Noam Chomsky’nin ‘Propoganda ve Toplumsal Zihin’ kitabındaki söyleşilerden; ‘Eylemci Zaferleri’

 

Söyleşileri yapan David Barsamian’ın sunuşu… 

Sanırım ilk kez 1980 yılında Noam Chomsky’ye yazmıştım. Beni çok şaşırtan bir şekilde, o da yanıt vermişti. İlk söyleşimizi dört yıl sonra yaptık. O zamandan beri bir dizi kitap ve radyo programıyla sonuçlanan görüşmeler yaptık. Söyleşilerden oluşan kitaplar yüz binlerce sattı; çok dikkate değer bir sonuçtur bu, çünkü bu kitapların hiçbir tanıtımı yapılmamıştı ve destekçisi yoktu, hatta solcu gazetelerde bile koruduğu kitap tanıtımları çıkmamıştı. Yıllar boyunca Chomsky ile birlikte çalışırken, onun tutarlılığı, sabrı ve baskı altında bile koruduğu dengeliliği beni çok etkilemiştir. İktidar oyunlarına boyun eğmez, yukarılardan gelen hava esintilerinden etkilenmez. Onun derinliği ve mizahla yoğrulmuş duyusu, pek çok akıntının oluşturduğu olgular denizinde öne çıkmadan gezinmesini sağlar. Derin entelektüel gezintilerinde çok geniş ve farklı alanlardan bilgileri bir araya getirmedeki ustalığı ve bunları tek bir tutarlı analiz içinde birleştirebilme yeteneği heybetli bir görünüm kazanır.

Chomsky yorulmak bilmez. U2’nun solisti Bono’nun adlandırmasıyla o, “direnişine hiç ara vermeyen bir isyankâr”dır. Siyaset ve dilbilim üzerine düzenli bir şekilde kitaplar ve makaleler üretmenin yanı sıra çok yoğun bir konuşma programını da devam ettirir. Chomsky’den o kadar çok şey talep edilir ki, çoğunlukla önündeki birkaç yılın programı tamamen doludur. Nereye giderse gitsin orada devasa bir kalabalık karşısında konuşur, ama bunun nedeni onun çok parlak bir konuşmacı olması değildir. Bir keresinde bana şöyle demişti: “Ben karizmatik bir hatip değilim ve öyle bir hatip olmayı tercih etmezdim. Hakikaten insanları ikna etmekle ilgilenmiyorum. Benim yapmak istediğim, insanların kendilerini ikna etmelerine yardımcı olmaktır.” Çağımızda yaşayan diğer entelektüellerden daha uzun süredir büyük bir inatla ve sebatla bunu yapabilmek için uğraşmaktadır.

Onun dayanışma içinde bulunduğu eylemlere sadece bir örnek göstermek için şunu söyleyeyim: 1998 yılında KGNU’nun (Colorado eyaletinde 1978 yılında yayın hayatına başlayan, ticari olmayan, bağımsız ve muhalif bir radyodur.) yirminci yıldönümü kutlamasında konuşması için Boulder’a gelip gelmeyeceğini sormuştum. Çok yakın bir geçmişte ameliyat olmuş olmasına rağmen yalnızca gelmekle kalmadı, kendisine ödenecek ücretten de feragat etti.

Chomsky birçok insan için özel biridir – sadece ABD’de değil, dünyanın her yerindeki insanlar için. Sık sık iktidara hakikati söyleyen birisi olarak takdim edilir. Bu neredeyse bir klişe haline gelmiştir. Gerçekte olan ise bu değildir. O gerçekleri bize söyler, bizzat halka gerçekleri anlatır. Otuz yıl önce klasikleşmiş bir makalesinde bize hatırlattığı gibi, “Entelektüellerin sorumluluğu gerçekleri söylemek ve yalanları teşhir etmektir.”

Batı’nın ve Güney Asya’nın Sufi bilgeleri gibi, Noam Chomsky pratik içinde öğretmektedir. Onun pratiği eşitlikçi bir ruh üzerine kuruludur, orada Nobel Ödülü kazanan insan oturacak ve öğrencisi okul gazetesini bitirmek için bir makale yazana kadar ofisinin dışında bekleyecektir. Onun pratiği, “serbest ticaret” ve “ulusal çıkar” gibi terimlerin dili nasıl tahribata uğrattığına dikkatimizi çekmeye çalışır. Onun pratiği, Doğu Timor’dan Filistin’e, oradan Kolombiya ve Doğu Harlem’e kadar olan halklara hizmet etmeye kadar uzanır, dünyanın her yerinden halklarla gösterdiği dayanışmayla doludur. Bir konuşmacıya ihtiyaç duyduğunuz, imzasıyla destekleyen birini aradığınız, yardıma ihtiyacınız olduğu zaman Noam Chomsky oradadır. Onun pratiği ne düşünüyorsa onu söylemektir, ama sizin ne düşünmeniz gerektiğini söylemez. Onun pratiği başı dertte olanı rahatlatmak ve eziyet edip rahat edenlere sıkıntı yaratmaktır. Karanlık güçlere en basit şekilde lanet okumak yerine, onun pratiği bizim görmemiz için bir mum yakmaktır.

Kararlı bir laik olmasına rağmen o pek çoklarımız için bizim hahamımız, rahibimiz, Budist lamamız, Hintli bilgemiz, imamımız, Japon senseimizdir.

David Barsamian,

propaganda

Eylemci Zaferleri

 

Boulder, Colorado, 10 Mayıs 1998

Çok yoğun bir konuşma programınız var, yakın geçmişte Toronto, Winona’daki Winona Eyalet Üniversitesi ve Minnesota’ya gittiniz; Fort Wayne, Indiana’da; İngiltere’de Londra ve bugün de Colorado eyaletindeki Boulder’a geldiniz. Her biri olaya dönüşen bu konuşmalarda neler oluyor? Sizin konuşmalarınızda çok büyük kalabalıkların toplandığını biliyorum.
Bu konuşma turlarının ne kadar etkin ve önemli olduğunu, nihai aşamasındaki zirvesi olan Boulder’daki konuşmanın yarattığı etkiyle ölçebilirsiniz. Bundan daha iyisi can sağlığı. [Gülüyor.] Birkaç yıldır bu konuşmalar az çok böyle geçiyor. Çok büyük sayıda, tutkulu ve gayet ilgili seyirci konuşmalara aktif bir şekilde katılıyor. Ciddi sorular soruyorlar ve önemli meseleler hakkında tartışmak istiyorlar. Yirmi yıl önce asla düşünemeyeceğim konulardaki tartışmalar şimdi en saf haliyle insanların gündemine girmiş durumda ve onların erişimine açık halde. Herhangi bir seyirci topluluğuna ne söyleyip ne söylemeyeceğimi tartmaya gerçekten hiç ihtiyaç duymadım, hiçbir şeyi iki kere açıklamak durumunda kalmadım. Londra’daki farklı bir oturumdu, ama Fort Wayne konuşması Kuzeydoğu Indiana İşçi Konseyi tarafından organize edildi, endüstrinin kalbinde iki düzine sendikanın bir araya gelmesiyle İşçi Konseyi oluşturulmuştu. Winona bölgesini çok iyi bilmiyorum, fakat çoğunun çiftçilik ve küçük endüstriden oluştuğunu tahayyül ediyorum. Her iki oturumda da, o kadar çok tartışmanın içinde yer aldılar, o kadar enerjiktiler ve düşünceliydiler ki daha fazlası beklenemezdi. Dünyada neler olup bittiğini ve bu gelişmeler hakkında neler yapabileceklerini anlamak ve sorumluluk almak için çok istekliler.

Sanki hepsi aynı fikre sahip insanlar karşısında konuşuyor ya da bir cemaatin huzuruna çıkıyorsunuz gibi bir hisse kapılıyor musunuz?
Bunlar tam öyle yerler değiller, bütünüyle solcu eylemcilerden oluşan topluluklar denemez onlara. Bunlar bizim sıradan insanlar dediğimiz topluluklar.

Öyleyse, çok sayıda Z dergisi abonesi ve Common Courage Yayınevi kitaplarının okurlarıyla sınırlı değil dinleyiciler.
Orada burada bunlardan birkaçıyla karşılaşıyoruz, ama onlar dağınık halde karşımıza çıkıyor, çoğunluk değil. Z Medya Enstitüsü’nde Z dergisiyle içli dışlı olan bir iki tanesiyle karşılaştım, ama dinleyicilerin %99’u onlardan değil.

Fort Wayne olayı tek başına burada özel bir saygıyı hak ediyor.
Gerçekten de o benim için sıradışı bir olaydı. Kanada ve denizaşırı diğer ülkelerde çok sayıda işçi grubuna konuşmalar yaptım, ama ABD’de öyle bir yerde ana akım işçi grupları tarafından ilk kez özel olarak davet edilmiştim. Orası bir tür ülkenin endüstriyel kalbi denilen yerin tam da ortasındaydı; hakikaten de oldukça sağ kanat bir bölge olduğu düşünülür, ama ben kesinlikle o hisse kapılmadım o konuşmalar sırasında. Konuşmadan sonra, bir resepsiyon vardı. Orada sendikalar için para toplamak amacıyla tek içki 25 dolardı, ama o kadar çok insan katılmıştı ki. Saatler boyunca o resepsiyonda bulundum ve sabahın erken saatlerine kadar çok ciddi ve sıkı tartışmalara katıldım, tanıklık ettim.

