Dörtlükler –  Nostradamus’un Kayıp Kehaneti – John Medler

 

“”Asıl adım Shabaz Ma’ak Lom. Bir zamanlar Suhaim ve Saif al Din adında iki kardeşim vardı. Bağdat’ın kuzeyinde, Shaab Bölgesi’nde yaşardık, babam pazarda mal satardı. Hiç kimseyle bir derdimiz yoktu. Bağdat’ın işgali başladıktan birkaç hafta sonra, 26 Mart 2003’te, ailem pazarda tezgâh açmıştı. Babam beni bir yere mal teslim etmeye göndermişti. O sırada tepemden, alçak irtifada, kırmızı, beyaz ve mavi yıldızlı bir Amerikan savaş uçağı geçti. Yaşadığımız ve çalıştığımız bölgede hiç Cumhuriyet Muhafızı olmadığından ne yaptıklarını merak ettim. Ama Amerikalıların umurunda değildik. Sadece meyve satmaya çalışan ailemi ve pazardaki diğer masum insanları bombaladılar. İki erkek kardeşimi, annemi ve babamı öldürdüler. İşte o zaman cihat çağrısına uydum. Şimdi siz Amerikalılar da insanın, ailesini kaybetmesinin ne demek olduğunu öğreneceksiniz.” Profesör Morse, çok sevdiği karısını 11 Eylül saldırılarında kaybetmiş bir Amerikalıdır. Bir gün telefonu çalar ve bir adam, Nostradamus’un yüzyıllar öncesinden kendisine bir mesaj gönderdiğini söyler. Morse, iki çocuğunu da yanına alarak kendisini Nostradamus’un çözülemeyen kehanetlerinin peşinde, gizemli bir bulmacanın içinde bulur. Artık tüm dünyanın kaderi kendi ellerindedir.” Dörtlükler – Nostradamus’un Kayıp Kehaneti’nden bir bölüm yayımlıyoruz.

Katliam 

28 Eylül 2012, Cincinatti, Ohio

Ona Mash’al ya da “Fener” diyorlardı. O koyu bir İslamcı ve paranoid şizofrenikti, yani tehlikeli bir karışımdı. Mash’al yeni yetmelik zamanlarından beri Kuran’daki Muhammed’den kendisine özel olduğunu düşündüğü gizli mesajlar çıkarıyordu. Gençken Peygamber ona, en yakın marketten kahverengi şişeleri çıkarması ya da fareleri yakalayıp onları bantlanmış bir kaba koyması gibi, sadece küçük görevlerde ihtiyaç duyuyordu. Ama bunlar önemsizdi. Peygamber kesinlikle ondan daha önemli bir şey yapmasını isteyecekti. Mash’al’ın İran’daki ailesi uzun zaman önce ondan vazgeçmişti. Babasının bir petrol şirketinde gayet saygın bir işi vardı. Annesi ise Mash’al ve üç erkek kardeşini büyüterek iyi bir iş yapmıştı. Ama Mash’al ile baş etmeleri zordu. Bir gün babası Mash’al’ı esrar çekip kendinden geçmiş bir şekilde yerde yatarken bulacaktı. Ertesi gün ise oğlunun peygamberin kendisinden tüm kötü meyve çekirdeklerinden kurtulmasını istediğini iddia ederek pazar yerindeki meyveleri oraya buraya saçıp meyve standlarını tahrip ettiğini öğrenecekti. Kendi başına bırakılsa El Kaide tarafından kolaylıkla kullanılabilirdi. İslam için gerçekleştirilecek bir sonraki eylem ise tam bir kaçığın yapacağı türdendi.

Planlayıcı, anti-psikotik ilaçlarını Cincinatti’deki küçük dairesine göndermişti. Planlayıcı, Mash’al’ın ilaçlarını almasında ısrarcı oldu. Eğer ilaçlarını almazsa gerçek bir İslam savaşçısı olan Absali olamazdı. Mash’al, ilaçları almak istemedi ama ilaçları almazsa Efendisini hayal kırıklığına uğratacağını biliyordu. İlaçlar akıl almaz bir biçimde ona daha evvel hiç tecrübe etmediği bir odak sağlıyordu. Sürekli değersiz olduğunu, uyuz bir kurt olduğunu ve çok kıllı olduğunu haykıran içindeki o ses… Hepsi sona ermişti. Seslerden sonra gelen sessizlik çok güzeldi ve onun odaklanmasına izin vermişti. Tek sorun ilaçların onu bir parça sersemletmiş olmasıydı ama Mash’al iyiydi. İyi olacaktı.

Bugün Mash’al’ın kaderini mızrağın ucundaki cihat gibi tamamlayacağı gündü. Sabırsızlanıyordu. Cincinatti’deki apartman binasının lobisinin kapısını açtı ve UPS’ci ile karşılaştı. 2J’ye ulaşana kadar merdivenleri ikişer ikişer çıktı, sonra anahtarla kapıyı açtı ve mutfak masasına doğru seyirtti. Bir bıçak yardımıyla karton kutuyu kesti ve paketi açtı. İçinde katlanmış bir biçimde duran, omzunda “Mills Janitorial” yazan kırmızı beyaz amblemli, gri renkte bir hademe kostümü vardı. Ayrıca aynı amblemin basılı olduğu bir de beyzbol şapkası duruyordu. Bunların yanı sıra pakette bir adet 45’lik Beretta ile susturucusu ve turuncu deponun anahtarı bulunuyordu.

Mash’al zorlukla nefes alıyordu, çok heyecanlıydı. Gerçekten de oluyordu. Peygamber ondan görevini bugün tamamlamasını istiyordu. Çabucak beyzbol şapkasını aldı ve kendi kıyafetlerinin üzerinden hademe kıyafetlerini giydi, dışarı çıktı. Anahtarları kavradı, hiç kimsenin kendisini görmemesi için koridoru kontrol edip merdivenlerden aşağı koştu ve dışarıya, park alanına gitti.

