‘Fars edebiyatı; tarihsel geçmişi ve zengin şiir dağarcığı ile dünya edebiyatlarına derin etkiler yapmıştır.’

 

Prof. Dr. Nimet Yıldırım, Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı… Bu kapsamlı incelemesinde yazar, yalnız Türkçe’de değil, dünyada da kaynak gösterilebilecek bir esere imza atmış. Yayınevinin sunuşunda kitap şöyle tanımlanıyor: “Çoğunlukla,  sözlü aktarımlardan ibaret kalan İran edebiyatının  örnekleri, günümüze ulaşmanın yollarını az çok bulmayı başarabilmiş; kitabelerin, duvar kabartmalarının, sikkelerin, çivi yazılarının yanı sıra Heredotos gibi tarihçilerin aktarımlarında da kendini  gösterebilmiştir.  Prof. Nimet Yıldırım, İran Edebiyatı adlı kitabında -tabiri caizse-iğneyle kuyu kazıyor;  okuru,  Doğu İran coğrafyasında başlayan edebiyat yolculuğuna tarihsel bir perspektif eşliğinde çıkarıyor.”

Nimet bey, sizi Fars dili ve edebiyatına çeken ve bu alanda uzmanlaşmanızı sağlayan sebepler neydi?  Sizin zor, yorucu ve sabırlı olmayı gerektirdiğini ifade ettiğiniz bu dili ve edebiyatı cazibe ve çekim alanı yapan sebepler nelerdir?
Gerçekten de; bu yol uzun, yorucu ve sabırlı olmayı gerektiren bir yol. Ancak bu dili ve edebiyatı benim için cazibe ve çekim alanı yapan çok önemli sebepler var: Fars edebiyatı; tarihsel geçmişi, etki alanı, zengin şiir dağarcığı ve çeşitli açılardan değişik boyutlarıyla, dünya edebiyatları ve özellikle de doğu edebiyatları içerisinde dikkate değer bir konuma, Türk edebiyatıyla klasik dönemlerden beri süregelen sıkı ilişkileri ve “Divan Edebiyatı” üzerindeki derin etkisiyle de, önemli bir yere sahiptir. Fars edebiyatı, gerçekte kültürel, tarihî ve sosyal gelişmeler, toplumsal değişim, düşünce ve bilgi aktarımı gibi etkenlerin yanı sıra, çeşitli alanlarda değişik dönemlerde yaşanan karşılıklı etkileşimlerin ortaya çıkardığı, insanlığın ortak kültür mirasının parçalarından biridir.

Varlığını Arapça ve Farsça kelimelerin yoğun etkisinde altı yüzyıl sürdürmüş bir edebiyat geleneği olan, Fars edebiyatının her yönden güçlü ve sürekli etkisi altında şekillenip XIII. yüzyılın sonlarından, XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar belirgin örneklerini veren “Divan Edebiyatı”mız da, bu dilin derin etkisinde kalmıştır.

Her şeyden önce Farsça İslâm öncesi dönemlerdeki adı Pehlevice adıyla eski dünyanın iki önemli gücünden biri olan MÖ. 720’lerden başlayarak MS. 652 yılında Arapların İran’ı ele geçirmelerine kadarki dönemlerde geçirmiş olduğu gelişim ve dönüşüm aşamalarında Zerdüştîliği resmî devlet dini olarak kabul etmiş bir din devleti olan özellikle Sasanîler döneminde önemli dünya dillerinden biri olarak büyük Pers imparatorluğunun dilidir. Bu dilde kökleri çok eskilere dayanan bir ulus ve oluşturduğu derinlikli uygarlığın oluşturduğu çok önemli bir kısmını dinsel, edebî ve öğüt içerikli metinlerin oluşturduğu zengin bir repertuar vardır. Farsça İranlılar dışında edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat çevrelerince tartışmasız olarak kabul edildiği gibi dünya çapında gerçekte bir numaralı edebiyat ve şiir dili, Fars edebiyatı ise dünya edebiyatları içerisinde en önde gelen edebiyatlardan biridir.

Orta okul ve lise yıllarında içimde var olan yabancı dil, Fransızca sevgisi, daha sonra özel Arapça öğrenimi almam, ardından fakülte yıllarında bu iki dilin yanı sıra yoğun Farsça ve İngilizceye öğrenimim kökleri çok eskilere dayanan böylesine engin bir edebiyatı karşı özel ilgi duymamı sağladı. İslâm öncesi gelenekleri, kültürleri, dinleri ve edebiyatlarının yanı sıra İslâm sonrası Arap alfabesini kabul ettikleri sonra oluşturdukları yeni edebiyatlarının da alabildiğine zengin ve etkileyici, olması, Farsça’nın akıcı, kendiliğinden bir musiki dili oluşu bendeki dil ilgisini daha artırdı. Hele İran ulusal şairi Firdevsî’nin şaheseri Şahnâme, Sufi Fars şiirinin öncüleri Feridüddîn Attar,Senaî-yi GaznevîMevlanaSafiHafız…. gibi söz ustalarının etkileyici ve derin anlam yüklü dizeleri bu ilgiyi doruklara çıkarmak için en etkili faktörlerdi.