1998 Mayıs’ında Z dergisinde “Domestic Constituencies” adlı bir makaleniz yayınlandı, orada serbest ticaret anlaşmaları ve teklifleri hakkında konuşuyordunuz. Yorumunuz şöyleydi: “Propaganda kampanyalarında gözden saklanılanları arayıp bulmak her zaman için aydınlatıcıdır.”1 Yatırımlar üzerine Çok Taraflı Yatırım Anlaşması (MAI) etrafında dönen özel propaganda çabalarına yönelik araştırmalarınız neleri açığa çıkardı?
MAI büyük bir yatırım antlaşmasıdır. Üç yıldır yaygın olarak müzakere ediliyor ve planlanıyor. İlk önce Dünya Ticaret Örgütü’nde (WTO) başladı, orada çalışmalar bir sınıra dayandığında ise Paris’te Ekonomik Gelişme ve İşbirliği Örgütü’ne (OECD) taşındı. OECD yirmi dokuz zengin ülkeden oluşur. MAI müzakereleri 1995 Mayıs’ından beri sürdürülüyor. Kurumsal sektörden yaygın ve çok içeriden katılımlar oluyor. ABD Uluslararası İş Konseyi adında bir grup var, özünde uluslararası etkinlik gösteren şirketlerin örgütü bu ve ana amacı da kendileri için lobicilik yapmak. Bunlar 1996 Ocak ayında bir monografi yayınladılar, MAI’nin içerdikleri ve önemi üzerine kendi seçim bölgelerini bilgilendirmekti amaçları.2 Kongreye bilgi verilmedi. Aynı makalede, ana akım medyayı da gözden geçirdim. İnsanı şaşırtacak denli sessiz kalmışlardı bu konuya. New York Times daha yeni bir haber yapmak zorunda kalmıştı. Wall Street Journal’da bir rapor yayınlandı.3 Nisan başlarında, Washington Post ilk haberini yayınlamıştı.4 Üç yıllık görüşmelerden sonra büyük ölçülere ulaşan halkların baskılarıyla OECD’nin bir anlaşma imzalamakta başarısızlığa uğradığını bildiriyordu. Meseleler büyük oranda gizli tutulmuş olmasına rağmen, sivil toplum örgütleri, kamu çıkarlarıyla ilgilenen gruplar ve halk tarafından yeterince büyük bir baskı geliştirilmişti, bu nedenle egemenler iddialarından vazgeçmek zorunda olduklarını hissetmişlerdi. Bu oldukça önemli bir zaferdi. Pek çok şeyin başarılabileceğini gösteriyordu. Kanada yaklaşık bir yıl önce konunun kamusal alanda görünür olduğu tek ülkeydi, ki bu da iki yıl süren yoğun müzakerelerden sonra oldu. Ulusal televizyonda ve ana akım basın dünyasında, örneğin Toronto Globe and Mail ve Maclean’s gibi gazetelerde haberlere yer verildi. Avustralya’da bu ocak ayında ortaya çıktı, ardından bir protesto fırtınası koptu ve çok sayıda tartışmalara konu oldu. Avrupa’da sadece son birkaç aydır bu konu ciddiyetle gündeme geldi.

Ama ABD’de, isteyen buna istatiksel hata da diyebilir, meselenin özüne dokunan hiçbir şey olmadı. Bilinmeyen bir şey değildi. Bütün medya liderleri elbette bu konu hakkında bilgi sahibiydi. Bütün şirket dünyası bu konu hakkında bilgiliydi. Başkana “fast-track” (hızlı-yol) denilen ticari anlaşmaları onaylama yetkisini veren şeyin arkasında yatan ana tartışma konusu da hemen hemen kesinlikle buydu zaten. Bu hızlı-yol hakkında büyük bir öfke birikmişti, ama buna ilişkin tek bir anıştırma bile bulamadım ben medyada, oysaki bunun merkezi bir tartışma başlığı haline geldiği, medyanın bilmek zorunda olduğu bir şeydi. Miami Herald MAI üzerine geçen temmuzda bir makale yayınladı.5 Hızlı-yol yasama şekli o zaman henüz Kongre’ye sunulmamıştı, ama sunulması düşünülüyordu. Makalede ABD’nin Uluslararası İş Dünyası Konseyi’nin zaten Beyaz Saray’a yaklaştığına işaret ediliyordu, Kongre’ye hızlı-yol müzakerelerinin merkezine MAI’yi alması için sesleniyordu. Tam da bu nedenle engelleri kırıp aşmak için bu yolu öneriyorlardı. Bu, denilebilir ki, kesinlikle Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması’nın (NAFTA) Güney Amerika’ya genişletilmek istenmesinden çok daha önemlidir. Fakat buna göndermede bulunulmuş olsa bile, ben hiçbir yerde bulamadım. Bu aslında bildirilmeyen pek çok şeyden sadece birisi. Bundan başka hiç gündeme getirilmeyen çok sayıda konu var, inanılmaz gibi görünüyor. Ama bastırılmasına karşın, yeterince büyük bir kamuoyu bunu engellemek için örgütlenebildi.

Bu çok dramatik bir olaydır ve çok da önemlidir. Business Week şu başlıkla geçen şubatta bir rapor yayınladı: “The Explosive Trade Deal You’ve Never Heard Of”.6 Eğer ABD’nin Uluslararası İşler Konseyi’nin bu konudaki yayınlarını okumuyorsanız, bu konuda hiçbir şey duyamazdınız. Bu gerçekten tartışmalı bir ticari görüşmedir ya da tartışmalı olabilirdi. Gittikçe daha gizli bir çerçeveye doğru kaymaya devam ediyor ve devam edecek de. Ne olup bittiğini sergilemek için tartışmak ve eğer karşı çıkılabilirse muhalefet etmek için, ki bence yapılması gerekir, çok daha ciddi bir eylemliliği gerektirmektedir. İnsanlar, eğer bilgileri olmuş olsaydı, kendileri için ne yapacaklarına karar verebilirlerdi.

IMG_9180

Görüşmeler niçin bu kadar gizliydi?
Bilginin açıklanmaması için oldukça iyi bir neden var aslında. Medya ve iş dünyası liderleri şunu çok iyi biliyor: Kamuoyu giderek daha şiddetli bir şekilde karşı çıkacaktır bu anlaşmalara. Hakikaten, kamuoyu o kadar güçlü bir şekilde hızlı-yol yöntemine karşı çıktı ki, bunu destekleyenler muhalefetin üstesinden gelemediler, oysaki iş dünyası gerçekten %100’üyle birlikte bunun lehinde bir tavır almıştı, medyanın tümü de destekliyordu, Beyaz Saray büyük bir propaganda kampanyası başlatıyordu. Kongre’de hızlı-yol yöntemini güçlü bir şekilde destekleyenler bile ona karşı oy kullandılar, çünkü kendi kapıları kendi seçim bölgelerinde seçmenleri tarafından kırıldı. Hatta olguları bilmeseler bile, insanların içgüdüleri vardır ve gerçekten de böyle şeyler hakkında çok daha sağlıklı tepkiler vermelerini sağlayan şüpheci bir tavra sahiptirler.

Hızlı-yol yöntemi hakkında sözü edilmeyen ve akılda tutulmasında fayda olan bir başka durum da, sanki serbest ticaret hakkındaymış gibi sunulan tartışmalardır. Oysaki kesinlikle serbest ticaret hakkında değildi. Her şeyden önce, onların hakkında konuştukları anlaşmalar serbest ticaret anlaşmaları değildir. Onlar bir hayli korumacıdır. Bunlar serbest ticaret altındaki bir başlığa doldurulamazlar; esasında hiçbir şeyi bu başlığın altına koyamazlar. Bundan oldukça farklı bir şekilde, hatta en ateşli serbest ticareti savunan bile, eğer demokrasiye inanıyorsa, hızlı-yol yöntemine karşı çıkmalıdır, çünkü bunun anlamı açıklık değil gizliliktir. Sorun aslında şuydu: “Başkan, Beyaz Saray ticari anlaşmaları gizli bir şekilde müzakere etme hakkına sahip olmalı mıdır, ardından da bu anlaşmalar hakkında bir tartışma olmaksızın Kongre’ye ‘evet’ ya da ‘hayır’ diyeceksiniz diye dayatma ayrıcalığına sahip olmalı mıdır, bütün bu süreçler kamuoyunu bilgilendirmeden yapılabilir mi?” Bu, demokrasi hakkında bir sorudur. Bu anlamda serbest ticaret anlaşmaları hakkında bir sorunla sınırlı değildir.

Resmi olarak Beyaz Saray’ın konumu şuydu: ‘Tek başına başkan, tek başına bir kişi uluslararası ticaret müzakerelerine girebilir’ ilkesine uymak zorundayız. Bu kesinlikle bir ilke değildir. Örneğin, insan hakları meseleleri hakkında Kongre’nin onları terk etmesi, budaması, şerhler koymasının yıllar alacağını ısrarla söylüyorlar. Hakikatte, insan hakları konvansiyonlarını onaylama konusunda endüstrileşmiş dünyada ABD’nin muhtemelen en kötü kayıtlara sahip olmasının nedenlerinden birisi budur. Hemen hiçbir zaman onaylamadılar insan haklarını. Bundan dolayı insan hakları konusunda bu kesinlikle bir ilke değildir. Ticaret üzerine bir ilke olabilir, fakat tam da bu nedenle onlar şimdi bunları yıkıp geçmeye çalışıyor. Halkın bunu sevmeyeceğini iyi biliyorlar. Wall Street Journal bir tür dolaylı yoldan fikrini değiştirdi. Konuya dair haber veren makalelerinden birinde, hızlı-yol yöntemi o kadar açık bir şeydi ki beyni olmayan birisi bunu anlayabilirdi, bundan dolayı aklı başında herkesin bunu isteyeceğini, bununla birlikte eleştiri yapanların “nihai bir silah”ları olduğunu ileri sürdüler: Bu silah kamuoyunun buna karşı çıkmasıydı.7 Bundan dolayı en iyisi kamuoyunu bundan uzak tutmaktı. İma edilen tam da buydu.

MAI üzerine, bu “nihai silah”ın kılıfından çıkarılabileceğinden korkuyorlardı, gerçekten de şaşırtıcı bir şekilde dışarı çıkarıldı. Pek çok insan şunu hissetti: Hiçbir şey yapamayız. O beklentiler çok kederliydi. Bunun doğru olduğunu hiç sanmıyorum. Bu, tam aksinin oldukça dramatik bir göstergesiydi. İnanılmaz garipliklere karşı dünyadaki en yoğunlaşmış güçle yüzleşirken, en zenginler, en güçlü ülkeler, ulus-ötesi şirketler, uluslararası finansal kurumlar medyayı tümden kontrol etmeye çalıştılar. Bu bir tür konsolide edilmiş iktidardır, bunun bir örneğini tarihte bulamazsınız. Buna rağmen halkın eylemcileri bunu durdurabildi.