Yarım saat sonra, Cincinatti şehir merkezindeki Store-A-Lot adlı depolama yerine ulaştı. Külüstür Mazda’sını 73 numaralı deponun önüne park etti. Turuncu anahtarı çıkaran Mash’al açık mavi kapının kilidini açtı ve sonra içeriden buruşmuş metal kapıyı kapattı. Kasada bir tek şey vardı, yan tarafında “Mills Janitorial” yazan beyaz plastikten bir çöp kovası. Mash’al kapağı kaldırdı ve içine baktı. Beklediği şeyi görünce hemen kapağı kapattı, etrafına bakındı ve gülümsedi. Varil çok ağırdı ama sürüklemeyi ve arabasının bagajına koymayı başardı. Bugün Peygamber onunla gurur duyacaktı.

28 Eylül 2012, Kirkwood İlkokulu, Cincinatti, Ohio

On bir yaşındaki Justin Idris, Bilim Fuarı Projesi için çok heyecanlıydı. Projesi arılar ile ilgiliydi. Bir gece önce annesiyle birlikte gece yarısına kadar kâğıttan kovan yapmışlardı. O kadar gerçekçi görünüyordu ki! Petek parçaları yan taraflara ustalıkla yapıştırılmıştı. Arının her tarafı, başı, göğüs kafesi ve karnı etiketlenmişti. Arıcı ile yaptığı röportajın notları ise sarı siyah Proje Defteri’ne yapıştırılmıştı. Proje tahtasının kenarlarına sarı siyah renklerle birçok “Arılar Hakkında Komik Gerçekler” yazmıştı. Mesela:

-Ortalama bir kolonide kırk beş bin ile yetmiş bin arasında arı vardır.

İnsanların tükettikleri yiyeceklerin yüzde doksanı bal arılarının polenlemesine bağlıdır.

-Bal arısı bir poundluk balmumu üretmek için yedi poundluk bal yer.

-Bal arısının uçuş hızı saatte dokuz mildir.

-Bir arı gün içinde çiçeklerden nektar toplarken yirmi dört uçuş yapar.

-Uçan arıların yüzde ellisi ile yüzde sekseni nektar toplar.

Justin’in annesi Amy Idris, bekâr bir anne ve Cincinatti Polis Merkezi’nde çalışan bir polis memuruydu. Her zamanki gibi işe geç kalıyordu. Dikiz aynasından makyajını kontrol etti ve bunu yaparken de arka koltukta oturan küçük oğluna baktı. Çocuk, kafasına göre çok büyük olan siyah güneş gözlükleri takıyordu. Ondan, daha az göze batan güneş gözlükleri almasını rica etmişti ama Justin gerçekten de siyah gözlüklerini sevmişti. Gözlüklerin kendisini akıllı hissettirdiğini söyledi. Bilim Projesi koyu renkli Chevy minivanın ön koltuğunda duruyordu. Justin’in gergin bir biçimde ön koltuğa baktığını görebiliyordu, bariz bir şekilde arı projesinin okul yolundaki bir aksilikle zarar görmesinden endişe ediyordu.

“Projen için endişelenme tatlım. Ben burada ona gözüm gibi bakıyorum.”

Kirkwood İlkokulu’nun iki ayrı girişi vardı. İlk girişi sabah çocuklarını okula bırakan aileler kullanıyordu. İkinci girişi ise otobüs şoförleri. İşe zamanında yetişmek isteyen ve diğer taraftaki trafikten kaçmak isteyen veliler arada sırada hile yapıp otobüs yoluna giriyorlardı. Bugün, ilk yoldaki şerit minivanlar ve SUV’lar ile doluydu, onun için Karen burayı geçip otobüs yoluna girdi.

“Anne bu yola girmemen gerekirdi,” diye söylendi Justin.

“Biliyorum ama bütün o arabaların arkasında beklersek, arı projeni vaktinde teslim edemeyiz. Saat sekizde spor salonunda olması gerektiğini söylediler.”

Justin’in annesi minivanıyla otobüsün yanından ve bir diğerinin önünden süzülüp flaşörlerini yaktı.

“Tamam, çabuk ol tatlım. Fırla ve projeni teslim et. Ben trafiği tıkıyorum.”

Justin aceleyle kemerini çözdü, kayan yan kapıyı açtı ardından dışarıdan ön yolcu kapısını açtı. Dikkatli bir biçimde bilim projesini aldı ve ayağıyla kapıyı kapattı.

“Hoşça kal tatlım! Eminim projen harika olacak!”

“Teşekkürler anne! Seni seviyorum!”

Justin aceleyle okulun ön kapısından girdi. Justin ufak tefek biriydi, onun için elinde tuttuğu üç panelli mukavva bilim projesi taşıyamayacağı kadar büyüktü. Biraz terliyordu ve gözlüğü de burnunun ucuna doğru kayıyordu. Gözlüklerini yukarı itti ve ilerledi. Projesini saat sekize kadar spor salonuna teslim etmesi gerektiğini yoksa yarışmaya katılamayacağını biliyordu. Saat sekize beş vardı. Acele etse iyi olurdu. Kirkwood İlkokulu spor salonuna doğru koridorda koştururken elindeki bilim fuarı projesinin mukavvaları önünü kapattığı için nereye gittiğini göremedi. Körü körüne koşarken beyaz cüruf briketi koridordaki plastik çöp kutusuna daldı. Bilim fuarı projesi uçtu ve yere düştü. Kovan daldan ayrıldı ve düştü. Panoya yapıştırmış olduğu kümes telleri ile bal arısı modellerinden bazıları da koptular. “Hayır!” diye bağırdı projesinin mahvolmasıyla üzüldüğü bariz bir şekilde görülen Justin. Kırılan arı donatısını yeniden tutturmaya çalışırken hıçkırarak ağlamaya başladı.