NİMET.YILDIRIM1 NİMET.YILDIRIM2

Eski “Fars dili” ya da “Avesta Dili” (ya da diğer eski İran dilleri) bugün yaşamayan tamamen ölü bir dil mi? Bu dili ve edebiyatı bugün yaşayan İran dilinin bir parçası saymak sadece tarihsel bir zorunluluk mu yoksa iki dil arasında bugünde devam eden bir ilişki sözkonusu mu? Yani geçmişi ve günümüzü tek bir isim altında (İran Edebiyatı) tanımlamamızın sebebi sadece coğrafi bir gereklilik mi?
İslâm öncesi dönemde İranlıların kullandıkları dillerin en sonuncusu olan ve en güçlü İran imparatorlukları Eşkanîler ile Sasanîler’in resmi dili Pehlevice dışındaki Eski Farsça’nın lehçeleri olan diğer eski İran dilleri (Med Dili, Avesta Dili, Eski Part Dili, Eski Soğd Dili, Eski Harizm Dili ve Eski Belh Dili) artık ölü diller kategorisinde değerlendirilmektedir.

Yay­gın algılanışının aksine Araplar’ın İranlılar’a karşı galibiyetiyle birlikte Pehlevî dili ve alfabesi ortadan kalkmadığı gibi, diğer İran dilleri ve lehçeleri de İslâmiyet’in İran’a girişiyle yok olmadılar, tam tersine varlıklarını sürdürdüler ve bu diller birkaç yüzyıl daha İran’da kullanılmaya devam etti. Bu dillerde kitaplar ve kitabeler yazıldı. Özellikle Zerdüşt din adamları, bu dillerde bir kısmı dinsel içerikli, diğer bir kısmı da sosyal konulu eserler yazmayı sürdürdüler. Bütün İran dillerinin söz konusu dönemlerde eski güçlerinden hiçbir şey kaybetmeden varlıklarını ve gelişimlerini sürdürdükleri söylenebilir.

Arapların İran’ı ele geçirmeleri ve Sasanî Devleti’nin yıkılmasının ardından İranlılardan çok büyük gruplar ve kitlelerin siyasal, bilimsel, dinsel ve edebî birtakım gerekçeler ve etken faktörler nedeniyle Arap dilini çok ileri düzeyde öğrendikleri bir gerçektir. Bu konuda Arapça çok önemli eserler yazacak kadar ileri düzeylere vardılar; Önemini günümüzde de koruyan değişik bilim dallarında çok sayıda Arapça esere imza attılar, Arapça şiir söylediler. Ancak Arapça konusundaki bu üstün başarıları, onların ana dilleri Farsçayı, Farsçanın yerel lehçelerini bir tarafa bırakmaları ve onu unutmaları anlamına gelmiyordu.

Elbette iki dil arasında; yani başta Pehlevî dili olmak üzere İslâm öncesi İran dilleriyle Yeni Farsça arasında koparılamayacak kadar derin, yoğun bir yapısal ve anlamsal birlik vardır. Ayrıca günümüz Farsçasının sözcük dağarcığının önemli bir kısmı Pehlevice sözcüklerden oluşmaktadır.

Hayır; geçmişi ve günümüzü tek bir isim altında (İran Edebiyatı) tanımlamamızın sebebi sadece coğrafi bir gereklilik değildir. Tam tersine eski İran’ın dilleri, tarihsel süreci, dinleri, mitleri, kültürel ve edebi birikimleri son derece güçlü olduğu için İslâmiyetle birlikte ortadan kalkmamış bu köklü değerler büyük çoğunluğuyla bir kısmı İslâmi renklere büründürülerek bir kısmı orijinal şekilleriyle İslâm sonrası döneme aktarılmış başta gelenek ve görenekler olmak üzere edebiyat din, kültür ve edebiyat alanlarında varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Örneğin klasik kaynaklarda ikisi de tek tanrıcılık inancını getirdikleri için Zerdüşt, İbrahim peygamber ile özdeşleştirilmiş hatta İbrahim-Zerdüşt diye bile anılmıştır. İskender’in İran’ı işgalinin ardından dinsel konularda emirler alıp getirmesi; bir bakıma dini yenilemesi için göklere Ahura Mazda’nın huzuruna gönderilen  Ardaviraf’ın,Ardavirafname’si (Prof. Dr. Nimet YILDIRIM, Ardavirafname, İstanbul 2011) Peygamber’in miracıyla özdeşleştirilmiş, Rüstem ve İsfendiyar’ın “heft han”ı tasavvuftaki yedi makam ile eşleştirilmiş ve Senaî, Ferîdüddîn Attâr, Mevlana gibi birçok sufî şairin eserlerine konu olmuş; İran takvimindeki 12 ay adı Zerdüşt öncesi İran dinlerindeki Tanrı ve melek adları olarak kalmıştır… bu örnekler alabildiğine çoktur. Sonuç olarak sadece bu iki dil arasında değil iki kültür, gelenek ve diğer değerlerin günümüzde de süregelen bir birlikteliği söz konusudur.

