında hakimiyetin altındadır, onu bacaklarınla sarar, istediğin gibi yönlendirirsin; ama at hemen hissedemez bunu. Ata bindiğinde at seni taşıdığını zanneder. Ona sezdirmeden, dostça, usulca efendisi olursun onun. Zıtlaşarak efendi olunmaz, zorba olunur. Atın ne hissettiğini hissetmezsen, onun ne istediğini kâle almazsan, onunla birlikte hareket etmeyi başaramazsan iyi binici olamazsın. Her konuda böyle değil midir? İşte, çelloyu da çalan sensin ama çellonun kendisini çalmasına da izin vermezsen iyi çalamazsın onu.” Hayatla aramızdaki ilişki de böyle. Herkes engellerle karşılaşır; ama o engelleri kendi lehine çevirme sanatı aslında yaşam ve bunu beceremeyince boğuluyoruz. Suyun üzerinde durmasını, hatta yüzmesini öğrenmekle, bir müzik aletini icra etmesini öğrenmekle, hayat gibi bir yerde yaşamayı öğrenmek arasında çok bağ var. Bu, edebiyat ve psikoloji arasındaki bağ gibi biraz da aslında.

Edebiyatın da psikolojinin de görünenin altındakine odaklandığını söylüyorsunuz. Sizin bakışınızda bu ikisinin neden bir diğerinin yüzü olduğu, Yazma Cesareti  ve Fildişi Kuyu kitaplarınızda açıkça görülüyor. Benim merak ettiğim şu: Edebiyata ve psikolojiye bu yoğun ilginizin kaynağı ne?
Evet, psikoloji içerikli romanlar yahut edebiyat içerikli psikoloji yazıları yazıyorum. Bu ikisini birbirinden ayırabildiğimi de söyleyemem. İncelemelerim, romanlarımı açıklıyor bir yerde. Romanlarımın incelemelerimi açıkladığı gibi. Metinleri psikolojik yordamla okumaya yatkın bir bakışım vardı oldu bitti. Nasıl okuduğumuz nasıl yazdığımızı da belirliyor. Hayata bakışım ve dolayısıyla edebiyat anlayışım psikolojik eksenli olduğu için, romanlarım da psikolojik metinler olarak çıktılar ortaya.

IMG_4829

Madem bu iki kitabı zikrettiniz, muhtemelen biliyorsunuz: Etrafımda acıyı fark etmeye dair ender rastlanan bir yeteneğim var. Antenlerim acıyı fevkalade sezer ve algılarlar. Romanlarımda da en iyi, en güçlü anlattığım şey acıdır. Farklı türde acıları, hüznü çok çarpıcı metaforlarla, o acıları bilenleri şaşırtan bir gerçeklik hissiyle anlatırım. Bu duyarlığın beni romancı yaptığını düşünüyorum. Nitekim her iyi edebiyatçının içinde iyi bir psikolog var bana göre. Romanlarımın, öykülerimin çıkış kaynağı da hep merhamet duygusu olmuştur. Yazma Cesareti’nde, yazmanın neden cesaret olduğu kadar merhamet de olduğunu açıkladım uzun uzun. Zaten edebiyat, empati duygumuzu geliştiren bir şeydir. Merhamet bizi edebiyata, psikolojiye yönlendirebileceği gibi, edebiyat ve psikoloji okumak da çevremizdekilere karşı daha duyarlı, daha merhametli hale getirir bizi.

Acıyı çok gerçekçi biçimde anlattığınızı söylediniz. Bir röportajınızda, romanlarınızda gerçekmiş gibi görünen şeylerin kurgusal olduğunu, ama kurgusalmış gibi görünenleri gerçeklerden aldığınızı ifade etmiştiniz.
Doğru. Hayat edebiyattan daha şaşırtıcı olabiliyor bazen.

Şunu yazdığınızı hatırlıyorum: Televizyonda, üç yaşında bir çocuğun birkaç gün boyunca ölü annesiyle yalnız kalmış olduğunu duyuyorsunuz ve Gizli Özne romanınız buradan çıkıyor. Sonra Londra’da bir çocuğun el yazısından “Sevgili Tanrı, lütfen babamın acılarını iyileştir” diyen notu görüyorsunuz dua panosunda ve Disparöni de buradan doğuyor. Elimde tuttuğum son kitabınız Kar ve İnci için de gerçeklikten alınmış benzer bir hikaye söz konusu mu?
Madem çocukluklardan gidiyoruz, Kar ve İnci’nin kahramanı Gece’nin çocukluğundan bir örnek vereyim o halde: O çocukluktaki kimi şeyleri birebir Seren Serengil’in hayatından aldım. Bundan seneler önce, Seren Serengil’in annesi kızının çocukken yaşadığı, iç burkan bazı şeyler dile getirmişti. Seren Serengil’in babası Öztürk Serengil’le ilişkisine dair şeyler. Beyanata göre, Öztürk Serengil Seren Serengil’in annesinden ayrılıp başka bir kadınla evlendiğinde bu yeni eş, evlerine Seren’in girmesine izin vermiyor. Öztürk Serengil hep dışarıda görüşüyor kızıyla. Seren Serengil babasının bu evliliğinden olan kardeşlerinden, babasının yeni evinden uzak tutuluyor. Kar ve İnci’de Gece’nin babasının cüzdanında iki kardeşinin fotoğrafını görmesi, babasının Gece’nin fotoğrafını da diğer çocuklarıyla birlikte cüzdanında taşımasına yeni eşinin izin vermemesi gibi kimi detaylar, birebir Seren’in annesinin beyanatlarından alınmış detaylar mesela.