Fen bilgisi öğretmenlerinden biri olan Bayan Willoby koridorun sonundaydı ve Justin’in çöp kutusuna çarptığını gör-müştü. Justin yeşil ekose gömleği ve şapşal siyah gözlükleriyle o kadar şirindi ki kadın ona projesini düzeltmesi için yardım etmeye karar verdi.

“Üzülme Justin, ben sana yardım ederim.”

“Ama saat sekizde spor salonunda olmayacak!”

“Merak etme, Bay Yost’a olanları anlatırım, o da biraz geç teslim etmen için sana ek süre verir. Odamda yapıştırıcı tabancası var. Hemen o kovanı düzeltebiliriz.” Elleriyle Justin’in karman çorman olmuş kahverengi saçlarını düzeltti ve onu neşelendirdiği için mutlu oldu. Kırık bilim fuarı projesine bakmak için eğildiğinde, gözü çöp kutusuna takıldı. Kutunun kapağı açılmıştı ve koridorda yan yatıyordu. İçinde kırmızı bir şey yanıp sönüyordu. Oyuncak mı acaba? Çöp kutusuna doğru gitti, yerden kaldırdı ve içine baktı. Yanıp sönen kırmızı bir ışık, bir sürü kablo ve onların da altında bir çeşit gri kilden kalıplar gördü. Ne de olsa fen bilgisi öğretmeniydi. Beyni üç saniye içinde uyarı verdi.

“AMAN TANRIM! BU BİR BOMBA!”

Justin panik hâlinde ona baktı. Kadının aklına ilk olarak bütün çocukları tahliye etmesi gerektiği geldi. Hayır, bu çok uzun sürerdi. Ne kadar zamanı kalmıştı? Kırmızı ışık yanan mahfazayı nazikçe kaldırdı ve altına baktı. Mahfazanın altındaki dijital zamanlayıcıda yazan sayılara baktı: 12… 11… 10…

“Aman Tanrım, Aman Tanrım, Aman Tanrım…” Çöp kutusunu köşesinden yakalayıp bir anda olabildiğinde hızlı sallayıp koridora doğru fırlattı. DOKUZ, SEKİZ, YEDİ, ALTI… Çöp kutusu ağırdı ve o da o kadar güçlü değildi. Tanrım! Tüm o çocuklar!

Koridorun sonundaki girişi görebiliyordu. Aman Tanrım! Bugün ölecekti! Peki ya kocası ne olacaktı? Çocukları? Ölmek istemiyordu!

BEŞ, DÖRT…

Sadece yirmi metre solda. Çöp kutusunu elinden geldiğince hızla sürükledi. Çıkıştan sekiz metre uzaktaydı.

ÜÇ, İKİ, BİR… Kutuyu çıkışa doğru fırlattı ve ardından boş yere tam ters tarafa sıçramayı denedi.

Ardından gelen patlama bir anda kırmızı biriketli okulun yarısına kadar yükseldi. Biriketler dört bir yana savrulurken gökyüzünü de yoğun bir duman topu kapladı. Öfkeli ateş duvarları okuldan geri kalanı yuttu. Büyük patlama olduğunda okulun batı kanadında bulunan seksen kadar öğretmen ve öğrenci ilk patlamada tek hayatta kalanlar oldu. Patlamanın etkisiyle kulakları sağır olan öğretmen ve öğrenciler kendilerini karanlığa uydurmak için ümitsiz bir şekilde çırpındılar çünkü kulakları çınlamaya başlamıştı ve her şey ölüm sessizliğine bürünmüştü. Neler olduğunu anlayabilen birkaç öğretmen alevlerin, dumanların ve molozların arasından öğrencileri bulmaya ve onları pencerelerle merdiven boşluklarına taşımaya çalıştılar. Birçoğu duman soluduğu ya da enkaz çöktüğü için kollarında çocuklarla yıkıldılar. Bayan Kiki Johnson’un matematik sınıfı taş ve tuğla yığını altında sıkışmıştı, sınıf kapıları enkazla kapanmıştı. Dakikalar içinde bir sınıf dolusu yardıma muhtaç hüngür hüngür ağlayan çocuk dumandan boğuldu. Joe Wallace adlı 1.85 boyunda, 124 kilo ağırlığında lisede eskiden futbol oynayan, becerikli beden eğitimi öğretmeni otuz kadar çocuğu ikinci kattaki batı sanatı odasına taşımayı başardı. Çocuklardan birinin North Face ceketini çıkarıp duman gelmesini engellemek için sınıf kapısının altına sokuşturdu. Sonra, karanlıkta, tüm çocukları pencerelere götürdü. Camlardan birini açtı ve aşağıdan gelen çığlıkları duydu. Okulun ön tarafından ikinci katın altına gelip yardım etmeye çalışan otobüs şoförlerinden birine el salladı.

“Orada kal. Burada otuz çocuk var! Çocukları tek tek sana indirmeye çalışacağım.” Otobüs şoförü Gus, Kirkwood İlkokulundan geri kalanı görmek için etrafına bakındı. Her taraf yanıyordu. Öğretmen acele etse iyi olacaktı.

Çocukların çoğu ağlıyordu, suratları isten ve dumandan kapkara olmuştu. Bazılarında ciddi yaralanmalar vardı.

“O kadar uzağa atlayamam! Çok korkuyorum!” dedi bir tanesi.