Başarılı UPS greviyle başlayarak, grevcilere verilen kamu desteğinin gittikçe yayılmasıyla, ardından ise hızlı-yol yönteminin yenilgiye uğratılması ve MAI sürecinin tersine çevrilmesi, ayrıca Irak’ın bombalanmasına karşı Ohio’daki başarılı Columbus protestosuyla olası bir trendin başlatılabileceğine inanıyor musunuz?
Buna karşı tek şerhim bunun yeni bir fikir olmadığıdır. Bence uzun süredir devam eden bir düşünce ve eğilim bu. Tam da 1980’lerden beri, örneğin halk hareketi o kadar güçlüydü ki Reagan yönetimi asla Orta Amerika’ya doğrudan müdahale edemedi. 1960’lardaki Kennedy ve Johnson’un Güneydoğu Asya’da yaptığı gibi uzaktan bir şeyler yapmakta başarısız oldular. Bu en yalın haliyle aşırı derecede güçlü halk muhalefeti olduğu için böyle olmuştur. Bu nedenle dolaylı yoldan yapmak zorundaydılar, el altından yapılan terörle yetinmek zorunda kaldılar.

Bunu Guatemala’daki Papaz Juan Gerardi’nin öldürülmesi olayında şimdi sürüp giden tartışmalar üzerine hazırlanan raporda görebilirsiniz. O raporu okuyun. İhmal edilmiş ufak bir şey var orada. Orta Amerika’da bir başka önde gelen kilise adamının öldürülmesi büyük bir haber konusu olmaz, bu gerçek unutuluyor. Bir süredir böyle şeyler oluyor. Ama o papaz tam da kilise tarafından çalışması yapılan Bir Daha Asla adlı büyük bir raporu yayınlamak üzereyken öldürüldü; bu rapor Guatemala’da gerçekleştirilen kıyımların çok detaylı bir analizini veriyor.8 Geçmiş yılların gerçekten ürkütücü hikâyelerinden birisidir bu. Onların hesaplarına göre 200 bin insan öldürüldü, bir buçuk milyonun üzerinde insan mülteci oldu, yüz binlerce yetim ve dul kaldı geride. Kilise bunların %80’ini hükümetin ve paramiliter örgütlerin yaptığını söylüyor, yalnızca %10’unu gerillalara bağlıyorlar, geri kalanı ise bilinmiyor.

Hükümet dediğimiz kimdir, nedir? Hükümet, ABD tarafından kuruldu, silahlandırıldı, eğitildi ve desteklendi. ABD hükümeti halkın muhalefeti nedeniyle doğrudan harekete geçemezdi, bundan dolayı paralı askerleri kullandılar. Bütün uluslararası terör şebekesi –Tayvan, İsrail, İngiltere, Suudi Arabistan, Arjantinli neo-Naziler– Orta Amerika’da toplandılar. En kötü kıyımlar Rios Montt yönetiminde Guatemala’da yapıldı, kilise raporu bunu gösteriyor ve bu kişi Washington’un gözdesi olan birisiydi. Reagan, insan hakları grupları tarafından “haksız yere hapisle cezalandırılan” bu kişiyi gerçek bir demokrasi dostu olarak her yerde övüyordu, bu arada ise on binlerce insan öldürülüyordu.9

ABD büyük oranda tartışmalardan çıkarılmıştı, devre dışı bırakılmıştı, hatta bazı raporlarda adı bile geçmiyordu. Oysa sahnenin gerisinde başrol ona aitti. Çok kritik bir şey ise doğrudan yer almamasıydı. Guatemala’daki yerler B-52 bombalarıyla bombalanmıyordu. Ortalıkta gezinen, yüz binlerce kişilik ABD birlikleri yoktu. Bunun nedeni, 1980’lerde yükselen halkın eylemliliği nedeniyle doğrudan müdahale etme biçimlerinin kesintiye uğramasıydı, bu eylemler ülkenin her yanında oluyordu, kent merkezleri ve kolej kampüslerine sıkışıp kalmamıştı. Güneybatı ve ortabatı gibi kırsal alanlarda yer alıyordu. O kadar güçlüydü ki… Yani bu hiç de yeni bir şey değil.

Bunlar tam da gözümüzün önünde olup bitiyor. Çevre hareketi, feminist hareket ve diğer hareketler; büyük halk hareketleri yakın geçmişteki birkaç on yıllık dönemde ortaya çıkan gelişmelerdir. Ve onlar çok şeyi başarıyor. Hızlı-yol bu bakımdan çok dramatik bir gelişmedir. Beyaz Saray’ın doğru bir şekilde işaret ettiği gibi, her zaman için başkanların kullanımına açık bir seçenekti. Daha önce kimsenin dikkatini çekmemişti bu, çünkü bunun doğru olduğu düşünülüyordu. Eğer başkan gizlilik içinde çok önemli görüşmeler yapmak istiyorsa, bu görüşmelerin dışında hem Kongre’yi hem de halkı dışarıda bırakabilir, bunda yanlış olan ne var ki? Şimdi insanlar bunda yanlış pek çok şey bulmaktadır, bu da birçok anlamda bir ilerlemedir. Yalnızca bunda yanlış bir şeyler olduğunu değil, aynı zamanda apar topar bu anlaşmayı geçirmeye çalışan sıradışı iktidar güçlerinin üstesinden gelebileceklerini de hissediyorlar artık. İşte gerçek ilerleme budur.

IMG_9179

Edward Herman ile birlikte yazdığınız Rızanın İmalatı kitabının bölümlerinden birinde şu başlığı atmıştınız: “Worthy and Unworthy Victims.” (Değecek ve Değmeyecek Kurbanlar). Juan Gerardi suikastına New York Times’ın beşinci sayfasının tümü ayrılmıştı.10 Örneğin o bir Kübalı papaz olsaydı, bu haber ne boyutta verilirdi?
Gazetelerin ilk sayfalarında manşetten verilirdi, bunu tartışmayalım, bu çok açık.

Yani bu kurgu hâlâ geçerlidir.
Bu sadece bir başka örnek. Aslında, Ed ve benim yazdığım kitapta, bölümlerden birisinde Doğu Avrupa’da öldürülen Polonyalı rahiple Orta Amerika’da öldürülen yüzlerce dinî şehidi karşılaştırmıştık.11 Polonya’daki katiller hemen yakalandılar, çok uzun hapis cezası aldılar; Orta Amerika’daki yüzlerce dinî şehitten farklıydı bu durum, Orta Amerika’daki öldürülen kilise mensupları arasında Başpapaz Oscar Romero ve ABD vatandaşı dört kadın kilise mensubu da vardı. Ed bir medya taraması yaptı ve bir Polonyalı rahibe basında ayrılan yerin Orta Amerika’daki yüz dinî şehitten daha fazla olduğunu da gösterdi, ayrıca haberlerin veriliş niteliği de oldukça farklıydı. O vakada, basın en yüksek seviyede olayın ardından gidilmesini talep ediyordu. “Kremlin suçtan kaçamaz” ve bunun gibi başlıklarla konuyu ele alıyordu. Başpapaz, rahibeler ve ABD vatandaşı dini unvanı olmayan kadınların yanı sıra, diğer din şehitlerinin çok sayıdaki vakası yerel kazalarmış gibi verildi. Ne olup bittiğini kafalarında canlandıramadılar. Olayın nasıl olduğunu anlatan çok az şey vardı ve konu arka sayfalara bırakılmıştı, görsel malzeme kullanılmıyordu. Bugüne kadar, Başpapaz Romero’nun öldürülmesi üzerine hiçbir ciddi araştırma yapılmadı.

Altı Cizvit (Jesuit) ( Roma Katolik dinî düzeninde Hz. İsa Birliği adı verilen grubun üyesi. Hz. İsa Birliği 1534 yılında Loyolalı Aziz Ignatius tarafından kurulmuştur. İlginç bir şekilde aynı zamanda ‘‘uyanık insan’’, ‘‘aldatan insan’’ diye yan anlamları da vardır. –çn ) entelektüeli öldürüldüğü zaman, bu rapor haline getirilmişti. Ama insanlara onların isimlerini sorun. Onlara bir de Doğu Avrupa’daki muhaliflerin adlarını sorun. Doğu Avrupa’da baskı gören muhalifler birer kahramandı, ama Stalin sonrası dönemde baskı görenlerin hiçbirisi Orta Amerika’daki benzerleri kadar eziyet görmediler. Onlar çok iyi bilinirler. Onların kitapları her yerde yayınlanır. Onlardan sık sık alıntı yapılır. New York Review of Books içinde onların eserleri hakkında makaleler yazılır. Orta Amerikalı entelektüeller ise, bizim gözetimimiz altında çok daha sert ve yıkıcı koşullarda baskı görmelerine karşın ve bu durumda beyinleri dağıtılmış olmasına rağmen, sessizlikle ikinci kez suikasta uğrarlar. Birincisi aynı ABD’nin yetiştirdiği eğitimli birlikler tarafından suikasta maruz kalırlar, ki onlar Romero’yu ve onun gibi on binlercesini öldürdüler; ikinci olarak da entelektüel topluluk tarafından yok sayılarak suikasta maruz kalırlar. Entelektüelleri öldürmenin, onların yazdıkları her şeyi bastırmaktan daha iyi bir yolu var mı? Burada ana akıma dâhil kaynakların hiçbirisinde onların tek bir sözüne bile rastlamadım. Onlara dair bir referans verildiğini bulmak çok zor. Bu terminoloji, değerli ve değersiz kurbanlar, bir kez daha Ed’indir, oldukça da kesin ve açıklayıcıdır.

Deniliyor ki, MAI bir siyasal Drakula’dır, güneş ışığında yaşayamaz ya da kamuoyu önünde incelenip tartışılırsa ayakta kalması imkânsızdır. Harvard’da ders veren Profesör Samuel Huntington’dan Z dergisinde yayınlanan bir makalenizde ilginç bir alıntı yapmıştınız: “ABD’deki iktidarın mimarisi görünmeyen fakat hissedilen bir güç yaratmak zorundadır. İktidarın kendisi karanlıkta kaldıkça güçlü kalabilir; güneş ışığına maruz kaldıkça buharlaşmaya başlar.”12
Durumun oldukça iyi bir tasviri bu. Aptal değil. İktidarın nasıl çalıştığını anlıyor. Halkın nasıl karanlıkta tutulması gerektiğinin çok derinlerde yatan önemini anlıyor, müdahale etmeyeceklerinden, işe karışmayacaklarından emin olmak için, dikkatli bir şekilde incelenmemiş bir iktidarın otantik merkezleri tarafından siyasetin tasarlanması ve icra edilmesi gerekir. Tam da hızlı-yol yönteminin nedeni de budur. MAI tarafından tasarlanan şey budur.

