‘Aşkı kurtaracak bir şey yok…Ama aşkı da, siyasal özgürleşmeyi de hayal etmek güzel…’

 

Nuran Yıldız’ın yeni kitabı, yazarın ‘Aşk, dilimizin en yorgun sözcüklerinden biri…’ sözleriyle tanıtılıyor. Nuran Yıldız ile son yılların en ilginç düşünce kitaplarından biri olduğunu düşündüğümüz ‘Aşk Yüzyılı Bitti’ hakkında, kitabın dikkat çektiği ve algılamamızı sağladığı güncel gerçeklik hakkında konuştuk… “Nuran Yıldız, Aşk Yüzyılı Bitti ile görünüşte özgür ama mutsuz, (a)sosyal âlemde son derece kalabalık ama aynı zamanda fena halde yalnız, bolluk içinde ama kendi “içinde” yoksul olan günümüz bireyini anlatıyor. Sadece kadın-erkek ilişkilerinde değil, siyasette ve iş yaşamında da “biten aşk”ın sonuçlarını ortaya sererken, “yeni zamanlar”ın kadınının, erkeğinin, politikacısının, çalışan ve işvereninin üç boyutlu resmiyle karşı karşıya bırakıyor bizleri.”

‘Aşk yüzyılı bitti’ başlığı ve tespitinin açılımı nedir?
Zor soru. Adanma, sadakat, değerlere sahip olmak geçmiş bir döneme ait kavramlar. Bu yalnızca kadın-erkek ilişkileri için değil, her şey için geçerli. Ama özetin özeti şu: dünün değerleri ve düşünme biçimiyle bugünü analiz etmek ya da tam tersini yapmak boşuna çabadır! Bunun altında yatan nedenleri anlarsak hayatta daha sağlam durabiliriz, anlamamaya devam edersek hep aynı şeyleri, aynı hayal kırıklıklarını, başarısızlıkları, terkedilmeleri yeniden yaşar dururuz. Bir konferansta durumu şöyle açıklamıştım: Sevgiliniz sizi terk edecekse, onu kilo vererek, fit görünerek, seksi iç çamaşırları giyerek alıkoyamazsınız. Çünkü terk etmesinin sizin kilonuzla, giydiklerinizle hiç ilgisi yok!

‘Arzu’, ‘haz’ ve ‘tatmin’ biten aşk yüzyılında nasıl yaşanıyordu? Bugünün dünyasında nasıl şekil aldı?
Arzu hazza giden yol. Tatmin ile haz ise bazen iç içe, bazen de yan yana duruyor. Dünün dünyasında bu yolun, tatmin ve hazzın olabildiğince uzun sürmesi istenirdi. Bugünün dünyasında ise her haz anı, bir sonraki haz anına geçebilmek için hızla ve çabucak tüketilmesi gereken geçici bir an. Ama bu geçicilik hislerin bitmesiyle ilgili bir geçicilik değil, bir sonrakine geçebilmek için çabuk tüketmekle ilgili bir geçicilik.

nuran_yildiz_1 nuran_yildiz_2

Zamanın karakterinin kodlarını açıklarken, ‘An’ın kutsanmasından bahsediyorsunuz. Bence çalışmanızın giriş kapısı burası. Kişisel ilişkilere bakarsak, “Artık insanlar birbirlerine “mutlu bir hayat yaşa” dileğinde bulunmaktansa “mutlu anlar biriktir” temennisini iletmeyi tercih ediyorlar.” Siyaset iletişimi de böyle bir dille kuruluyor. Bunun nedeni tarihten, tarihsellikten kopmak mı? Yeni yüzyılın insanları bu bağlantısızlıkta ve belirsizlikte mi ‘birey’ ve ‘yurttaş’ olacaklar?
Aslında çalışmanın birçok giriş kapısı var. Onlardan biri de sizin saptadığınız “an’a odaklılık”. Bunun nedeni ise sadece tarihten, tarihsellikten kopmak değil, hem o var hem de tüm ilişki ağlarından kopuk olmak var. Yeni yüzyılın insanları ise birey olmakta hep sorun yaşayacaklar ve yaşıyorlar da zaten. Hep yarım kalmışlık içinde olacaklar, oluyorlar. “Yurttaş” olmaya gelince, bu sözcük artık geçmiş zamana ait bir sözcük. Yeni zamanlar “yurttaş” olmayı asla kabul etmez. Doğası kabul etmez. Çünkü yurttaşın içinde bağlılık vardır, yeni zamanlar bağlılığı toptan reddediyor.