Kitabınızda da üzerinde durduğunuz bir konuyu sormak istiyoruz: Arapça ile Farsça arasındaki dilsel ve kültürel ilişki nasıldır? İslamiyetin dili olan Arapçaya karşı Farsçanın ayakta kalmasında hatta daha gelişmesinde İslam öncesi edebiyatın etkisi nasıl gerçekleşti?
Arapça’nın Farsça üzerinde başta bu dile çok sayıda kelime vermiş olması olmak üzere  dilbilgisi yapısı anlamsal açılardan çok yoğun etkisi vardır. Bu durum İslâmiyet’in kabulüyle başlamış ilerleyen zamanla artarak sürmüştür. İranlılar arasında Arapça’nın yaygınlaşma nedenleri arasında; ilk sıralarda bu dilin İslâm sonrası dönemde Pehlevi dilinin yerini alması, hem dini makamlarda ve yönetim erkinde, siyasi alanda yaygınlaşınca siyasete girmek isteyen, sosyal alanlarda etkin olmak isteyenlerin bu dili öğrenmeleri gereği yer almaktaydı. Bu yüzden Arapça İranlılar arasında yavaş yavaş kök salmaya başladı. Bir süre sonra İranlılardan azımsanmayacak yoğunlukta gruplar halinde bilim adamları, edebiyatçılar ve şairler eserlerini artık Arapça yazmaya başladılar. O dönemler yerel diller güçlerini korusa da Pehlevi dili ve alfabesi yerini aşamalı olarak Arap alfabesine bırakmaya başladı. Arapça ve Arap alfabesi İranlı okuryazar çevreler arasında hızla yayılıyordu. Öte yandan dinsel bilimler, edebiyat ve aklî bilimler hep Arapça olarak kaleme alındığından bu dallarda eğitim ve öğretim için Arapça bilmek gerekiyordu. Bizzat bu da Arapçanın İran topraklarında gelişmesi ve yaygınlaşması için yeterli bir gerekçeydi. Özellikle de İran’da İslâm sonrası dönemde yeni açılan ve dinsel konularla edebiyat eğitiminin verildiği eğitim kurumlarıyla birlikte iyice hız kazandı. Arapçanın İran’da yaygınlaşmasının diğer gerekçeleri arasında Arapların İran topraklarına ordu sevkiyatları döneminde Arap savaşçıların, bunlar dışında birtakım Arap aşiretlerinin göç edip gelerek İran topraklarında başta merkezî yöreler ve doğu bölgeleri olmak üzere değişik bölgelerde yerleşik hayat kurmaları ve artık İran topraklarında yerli halklarla iç içe kalıcı bir hayat kurmalarıdır.

Arapların İran’da egemen oluşları dil ve edebiyat açısından önemli sonuçlar doğurdu: İran topraklarında kök salmış edebî diller Arapça’nın bölgeye girişiyle aşamalı olarak beslenecek kaynaklarını yitirdiler. Uzun yıllar Arapça bütün bölgenin tek edebî dili olarak varlığını sürdürdü. Öte yandan İslâm inanışının hızla bölge halkları arasında yaygınlaşması, günlük ibadetlerde, sosyal ilişkilerde ve daha birçok alanda anlaşma aracı olması nedeniyle Arapça’nın bu bölgelerdeki halklarca belli ölçülerde tanıdık bir dil olmasını sağladı. Ancak burada şu da kesinlikle unutulmamalıdır: İran coğrafyasındaki yoğun halk kitleleri hiçbir zaman hem yapısal açıdan zor olan, hem de kendileri için yabancı bir dil olan Arapça’yı asla öğrenmediler. İbadetlerinde kullanılan Arapça mekanize edilmişçesine tekrarlanıp duruyor; söylenen cümlelerin anlaşılması için de öyle özel gayretler gösterilmiyordu. Yerel diller halkların konuşma dilleri olarak işlevlerini eskiden olduğu gibi aynen sürdürüyorlardı.

Öte yandan İslâm öncesi İran edebiyatı, yeni bir dini kabul eden İranlılar tarafından asla bir kenara bırakılmamış içten içe gerek sözlü aktarımlarla ve gerek yazılı metinlerle yüzyıllarca aktarıldıktan sonraHudaynâme adlı bir tür tarih içerikli eserlerle ardından da başta İran ulusal şairi Firdevsî’nin ünlü başyapıtı Şahnâme ve diğer önemli eserlerle ölümsüzlüğe kavuşturulmuş, İslâm sonrası yeni İran edebiyatı da önemli ölçüde bu temeller üzerine yükselmiştir.

NİMET.YILDIRIM3yatay.kare olmayacak

Tarihsel ve arkeolojik boyutundan tümüyle soyutladığımızda Eski İran Edebiyatının günümüz İran Edebiyatında yeri ve önemi nedir? Dahası bu edebiyatı incelemeciler dışında sıradan okur için çekici kılacak özellikler hala devam etmekte midir?
İlk olarak şunu söylemek gerek: Eski İran Edebiyatı İslâmiyet’in İran’a giriş tarihi 652 yılından günümüze kadar devam eden ve “Yeni İran Edebiyatı” dediğimiz Edebiyatın güçlü temellerinden birini oluşturur. Eski İran edebiyatı, dinleri, mitleri ve diğer kültürel değerleri, İranlıların yeni dinleri, kültür ve geleneksel edebiyat miraslarıyla birleşip bir potada eriyerek yeni edebiyatı oluşturmuştur. Bu durum daha sonraki dönemlerde tasavvuf edebiyatında da yaygınlaşmış, özellikle peygamberler ile ilgili anlatımlarda ve bazen de İran mitolojik rivayetleriyle ilgili hikayelerde önemli ölçülerde yer almıştır. Örneğin sufi şairler, eski İran’ın birçok efsanesini İslâm sonrası renklerle bezeyerek örtüştürmüş ve bütünleştirmişlerdir. Örneğin Rüstem ile Beyaz Dev hikayesi ile kişinin/sâlik nefs-i emmâresini yenilgiye uğratıp egemenliği altına alması arasında bağlantı kurarak yorumlama yoluna giden ilk şair Gazneli Senaî’dir (ö. 535/1140). Senaî tasavvuf gözlüğüyle Rüstem ile Beyaz Dev arasındaki mücadeleyi tasavvufî bir alana çekmiş, mistik anlamlar yükleyerek değişik bir boyutta yorumlamıştır.