MAI’nın çıkış noktası, halkın nüfuz edemeyeceği bir şekilde siyasetin tasarlanması ve yürürlüğe konmasının önündeki engelleri kaldırmaktır. Uygulamada bu işin arkasında duran şirketlerin duvarları sınırı oluşturur, ötesine geçilemez. Onlara nüfuz edilemez. Kongre’yle ilgili bir çağrı olmadıkça, söz konusu tiran sisteminin içinde nelerin döndüğünü keşfedemezsiniz. Dünya için toplumsal, ekonomik, siyasal ilişkiler hakkında kararlar alacak bir konumdaysanız, bu çok etkin bir tiranlık olurdu.

Bunun için Dünya Bankası’nın çok hoş bir cümlesi var: İnsanlar, onların deyimiyle “teknokratik olarak kendilerini yalıtmış bir biçimde” çalışabiliyorlarsa, öyle çalışmalıdırlar.13 İşlerin nasıl yürütülebileceğini bilen teknokratlardır bunlar, zeki herifler ve ayaktakımının müdahalesi ya da dikkatli sorgulamasından yalıtılmaları zorunludur. Bu garip bir fikir, yeni bir fikir de değil, ama Huntington formel olarak demokratik bir toplumun bürünmek zorunda olduğu biçimleri tasvir ediyor, demokratik toplumda ortalığa ölüm timlerini gönderemezsiniz.

Değerli ve değersiz seçmenler dediğiniz zaman aklınızda kimler vardı?
Bu durumda, dramatik bir ölçüde her şey çok açıktı. Sizin sözünü ettiğiniz Z dergisinde yayınlanan makalenin adı “Domestic Constituencies” idi. O niteleme Beyaz Saray’ın MAI üzerine yaptığı bir kamu bildirisinden alınmıştır. Yanıt verilmeyen Kongre’den bilgi alma hakkı dâhilindeki sorulara ve yüzeye çıkmaya başlayan halk protestolarına bir reaksiyon olarak çıkmıştı. Devlet Sekreteri Stuart Eizenstat ve ABD Ticaret Temsilcisi milletvekili Jeffrey Lang tarafından konuya ilişkin bir kamu bildirisi hazırlandı. Anladığım ve ayırdına varabildiğim kadarıyla, kamu bildirisi asla yayınlanmadı, ama hazırlandı. Onun içinde Beyaz Saray sözcüleri şunu bildiriyordu: Kendilerinin demokratik prensiplere derin ve engin bir bağlılık içinde çalıştıklarına halkın tamamen inanmasını istiyorlardı. Bu nedenle dediler ki bütün yerel seçim bölgelerinde hayati konularda tartışma toplantıları yürütüyoruz ve her türlü yolla insanları bilgilendirdiğimizi kesin olarak söyleyebiliriz. Onların hiçbirini hariçte bırakmadık. Ardından şunu söyleyerek devam ettiler: Demokrasiye engin bağlılığımızdan dolayı OECD içindeki taleplerde öncülük ediyoruz. Yaklaşık olarak ifade buydu.

Bundan dolayı, şimdi mantık içinde kalarak küçük bir zihin egzersizi yapabiliriz. “Yerel seçmenler” denilenler kimler olabilir? Açık bir şekilde Kongre değildi. Gerçekte, şüphesiz ki Kongre içindeki insanlar biliyorlardı, ama Kongre genel olarak bilgilendirilmemişti bile. Yirmi beş temsilci bir mektup yazarak Beyaz Saray’a sordu: Bunu üç yıldır bize hiçbir şey söylemeksizin nasıl müzakere edebiliyorsunuz? Anayasaya göre, uluslararası ticaret Kongre’nin yetki alanına giriyor. Beyaz Saray’a siz bir mektup yazsanız alacağınız türde bir mektupla yanıt verildi. Diyor ki, sevgili David ilginç yorumlarınız için size teşekkür ederiz, mektup bilgisayar tarafından yazılmıştı. Onların yanıt olarak aldığı mektup bu türdendi. Bu nedenle, Kongre bir seçmen değildi. Kamu en açık anlamıyla bir seçmen değildi. Gerçekte, negatif bir seçmendi. Buradaki fikir onları bu işin dışında tutmaktı, onları bizi desteklemekten uzak tutmaktı.

Bundan dolayı kamu bir seçmen değildi. Kongre de öyle. Ama ABD Uluslararası Ticaret Konseyi seçmendi. Her türlü yolla onlara bilgi verildi ve tam olarak bu işin içinde yer aldılar. Şirket sektörü bilgilendirileceklerin içinde yer aldı. Beyaz Saray bize kendilerinin yerel seçmenlerinin kim olduğunu en açık bir şekilde söylüyor. Siyasal liderlerin dünyayı tam olarak nasıl algıladıkları konusunda böylesine açık ve kaba tarzda konuştukları çok nadirdir. Bu çok açık ve net bir algıdır. Ama sizin sekizinci sınıf yurttaşlık dersleri ya da Colorado Üniversitesi’nde lisansüstü siyaset bilimi derslerinde öğretmeniz gereken bunlar değildir. Bu tam da doğrunun kendisidir. Bundan dolayı onların söyledikleri çok hoş. Bence medya sessiz kalmakla ve bu konudaki her şeyi hasıraltı etmekle yeterince akıllılık ediyor. Belki birileri bunun üzerinde ciddiyetle düşünür.

IMG_9177

Hatta siz demiştiniz ki, “Amerikalılar” sözcüğüyle Amerikalıları kastetmiyorlar.
Bundan kaçınmak neredeyse mümkün değil. Amerikalılar yarıkürenin en üstten en alttakine kadar milletleri kapsamalıdır, ama ABD sözcüğü üstüne almış durumda. Latin Amerika’da iki sözcük kullanıyorlar: “Kuzey Amerikalı”. “Amerikalılar” sözcüğü sürekli olarak ABD halkı için kullanılır. Bu kısmen dilbilimsel bir güçlükten kaynaklanır. “Birleşik Devletler”den bir sıfat türetmek zordur.

Belki de benim durumu netleştirmem gerekiyor. Siz bir New York Times makalesinden söz ediyordunuz; orada Amerikalılar Amerika’nın hızlı yükselişinden, bir masal haline gelmiş ABD’nin büyümesinin esintileri içinde kendilerini huzur içinde güneşlenmeye bırakmalarından söz ediyorlardı. Hangi Amerikalılar?
Amerika hakkında bir dizi makale vardı. Bunlardan birinde başlık şöyleydi: Amerika Zengin ve Kendinden Memnundur”.14 3 Mayıs’ta İngiltere’ye gittiğim zaman, Times’ta ‘‘Haftanın Değerlendirmesi’’ bölümünde birinci sayfadaki hikâye, “Amerika semirmiş ve mutludur”15 gibi bir şeydi. Bunların hepsi, bir masal haline gelmiş iktisadi yükselişten besleniyor, Amerikalıların ne kadar kendine güvenip zengin olduklarını ve her şeyin mükemmel olduğunu anlatıyorlar. Aynı soruyu biz de sorabiliriz: Kimden söz ediyorlar? Kabaca söylersek, üçte ikisinin ücretlerinin ve gelirlerinin ya durgunlaştığı ya da son yirmi beş yıl içinde düşüşe geçtiği Amerikalılar mı bunlar? Halinden memnun, zengin ve kendine güvenli insanlar mı yoksa Amerikan Merkez Bankası Başkanı Alan Greenspan’in, bir masal haline gelen Amerika’nın büyümesinden söz ederken “işçinin güvencesizleştirilmesinden” söz ettiği, işçilerin gözünü o kadar korkuttukları için artık herhangi bir ücret artışı isteyemedikleri, zaten ücretleri düşürerek kârları artırabileceğiniz, bu da ekonominin sağlığı açısından çok önemli olduğu için sürekli tedirgin insanlar mı?16

Bu halk halinden memnun, güvenli ve zengin bir halk mı? İnsanlar yiyecek bankalarına gitmiyorlar mı, yiyecek bankaları bir masal haline gelen büyüme döneminde giderek daha fazla talep edilmiyor mu? Hayır, nüfusun üçte ikisi değildir. Bu makaleler onların zihninde kimlerin olduğunu açığa çıkarıyor. Mutlu, zengin, halinden memnun ve kendine güvenli Amerikalılar olarak onların vereceği tek örnek, onların verdikleri örnekler içinde geriye gidersek, borsada paradan para kazanan insanlardır. Hangisi adildir? Borsada büyük para kazanmış insanlarınız var. Kimdir bu insanlar? Toplam hane halkının yüzde birini oluşturan kesim, borsanın yüzde ellisine sahiptir. Hane halkının yüzde biri bile değil, sadece yüzde birin yarısı borsanın yüzde kırkına sahip. Öteki yarımı ise yüzde onuna sahip. Yaklaşık yüzde onluk dilim ise yüzde doksanına sahip. Öyleyse iyi yapıyorlar, çıtayı yükselttikçe İstatistik Bürosu onları saymayacak, çünkü onlar zirvedeki yarımda ya da yüzde birde. Tam da haydutlar gibi anlam çıkarıyorlar. Her şeyin yolunda gittiği, iyi iş yapan ve belki de işleri sürükleyen en üstteki yüzde yirmilik ya da yirmi beşlik kısmı ele aldığınızda her şey yolunda. Ardından gelen yüzde yetmiş beşlik kısım ise hesaba katılmıyor.17 Onların işleri öncekinden de kötüye gidiyor. Ama siz, Amerikalılar “halinden memnun” ve “zengin” dediğiniz zaman, yüzde yetmiş beşe göndermede bulunmuyorsunuz. Seçkin restoranlarda karşılaştığınız insanlar bunlar değil; şirketlerin yönetim kurullarında, editörlerin ofislerinde ve bu gibi yerlerde bu insanları göremezsiniz. “Amerikalılar” terimiyle bu insanlar kastedilir.