IMG_4826

Gece’nin babasıyla ilişkisi çocukluğunda onu öyle yaralıyor ki Gece bir genç kız, yetişkin bir kadın olduğunda da devam ediyor erkeklerle ilişkisinde bu psikolojik durum.
Evet. Nitekim Seren Serengil’in kendisi ve annesinin de benzer açıklamaları var bu konuda. Seren Serengil çocukluğunda eksikliğini duyduğu o sıcak yuvayı evlilik yoluyla gerçekleştirme arayışında olduğunu söylemişti. Bu, çok kadında ve bazen erkeklerde de sık rastlanan bir şey. Fakat o, eve alınmama durumu, cüzdanda diğer çocukların fotoğrafının olup Seren’in fotoğrafının olmasına izin verilmemesi mesela, bu detaylar beni hayli etkilemiş olacak ki o dışlanmışlık hissini yıllarca içimde taşıdım ve sonunda bir romana dönüştüler.

Disparöni romanınızdaki Cem’in Okan Bayülgen olduğuna dair yazılanları hatırlıyorum.
O söylenti benim de kulağıma gelmişti. Cem’in psikolojisinde Okan Bayülgen de var belki, ama Okan Bayülgen’den ziyade Mehmet Ali Erbil’i düşünerek yazdığımı söylemeliyim Cem’i. Onda da, yine ben çocukken, babasının Mehmet Ali Erbil için “Ben onu sanatçı olsun diye yetiştirdim. O gitti, soytarı oldu” demesi etkili olmuştu. Şovmenliğin, Mehmet Ali Erbil’in babasının “soytarılık” dediği şeyin psikolojisi ilgimi çektiği için, Cem’in psikolojisi şekillendi. Cem’in psikolojisini irdelemem için çocukluğuna dönmem gerekiyordu tabii, her romanda olduğu gibi. Cem’in neden, Nobel almış bir fizikçinin oğlundan hiç beklenmeyen davranışlar sergilediği etrafında ise böyle “acı” bir hikaye kurguladım. Sözünü ettiğiniz, “Sevgili Tanrı, lütfen babamın acılarını iyileştir” duası burada devreye girdi. Orada da fizikçi Mössbauer’in ezber bozan enerji denklemi katıldı hikayeye, ama ona hiç girmeyelim şimdi!

Aziz Sancar Nobel Ödülü’nü alınca gülümsedim. Disparöni’de Nobel ödülü alan ilk Türk bilim adamını yazmıştınız. Disparöni’nin yayınından 7 yıl sonra gerçek oldu hikayeniz.
Evet, Aziz Sancar Nobel alınca birkaç kişi daha söyledi aynısını. Akademisyen Nagihan Haliloğlu da bunun “öngörü” olduğunu söyleyerek şaka etmişti.

IMG_4827

Kar ve İnci / Yazar: Nihan Kaya / Ayrıntı Yayınları / Roman / Son Okuma: Hakan İsmail Şiriner / Kapak Tasarımı: Gökçe Alper / Kapak Fotoğrafı: Jonathan Knowles – Getty Images Turkey

Nihan Kaya; Boğaziçi  Üniversitesi  İngiliz  Dili  ve  Edebiyatı  mezunu. Kar ve İnci, Nihan Kaya’nın Türkçe’deki 8. kitabı. İngiltere’de University of Essex’e bağlı Centre for Psycho- analytic  Studies  bölümünde  Psikanaliz  üzerine  yüksek lisans  yaptı.  Yazma  Cesareti  kitabı,  yaratıcılığı  Jungçu açıdan inceleyen doktora tezine dayanmakta. Nihan Kaya 2005’ten bu yana, edebiyat ve psikoloji alanlarında Avrupa ve Amerika’nın değişik yerlerinde konferans tebliğleri sundu. Türkçe’de psikoloji içerikli romanlar, İngilizce’de edebiyat  içerikli  psikoloji  yazıları  yayınladı.  Londra’da Routledge Yayınları’ndan çıkan Dreaming the Myth Onwards: Revisioning Jungian Therapy and Thought (2008) kitabındaki  bölümü,  yaratıcılığın  neden  ve  nasıl  aykırı olduğunu  anlatıyor.  Nihan  Kaya’nın  ikinci  kitabı  Çatı Katı, 2004 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Öykü Ödülü almıştır.

Diğer Kitapları: Yazma Cesareti (İnceleme) 2013 Ama Sizden Değilim (Öykü) 2012 Fildişi Kuyu: Edebiyat – Psikoloji – Kadın (İnceleme) 2011 Disparöni (Roman) 2008 Buğu (Roman) 2006 Çatı Katı (Öykü) 2004 Gizli Özne (Roman) 2003

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.