Hâfız-i Şirazî’nin (ö. 791/1388) gazellerinde ise İran mitolojik anlatımlarıyla Samî kökenli rivayetler arasında bir dengeleme söz konusudur. Söz konusu anlatımlarda yorumlar her zaman hikayede geçen olaylar bir şekilde ilişkilendirilir. Feridüddîn-i Attâr’ın (ö. 627/ 1230) İlahinâme’sindeki hikayelerden bazılarıyla ilişkili yorumlara rastlamak mümkündür.

VI./XII. yüzyıl sufîleri ve büyük filozoflardan Sohreverdî (ö. 587/1191), İbn Sinâ’nın (ö. 428/1037) meşşaî felsefesî, İslâm tasavvufu ve eski İran hikmeti arasında ilgiler kurmayı, bunlar arasında bir uyumluluk sağlamayı en güzel şekilde başarmış kişi olarak kabul edilmektedir. Yine o mitolojik rivayetleri de özgün bakış açıları ve geniş perspektiflerden değerlendirmeleriyle yorumlamıştır. Sohreverdî’nin eski İran rivayetleriyle ilgili yorumları, onun İşrâk felsefesi eksenli görüşlerine dayanarak dünyayı aydınlık ve karanlık temelli tasarımlarından hareketle belli çerçevelere oturtmuştur. O İslâm bilgisinin engin evreninde eski İran hikmetinin sembolik ve simgesel gerçekliklerini görmeği başarmış, ona yeni bir hayat, yeni bir renk ve algılama boyutu kazandırmıştır. Bu şekliyle ayrıca onun yorumları da sırlarının anlaşılması ve kavranması için bizzat yorumlanmaya ihtiyaç duymaktadır. Bu tür yorumlamalarının örnekleri Sohreverdî’nin; Elvâh-i İmadîAkl-i Sorh ve Luğat-i Mûrân gibi eserlerinde bolca görülür.

Sohreverdî’ye göre; bilgenin “seyru süluk”unun son noktası kutsal nurları perdesiz ve aracısız olarak görmesi aşamasıdır. Bu doruğa erişmenin gereği, olmazsa olmazı ve yolunu da gerekli bilimleri ayrıntılarıyla öğrenme, seyr u süluk aşamalarını bir bir kat etme ve riyazet olarak görür. Bütün bunlar ayrıntılarıyla onun değişik eserlerinde ve özellikle de Pertovname’sinde dikkat çeker. Eserlerinde sık sık dillendirdiği “nurlar” eski İran hikmetine ait kavramlardan ve Zerdüşt inanışının önemli ögelerinden olan “Horre-yi Keyanî” ya da “Ferr-i nuranî”dir. Bu özellik kime verilirse o, evrenin doğal reisi olur, yüce göklerden ona yardımlar erişir, göklerden ilhamlar alır. Bu “ferr”in kaynağı da Zerdüşt’ün verdiği habere göre; melekût evreni, oradaki güçler ve fizik ötesi evrenin varlıklarıdır. Hikmetü’l-işrâk’ı ele alanlar da bunu Zerdüşt’ten aktararak Ulu Tanrı’nın nurlarından yansımalar şeklinde yorumlarlar. Eski İran değerleri ve İslâm sonrası İran değerlerini birtakım dinsel renklerle de süsleyerek arasındaki örtüştürmeleri sadece Sohreverdî’nin bu değerlendirmeleriyle sınırlı değildir. Çık sayıda şair tarafından, daha birçok İranlı hükümdar, kahraman ve ulu kişiliğin benzeri özellikleri birbirleriyle örtüştürülerek İslâm sonrası yeni değerler ve mistik boyutlarıyla ele alınıp üstün özellikleri ortaya konulur.

Bütün bu ve daha başka özellikleriyle İran edebiyatı, İran dışında geniş bir coğrafyada yaşayan müslüman ulusların ve özellikle divan edebiyatı gibi İran edebiyatının yoğun ve derin etkisinde kalmış bizler için alabildiğine önem taşımakta ve çekiciliğini günümüzde de korumaktadır.

NİMET.YILDIRIM4 NİMET.YILDIRIM6

Eski İran kültüründe İslamiyet öncesi tek tanrı anlayışının kendiliğinden var olma olgusunu ve bu olgunun dile ve edebiyata etkisini nasıl yorumlamak gerekir? Gerçekten dönemin tek tek tanrılı dini olan Museviliğin bunda etkisi olmuş mudur?
Eski İran’da tek tanrı inanışı Zerdüşt dinsel devrimiyle birlikte kabul edilmiş ve yaygınlaşmıştır. Mazda dini, Hind-Avrupa eski inanışının İran versiyonu olarak bilinmekte, Rig Veda ve Avesta kutsal metinleri genellikle ortak yönleriyle ortaya çıkmaktadır. Zerdüşt’ten sonra İranlıların Zerdüşt öncesi dönemlerde kutsadıkları inanışları, düşünce ve yaşam tarzları Zerdüşt inanışına girmeğe başlamış ve eski İran inanç değerleri ve yerel halkın inançlarının bir karışımı niteliğindeki Zerdüştlük ayini, İran toplumunda yerleşmeğe başlamıştır. Yöneticiler ve hükümdarlar tarafından da desteklenen bu inanış, din adamlarının bireysel çabalarıyla da toplumda derin kökler saldı.