İnsanın merakını kamçılayarak bunları ele alan bir dizi başka makale de vardı. Bence gazeteciler, yani en azından bazıları ne yaptıklarını bilmek zorunda. New York Times’tan Louis Uchitelle mesela, iktisat konularında çok iyi bir köşe yazarı, ilginçliğin çok ötesine geçen ana çerçeveyi çizen makaleler yazar. Bir keresinde şunun gibi bir başlık atmıştı: “Amerika’da Sabahların Rehabilitasyonu”.18 Sabah tekrar geri döndü. Reagan, John Wayne güneş batarken atını sürüp gidiyor. Bunların ne kadar da güzel, muhteşem ve o zamanların da mükemmel zamanlar olduğundan söz etti. Bütün makale boyunca Ulusal İmalatçılar Birliği Başkanı Jerry Jasinowski’den alıntılar yaptı, durumun üretimde ne kadar iyi ve müthiş olduğundan söz ediyordu o da, kârlar tavana vurmuş. Ardından şuna benzer bir şey söylüyordu: Ama iktisadi gelişmelerden muzdarip olan milyonlarca Amerikalı bile şimdi Mr. Jasinowski’nin “doğru oranlar” olarak adlandırdığı şeyleri kabul ediyor.19 Bu da şu anlama gelir, onların ilham kaynakları gittikçe azalmaktadır. Halkın davranışlarını, tavırlarını gözlem altında tutan Michigan Üniversitesi araştırma merkezinin başkanından alıntı yapıyor. Ona göre, sanki halk şunu söylemek istiyor: “Biz sandığınız kadar sorunlarla baş edemiyoruz, fakat çok daha kötüsü olabilir, bundan dolayı elimizdekiyle yetinmek zorundayız.” “Zengin ve halinden memnun” Amerika denilen işte budur. Eski zamanlarda her şeyin üstesinden gelmeleri gerektiğini düşünmeye alışmışlardı, belki birazcık daha iyisini yapabilirlerdi, ama şimdi sağ ayrıcalıklar denilen şeylerle karşılaşıyoruz, ilham kaynaklarımız azaldı. Eğer yaşamlarını sürdürebiliyorlarsa, bu yeterince iyidir. Yoksa daha kötüsü de olabilir. Bugün hâlâ bir işleri var. Ama onlar sözü edilen Amerikalılardan değiller. Bunlar zengin ve halinden memnun insanlar değiller. Onlar en çıplak haliyle kazandıkları azıcık parayla geçinebiliyorlarsa kendilerini mutlu olarak gören insanlardır.

Gazetelerin iş dünyası haberleriyle birinci sayfaları arasında bir ilişkisizlik görüyor musunuz? Eğer görüyorsanız, bunun sebebi nedir?
Bence bir ilişkisizlik var. Bu her zaman için doğrudur. Birinci sayfa ile iş dünyası sayfaları arasındaki ilişkisizlik için söylenebilecek şey, iş dünyası sayfaları kendi takipçilerine güvenmektedir. Onlar dar anlamda “Amerikalılara” sesleniyorlar. Onların bütün olup bitenleri doğru dürüst anlayabileceklerine güveniyorlar. İkinci olarak ise onların hitap ettiği Amerikalılar, dünyanın neye benzediğinin kesin ve doğru resmini bilmek zorundalar. Kârları ve iktidarı etkileyecek kararları vermek zorundalar ve onlar için daha iyisi, gerçekliğin gerçekçi duyusuna hoşgörü gösterebilmeleri, bunları kabullenebilmeleridir. Diğer yandan medya liderlerinin bakış açısından genel nüfusun yönelimi eğer en basit biçimde başka bir yöne çevrilirse bu çok daha iyi olur. Bundan dolayı belki sizin tarif ettiğiniz kadar keskin olmasa da, böyle bir genel eğilim var. Buna dair bir inceleme görmedim, ama bence eğer birisi bunu incelerse söylediğinizi bulurdu. Örneğin, ülkede neler olup bittiğini en iyi haber verenlerden birisi Wall Street Journal’dır. Uzun zamandan beri bu gerçekten doğru hale geldi.

İngilizlerin haftalık dergisi The Economist, bir başmakalede ABD ekonomisinin güncel hali hakkında çok kritik bazı sorular ortaya attı; orada ABD ekonomisinin aşırı genişlediği ve bu balonun patlaması gerektiği iddia ediliyordu.20
Uzun zamandır ekonomi gazetelerinde yer alıyor bu. Buna “varlık enflasyonu” (asset inflatio: Hisse enflasyonu ve aynı zamanda taşınmaz malların aşırı değerlenmesi. –çn ) deniyor. Bu da şu anlama gelir: Şirket hisselerinin değeri ekonominin büyüme hızından daha fazla büyüdü. Ekonomi çok yavaş büyüyor. Onlar artık masala dönüşmüş bu ekonomik patlama döneminden söz ederken gerçekte ise İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en yavaş büyüme dönemini yaşıyoruz. Hatta şimdiki büyüme rakamları 1970’ler ve 1980’lerdekinden bile daha yavaş. Aynı zamanda –iş dünyasında iktisadi durum kendi çevrimini yapabiliyor, bu nedenle bir iyileşmeden söz ediliyor– bu da Amerikan tarihinde nüfusun büyük çoğunluğu açısından gittikçe daha fazla çalışırken gelirlerde hiçbir artışın olmadığı ilk iyileşmedir. Diğer yandan hisse fiyatları tam da borçlarda olduğu gibi hızla artıyor.

Bu kişisel mi yoksa şirketler düzeyinde mi, ya da her ikisi için de geçerli mi?
Her ikisi için de. Toplam borç. Hükümete ait olmayan borçlar. Kayıtların başlangıcından itibaren ekonomide göreli olarak borç ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkiyi kontrol ederseniz, bunların birbirleriyle oldukça ilişkili olarak kaldıklarını görürsünüz. 1980’lerin ortasında çok keskin biçimde ayrılmaya başladılar. Büyüme çok yavaşladı ve borçlar çok keskin biçimde artmaya başladı. Gerçekten kaygılandırıcı bütün işaretler burada ortaya çıkar. Enflasyonun olmadığı iddia edilmesine rağmen bir tür enflasyon olduğuna işaret edilmektedir, yani ekonomik değer enflasyonudur bu, üretken ekonomiden beslenmez.

Borsada sürüp giden olaylar bir yere kadar gerçek ekonomiyle ilişkisiz sürdürülür. Doug Henwood Wall Street adlı çok iyi kitabında, şirketlerin yatırım için fon yaratmayı istedikleri zaman nadiren borsaya başvurduklarına işaret eder.21 Onlar bu fonları içeriden üretirler. Hakikaten, hisse senedi sürmekten daha hızlı bir şekilde hisseleri geri çekiyorlar. Hisseleri kim kontrol ediyorsa onunla işlerini yürütmek zorundalar. Bundan dolayı şirket birleşmeleri, kazançlar, takaslar ve hisselerdeki kaymalar ekonomiye katkıda bulunmaz. Onların yalnızca olumsuz anlamda ekonomiye gölgeleri düşer.

Şirket birleşmelerinin ve kazançların daha düşük ekonomik büyümeye yol açma eğilimi vardır. Ed Herman ve Richard Du Boff bu meseleleri inceleyen birkaç iktisatçıdan ikisidir. Bunlar daha çok üretken bir ekonominin yaratılmasından ziyade çok kısa dönemli kâr baskısı ve hisse fiyatlarıyla ilişkilidir. Hem başka çok ciddi sorunlar var. Ekonomi Politikaları Enstitüsü’nde çalışan Dean Baker bu konu hakkında oldukça iyi şeyler yazdı. Altyapı harcamalarının oldukça şiddetli biçimde düşme eğilimi gösterdiğini yazmıştı. Bu da şu anlama gelir: Yolları inşa etmekten eğitime, oradan da insanların yetiştirilmesine kadar her türlü harcama azalmaktadır. Somut “insan sermayesi” –çirkin bir betimleme olsa da– denilen şey olmaksızın sağlıklı bir ekonomi kuramazsınız; tam da yetenekli, bilgili, eğitimli, yaratıcılığı olan ve olanakları yaratan insanlara iş yaparken ihtiyaç duyulur. Bu tür şeylere yapılan harcamalar düşüyor. Yollarda açılan çukurlardan insanların okuma oranlarına ve okunan şeylerin niteliğine her şeyde bunları görebilirsiniz. The Economist dergisi, ‘‘Gittikçe dertler büyüyor,’’ dediği zaman zihninde bu tür şeyler var. Bu onların daha çok “bubble economy” (balon ekonomisi) dedikleri şeydir.

Bu yılın başlarında ABD’nin Irak’ı bombalayacağı neredeyse kesin gibi görünüyordu. Ardından Ohio, Columbus’ta bir olay meydana geldi, bu da bu planı tamamen devre dışı bıraktı.
O çok önemli bir olaydı. Clinton yönetimi halkın konumuyla yüzleşmek için hiç çaba göstermemişti. Sadece Beyaz Saray’dan yıldırım gibi bir görünen sonra kaybolan şeyler gönderiyorlardı. Görünen o ki, kendileri ya da onlar için PR yapanlar bir başka ülkeyi bombalamadan önce halka bazı şeyleri anlatıp halkı hazırlamaları gerektiğini fark ettiler. Bu nedenle Ohio’daki Columbus kentini çok güvenli gördükleri için seçtiler. Bir sürü ateşli radikalin ortalığı yakıp yıkmasını bekleyeceğiniz bir yer değildi orası. Önceden bu işe hazırlandılar. Çok iyi denetlediler. Soru soracaklar önceden incelenerek seçildi, böylelikle yalnızca onlar için doğru insanlar soru sorabilirlerdi.