“Düşersem canım acır!”

Joe Wallace bir an düşündü. Pencereden Gus’a baktı. Çok yüksekteydiler. Çocukları camdan atsa ciddi şekilde yaralanırlardı.

“Montlar!” dedi. “Tamam çocuklar, bu önemli, hepinizin pencereye yakın durmasını ve camdan nefes almaya çalışmasını istiyorum. Pencerelerin yanından ayrılmayın, yoksa sizi karanlıkta bulamam. Tamam mı?”

Çocuklar başlarını salladılar ve karanlıkta toplandılar. Wallace karanlıkta sürünerek karşı duvarda çocukların montlarını astıkları yere doğru gitti. On beş tane mont aldı. Sonra pencerenin yanındaki çocuklara gitti.

“Ayakkabı bağları! Tenis ayakkabısı giyen herkesin bağcıklarını çıkarıp bana vermesini istiyorum.” Çocuklar dediklerini yaptılar.

“Benim ayakkabı bağım yok ki. Croc’s giyiyorum,” dedi genç bir kız.

“Sorun değil. Ayakkabısında bağ olanlardan bana vermelerini istiyorum zaten.” Tam o anda binanın diğer ucundan gelen bir patlama ile okul sarsıldı. Çocuklar hep bir ağızdan çığlıklar atarak korkudan donmuş bir şekilde Koç Wallace’ye sokuldular. “Hadi çocuklar! Odaklanın! Ayakkabı bağlarınızı verin bana!”

Koç Wallace, ayakkabı bağlarını montların kollarını papatya zinciri gibi birbirine bağlayıp bir ip oluşturmak için kullandı. On kadar montu birbirine bağladıktan sonra ucunu pencereden sarkıtmaya başladı. Wallace ipin geri kalanını camdan dışarı sarkıttı.

“Tamamdır, şimdi aynı spor dersinde olduğu gibi. Spor dersinde ipe tırmandığımızı hatırlayın. Ondan hiçbir farkı yok. Sizden ipten aşağı inmenizi ve alta yaklaştığınız zaman atlamanızı istiyorum. Jimmy Siegel, önce sen in.” Koç, montlardan kolayca aşağıya inip diğerlerine de bunu yapabileceklerine dair cesaret vermesini umarak çocukların en güçlü ve atletik olanını seçmişti. Jimmy montlardan ipe tutundu ve camdan dışarı çıktı. Hemencecik ipten aşağı kaydı ve kendisine binadan kaçıp gideceği yönü gösteren otobüs şoförünün kollarına atladı. Çocuklar birer birer ipten aşağı indiler. Duman, alt katın kapısını sarmaya başlamıştı.

“Hadi çocuklar, acele etmeliyiz,” dedi Wallace. Hemen ardından sınıf kapısının penceresi patladı ve odaya duman doldu. Çocuklar yine çığlık attılar. “Çabuk, çabuk, çabuk!” diye bağırdı. Wallece kendi tişörtünü yırtıp ağzını ve burnunu kapatmak için kullandı. Çocuklar ellerinden geldiğince çabuk bir şekilde ipten kaçmaya başladılar. Son iki çocuk, bir kızla bir oğlan dumandan bayılmışlardı. Yangın sınıfa sıçramış ve uzak uçtaki duvarı yutmuştu. Sadece saniyeler vardı. Wallace çocukların ikisini de sağ omzuna aldı ve sol eliyle ipten inmeye çalıştı. Montların kolları çözüldüğünde ve Koç Wallace ile çocuklar çimlere düştüklerinde 2 metre kadar inmişlerdi. Koç sırt üstü düştüğünden koca gövdesi üzerine düşen çocuklar için yastık görevi görmüştü.

Otobüs şoförü Gus Gentry, düşen çocukları hemen enselerinden tuttu ve çimlerin üzerinde sürükleyerek binadan on beş metre kadar uzaklaştırdı. Çocukları yere yatırdı ve ikisine de suni teneffüs yaptı. Çocukların ikisi de bir iki dakika sonra öksürerek kendilerine geldiler. Korudan çıkmışlardı. Düşmeden dolayı sersemlemiş ve hareket edemeyecek gibi görünen Koç Wallace’ın yanına koştu. Bir başka otobüs şoförünün yardımıyla Wallace’yi telaş içinde kenara çekmeye çalıştı. Tam onu otobüslerin park ettiği yere çekmişlerken, okul binasının geri kalanı patladı ve kahverengi siyah bir duman bulutuyla birlikte çöktü. Sirenleri çalan itfaiye araçları otobüslerin yanına park ediyordu.

Priscilla Wills, erkek kardeşi Dan aradığında Cincinatti 19. Kanal Fox Haber Masası’nın santralindeydi.

“Priscilla, Kirkwood İlkokulu’nun bombalandığını duydun mu?”

“Ne bombalanması? Sen neden bahsediyorsun?”

“Benim iş yerinden bir adam çocuklarının Kirkwood İlkokulu’na gittiğini söyledi ve on dakika önce okul bir bombayla havaya uçmuş. Terörist saldırısı falan olabilir! La Grange İtfaiyesi’nden de kontrol ettim, onlar da ekiplerinin okuldaki bir olaya müdahaleye gittiğini doğruladı. Onlar buna öyle diyorlar, ‘olay.’”

“Aman Tanrım!” dedi Priscilla. “Okul! Şimdi de okullara saldırıyorlar!” Kardeşine teşekkür etti ve telefonu kapattı. Priscilla haber odasının ortasında dikildi ve avazı çıktığı kadar bağırdı. “MİLLET! HERKES BANA BAKSIN. KIRKWOOD İLKOKULU’NDA BİR BOMBALI SALDIRI OLMUŞ! HEMEN BİR KRİZ EKİBİ OLUŞTURMAMIZ GEREK! BAŞKALARI DUYURMADAN ÖNCE BUNA BİZ MÜDAHALE ETMELİYİZ! BU BİR TATBİKAT DEĞİLDİR, MİLLET! BU 11 EYLÜL’DEN DE BÜYÜK! HADİ HERKES KIPIRDASIN!”