Elbette bu tek tanrı inanışı, sosyal, siyasal, dinsel ve diğer toplumsal değerlerin bir bileşkesi olarak ortaya çıkan edebiyat alanındaki gelişmelerde de önemli düzeyde etkili olmuştur. Bu bakımdan ben de her İranlı yönetim dönemindeki edebiyat konulu gelişmeleri değerlendirmeden önce söz konusu devrenin birçok alandaki oluşum ve gelişmeler yanında önemli bir etken olan dinsel gelişmeleri de geniş ölçüde değerlendirdikten sonra edebiyat ve diller başlığı altında bu konulara yer vermeğe çalıştım.

Elbette çevre coğrafyalardaki hemen her alandaki gelişmelerden etkilenen İran toplumu, komşularının ve özellikle de Musevîlerin tek tanrıcı dinsel inanışlarından da etkilenmiş olmalılar. Nitekim bu inanışın izleri belirgin çizgilerle Fars edebiyatında görülmektedir.

Eski İran edebiyatını dönemsel olan diğer dil ve edebiyatlardan ayıran farklar nedir? Tüm kadim dl ve kültürlerde olduğu gibi kahramanlık mitleri, destanlar ve mitolojik unsurlar bu kültürde de tekrar mı edilmektedir? Mesela kitabınızda da değindiğiniz Kadim Hint kültürü olan ilişki bir tekrar mı yoksa etkilenerek farklılaşıp yeniden zenginleşerek yaratım şeklinde mi gelişmiştir?
Hint-İran milletleri birlikte yaşadıkları bölgelerde birbirlerinden ayrılmazdan önceki dönemlerde Hint-İran ortak dini ve kültürüne sahip idiler. Ayrıntıları fazla bilinmese de önemli bölümleri Vedalar veAvesta’nın karşılaştırılmasıyla ortaya çıkarılabilmektedir. Özet olarak İran mitolojisi Arya (Hint-İran) mitolojisi ailesinden ve o da Hint-Avrupa ailesindendir. Eski Hint ve İran mitolojilerinin birçok ortak özellikleri vardır. İran mitolojisi Zerdüşt inanışından kaynaklanan yeni özellikler ve belirgin farklı renkler alsa da bu iki mitolojik birikimin karşılaştırılmalı incelemelerle Hint-İran genel mitolojik değerleri konusunda önemli sonuçlara ulaşılmaktadır.

Rig Veda mitolojisiyle Zerdüşt öncesi İran mitolojisinin birbirleriyle ortak özellikleri ve çok yakın benzerlikleri, Avesta dilinin, Rig Veda diliyle benzerlikleri ortak edebiyatlarının da varlığını gösterir. Bu ortak değerlerin farklılaşması ve değişmesi de önemli ölçüde Zerdüşt ve öğretilerinin etkisiyle olmuştur. Ancak Zerdüşt sonrası dönemlerde beliren bu iki mitoloji arasındaki bütün farklılıklara rağmen aralarında koparılamayacak bağlar vardır. Hint mitolojisi konulu araştırmalardaAvesta’nın İran mitolojisiyle ilgili çalışmalarda da Rig Veda’nın önemi büyüktür. Eski İran tanrıları, halk inanışları ve mitolojik kahramanlarının bir kısmının adı da Rig Veda ile diğer bazı klasik Hint metinlerinde görülür. Yaratılış miti bu konuda örnek verilebilir.

NİMET.YILDIRIM5-yatay.kare olmayacak

İslamiyet öncesi inançların ve özellikle Zerdüşt dininin günümüz İran kültüründe, dilinde ve edebiyatında etkileri hala devam etmekte midir?
Elbette bu değerler çağdaş İran edebiyatında da asla önemlerini yitirmeden etkinliklerini sürdürmektedirler: İslamiyet öncesi inançları ve özellikle Zerdüşt inanışı, şair ve yazarların dikkatlerini çekmiş ve onların ilham kaynakları olmuş mitolojik rivayetler, değişik dönemlerde sosyal birtakım faktörlerin de etkisiyle ulusal tarihi de önemli ölçüde yansıtan mitolojik rivayetlere birbirinden farklı yaklaşımlar gösterilmesine neden olmuştur. Klasik Fars edebiyatında, Samanîler ve Çağanîler dönemlerinde Fars mitolojik rivayetlerine saygıyla yaklaşılmıştır. Ancak Araplar ve Moğolların İran topraklarına saldırılarından sonra İranlı olmayan yöneticilerin İran değerlerine ilgi göstermemelerinden dolayı İran ulusal rivayetleri de nasibini almış, şairler ve yazarlar da belli ölçülerde Arap ve Türk mitolojisine yönelmişlerdir.