Bütün bunlara rağmen, kasabadaki insanlar aktifti. Toplanıyorlardı. Bildiriler dağıtıyorlardı. İnsanlar bir yaklaşım geliştirmişlerdi. Bir seçim bölgesindeki seçmen örgütlenmesi için yeterli sayıya sahiptiler, ve ısrarlı, çetin sorularının bazılarını resmi soru soran insanların birkaçı arasına sokmayı başardılar. Bu televizyondan yayınlandı. Dünyanın her tarafında gösterildi. Ben seyretmedim, fakat sonradan konuşma metinlerini okudum. Propagandanın katı akışı içinde küçük bir gedik yaratan ilk soru gelir gelmez bütün planlar çöktü. Devlet Bakanı Madeleine Albright, Savunma Sekreteri William Cohen ve Clinton’ın ulusal güvenlik danışmanı Sandy Berger tek bir soruya dahi yanıt veremedi. Sarsılmışlardı sorulardan ve ne diyeceklerini bulmaya çalışıyorlardı. Soru soranlar yalnızca birkaç cümle söyleyecek bir zamana sahiptiler. Ama inşa edilmiş o şaşaalı propaganda düzeneğinin çökmesi için yeterli oldu bu. Bombalamanın yandaşları kaybettiler.

Cohen sonradan ilginç bir açıklama yaptı: “Zor, ilk başvurulacak şey zor olacaktır.” Boston Globe’dan Chris Black ile yaptığı bir söyleşide söyledi bunu. “Kasaba toplantıları olmayacak, halkın tepkisini öğrenmek için ön haber toplantıları olmayacak, uzun uyarı ve son tarih verme gibi durumlar olmayacak.”22 Bu Huntington’ın teziydi: Bir sonraki kez halkın paketlenmiş, hazırlanmış programa dâhil edilmesine izin vermediğimizden emin olmalıyız. Onlar aşırı tehlikeliler. Bu olayın büyük etkisi oldu. Bütün ülke çapında pek çok siyasal gösterinin, protestonun, toplantıların ve etkinliklerin yapılması için kıvılcım işlevi gördü. İşler bir şekilde yürüyordu, ama bu şüphesiz büyük itkiydi. Bütün dünyada etkisi oldu. Daha sonra bunu desteklemekten vazgeçmelerinin nedenlerinden birisi de buydu. Bunun tek neden olduğuna ikna olmadım ben, ne de temel neden olduğuna inanıyorum, ama kesinlikle önemli bir nedendi.

Diğerleri de vardı. Halka çok iyi duyurulmamasına rağmen çok önemli bir etken de, devasa bölgesel antagonizmanın olmasıydı; hepsi birlik olsaydı kaçırmazlardı bu fırsatı. Ilımlı da olsa tek destek veren ülke Kuveyt’ti, ama onun desteği de çok gönülden değildi. Bahreyn’i genellikle her zaman destek için ceplerinde bilirler, en düz biçimde ABD’nin kendi üslerini kullanmasına izin vermeyi reddetti. Körfezin prenslikleri pratik olarak ABD’nin egemenliği altındadır, bombalama planını şiddetle kınayan bir bildiri yayınladılar. Suudi Arabistan büyük ikramiyedir. Petrolün çoğunun olduğu yerdir. Onlara sadece, ‘Biz bu işten mutlu değiliz,’ demediler. Çok güçlü bir şekilde bombalamaya karşı çıktılar. Bütün bunlar da aynı zamanda –şüphesiz ki– ABD’yi korkuttu.

Suudi Arabistan ve İran tarihsel düşmanlardır. Hakikaten teknik olarak savaş halindeler. Yaklaşık yirmi beş yıl önce, Şah bazı Suudi adalarını işgal etti. Onlar kesinlikle düşmandırlar. Devlet Bakanı Albright tam da bu zamanda Suudi Arabistan’a gitti. Ona bu soğuk ve dostane olmayan görev verilmişti. Bu açıkça diplomatik bir işaretti: Sizi etrafımızda istemiyoruz. Ne yapıyorsanız ondan hoşlanmıyoruz. Aynı zamanda, İran’ın önceki başkanı Haşimi Rafsancani bir devlet ziyareti için Suudi Arabistan’a gitti. Krallık tarafından ağırlandı. Kralla buluştu. Bütün yerler dolaştırıldı. Bu fırsat kaçırılamazdı.

Hatta çok daha dramatik bir şey oldu. ABD bir ekonomi zirvesi topladı. Barış süreci adı verilen çalışmalarla ilişkili olduğu varsayılıyordu. Bu Katar’da düzenlenecekti. Hemen hiçbir ülke ilgi göstermedi. Bunun yerine, Mısır’dan Suudi Arabistan’a herkes Tahran’daki İslam Zirvesi’ne gitti. Bunlar çok çarpıcı ve önemli işaretlerdir. Bunların ABD’ye söylediği şey, çok açık bir şekilde, ‘‘Bizi çok uzaklara sürükleyemezsin!’’ İran, ABD’nin rolünü marjinalleştirmek için yıllardır bölgesel güvenlik anlaşmaları öneriyor, bu hamleler buna yöneliktir. Bu hamlelerin ne kadar ciddi olduğunu söylemek çok güç, fakat Washington tarafından görmezlikten gelinemezdi. Ve şüphesiz niçin kendi planlarından vazgeçtiklerinin nedenlerinden birisiydi bu ve bence en etkili nedendi.

ABD hakikaten kendini bir kutunun içine hapsedilmiş buldu. Diğer seçeneklerin önünü kestikleri için kendilerini zorunlu olarak bombalama seçeneğine sürüklemişlerdi. Burada stratejik bir nokta olmadığını biliyorlardı. Saddam’ı yaralayacak bir stratejik nokta olsaydı iş değişecekti. Bombalama çok sayıda insanı öldürebilir, ama muhtemelen Saddam’ı daha öncekinden bile güçlü hale getirebilirdi. Pentagon tarafından bile buna işaret edildi, silah soruşturmalarının sona ermesi etkisi de olabilirdi, hakikaten hepsini bombalamaktan ziyade Irak’ın silah stokunu yıkmak da çok daha etkili olurdu, böylesi bir stratejik nokta olsaydı. Bombalamaya bölgede çok güçlü bir şekilde karşı çıkıldı ve hiç kimse bunun, ABD’nin desteklediği devletlerin istikrarlılığı üzerine ne tür bir etkisi olduğunu öngöremiyordu. Halk isyanları bu devletleri yıkabilirdi. Burada bu politikaya doğru sürükleniyorlardı. Bence muhtemelen kendi planlarından vazgeçmeleri için bu fırsat onlara iyi geldi. Belki daha sonra tekrar deneyecekler, ama daha kötü bir pozisyonda olacaklar o zaman.

Güneydoğu Asya’daki ekonomik mucizeler hakkında konuşalım. Uzun süredir Asya kaplanları geleceğin ekonomik modeli olarak simsarlar tarafından öne çıkarılıyordu. Ardından bu ekonomilerin erimesi dönemi geldi. Propaganda sistemi bunu nasıl akılcılaştırdı?
Her şeyden önce burada az da olsa dikkatli olmak zorundayız. Asya homojen bir yer değil. Örneğin, Tayvan’a çok az dokunulmuştur. Güney Kore çok katı ve güçlü bir ekonomisi olan bir yer.

Dünyadaki en büyük 11. ekonomi.
Bunlar güzel ülkeler değil, onları hiç kimseye model olarak tavsiye etmiyorum, ama eğer sadece ekonomik büyüme ve gelişme hakkında konuşuyorsak, Güney Kore ve Tayvan’daki ekonomik büyüme ve gelişme göz kamaştırıcıdır. Yirmi otuz yıl önce Güney Kore daha çok Filipinler gibiydi. Şimdi çok daha büyük bir ekonomi. İnsanlar çok daha zenginler. Şimdi oldukça katı, oturmuş bir endüstriye sahipler ve ekonomik yapıları oturdu. Tayvan ekonomik erimeden çok az etkilendi.

Güneydoğu Asya ülkeleri oldukça farklı. Malezya geçmişte bir ekonomik patlama yaşamış olmasına rağmen büyük oranda yabancı mülkiyetin olduğu bir yer. Esasında Malezya yabancıların sahip olduğu bir ülkeydi. Endonezya temelinde bir ailenin sahip olduğu iş dünyasına aittir. Hiç kimse Suharto ailesinin ve arkadaşlarının ne kadar çok şeye sahip olduğunu bilmiyor. Fakat genel tahminler 30 milyar dolar civarında, bu da yaklaşık olarak IMF kurtarma paketine karşılık geliyor. Onların güncel likidite problemini başından atmaları için çok küçük geçici yollar var: Onlar soydukları zaman biz de Suharto ailesinin bunu geri ödemesini isteyelim. Endonezya potansiyel olarak çok zengin bir ülke. Devasa kaynakları var. Tayland aynı zamanda aşırı güvenilmez bir yer. İnsanı şaşırtan bir yoksulluk ve sefalet var. İsrail’de misafir işçilerin çoğu –özünde köle emeği– Taylandlılar örneğin. Tayland’da yaşamlarını sürdüremiyorlar, bundan dolayı geliyorlar ve bu zengin Batı toplumundaki en pis, insanı en çok tüketen işleri yapıyorlar.

Bundan dolayı iktisadi bir gelişme vardı, ama aşırı dayanaksız bir temel üzerinde. Bu vakaların hepsi farklıydı. Onların en güçlüsü bile, diyelim ki Güney Kore, bağımlıdır. Güney Kore kendi bağımsız teknolojik büyümesiyle ile gelişmedi. Japon teknolojisine bağımlıdır. Bir şekilde Japonya’nın bir şubesini oluşturur. Tayvan bir yere kadar daha bağımsızdır. Ama her bir vaka, dediğim gibi farklıdır.

Güney Kore’nin durumunda, –pek çok analist iddia ediyor ki bence doğru– krizin nedeni finansal pazarlarının zorla liberalleştirilmesiyle ilişkilidir. Kendi finansal pazarlarını açmaları için onlar üzerinde çok sıkı baskı kurdu ABD. Devasa miktarlarda spekülatif sermaye akışı oldu ülkeye ve ardından dışarı çıktılar, cüzdanlarını doldururken aniden bırakıp gittiler. 1980’lerden bu yana Güney Kore’deki endüstriyel devler devlet kontrolünden daha bağımsız hale geldiler. Hepsi değil ama onların çoğu oldukça çürümüş haldedir. O kadar çok eş-dost kayırmacılığı var ki. Devasa borçlar yapıyorlar, ödeyemeyecekleri kadar çok. Ardından ise bunların hepsi çöktü. Ama çok güçlü bir ekonomi üzerinden. Bundan dolayı, “kaplanlar” terimi yanıltıcı değildir.

