‘Hayatta kalmak için harflere, kelimelere, dile ulaşmaya çalışmalıyız.’

 

“Sevim Burak’ın yarım kalan projesi üstünde çalışarak Ford Mach I romanını yayına hazırlayan; “A’dan Z’ye Sevim Burak” kitabını ve Feride Çiçekoğlu’nun “kendi başına bir senaryo okulu, bizim sinemamız için eşsiz ve benzersiz bir senaryo, bir başyapıt” olarak adlandırdığı Korkuyorum Anne filminin (Reha Erdem’le birlikte) senaryosunu yazan; Bresson, Duras, Lacan çevirmeni ve psikanalist Nilüfer Güngörmüş’ün tek öykü kitabı Büyük A, yıllar sonra, yeni öyküler eklenmiş, gözden geçirilmiş haliyle okurlarla buluşuyor. Büyük A her anlamda biricik bir kitap. Çoksesli kurgusuyla, ayrıksı diliyle, Türk edebiyatının sıradışı şiirsel düzyazı metinlerinden biri. Güngörmüş’ün işi ışıklarla, renklerle değil. Kelimelerle. İnsanların dünyasının küflü kelimelerini eline alıp tek tek inceliyor. Unutulan, anımsanan, evleri dolduran, birleşen, ayrışan, iç içe geçen, kendi öykülerini kurmaya başlayan kelimeler, bedenin, belleğin, hastalığın, ölümün karşılıklarına dönüşüyorlar.”

 

Büyük A, yıllar sonra içerisine yeni öyküler eklenerek yeniden yayımlandı. Kitaba katılan yeni öykülerin kitabı bütünleyeceğini mi düşündünüz? Yoksa onlar, bir başka kitabı oluşturacak oyluma sahip olmadığı için mi Büyük A kitabına katıldı?
Büyük A’daki metinlerle aynı ruhu taşıdıklarını düşünerek seçtim bu yeni metinleri.

Büyük A, ölümü irdeleyen öykülerden oluşuyor bir anlamda. Ölüm, bu öykülerin tümünün merkezine nasıl yerleşti?
Bütün çaresizliklerimizin, bütün yetersizliklerimizin ve bütün endişelerimizin en nihayetinde gelip ölümlü oluşumuza dayanmasından olsa gerek. Bir de bu öyküler çok farklı zamanlarda yazıldı ama hepsinin yazılma sürecinde Ölüm’e yer açtığımda önümdeki yazı engelinin kalktığını çok iyi hatırlıyorum. Diğer türlü yazacağım her şey çok beyhude görünüyordu gözüme.

Aynı bağlamda kitaba adını veren öyküde geçen bir soruyla, ölüm arasındaki ortaklaşmayı da sormak isterim: “İçinde bu kadar büyük bir karanlıkla insan nasıl ayakta durabilir?” Ölüm, büyük bir karanlığı ifade ederken, insanın bu karanlıkla nasıl yaşamaya devam edebildiği de merak ediliyor, değil mi?
Siz böyle sorunca şimdi ben de belki Büyük A’yla kendimdeki bir soruya yer açmış olduğumu düşündüm. “Bu karanlık ölüm mü?” sorusu. Büyük A’nın varsayımı karanlığın ölüm olduğuydu. Ama artık öyle düşünmüyorum. Şimdi içimizdeki karanlığın kısmen bilinçdışı ve genel anlamda iç dünya terimleriyle ifade edebileceğimiz, hem bize en fazla ait olan hem de en yabancı olan alan olduğunu düşünüyorum. Yabancılık ağır bastığında, “Bu karanlıkla nasıl ayakta duracağım” diye düşünüyor insan. Oraya gidip gelmeyi öğrendiğinde “Biraz korkunç ama ne güzel yermiş, şu tarafları da bir keşfedeyim bakalım neler varmış” diyor.

image

Kitaba adını verene öykü, sona doğru öykü kişisinin zihninin kayması ve belki de ölmesi ile son buluyor. Öykünün biçiminden de yol alarak, insan, ölüm ile o karanlığa bakarken ve hatta oraya dönerken harflere ve sözcüklere mi yüklüyor bütün anlamı? Harf harf mi var oluyor insan?
O öykü, yazmakla ilgili bir sezgimi ifade etmek içindi: Hayatta kalmak için harflere, kelimelere, dile ulaşmaya çalışmalıyız. Kazazedenin denizin ortasında bir adaya ulaşmaya çalışması gibi. Sonuçta biz bir algılar denizine doğuyoruz ve kendimize kelimelerle, düşüncelerle, kavramlarla bir iç ve dış gerçeklik yaratıyoruz. Ayaklarımızı onların üzerine basarak su yüzünde duruyoruz. Eğer öykü kişisi vücut parçalarını, organlarını, “kendinde gerçek ve benzersiz olanları” zamanında adlandırıp ortaya çıkaramasa karanlık tarafından yutulurdu.