Firdevsî’nin Şâhnâme’sindeki birçok mitolojik kişilik, İran mitolojisinin önde gelen kahramanlarıdır. Şahnâme dışında başka şairler tarafından kaleme alınmış çok sayıda Şahnâme ya da bu türden eserler ve birçok şairin divanının yanı sıra klasik ve çağdaş Fars edebiyatında Hâfız’ın şiirlerinde, Nimâ Yuşîc’in “Morğ-i Amîn”, Mehdî-yi Ehevân-i Sâlîs’in “Kısse-yi Şehr-i Sengistân” adlı şiirlerinde örnekleri görüldüğü üzere birçok şair bu mitolojik değerlere işaretlerde bulunmaktadır. Fars mitolojisinin önemli bir kısmını içeren ünlü Şâhnâme’nin yazarı Firdevsî’nin dışında diğer bazı Fars şair ve yazarları da bu konuya ilgi duymuş, özellikle şiirlerinde telmîhlerle Fars mitolojisini işlemişlerdir. İlk dönemlerde bu işaretler çok sade ve kısa telmîhlerle yapılırken sonraları daha yoğun ve ayrıntılı bir biçim almıştır. Bunun yanı sıra Fars şiir tarihinde şairlerin yöneldikleri ve dizelerinde işledikleri mitolojik renkler de zamanla değişime uğramıştır. Klasik dönemlerde İranlı şairlerin daha çok İran mitolojisine ilgi duydukları, Gazneliler ve Selçuklulardan itibaren bunun yanında Sâmî ve İslâm mitolojisi, diğer taraftan Hint ve Yunan mitolojisi de Fars şairlerinin dizelerine aktardığı konular arasında yerini almıştır.

Çağdaş Fars edebiyatının önde gelen şairlerinin dizelerinde de yoğun telmihler göze çarpar. Özellikle Pervîn-i İtisâmî (1320 hş./1941), Muhammed Huseyn-i Şehriyâr (1367 hş./1988), Emirî-yi Firuzkuhî (1363 hş./1984), Sohrâb-i Sipehrî (1359 hş./1980), Mehdî-yi Ehevân-i Sâlis (1369 hş./1990), Furûğ-i Ferruhzâd (1345 hş./1966), Muhammed Rızâ Şefî-î-yi Kedkenî, Hûşeng-i İbtihâc, Ali Musevî-yi Germarudî, Simîn-i Behbehanî, Alî-yi Muallim ve Mahmûd-i Şâhruhî’nin şiirlerinde tarihî rivayetlerin yanı sıra dinî rivayetlere ve unsurlara telmihler daha ağırlıklıdır.

Eski İran tarihinin aynı zamanda İslam öncesi çok Zerdüşt ve Mani gibi iki büyük inanç sistemi ve nerdeyse onlarca diğer inanç sistemlerine sahne olması yani İslamiyet öncesi İran Edebiyatının da sonrası gibi temelde dini bir edebiyat olduğu düşüncesi uyandırıyor. Bu doğru mu? Yani İran hep farklı inanç sistemlerinin etkisinde olmakla birlikte daima dini bir dilin ve edebiyatın hüküm sürdüğü bir alan mı?
Önemli ölçüde doğru bir değerlendirme; İran coğrafyasında MÖ. VII. yüzyıldan başlayarak süregelen dönemde “dört büyük dinsel devrim” yaşanmıştır. En eski dönemlerden itibaren başlayan ve genellikle çok tanrıcı dinlerin egemen olduğu bölgede Zerdüşt’ün (genel kanıya göre MÖ. VII. yüzyıl) büyük dinsel devrimiyle İran bambaşka bir değerler sistemiyle karşı karşıya gelmiş tek tanrıcılığın egemen olduğu bir dönem başlamıştır. İslâm öncesi İran edebiyatı yoğun olarak Zerdüşt inanış sisteminin etkisi altındadır. Öyle ki; o dönem edebiyatının önemli bir bölümü “Avesta Edebiyatı” olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda bu kutsal metin, tefsirleri, açıklamaları, sözlükleri ve ilgili dallarda oluşturulmuş geniş bir repertuara sahiptir. Ben de çalışmam da bu kültürel mirası geniş bir şekilde aktarmaya çalıştım. İkinci olarak 652 yılında İran’ın Arap egemenliği altına girmesiyle yine büyük bir din devrimi olarak niteleyebileceğimiz büyük bir devrimle birlikte derin ve etkin dinsel bir alan oluşmuştur. Bu, değişik alanlarda olduğu gibi ilerleyen zamanla tasavvuf edebiyatının oluşması ve geniş coğrafyalara yayılmasıyla önemli ölçüde etkin bir edebiyat dalı olarak tasavvuf edebiyatının bir anlamda belirttiğiniz gibi yoğun dinsel eksenli bir edebiyatın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Safevi Devleti’nin kurucusu Şah İsmail tarafından oluşturulan Şii-İslam devleti de yine edebiyatın dinsel renklerini öne çıkaran önemli bir dönüşüm hareketidir. Son olarak çağımızda gerçekleşen İslâm devrimi de belli ölçülerde dinsel renkleri öne çıkan özgün bir edebiyat oluşturmuş bir harekettir.