Aynısı Japonya için de geçerlidir. Japonya Meiji Restorasyon döneminden beri yaklaşık 130 yıldır dünyadaki en yüksek büyüme oranlarına sahiptir. Bu dönem İkinci Dünya Savaşı’nı da kapsamasına rağmen böyledir. Bu oldukça etkileyici bir durumdur. Onun çevresindeki ülkelerin büyümesi, bunların başında da Güney Kore ve Tayvan gelmektedir, modern iktisadi tarih içinde eşine zor rastlanır bir durumdur.

Sizin sorunuza geri dönersek, buradaki reaksiyon şudur, bu durum Amerikan modelinin üstünlüğünü ispatlar: sert ve dayanıklı bir bireycilik, girişimci kapitalizm. Şu anlama gelir: Bu devletin yönlendirdiği pazarlara müdahale etmek yaklaşımı şimdi çökmüştür. Çok gülünçtür bu. Her şeyden önce, bunlar pazarların başarısızlığıdır. Çok büyük oranda başarısızlıkların ana sebebi finansal liberalleşme, sermayenin serbest akışına finansal pazarların açılmasıdır. Onlar özünde pazarın başarısızlıklarıdır, Japon gelişme modeli denilen şeyin başarısızlığı değil.

İkinci olarak, Amerika’nın çizdiği resim gülünçtür. Reagan yönetimi modern Amerikan tarihindeki en pazar karşıtı yönetimdir. Onlar en iyi halinde ABD endüstrisini kurtarmak için ithalat üzerindeki engelleri en azından iki katına çıkarmayı denediler. 1980’lerde pazarları açsalardı, daha üstün olan Japon ürünlerinin – otomotiv endüstrisi, çelik ve yarı iletkenlerin akışı olabilirdi. ABD’nin ana endüstriyel temeli tamamen silinebilirdi. Bundan dolayı Reagan yönetimi sadece ithalatın önüne engeller koydu. Daha fazlası, kamu fonlarını endüstriye akıttı.

Bu nedenle, “serbest pazarlar” üzerine bütün retoriğine rağmen, ABD ekonomisi içinde düzenli devlet müdahalesi olduğunu görürsünüz.
Alan Greenspan sadece pazar kapitalizmi ve tüketici seçiminin devasa başarıları hakkında yakın zamanda bir demeç verdi. Bir örnekler listesi sıraladı.23 İnternet bunların en önde geleniydi. Pentagon tarafından geliştirildi. Kamu harcamasıyla otuz yıl boyunca geliştirildi, teknolojisi, donanımı, inisiyatifi ve yaratıcılığı ile fikirlerinin çoğu kamu içinde şekillendirildi. Ardından özel teşebbüse devredildi. Tüketici seçimi sıfırdı. Aynısı onun verdiği diğer örnekler için de geçerliydi: bilgisayarlar, uydular, transistörler. Dünyadaki en cahil ekonomist bilir ki, onun verdiği liste büyük çoğunlukla ilk önce kamu sektöründe, ardından el değiştirerek özel güçlerin denetimine geçmiş ders kitaplarında yer alan örneklerdir.

Yalnızca biri, bir şaka düzeyine erişecek kadar ileri gideni transistörlerdir. Transistörler Bell Labs adlı özel bir laboratuvarda geliştirildi, ama o da bir tekeldi. Pazar yoktu ve tüketici seçimi de yoktu. Hükümetin desteklediği bir tekel olduğu için tekel fiyatları yüklenebilirdi, bu etki olarak vergi gibiydi. Bir tekele sahip oldukça, Bell Labs çok iyi bir laboratuvardı. Kamu harcamasıyla her tür şeyi yaptılar. Ama ne zaman ki piyasaya açıldı, Bell Labs tepetaklak gitti.

Ondan oldukça ayrı olarak, Bell Labs devletin yarattığı savaş zamanı teknolojisini kullanıyordu. Üstelik transistörleri satabilecekleri hiç kimse yoktu. Yaklaşık on yıl kadar, yüksek kaliteli transistörler için tek pazar hükümetti, tam da bilgisayarlar gibi. O dönem boyunca teknolojiyi geliştirebildiler; ölçek, pazarlama olanakları o süreçte geliştirildi, bu nedenle nihai aşamada pazar sistemine dâhil oldular. Ama sert ve dayanaklı bireycilik ve girişim yetenekleri üzerine inşa edilmiş bir model olarak ABD modeli hakkında konuşmak için devletin üretimle kesişen yerlerinden uzak durmak gerekir; yine bunu tanımlamak için uygun sözcük bulmak çok zor.

Aklıma gelmişken, bu ABD tarihinin kökenlerine kadar geriye gider. Kitlesel üretim, manifaktür üretimine dayanan Amerikan sistemini ele alalım, on dokuzuncu yüzyıldaki büyük yeni sistemi düşünelim. O zamanın temel düşünceleri Springfield Armory gibi yerlerde dışarıda çalışmaktı, birbiriyle değiştirilebilir kısımlara ihtiyaç duyuyorlardı ve dikkatli bir kalite kontrolü vardı. Ardından bu özel sektöre transfer edildi. Hakikaten Reagan yönetimi sadece Amerikan endüstrisini korumanın çok ötesine gitti ve kamu fonlarını ileri teknolojiye akıttı. Aynı zamanda ABD’nin yönetim başarısızlıklarının üstesinden gelmek zorundaydı. 1970’lerde, yetersiz ve rekabet edemeyen yönetim, ABD’nin özellikle Japonya’nın gerisine düşmesinin yanı sıra aynı zamanda Avrupa’nın da gerisine düşmesine yönelik kaygıları artırıyordu. Esnek imalat tekniklerinin geliştirilmesi değildi mesele. Onlar yönetim başarısızlıklarından ötürü geride kalmışlardı.

Ne oldu? Pentagon gerilikten kaynaklanan yarığın içine adım attı. Kendi yerini anlıyor. ‘‘İmalat Teknolojisi’’ adı verilen ManTech programına başladı. “Geleceğin fabrikası” adını verdikleri şeyi tasarlamak için üretilmiş yeni bir programdı bu; entegre üretimiyle, ekipmanın bilgisayarla kontrol edilmesi, esnek teknoloji ve diğerlerini içeriyordu. O zaman büyük oranda Reagan yıllarında genişletildi bu program, çünkü Reagan taraftarları aşırı devletçiydiler, pazar prensiplerine şiddetle muhalefet ettiler, normların çok daha ötesine geçtiler. Nihai aşamada özel sektöre devredildi. Doğu Asya’nın devlet yönetimli sisteminin başarısızlığıyla karşılaştırıldığında, işte karşınızda sert ve dayanıklı bireycilik ve pazarda tüketici tercihinin önemi. Bir uçtan diğerine bütün tartışma uydurma bir doku ve doktrin üzerine oturtulmuş. Bu basit bir hikâye değil, eğer yakından bakarsanız, her türlü işi karmaşıklaştıran şeyler var: Ama eğer bu resim Pravda’da çizilseydi, insanlar dayanamaz, gülerlerdi.

Öyle görünüyor ki söylediklerinizin çoğu tam da doğru sorularla uğraşmak zorunda olduğumuzu gösteriyor. 1993 yılında benim karşılaştığım bir Newsweek makalesinde sizden bir alıntı yapılmıştı, “açık ve net sorular sormak için” hazırlanmanız gerektiğini söylüyordunuz.24 Buradaki alt metin çocukların bunu maharetli bir şekilde yaptığıdır.

Benim entelektüel başarım liseye gittiğim zaman geri bıraktırıldı, engellendi. Bir tür kara deliğe düşmüştüm, çünkü yüksek başarı elde etmem gereken bir devlet lisesine gitmek zorundaydım.

İnsanlar açık ve net sorular sormak için “kendi içsel çocukluk dönemlerini keşfetmek” zorunda mıdır?
Çocuklarla çalışan ya da uğraşan herkes bilir ki onlar meraklıdır ve yaratıcıdır. Her şeyi keşfetmek ve ne olduğunu kafalarında canlandırmak isterler. Okulun önemli bir kısmı onlardan bunu çekip alma, yaratıcı dürtüyü önleme çabasıdır; onları bir kalıba uydurmak, belirli davranışlarla sınırlamak, düşünmelerini durdurmak ve hiç sorun çıkarmayacak hale getirmektir. Bu tam da anaokuluna kadar gerilere gider, oradan da büyüyüp Huntington’ın şimdi konuştuğu düzeye kadar gelir, yani sıradan halkın kalabalığını kendi işlerinden uzak tutmak çabasına erişir. İnsanların itaatkâr üreticiler olacakları varsayılır, onlara ne deniyorsa onu yapacaklardır, hayatınızın geri kalanının pasif bir tüketici olarak geçirilmesi istenilir. Olup biten şeyler hakkında düşünmeyin. Olup biten şeyleri bilmeyin. MAI ya da uluslararası ilişkiler gibi şeyler hakkında kendinizi sıkmayın. Sadece size ne deniyorsa onu yapın, başka şeylere dikkat edin ve tüketiminizi maksimuma çıkartın. Halkın rolü budur onlara göre.

Walter Lippmann gibi insanlar diyorlar ki, halk “seyirci” olmalıdır, katılımcı değil. “Sorumlu insan” dedikleri budur.25 Esasında aynı teorinin bir versiyonunu en yalın haliyle sunuyorlar, yüzlerce yıl geriye gidiyor bu düşünceler. On yedinci yüzyıl İngiltere’sinde modern tarihteki ilk demokratik devrime kadar bu düşüncenin izlerini sürebilirsiniz. Orada çok açık bir şekilde bütün bunlar dile getirilmiştir.