“60’lı ve 70’li yıllarda seks bir özgürleşme aracıyken bugün eylemsel bir haz kaynağı olarak algılanmaktadır.” diyorsunuz. Seksin özgürlük hissiyle olan bağı nasıl koptu?
1960’lı ve 70’li yıllarda gençler sekse bir başkaldırı, düzene itiraz, bağımsızlaşma aracı gibi yaklaştılar. Muhafazakâr, baskıcı tarza, onun onaylamadığı yolları tercih ederek itiraz ediyorlardı. Zaman içinde özgürleşme aracı işlevi yerini tüketim köleliği işlevine bıraktı. Beden, itiraz eden bir yapı olmaktan, kendisi doğrudan tüketilen nesneye dönüştü. İçinde bulunduğumuz zaman, herşeyi ama her şeyi nesneleştirerek tüketim çarkının içine boşaltıyor.

“Birbirlerini seven iki beden arasında yaşanan özel bir durum olmaktan çıkan seks, dans etmek gibi keyifli bir zaman geçirmek için yapılan bir tür aktiviteye dönüşüyor.” Dolayısıyla yeni yüzyılın tek vaadi anlık keyifler mi?
Yeni yüzyılın vaatlerinden biri “anlık keyifler”, bir başkası “haz”, bir başkası “güven”. Beni alırsan sana haz veririm, beni kullanırsan kendini güvende hissedersin. Ve korkunç olan bu vaatlerin hiçbirinin hiçbir zaman gerçekleşme olasılığının olmaması. Kitapta bu durumu “Amok koşucusu”nun durumuna benzetiyorum, ölümcül bir koşu bu. Sonunda ölen de bireyin kendisi. Belki buna zombileşen birey de diyebiliriz. Belki de Michael Jackson’un “Thriller” klibinden bu yana zombi konulu filmlerin, dizilerin, müziklerin ilgi görmesinin bilinçaltı bu durumla ilgisi vardır.

Kadın ve erkek dergileri, sürekli cinselliğin mutlu ve görkemli yaşanmasıyla ilgili tavsiyeler yayınlıyor. ‘Aşk Paradoksu’ kitabıyla bilinen Pascal Bruckner’den bir alıntı yapıyorsunuz: “Bruckner dergilerin bu ‘yalvarış’larının libidonun arıza yapacağına ilişkin korkuların yüksekliğini gösterdiğini, zamanın en çılgın arzular üzerinde bozucu bir gücü olduğunu belirtirken, “sürdürülebilir cinsellik modern dünyanın en dokunaklı ütopyalarından biri”dir der ve “arzunun ufalanıp toz haline geldiğini söyler.” Cinselliğin -ilişki içinde- sürdürülebilir olmaktan çıkması tamamen bu sözünü ettiğiniz yeni dünyanın ürünü mü? ‘An’ın Kutsanması’, ‘Belirsizlik’, ‘Parçalanma’… Çağın ‘doğal’ seksi bu gerginliğin üstünde mi yaşanacak?
Bu gerginliğin içinde yaşanacak. Dahası o kadar da önemli, paylaşımlı bir durum olmaktan çıkacak. Seks sadece bir eyleme dönüşecek, dönüşüyor da. İçi boşalarak sadece haz almaya odaklı bir eylem. Tıpkı alışveriş eylemi gibi ya da sevdiğiniz çikolatayı alıp yemek gibi. Hatta bu karşılaştırmada çikolata daha şanslı bir yerde. Hiç değilse çikolatayı yedikten sonra damakta bir müddet tadı kalıyor. Oysa seks gittikçe daha çok, eylemden sonra uzaklaşma gerektiriyor. Seks yaptıktan sonra hemen uzaklaşma isteğini içeren pek çok hikâye yok mu etrafta? Var.

nuran_yildiz_4 nuran_yildiz_3

Pascal Bruckner, ‘Aşk Paradoksu’nda bu dünyaya, aşkın gerileyişine duyguların direneceğini söylüyor. Bu fikri paylaşıyor musunuz?
Hangi duygular olduğuna bağlı. Korku, endişe, kaygı, güvensizlik, emniyetsizlik duygularının egemen olduğu bir dünyada nasıl bir direnme olabilir ki?

Yeniçağın en büyük sloganlarından biri de ilişkilerle ilgili ‘bağlanmak yok’ emri… Bu önerme ile ‘arzu’ ve ‘haz’ gündelik değerler olduğunun mu kanıksanması sağlanıyor?
Sadece onlar olsa. Dostluklar, arkadaşlıklar, işyerleri “bağlanmak yok”a kurban edilmiş oluyor. Sistem insanları bağsız, yüzergezer insanlara dönüştürmeyi hedeflerken, insan aslında doğası gereği gücünü başka insanlarla birliktelikten alan bir varlık olduğu için sürekli bir çelişki yaşıyor. Bağlanmak istiyor ama bağlı kalamıyor. Çünkü herşey ona bağlı kalmanın aptallık, tekdüzelik, rutin olduğunu söylüyor. Bırak onu, daha iyisi var diyor, her şeyde. Ama o “daha iyisi”ne hiçbir zaman ulaşılamayacağını söylemiyor. “Yetinmek zorunda değilsin” diyor, oysa iktisatın bile ilk çıktığı nokta kaynakların sınırlı olması değil miydi?