Haber odası birden karıştı. Herkes elindeki işi bıraktı ve haberciler ile kameramanlar kapıya koşturdular. Priscilla buna inanamıyordu. Kendi şehrinde, en civcivli zamanda, Başkanlık seçimlerinin kafa kafaya gittiği bu son ayda bir terörist saldırısı. Reytingleri tavan yapacaktı!

Güney Carolina Valisi, Anna Scall, Başkan Yardımcılığı için aday olmuş bir Cumhuriyetçiydi ve Nevada’nın Cumhuriyetçi valisi Tim Woodson’un da aynı partiden arkadaşıydı. Barack Obama ve Joe Biden’e karşı sürdürdükleri kampanya iyi gitmişti ama çoğu ankette hâlâ üç puan gerideydiler. Aradaki açığı kapatmak için sadece bir ayları vardı ve kaynaklarından bazıları da kuruyordu. Scall çarpıcı bir güzelliği olan bir kadındı. 1.68 boyunda uzun, dalgalı, kahverengi saçlı ve uzun boyunluydu. İnce, hafif çerçeveli camları olan, insanı ya zeki ya da Alman, gösteren bir gözlük takıyordu. Çoğu kadının uğrunda cinayet işleyeceği uzun bacakları ve düz bir karnı vardı. Egzersiz manyağıydı, günün iki saatini egzersiz yaparak ve ağırlık kaldırarak geçirirdi. Konuştuğu zaman Güney Carolinalı olduğu belli olur ve onun bu mahalli cazibesi insanları fethederdi. Eski Bayan Güney Carolina olmasının yanı sıra muhteşem turtalar yapardı ve her sene Lexington’daki fuarda hiç zorlanmadan birinci olurdu. En sevdiği turta, tarifini annesinin verdiği böğürtlenli turtaydı. Kongo devlet başkanının adı ya da sağlık kooperatifinin anlamı gibi milli politikanın bütün detayları ile ilgilenmezdi ancak ev muhabbetlerinde çok iyiydi. Birisi ona bir senaryo verse her seferinde büyük başarı elde ederdi. Ve Woodsen onu başkan yardımcısı olarak seçtiğinde de çok çalışmıştı. Katie Couric’in kendisini aptal durumuna düşürmesine izin vermeyecekti. The Today Show with Matt Lauder gibi programlar da aralarında olmak üzere yaptığı röportajlar çok iyi gitmişti. Seyirciler onu sevmişti.

Kızları dokuz, on ve on üç yaşlarındaydı. Charleston Güney Carolina’da dişçi olan kocası biraz tuhaftı. 2.18’lik boyu ve arkaları kalkmış tuhaf sarı saçlarıyla Ichabod Crane ve Albert Einstein arası bir tipe sahipti. Tim Scall’ın dünyada yapmaktan hoşlandığı tek şey bisiklete binmekti. Tanıştıkları zaman Anna onunla birlikte bisiklete binmekten hoşlanıyordu ama bisiklete binme hevesi uzun zaman önce geçmişti, bunun için de fazla bir ortak yanları kalmamıştı. Adam siyasetten nefret ederdi. Arada sırada çekilen aile fotoğraflarından hoşlanmazdı ve karısıyla gurur duyardı ama daha çok kızlarıyla bisiklete binmeyi ve onlara derslerinde yardım etmeyi tercih ederdi. Karısıyla seks yapmayı da uzun zaman önce bırakmışlardı.

Bugün kampanya şefi Matt Suba Scall’ı, Cincinatti’nin 160 yıllık ürün pazarı Findlay Market yakınlarındaki bir toplantı için düşünmüştü. Suba burayı muhtelif ırklar ve etnik grupların pazarı sık sık ziyaret etmesinden dolayı seçmişti. Toplantıda siyahlar, Latinler ya da Asyalılar kendilerini gösterirlerse, görüntülerini alacak bir kameramanı bile hazırdı. Ohio bu sene kritik bir başarı yakalayan bir eyalet olacaktı ve kampanyanın da her oya ihtiyacı vardı.

Scall, Suba ve kampanya çalışanları merkezdeki Cincinatti Hyatt oteli süitlerinde kendilerine geçici yerler ayarlamışlardı. Toplantı için son dakika detaylarının üzerinden geçerken, Suba’ya Kanal 19’dan arkadaşı Priscilla Wills’den bir telefon geldi.

“Matt, Vali Scall’ın Kirkwood İlkokulu’nun bombalandığından haberi var mı?”

“Hayır, ne haberi?”

“Bir bombalama oldu, belki de terör saldırısıdır. Cincinatti banliyösündeki Kirkwood İlkokulu’nda. Yüzlerce küçük çocuk öldü.”

“Prissy, şaka mı bu? Çünkü eğer gerçekten öyleyse, bununla uğraşacak vakti yok.”

“Matt bu şaka değil. Bütün okul havaya uçtu. Bizim haber minibüsü de şimdi olay yerine vardı. Televizyonunu açsana.”

“Kirkwood İlkokulu nerede?”

2419 Manchester Yolu’nda. Sana arabayla on beş dakikalık mesafede!”

“Bilgi için sağ ol. Prissy sana borçluyum. Sonra ararım.”