Bu yıl Komünist Manifesto’nun 150. yıldönümü. Birkaç yıl önce Robert McChesney ile yaptığınız bir söyleşide, Marx hakkındaki şüphelerinizi ifade ettiniz, özellikle de genel olarak teoriler hakkındaki şüphelerinizi.26 Teoriler hakkında konuşan biri değilsiniz. Niçin değilsiniz?
Bence teoriler muhteşem. Her zaman onlar üzerine çalışırım. Fakat “teori” terimi kötüye kullanılmamalıdır. İncelemeye değer fenomenlerin bazıları şaşırtıcı yollarla sizin ulaştığınız sonuçları açıklayabilir, ulaştığınız sonuçlardan açık ve net olmayan bazı prensiplere sahip olduğunuz zaman sizin de bir teoriniz vardır. Bunu yapmak zordur. Deneysel bilimlerde yapılabilir. Bunun yapılabildiği diğer birkaç alan vardır. Fakat büyük kısmı için imkânsızdır. Bunu anlayabilirsiniz. Bilimlerde bile herhangi bir maddenin karmaşıklığına nüfuz ettiğiniz zaman, teorik anlayış oldukça keskin biçimde düşer.

İnsan ilişkilerine eğildiğiniz zaman, “teori” olarak adlandırmaya değer herhangi bir şeyi düşünemiyorum bile. Marx kesinlikle üzerinde çalışmaya değer birisi. O kapitalizmin bir teorisyenidir. Belirli oranlarda soyut bir kapitalizm modeli geliştirdi. Soyut idealleştirmeler düzeyinde yanlış bir şey yok. Her şeyi incelemenin yolu budur. Bu tür bir sistemde ne olabileceğini sorguladı. O zamanda ya da bu zamanda gerçek dünyayla ne kadar ilişkisi olabilir diye insan sormak zorunda kalıyor. Esasında sosyalizm hakkında söyleyecek hiçbir şeyi yoktu, burada şurada birkaç dağınık cümle dışında sosyalizmi incelemez. Toplumsal değişme ya da devrim teorisi yoktu. Ama onun yaptığı önemli eseri inceliyorsunuz, insan onları bilmek zorunda. Eğer bunu teori olarak adlandırmak istiyorsanız, tamam.

Sosyal bilimlerde insanların teori olarak adlandırdığı pek çok şey –edebi teori ve diğerleri– kafa karışıklığının izlerini taşır ve açıklıktan uzaktır. Yeteri kadar derine giden bir kavrayış bilmiyorum, böylelikle çok basit bir şekilde onu sunamazsınız ve böylesi bir yolla ilkeler oldukça büyük oranda yüzeyde kalır. Profesyonel uzmanlığa büyük bir prestijin verildiği bir çağda yaşıyoruz. İnsanlar sunabileceklerinden daha fazlasını iddia etmeyecekleri gerçek bir sorumluluğu taşımalılar. Önemsiz prensiplerden üretilmemiş beklenmedik sonuçları çıkarsamayan bir teori ürettiğinizi iddia ederseniz, buyurun görelim onu.

İnsanların etrafında kültler inşa ettiklerini ve büyük oranda bireyleri yücelttiklerini mi düşünüyorsunuz?
Oldukça kibar bir şekilde bunu yapıyorlar. Kimsenin ya da hiçbir şeyin yüceltilmesi gerektiğini sanmıyorum. Gerçekten entelektüel bir ürün ya da ilerlemenin olduğu neresi varsa o alanlarda herkes bilir ki, işler bu şekilde yürümez. Deneysel bilimlerde örneğin, ilerleme sağlamanın yolu mezunların daha sonraki çalışmalarında ortaya çıkar, orada fikirlerin yarısı öğrencilerden gelir. İlginç fikirleri olan insanlar vardır, onlar genellikle kısmen haklı kısmen yanılgı içindedirler. Onlardan yararlanmayı ve fikirleri geliştirmeyi deneyebilirsiniz; onları iyileştirin, değiştirin, ama fizikte Einsteinizm yoktur. İster bilinçli ister bilinçsizce olsun, entelektüel malzemenin eksikliğini tamamlayan alanlar vardır, bu alanlarda kavramlarınız vardır.

Sizin açınızdan neler var?
Her zamanki işler. Dile dair teknik bir çalışmanın bir hayli heyecan verici bir aşamasındayım. Bununla ilgili gelecek pek çok şey var.

Sağlığınız nasıl, toparlanıyor musunuz?
Çok önemli bir konu değil bu. Birkaç ay daha ortalıkta dolaşacağım. (Gülüyor.)

 

Son Notlar

1     Noam Chomsky, “Domestic Constituencies” Z Magazine 11: 5 (Mayıs 1998), s. 18. http://www.zmag.org/ZMag/articles/chomskmay98.htm.

2     United States Council for International Business (USCIB), A Guide to the Multilateral Agreement on Investment (New York: USCIB, 1996).

3     Glenn Burkins, “Labor Fights Against Fast-Track Trade Measure”, Wall Street Journal, 16 Eylül, 1997, s. A24.

4     Anne Swardson, “Global Investment Accord Put on Hold”, Washington Post, 29 Nisan, 1998, s. C13. Bakınız aynı zamanda Fred Hiatt, “Foreign Affairs in Annapolis”, Washington Post, 30 Mart, 1998, s. A25.

5     Jane Bussey, “New Rules Could Guide International Investmen”, Miami Herald, 20 Temmuz, 1997. Bakınız aynı zamanda Noam Chomsky’deki referanslar, “The Ultimate Weapon”, Profit Over People: Neoliberalism and the Global Order (New York: Seven Stories Press, 1999), s. 129-55. [Halkın Sırtından Kazanç: Neoliberalizm ve Küresel Düzen, Çev. Deniz Hakyemez ve Barış Zeren, İstanbul: Om Yayınevi, 2000].

6     Paul Magnusson ve Stephen Baker “The Explosive Trade Deal You’ve Never Heard Of”, Business Week 3564 (9 Şubat 1998), s. 51.

7     Burkins, “Labor Fights Against Fast-Track Trade Measure”, Wall Street Journal, 16 Eylül 1997.

8     Arcdiocese of Guatemala Human Rights Office, Guatemala: Never Again! (Maryknoll, NY: Orbis Books, 1999).

9     Lou Cannon, “Reagan Praises Guatemalan Military Leader”, Washington Post, 5 Aralık 1982, s. A1.

10  Associated Press, “Guatemalan Questioned in Bishop’s Death”, New York Times, 1 Mayıs 1998, s. A5.

11  Edward S. Herman ve Noam Chomsky, Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media (New York: Pantheon Books, 1988; ikinci baskısı yapılıyor), s. 37-86. [Rıza’nın İmalatı: Kitle Medyasının Ekonomi Politiği, Çev. Ender Abadoğlu, İstanbul: Aram Yayınları, 2006].

12  Samuel Huntington, American Politics: The Promise of Disharmony (Cambridge: Harvard UP, 1981), s. 75.

13  Michael Prowse, “World Bank/IMF Meeting: Theorising on an Eastern Promise: An Attempt to Explain East Asia’s Dynamic Growth”, Financial Times, 27 Eylül 1993, s. 3.

14  David E. Sanger, “America Is Prosperous and Smug, Like Japan Was”, New York Times, 12 Nisan 1998, s. 4: 1

15  Sylvia Nasar, “Chaos Theory: Unlearning the Lessons of Econ 101,” New York Times, 3 Mayıs 1998, s. 4: 1.

16  Alan Greenspan, Senato Bankacılık Komitesi’nin önündeki tanıklığı, Şubat 1997. Greenspan dedi ki; “sürdürülebilir iktisadi genişleme” “telafi etme süreçlerindeki yükselişleri sıradışı biçimde sınırlandıran, büyük oranda gittikçe işçilerin güvencelerini kaybetme korkularının yarattığı sonuçlardır”, sistem bunlara çok şey borçludur.

17  Bkz. Doug Henwood, “Miscellany”, Left Business Observer 91 (31 Ağustos 1999), s. 8. Ayrıca bkz. The Economic Policy Institute tarafından iki yılda bir yayımlanan kitap dizileri, The State of Working America.

18  Louis Uchitelle, “Second Thoughts about Being Better Off: The Rehabilitation of Morning in America”, New York Times, 23 Şubat 1997, s. 4: 1.

19  Alıntı, Uchitelle, “Second Thoughts about Being Better Off”, New York Times, 23 Şubat 1997.

20  Bkz. Başmakale, “America’s Bubble Economy”, The Economist, 18 Nisan 1998, s. 16; “America Bubbles Over”, The Economist 18 Nisan 1998, s. 67; Başmakale, “Bubble and Squeak”, The Economist, 9 Mayıs 1998, s. 17; ve “Hubble, Bubble, Inflation Trouble?”, The Economist, 9 Mayıs 1998, s. 78.

21  Doug Henwood, Wall Street: How It Works and For Whom (New York: Verso, 1998).

22  Chris Black, “Cohen Vows Swift Strike if Iraq Bars Inspections”, Boston Globe, 5 Mart 1998, s. A1. Bkz. Brett Mahoney ve Asha Blake, “Foreign Policy Team Tries to Sell Iraqi Policy,” ABC, World News This Morning, 19 Şubat 1998.

23  Alan Greenspan, Annual Convention of the American Society of Newspaper Editors, Washington, DC, 2 Nisan 1998. Bak. Noam Chomsky, Rogue States: The Rule of Force in World Affairs (Cambridge: South End Press, 2000), s. 192-98 ve notlar.

24  Joshua Cooper Ramo and Debra Rosenberg, “The Puzzle of Genius”, Newsweek, 28 Haziran 1993, s. 46ff.

25  Walter Lippmann, The Essential Lippmann: A Political Philosophy for Liberal Democracy, der. Clinton Rossiter ve James Lare (New York: Random House, 1963). Bak. Noam Chomsky, Deterring Democracy, genişletilmiş baskı (New York: Hill and Wang, 1992), s. 367-68.

26             Robert W. McChesney, “On Media Politics, and the Left, Part 1: An Interview with Noam Chomsky”, Against the Current 10: 1 (Mart-Nisan 1995), s. 27-32 ve “On Media, Politics, and Ourselves: Interview with Noam Chomsky, Part 2”, Against the Current 10: 2 (Mayıs-Haziran 1995), s. 21-25.

* David Barsamian’in Noam Chomsky ile yaptığı söyleşilerden oluşan ve Zahit Atam’ın çevirdiği ‘Propoganda ve Toplumsal Zihin’ kitabından ‘Eylemci Zaferleri’ söyleşisini sunuyoruz. Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınlarına teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.