NİMET.YILDIRIM7 NİMET.YILDIRIM8

Kitabınızda geniş bir yer ayırdığınız Zerdüştiliğin kutsal kitabı “Avesta” nasıl bir dini metindir?  Bu kitap sadece içerdiği şiirler/ilahiler nedeniyle edebi bir metin olarak mı görülmeli, Kadim Hint detanları gibi mitolojik bir çerçevede mi değerlendirilmeli yoksa “Kabala” benzeri dini bir gizem kitabı olarak mı nitelendirilmeli?
Olağanüstü bir öneme sahip olan, birçok açıdan değerli bir kaynak olarak kabul edilen Avesta, Orta Asya ve çevre bölgelerin coğrafyalarında yaşayan halkları çok yakından ilgilendiren başta tarih, kültür, medeniyet, din, siyasî ve sosyal konular, inançlar, gelenek ve görenekler, mitolojiler, kahramanlık anlatıları olmak üzere birçok alanda çok önemli ve başka kaynaklarda bulunamayacak bilgilere yer vermektedir. Avesta’nın bir diğer önemli özelliği de İran dillerinde kaleme alınmış en eski eser olmasıdır. Değişik zamanlarda, farklı kişiler zamanından derlenerek yazıya aktarılan Avesta’nın bütünü göz önüne alındığında aradaki bu zaman ve mekan farklılıkları değişik boyutlarıyla yansımaktadır. En eski bölümleri, MÖ. II. bin yılın ilk yarısında Orta Asya bölgesinde ortaya çıkmıştır. Bu tarihler, Farsça konuşan İranlı kabilelerin, Orta Asya topraklarında hayvancılıkla geçimlerini sağladıkları ve konargöçer bir hayat yaşadıkları dönemlere rastlar. Buradan hareketle Avesta‘nın, çöllerde yaşamını sürdüren, temel geçim kaynakları hayvancılık olan halkların hayat tarzları, gelenek ve görenekleri, dinî inanışları ve mitolojik anlatılarını yansıtan en önemli yapıt olduğu söylenebilir.

Avesta sadece dinsel konulara yer veren bir kitap değildir. Ana başlıklarıyla şu konularda bilgileri de içerir: Ahlak, gelenek ve görenekler, manevî hayatın dinamikleri, kötülüklerden sakınma, erdem, dinsel törenler, evrenin yaratılışı, dünya ve ahiret, kıyamet, ölüm sonrası hayat, mitolojik rivayetler, kahramanlık anlatıları, astronomi, astroloji, hukuk kuralları, dünyanın yapısı, tıp, Zerdüşt’ün çocukluğu ve kötülüklerden uzak durması, Goştasp, Zerdüşt’ün Goştasp üzerindeki etkisi, adalet, kurtuluş yolları, ülke yönetimi, ordu, akrabalarla evlilik, iman esasları, din adamlarının görevleri, ahirette ödül ve cezalar, pisliklerden temizlenme, kötülüklerden korunma, ruhun ölümden sonraki serüveni, Ahura Mazda ve kutsal ölümsüzlerin övgüsü…

Zerdüşt rivayetlerine göre; kutsal Avesta’nın 21 Nesk’i, bilge tanrı Ahura Mazda tarafından Zerdüşt’e vahiy yoluyla gelmiştir. Zerdüşt, Keyanî hükümdarı Goştasp’ın emriyle bu vahiyleri iki nüsha halinde kaleme almış, bu nüshalardan biri hükümdarlık hazinesinde ve diğeri de “Zernibişt” adıyla bilinen Persepolis Devlet Arşivleri Merkezi’nde koruma altına alınmıştır. Geleneksel Zerdüşt inanışına göre Avesta, Ahâmenişler döneminde vardı ve altın yazılarla sığır derisine yazılmış nüshası başkent İstahr hazinesinde ya da devlet arşivinde saklanmaktaydı. Söz konusu nüshalar, Makedonyalı İskender’in (eg. MÖ. 336-323) İran’ı ele geçirdiği dönemlerde (MÖ. 325) ortadan kaldırılmış, daha sonra Part hükümdarları I. Belâş (eg. 51-78) döneminde yeniden derlenmesi için çalışmalar başlatılmış ve yeniAvesta versiyonu Genc-i Şîz/Urmiye Ateşkedesi’ne teslim edilmiştir.

İslamiyet’in bu eski edebiyatı yaklaşımı nasıl oldu? İslamiyet sonrası bu edebiyat tamamen yok mu sayıldı yoksa bu eski kültürle alışveriş devam etti mi? Dilin eskimesi ve dini inancın tümüyle değişmesi bu metinleri istenmeyen ve hatta dinen günah haline mi dönüştürdü? Yoksa İslamiyet sonrası edebiyat bu eski dil ve kültürden açık ya da zımni yararlanmayı sürdürdü mü?
Tespitiniz çok doğru; İslamiyet sonrası bu edebiyatın özellikle dinsel bölümü İran’daki Arap yöneticiler, Arap yerleşimciler gibi kesimler tarafından tamamen yok sayıldı. Eski inanış sistemine ait metinleri bulundurmak bile istenmemekle kalmadı, dinen günah haline dönüştürüldü. Ancak İranlıların önemli bir kısmının bu eski kültürle alışverişleri gizliden ve açıktan devam etti. İranlı birtakım tarih ve sosyal bilimler araştırmacılarına göre Arap ordularının İran’a girdikleri dönemlerde İslâm dışındaki dinler ile Kur’ân dışındaki kitapların fazla yaşama imkan ve ortamları kalmamıştı. Eskiye ve özellikle Mazdeizm inanışına ait renklerin belli bir süreçte ortadan kaldırılmaya çalışıldığı tarihsel bir gerçekti.