Suba hemen TV’yi açtı. Fox Kanal 19’u açtı ve itfaiye kamyonlarının su sıktığı yanan bir bina gördü. Alt yazıda şöyle diyordu: “KIRKWOOD İLKOKULU’NA BOMBALI SALDIRI. YÜZLERCE ÖĞRENCİNİN ÖLDÜĞÜ TAHMİN EDİLİYOR.”

Suba yandaki odaya koştu ve banyonun kapısını çaldı.

“Anna hemen buraya gel! Okulda bomba patlamış! Yüzlerce öğrenci ölmüş ve bize ON BEŞ DAKİKA UZAKLIKTA!”

Suba odanın ortasına koştu.

“Sheila, bana Anna’nın en dar kotu ile kapüşonlu bir Cincinatti Reds tişörtü lazım. Saçlarını at kuyruğu yapmalıyız. Onu banliyödeki annelere benzet. Makyajı az yap, sadece iyi görünsün yeter.”

“Jimmy, bugünkü toplantıyı iptal et. Bugünkü trajik patlamadan dolayı Vali Scall’ın toplantıyı iptal ettiğini ve tüm enerjisini bu trajedinin kurbanlarına yardım etmeye harcayacağına dair bir basın açıklaması yapın.

“Danny sen de Anna’nın konuşması üzerinde çalışmaya başla. Bu korkunç bir şey, muhtemelen teröristlerin işi, bugün küçük çocukların aileleri için kara bir gün, kampanyamız bu çılgın adamları adalete teslim etmek için elinden geleni yapacaktır falan filan işte, yaz bir şeyler.

“D.J. banliyödekileri canlandır biraz ve üç dakika içinde hazır olmalarını sağla. Adres 2419 Manchester Yolu. Hemen Kirkwood İlkokulu’na gidiyoruz. Ayrıca Gizli Servis’i de ara. Polis ve yangın barikatlarının arasından geçmek için eskorta ihtiyacımız olacak.”

“Manny, olabildiğince çok ilk yardım seti, şişe suyu, dezenfektan, Neosporin, battaniye, kırmızı olanlardan ve örtüye, bir sürü örtüye ihtiyacımız var. Yanık merkezi olan okula en yakın hastaneyi ara, belki Mercy Hastanesi olabilir, bilmiyorum. Tanrım, okula on beş mil yarı çaplı alandaki bütün hastaneleri arayın. Onlara ailesinin sigortası olmayan her çocuğun hastane masrafını Vali Scall’ın kendi cebinden karşılayacağını söyleyin. Sonra da Toys R Us’a gidip bulabildiğiniz bütün pelüş hayvanları alın. Anaokulu ile beşinci sınıf arasında bir yaştaki her çocuğun oynayacağı Gameboylar, Barbieler, artık ne varsa alın. Bunların hastaneye götürülmek üzere hazır edilmesi gerek. Cincinatti’nin en iyi pizzacısını bulun ve pizza almaya başlayın, sonra da bunları kampanya kapsamında hastaneye ve okuldaki ailelere götürün. Hastaneye de fotoğrafçı istiyorum çünkü Anna bugün ilerleyen saatlerde oraya gidecek. Pizzalar, oyuncaklar, pelüş hayvanlar hastaneye gelirken de videoya alınsın. Anladın mı?”

“Jim, LaGrange İtfaiye Şefi ile Polis Şefini ara. Bu bombalama olayının tüm detaylarını istiyorum. Kaç çocuk öldü? Kaç tanesi yaralandı? Bomba nereye konmuştu? Şüpheli kim? Bomba okula nasıl girdi? Bombanın mekânizması nasıldı; plastik miydi, gübre miydi, neydi? Anladın mı? Her şeyi bildir bana. Keza FBI ve İç Güvenlik’e de. Federallerden bu davaya kimin baktığını öğren.

Anna Scall havluya sarılıp banyodan fırladı. Yardımcısı Sheila Anna’ya dar kotunu ve Cincinatti Reds tişörtünü uzattı. “Al, giy bunları,” dedi. “Matt saçlarının at kuyruğu olmasını ve makyajının da hafif yapılmasını istedi.”

“Anladım,” dedi Scall şifonyerden tokasını alıp tekrar banyoya koştururken.

Suba hâlâ emirler yağdırıyordu. “Anketçiler. Buraya gelin.” Bir tanesi kemik çerçeveli gözlük takan iki zayıf, tişörtlü ve kotlu adam ellerinde Sony VAIO bilgisayarlarıyla koşturdular. “Bu bombalama olayının oy verenlerin hangi adaya oy vereceklerine dair fikirlerini ne yönde etkilediği hakkında anketlere ihtiyacım var. Bu bize bir reklam sağlar mı sağlamaz mı? Obama’ya mı bize mi faydası olur? Peki terörizm konusundaki yumuşak tavrından dolayı Obama’ya saldırsak? Bunun bize faydası mı olur zararı mı, yoksa zoru seçip Hennity ve Beck’in onu mahvetmesine mi izin versek? Hangi konular bize yarar? Git git git, bu bana dün lazımdı!”

On mil ileride, Cincinatti Üniversitesi’nde ilk yılı olan mahmur bir öğrenci, yarı zamanlı çalıştığı Adriatico’s Pizza’da çalan telefonu açtı. “Selam Donny! Az önce Woodsen Başkanlık seçimleri kampanyası için yüz tane peynirli pizza siparişi aldık!”

Donny şaşkına dönmüştü. “Yüz tane mi?”

“Evet. Teslim almak için yarım saat sonra burada olacaklarını söylediler!”

“Vay anasını!” Yönetici yardımcısına döndü. “Mary, bulabileceğimiz bütün yarı zamanlı çalışan çocukları bul ve hemen buraya getir. Yapacak pizzalarımız var!”