Eli Oraklı Beyaz Elbiseli bir kaza sonrası travmasını öykülüyor. Travma, anlatıcının “içinin”, geniş bir ifadeyle “bilinçaltının” hasarının dinmeyen sancısından mı doğuyor?
Elioraklıbeyazelbiseli’yi Bebek Parkı’nda gerçekten görmüştüm ve bir an rüya mı görüyorum diye gözlerimi oğuşturmuştum. Ölümden o kadar çok bahsettiğim yazıların arasında ölümün bu bir nevi geleneksel tasvirinin de olması gerektiğine inandığım için o öyküyü yazdım. Hani Rönesans ressamlarının fani olduğumuzu hatırlatmak için resimlerine koydukları kurukafa figürü gibi ya da Orta Çağ ressamlarının eli oraklı “dans eden” iskelet figürleri gibi. Benim için o öykü esas itibariyle bir amblem. Bunun dışında travma için söyledikleriniz doğru tabii. Dinmeyen sancı, tekrarın nedenlerinden biri.

Hatıralar ve Mendil ya da Mucize isimli öyküler başta olmak üzere öykülerinizde, eşyaların insan yaşamına nasıl dokunduğuna ilişkin birer portre de çiziyorsunuz. Eşya ve insan ilişkisi üzerine çok konuşuluyor belki ama bir de size sormak isterim: Eşyalar, insan yaşamını nasıl etkiliyor? İnsan ve eşyalar, hayatın hangi noktasında birbirlerini olumsuz anlamda etkilemeye başlıyor?
Ben kendi adıma konuşabilirim. Eşyaları uzun uzun, eskitene, bitirene kadar kullanınca bizim kendiliğimizin bir parçası haline geliyorlar. Bu ise bana çocukluğu hatırlatıyor. Nesnelerin de yeri geldiğinde, mesela oyunda, canlanabildikleri zamanları. Twitter’da bir ara bir hesap vardı, nesnelerde, ortamda gülen yüzler (yani iki yuvarlak bir kavis) yakalayıp onların fotoğrafını çeken biri. Çok hoş bir göz olduğunu düşünüyorum. İşte eşyaları uzun uzun kullanınca, onlarla sıkı fıkı olunca böyle yüzlerini gösteriyorlar bize. Bu bir yönü. Eşyalar insanlardan daha dayanıklı ve uzun ömürlü oldukları için, kaybettiğimiz insanlarla ilişkimizi onlardan geriye kalan eşyalar vasıtasıyla sürdürüyoruz. Aynı şekilde kendi geride bıraktığımız, kaybettiğimiz çağlarımızla ilişkimizi de eski eşyalar aracılığıyla sürdürüyoruz. Bu da işin bir başka yönü. O ilişki tatlı tatlı da sürebilir, ıstırap verici de olabilir.


Yolda Kan Görürsen, sokak ortasında işlenen cinayetlerin tanığı olan insanlara ve onların tepkilerine yönelik bir eleştiri olarak okunabilir. Öykü sonunda şunu merak ediyor okur: Anlatıcı, yolda kan gördüğünde, öyküde açıkladıklarının dışında başka eylemde bulunmayı hiç mi istemiyor? Öykünün anlatıcı kişisi için toplumun sıradan bir kişisine dönüşme kolaycılığına kaçıyor diyebilir miyiz?
Ne saçma değil mi? Ama biz genelde o öykü dış sesinin söylediklerini bile yapmadan yanından yürüyüp geçip gidiyoruz. Benim o öyküde daha öncelikli bir isteğim vardı; okuyanın kendi ciğerlerinin, dilinin, dişlerinin, ellerinin, bacaklarının, dizlerinin tüm bedeninin varlığının farkına varması. Kitapta bol bol geçen iç organlardan neyi kastettiğimi kendi bedensel duyumlarında bulması. Yani o direktifler okuraydı. Siz okurken çenenizi yukarıya kaldırdınız mı bakalım! Kaşlarınızı çattınız mı, karnınızı içinize çektiniz mi, dişlerinizi elinize değdirdiniz mi, çömelip kalktınız mı?