Bu anlayış tümüyle günümüz ilişkilerini belirleme sürecini tamamladı mı? Neden hala sonsuz ve büyük bir aşkı yaşamak isteğimizi bastıramıyoruz?
Çünkü bu kadar karmaşa ve saçmalık içerisinde o sonsuz ve büyük aşkın bize tüm yanıtları vereceğine inanıyoruz. Büyük aşk hayali, eşeğin önündeki havuç gibi bir şey. Hep ona ulaşmak için yürüyoruz ama bu hiç mümkün olmuyor. “İşte o” dediğiniz anda, “işte o” kendi kendini imha etmiş oluyor. Bu değilmiş, bu kez de değilmiş diyoruz, dağılıyoruz, kahroluyoruz, aşka inancımızı sorguluyoruz sonra yeniden yola düşüyoruz. Kişisel gelişim kitapları da bu yolculuğa yeni havuçlar ekliyor. İnsan onları okudukça hep hata kendisinde sanıyor. Suçu kendisine buluyor ama o kitapları bitirdiğinde de değişen bir şey olmuyor, sadece o kitapları yazanlar biraz daha kazanç elde etmiş oluyorlar. Benim Aşk Yüzyılı Bitti’yle yapmak istediğim de bu, bireyin havucun havuç olduğunu anlamasını sağlamak.

Büyük ve sonsuz aşk da, bugünün dünyasının ‘geçer akçe’si olmayı nasıl başarıyor? İlişki terapisi kurumu, kitap endüstrisinin neredeyse yarısı vs. yoksa bu umudun olanaksızlığın üstüne mi kurulu?
Maalesef öyle. Kitabıma Bauman’ın (kendisinin bağımlısıyım) bir ifadesini koydum diyor ki ilişki danışmanlarının yaptığı şey daireden dikdörtgen yapmaya çalışmaktır, ya da dikdörtgenden daire, fark etmiyor. Olanaksızlığı olanaklıymış gibi göstermekle kalmıyorlar, insanın zaten pamuk ipliğiyle bağlı olan kendine inancı da zayıflıyor ve “beceriksiz olan benim” noktasına getiriyor. Umutlandırarak gerçeği görmesini engelliyor. Bu biraz karanlıkta yitirdiğini sokak lambasının altında arayan insanın durumuna benziyor.

nuran_yildiz_5 nuran_yildiz_6

Sonsuz aşk arayanlar artıyor… Ama “Kimse kimseye bu arayışın olanaksızlığından söz etmeye cesaret edemiyor.” Aşkı arayan insanlar bu gerilimi nasıl çözebilir?
Yanıtını bilsem, ilk kendimde uygulardım emin olunJ Sadece sonsuz aşk’ın tarihin geçmiş bir noktasına ait olduğunu, orada bile ender bulunmuş olduğunu, kendimizi kandırmak yerine sağlıklı ilişki ve de iletişim kurabildiğimiz insanların değerini bilmek gerektiği gibi, soğuk ifadelerle yanıt verebilirim. Zaten aklı başında kaynaklar da bunu öneriyor. Evet,aşka dayalı olmayan ilişkiler göklere çıkarmaz insanı ama yerin dibine de çarpmaz şeklinde bir ifade var kitapta.

‘Düzenin ötekisi başka bir düzen değildir, tek alternatifi kaostur.’ Sistemler bunu vaaz ediyor. Aşkın yaşadığı kaos, bu biçimde ‘politik’ sayılabilir mi?
Sistem o kadar entegre ki, zaten hiçbir kavramı dışında tutamazsınız.

Kitabınızı ‘aşk’, ‘siyaset’ ve ‘iş’ üstüne kuruyorsunuz. Bu üç alanı anlamak için aynı ipuçları geçerli midir? Birinde doğan bir durum, diğerlerini de belirler mi?
Aynen geçerli. Yukarıda da söylediğim gibi, hiçbir kavram dışında kalamaz, her kavram birbirini etkiler. Bir birey toplumsal ilişkiler içinde farklı düzlemlerde farklı tavır ve tutumlar geliştiremez ki, birinde nasılsa diğerinde de aynıdır. Balık ve deniz ilişkisi gibi.