Başkan Obama Cincinatti Katliamını duyduğu zaman dili tutuldu. Yüzlerce çocuk onun gözetiminde ölmüştü. O zavallı aileler. Yaşanan kesinlikle terör saldırısı gibiydi. Bombacının ülke vatandaşı mı yoksa yabancı mı olduğunu merak etti. Her kim olursa olsun bu adamın yakalanması gerekiyordu.

Obama televizyona baktı ve yaralı çocukların okuldan çıkarılmasını izledi. Bugün New Mexico’nun Santa Fe şehrindeydi çünkü New Mexico, seçimlerde atak yapan bir eyalet olmuştu. Cincinatti’den olabildiğince uzaktaydı. Ve Scall bugün Cincinatti’deydi. Kadın bugün bununla bayram edecekti. Tüm ekibini bir harekât planı yapmak için topladı. Obama mevcut konumunu düşündü. Air Force One’a ulaşması en az yarım saat sürerdi, Cincinatti’ye varması ise en az dört-beş saati bulurdu. Cincinatti’de hangi adamı vardı acaba?

“Üzgünüm efendim,” dedi sarı atlı barikatındaki LaGrange polis şefi. “İtfaiye şefi hiç kimsenin içeri girmesine izin vermiyor.”

Kocaman kaslı çenesi, kısacık saçları ve tel çerçeveli gözlüğüyle Howie Long’a benzeyen Suba memuru anlamaya çalıştı. Suba içerdekinin kendi çocuğu olduğunu söyleyip girmek için yalvaran ailelerin birbirlerini iteklediği çılgına dönmüş kalabalığın arasından geçmeye çalıştı.

“Memur Bey, yanımda banliyöden Vali Scall var. Bu çocukların sağlıkları konusuyla bizzat ilgileniyor. Kendisi aynı zamanda tescilli bir hemşiredir ve travma kurbanlarına yardım konusunda ciddi bir tecrübesi de bulunmaktadır. O, konuşma yapmaya çalışmıyor Memur Bey. Sadece yardım etmeye çalışıyor.”

“Özür dilerim bayım,” dedi uzun boylu memur. “Emir aldım. Zaten doktorlar da yaralılara bakmak için oraya gittiler. Başka birilerini daha içeri alamam.”

Bu sincapla bir yere varamayacağını anlamıştı. “Amirinizle konuşabilir miyim?”

Genç polis bu isteği geri çevirmedi ve omzundaki siyah telsize konuştu.

Birkaç dakika sonra polis yüzbaşısı barikata yaklaştı.

Suba, adama kartını gösterdi. “Yüzbaşı, ilginizden dolayı minnettarım. Vali Scall burada ve sadece yardım eli uzatmak istiyor.”

Yüzbaşı, “Nerede peki?” diye sordu.

Suba ailelerin oluşturduğu öfkeli kalabalığın ve çift sıra park etmiş zenci varoşun arasından yüzbaşıya yol gösterdi. Vali Scall hemen arka koltuktan fırladı, arsız bir futbolcu annesine benziyordu.

“Bu nasıl bir trajedidir böyle?” dedi Yüzbaşıya, Güneyli aksanıyla ağır ağır konuşarak ve bir yandan da adamın sağ elini tutarak. “Yüzbaşı şu içerideki zavallıların yanına girmeme izin verseniz de ben de onlara yardım elimi uzatabilsem diyorum, hem departmanınıza da kampanyamızın hatırı sayılır bir yardımda bulunacağını garanti ediyorum. Belki daha fazla polis arabası kullanabilirsiniz ya da bu kadar güzle işler yapan memurlarınızın maaşlarına zam yapılabilir.”

Yüzbaşı sadece Scall ve Suba’nın duyabileceği şekilde öne eğildi ve sakin bir sesle konuştu.

“Vali hanım, sanırım bu kampanyada Müslüman serserilerle bir savaş içinde olduğumuzu anlamış olan tek kişi sizsiniz. Bugün olanlara bakın! Bütün o çocuklar Demokratların bu serserilere Miranda haklarını okumak istemesi yüzünden öldürüldü! Benimle gelin, sizi olmanız gereken yere götüreceğim.”

Yüzbaşı Scall, Suba ve bir kameramana sarı bandın arkasında eşlik etti. Onlar böyle yapınca kendilerinden başka birilerinin okula girdiğini gören aileler öfkelendiler. Anna Scall geri döndü ve kederli ailelere doğru yürüdü. “Yüzbaşı acaba bu ailelerden üçüne girmeleri için izin veremez miyiz? Yangın bölgesinden uzak duracaklarına sizi temin ederim. Sonra da onları gidip diğer ailelere olanları anlatmaları için kullanabiliriz?”

Bu fikir Yüzbaşının hiç hoşuna gitmedi. Kalabalık gergindi, Yüzbaşının cevabını bekliyorlardı.

“Yüzbaşı siz bu insanların yerinde olsaydınız ve içeride de çocuğunuz olsaydı, acaba ne yapardınız?”

“Sanırım sorun olmaz,” dedi.

Scall hemen en yakındaki iki anne ile bir babayı seçti ve onların barikatın arkasına geçirdi. Okula yürürken onlara dönüp, “Bebekleriniz hakkında bilgiyle geri döneceğime söz veriyorum,” dedi.

Yüzbaşı, Suba, kameraman ve üç ebeveynle birlikte en yakın itfaiye aracına doğru hızla koştu. İtfaiyeciler, ellerinde hortumlar ve merdivenlerle siyah dumanın içinde oradan oraya koşturuyorlardı. Scall hızla ilk itfaiye aracını geçti ve okulun önündeki yeşil alana geldi. Burada kurulan geçici yatakların bazılarında ceset torbaları, bazılarında ise nakledilmeyi bekleyen yaralı çocuklarla öğretmenler vardı. Herkesi sakinleştirmeye çalışarak, kalabalığın arasında çabucak yolunu buldu. Bu arada Suba, İtfaiye Şef Yardımcısı, Polis Şefi, FBI ve İç Güvenlik’ten tanıdığı güvenlik elemanlarından güncel bilgileri alıyordu.