Yazı Eli – Rüya için Çalışma ve sonrasındaki öykü dinsel motifler taşıyor. Hatta direkt olarak dine göndermeler, dinin bazı noktalarında sorgulamalar da içeriyor. Yazı Eli – Rüya için Çalışma’daki sol el meselesi hakkındaki düşünceler beni de fena halde rahatsız ediyor. Sol el meselesi son derece komik görünüyor, yanılıyor muyum? Peki, öyküdeki küçük çocuk, sol elini kullanmak konusunda isyankâr diyebilir miyiz? Neden her keresinde herkesin hangi elini kullandığını merak ediyor?
Evet sol el meselesi gerçekten komik ama çocuklara bu komik ısrar yüzünden cehennem azabı çektiriliyor. Başka komik zorlamalar yüzünden de. Öyküdeki çocuğun başka çaresi yok ki, o öyle, solak. Ötekinin farklılığını kabul etmediğimizde onu isyankâr durumuna sokuyoruz, sanki başka türlü yapma imkânı varmış da yapmıyormuş gibi. Diğer sorunuz, “Neden herkesin hangi elini kullandığını merak ediyor”, bunu ben söylemeyeyim; benim o öykü içinde bazı dengeleri, ilişkileri, bağlantıları kurmak için o sorunun tekrarına ihtiyacım vardı, ama herkes farklı yorumlayabilir. Belki şunu söyleyebilirim – benim için birçok anlamından biri, en ortada olanı: “Güzel el hangisi” diye soran o çocuğun sorusu beni temsil ediyor, çünkü güzel elim hangisiyse bilip, onunla güzel metinler yazmak istiyorum. Yazabiliyor muyum?

image

Kitabın arka kapak yazısında, Feride Çiçekoğlu’nun yorumu üzerine de bir soru sormak isterim: Reha Erdem ile birlikte senaryosunu yazdığınız Korkuyorum Anne ile Büyük A arasında damarlar bulmak, izler sürmek mümkün mü? Böyle bir ilişkinin varlığından söz edebilir miyiz?
Korkuyorum Anne’nin Reha için mutlaka farklı kaynakları vardır. Benim o senaryoya getirdiklerimin ise Büyük A’yla bir devamlılığı var. Öykülerin düşünülme, işlenme ve yazılma sürecinden doğan ya da arta kalan pek çok şey.

Aynı bağlamda öykülerin biçimi ile de bir soru sormak isterim: Büyük A, başından sonuna kadar bambaşka yollardan geçen, yeni anlatı kanalları açan, açmayı deneyen öykülerden oluşuyor. Yeni biçemler, şiirsellikler, yeni anlatı kanalları denemekle ilgili ne düşünüyorsunuz?
Yeni anlatı kanallarının bence iki yönü var. Biri dışardan içeriye doğru: Bazı biçimleri kullanarak, biçimlerle oynayarak insan kendi içindeki derin malzemeye ulaşmanın yollarını buluyor. Başka türlü gidemeyeceği anlam alanlarına ulaşıyor. Diğeri içerden dışarıya doğru: İnsan kendi içinde anlamlandırılmayı bekleyen, anlama kavuşmaya çalışan yerlere ulaştığında bunlar ifade edilebilecekleri biçimleri beraberlerinde getiriyorlar ve bir bakıma o biçimleri dayatıyorlar. Onun için yeni anlatı kanallarını kullanmadan ve ilk başta acayip gelen ama kendini size ısrarla dayatan yeni ifade biçimlerine boyun eğmeden keşif yapmak ve anlam üretmek mümkün değil bence.

Büyük A / Yazar: Nilüfer Güngörmüş / Everest Yayınları / Öykü / Yayına Hazırlayan: Cem İleri / Kapak Tasarımı: Beste Doğan / Sayfa Tasarımı: Zülal Bakacak / 1. Basım: Eylül 2015 / 151 Sayfa

Nilüfer Güngörmüş (Erdem), yazar ve psikanalist. Uluslararası Psikanaliz Birliği (IPA) ve Psike İstanbul üyesidir; İstanbul’da serbest çalışmaktadır. The International Journal of Psychoanalysis’e bağlı Uluslararası Psikanaliz Yıllığı’nın Türkiye editörüdür (İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları). Baba İşlevi (2012); Sinema ve Psikanaliz: Filmler ve Bilinçdışı (2012); Düşler, Düşlemler ve Masallar (2012); Freud Konuşmaları (2008) ve Cinsiyetli Olmak (2007) başlıklı kitaplarda makaleleri vardır. “Le piece vide” (Boş Oda) başlıklı makalesi Le revue française de psychanalyse’de yayınlanmıştır (2006). Edebiyat ve psikanaliz alanında çevirileri vardır. Lacan’ın XI. Semineri: Psikanalizin Dört Temel Kavramı (2013, Metis) çevirisiyle IPD Psikanaliz Yazıları 2014 Çeviri Ödülü’nü kazanmıştır. Edebiyat üzerine çeşitli dergilerde yayınlanmış makaleleri vardır. Korkuyorum Anne (2004) filminin yönetmen Reha Erdem’le birlikte senaristidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.