31/651 yılı yazında bir zamanlar Horasan’ın en stratejik ve önemli merkezi, bir süre de bahtı ters dönmüş Sasanî hükümdarı III. Yezdigerd’in saltanat merkezi Merv şehrinin düşüşüyle İran’ın durumu daha da netleşti ve Araplar, Acemlerin ülkelerine egemen oldular. Zerdüşt inanışı İslâm dini karşısında yenilgiye uğradı, ardından da İslâmiyet’in gücü ele geçirilen topraklarda hızla yayılmaya başladı. Ahura Mazda’nın yerini Allah, Ehrimen’in yerini şeytan; İran’ın güneş takviminin yerini ay takvimi aldı. Pehlevî alfabesi yerini Arap alfabesine bıraktı. İran-Arap savaşları gerçekte İslâmiyet ile Zerdüşt inanışının mücadelesiydi. Öte yandan Araplar kendileri çöl insanı oldukları ve medeniyeti bilmedikleri için İran medeniyetinin bütün ögelerini ortadan kaldırmayı temel hedefleri olarak kabul ediyorlardı. Bu yüzden İran kültür ve medeniyetinin simgesi bütün yapılar, bütün kurum ve yapılanmaları yerle bir edip ortadan kaldırdılar. Ele geçirdikleri kitapları ve kütüphaneleri ateşe verdiler. Özellikle Emevîler döneminde dört halife çağındaki din kardeşliği ve hoşgörü ortamı hemen hemen ortadan kalkmış bulunuyordu. Diğer bir önemli konu da İranlıların Ali ve ailesini desteklemeleri gerekçesiyle Emevî yönetici kesimlerin İran’ı kara listeye almış olmalarıydı. Bu yanlış ve taraflı tutumları da İran’ın diğer alanlarda büyük bir baskı altında tutulmasının yanı sıra bilim ve edebiyatını da önemli ölçüde olumsuz etkiledi. Emevî kumandanlarından Kuteybe b. Müslim, Maveraünnehir bölgesindeki hirbedler ve mubedleri kılıçtan geçirdi. Bilim ve edebiyat çevrelerinden olan, okuryazarlığı bulunan, yazı yazabilen herkesi ya öldürttü ya da bir şekilde yok etti. Erişebildiği bütün yazılı belgelerini yaktırdı. Bu bilim ve edebiyat düşmanlığının sadece Sad b. Vakkâs ve Kuteybe b. Müslim’in özellikleri olmadığı, bütün Arap kumandanların aynı çirkin uygulamalarıyla övündükleri, İran medeniyeti eserlerinin diğer milletler tarafından bilinmesi ve öğrenilmesini engellemek için bu ve benzeri uygulamalardan çekinmedikleri bilinmektedir.

Ancak hemen bütün alanlarda bu akla hayale gelemeyecek kadar bir hızla gerçekleşen değişikliklere rağmen İranlılık ruhu bu amansız yabancı işgalinin bütün gücü ve acımasızlığına karşın gizliden gizliye uyanık kalabilmeği başardı. Eski şarkılar ve ulusal kahramanlık hikayeleri, Eski İran’ın ünlü kahramanlarının serüvenleri zihinler ve düşüncelerde asla sarsılmadan dipdiri kaldı. Eski İran dini de o dönemler sadece Hazar kıyıları ve Taberistan dağlık bölgelerinde değil diğer eyaletlerde de yer yer sığınaklar bulabilmişti. Buralarda yerleşik Zerdüşt inanışı bağlıları daha sonraları Samanîler yönetimi boyunca da İran ulusal kimliğini uyandırma konusunda etkili olmuşlardı.

Burada dikkate değer önemli bir nokta da İranlıların Arap saldırıları ve sonrasında da Arap egemenliği altına girmeleri sürecinde görünüşte sindirilen ulusal duyguları hiçbir zaman ortadan kaldırılamamış, ancak bir süre gizli kaldıktan sonra küllerin altındaki kor alevlenerek yeniden bağımsızlıklarına kavuşmuş ve zafere erişmiş olmalarıdır.

İran Edebiyatı / Yazarı: Prof. Nimet Yıldırım / Pinhan Yayıncılık / 1. Baskı 2012 / 592 Sayfa

Prof. Nimet Yıldırım; 1963 yılında Erzurum’da doğdu. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde 1988 yılında bitirdi. Aynı yıl Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü’nde uzman olarak göreve başladı. “Yüksek Lisans” öğrenimimi İstanbul Üniversitesi Fars Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı’nda yaptı. 1990’da Araştırma Görevlisi olarak girdiği Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nde 2006 yılında “Profesör” unvanını aldı. Halen Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyeliği görevini sürdürmekte. Yayınlanmış çalışmaları; Farsça Dilbilgisi (2010, 5. Baskı); Farsçada Fiiller, Kipler ve Zamanlar (1997); Fars Edebiyatında Kaynaklar (2008); Farsça Cümle Bilgisi (2008, 2. Baskı); Gazneliler Dönemi İran Edebiyatı (1999); Fars Mitolojisi Sözlüğü (2008), Ardavirafname (İstanbul 2011), İran edebiyatı I (İstanbul 2011).  İran Edebiyatı II, Şahname çalışmaları yayına hazırlanıyor…

1 Yorum

  1. Touran-Iİran ülkesinden-Batı Azerbaycan- Ürmiyeh

    Merhaba Sayın Hocam. Nasılsınız Ümarım iyiz,Güzel calışmalarızı gördüm. Allahtan size kolaylıklar dilerimپوروفسور امکان دارد کلماتی را برای ترجمه محضرحضرتعالی بفرستم تا برایم ترجمه فرمایید.بااحترام-دانشجوی دکترای پروفسورایوب بکیریا زجی

    Cevapla

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.