Bilim fuarı projesini taşıyan küçük çocuğun annesi Amy Idris de polis memuruydu, onun için polis barikatını aşması zor olmadı. Okulun önündeki yeşil alana geldi. İtfaiyeciler yaralıları ambulanslara taşıyorlardı. Kurtarılamayan çocuklarla öğretmenlerin cesetleri torbaların içinde bir sıra hâlinde, okulun önündeki çimenlerin üzerine dizili duruyordu. Idris ağlamaya ve sürekli “Aman Tanrım! Aman Tanrım! Justin neredesin?” diye tekrarlamaya başladı. Torbaları açıp baktı ama oğlunu aralarında bulamadı. Başlarda bu ona umut verdi. Günler sonra ise, FBI adli tıbbından Justin’den geriye kalan en küçük parçaların diş kayıtlarından tespit edilebildiğini öğrenecekti. Çocuk hayatta kalmayı başaramamıştı.

Vali Anna Scall, kırmızı tuğlalı okulun bir zamanlar bulunduğu yeri taradı ufalanmış tuğlalar, harç ve moloz yığınına dönmüştü. Okulun arkasına doğru yürüyüp orada birileri var mı, diye bakmaya karar verdi. Oyuncak tırmanma merdiveniyle oyun parkından arta kalanlar arka taraftaydı. Molozların çevresinden dolanıp hayatta kalan var mı diye bakındı. Sonra yeni yürümeye başlayanların yürüteç olarak kullandıkları Little Tikes marka gri plastikten bir kaleye rastladı. Kalenin içinde saklananın gizlice arka kapıdan kaçmasını sağlayacak, kahverengi bir gizli kapı vardı. Karanlıktı ama küçük kapıdan dışarı bir ayakla tenis ayakkabısı sarkıyordu. Scall hemen kalenin tepsinden baktı ve kalenin içinde, düzinelerce tuğla ve taşın altında, isten kapkara olmuş küçük bir oğlanın top gibi kıvrıldığını gördü. Anna Scall’ın kalbi çocuk için deli gibi atmaya başladı. Acaba onu zamanında kurtarabilecek miydi? Kalenin tepesine ulaştı ve beli kalenin üzerinde, uzanıp çocuğu omuzlarının altından kavradı ve bütün gücüyle çekti. Çocuk sıkıştığı için birkaç kez denedi ama üçüncü denemesinde çocuğu yakaladı ve duvarın üzerinden aşırdı. Oğlanı kollarına aldı ve yatırabileceği bir parça çimen görebileceği okul bahçesinin yan tarafına doğru koşturdu.

“HND, HND” diye tekrarladı kendi kendine. “H” hava yolu demekti. Çocuğun başını yukarı kaldırdı ve yanağını ağzına dayadı. Nefes aldığını hissedemedi ve çocuğun göğsü de inip kalkmıyordu. “N” nefes demekti. Eğildi ve çocuğa iki kere suni teneffüs yaptı. “D” dolaşımdı. Nabzını kontrol etti. Mavi Kirkwood İlkokulu tişörtünün üzerinden bir şey hissedemedi. Avuç içlerini birleştirdi ve kalp masajı yapmaya başladı. 1, 2, 3, 4, 5. Sonra iki nefes. 1, 2, 3, 4, 5. İki nefes. 1, 2, 3, 4, 5. Vazgeçmiyordu. Doktorlar elektrikli cihazlarla geldiklerinde bunu arka arkaya on defa yapmıştı. Anna’yı oradan uzaklaştırdılar, alete jel sürdüler, “Çekilin,” diye bağırdılar ve çocuğun göğsüne şok uyguladılar. Çocuk ânında öksürmeye ve tükürmeye başladı. Doktorlardan biri ağzına oksijen maskesi taktı ve Vali Anna Scall’a göz kırparak oğlanı sedyeye koydu ve okulun önündeki yeşil alandan yola götürdü. Vali Anna Scall tükenmiş bir biçimde yere oturdu. Kendine geldiğinde, çocuğun hayatını kurtardığını fark etti. Kameramanı Ramon yanında durmuş sırıtıyordu.

“Ne var?” diye sordu sersemlemiş bir hâlde.

“Her şeyi kaydettim patron! Prime time’a çıkıyorsun!”

Ertesi sabah Cincinnati Enquirer’in başlığında şu yazıyordu:

CINCINNATI KATLİAMI

KIRKWOOD İLKOKULU’NDA PATLAYAN BOMBA YÜZLERCE ÖĞRENCİYİ ÖLDÜRDÜ. KAHRAMAN VALİ SCALL, BİR ÇOCUĞA SUNİ TENEFFÜS YAPARAK HAYATINI KURTARDI.

Toz duman çekildiğinde okulun üç yüz öğrencisinden iki yüz kırkı ile neredeyse tüm öğretmenlerinin öldürülmüş olduğu anlaşıldı. Bombalamayı üstlenen olmadı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

John Medler, Washington Üniversitesi Hukuk Bölümü’nden mezun oldu. Beş yıldır, özellikle yaralanma ve kaza davalarını yönettiği Medler Hukuk Bürosu’nun ortaklarından biridir. İlk kitabı Dörtlükler- Nostradamus’un Kayıp Kehaneti’nin ardından Fountain isimli ikinci romanıyla okurlarının karşısına çıktı. Yazar, St. Louis şehrinde yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.