Kitabınızın bana göre en ilginç yanı, geçmişteki sol jargonun dışında, ilk defa aşk ile siyasallık arasında bir ilişki kuruyor ve tartışıyorsunuz. Buyurun, eski günlere dönelim; aşkı kurtaracak olan şey siyasal özgürleşme mi?
Biraz karamsar olacak ama aşkı kurtaracak bir şey yok. Siyasal özgürleşme de çok ütopik bugün için. Zaten durmadan Marx’ın neyi atladığını, o kayıp halkayı bulmaya çalışıyor düşünürler uzun zamandır. Ama aşkı da, siyasal özgürleşmeyi de, her ikisini de hayal etmek güzel. Hayatı yaşanabilir kılan da bu.

Kitabınız basında geniş yankı buldu. İlk bakışta sadece aşk ve ilişkiler hakkında bir kitap olarak algılanabildi. Siz kitabınızın aldığı tepkiler hakkında neler düşünüyorsunuz, istediğiniz etkiyi yapabildiniz mi?
Evet, sizin söyleşinizde de bu soruya kadar durum buyduJ Basında geniş yankı bulmasına çok şaşırdım, çünkü kitabımla ilgili yazan kimi gazetecilere kitabı göndermemiştik bile. Yayıneviyle yaptığım ilk görüşmelerin içeriğini sizinle paylaşmakta sakınca görmüyorum. Öncelikle genel yayın yönetmeni Deniz Yüce Başarır’dan başlayarak tüm ekibe teşekkür etmek isterim, kitaba çok inandılar. İlk görüşmelerimde demiştim ki “Ben bu kitapla ünlü olmak istemiyorum, ben bir akademisyenim. Sadece olabildiğince çok insan bu kitabı okusun. Bunu sağlamak için de öyle pazarlama çalışmalarına gerek yok, sadece insanların kitabımı görmelerini ve dokunmalarını sağlayın, yeterli” demiştim. Onlar da buna özen gösterdiler, dahası “Orada burada görünmek istemem, benden Elif Şafak çıkmaz yani” de dedim. Dediğim gibi de oldu, kitabı okuyanlar kendilerine saklamadılar, başkalarına da önerdiler. Sahiplendiler. Doğan Kitap’ı arayıp “zamanımızın kutsal kitabı” diyenler oldu, minicik bir harf yanlışını tashih etmek için dikkat gösterdiler. İnanılmazdı. Dolayısıyla medyada aşk ve ilişkiler kitabı gibi sunulsa da öyle olmadığını anlayan on binler olduJ Beni üzen, ikinci kitabım olan Tanklar ve Sözcükler ‘in en az son kitabım kadar iyi olmasına rağmen Türkiye’nin Ergenekonlu gündemine kurban gitmiş olmasıdır.

nuran_yildiz_7 nuran_yildiz_-8

Aşkı konuşmak çok çekici. Bu söyleşinin de ağırlığı böyle oldu… Aşkı tartışmayla geçen söyleşiler, bu konuda yapılan yayınlar neden her çağda, her sistemde çok öne çıkıyor? Aşkı kutsamaktan, kitapta söz ettiğiniz onca değişime rağmen vazgeçemiyoruz. Bir sosyal bilimci olarak bunu nasıl açıklarsınız?
Çünkü bizi bugünün soğuk gerçeklerinden, sorunlarından uzaklaştıracak şeylere gereksinim duymamız kaçınılmaz. Eskiler bunu efsanelerle, masallarla yaparmış, bizim böyle araçlarımız yok, bize aşk vaat eden, yeni masalcılarımız olarak televizyonlarımız, internetimiz var.

“Kulüplere üye olunmayan, komşu ziyaretlerinin yapılmadığı, toplumsal ilişkilerin gücünü yitirdiği bir yaşamın efendisi, vaizi televizyondan, soytarısı da “sosyal medya”dan başka ne olabilir?” diyorsunuz. ‘Soytarı’ sözcüğünü olumsuz almamaya çalışıyorum (!) ama yine de sosyal medyayı koyduğunuz olumsuz pozisyonu kavrayamıyorum. Hangi noktalarda sosyal medyayı eleştiriyorsunuz?
Soytarı sözcüğünü olumsuzlamak için değil, çok denk düştüğü için kullandım. Soytarıların işlevi siyasal kararlar almak değildir, eğlendirmek ve meşgul etmektir. Birileri soytarılarla meşgulken, birileri de yönetmekle meşguldürJ Eleştirimi de bu benzetmeyle açıklamış oldum sanırım. (A)sosyal medyanın işlevi insanların bilinç düzeyini yükseltmek, bilgi ve kültür düzeyini artırmak değildir ki kendisini öyle reklam ediyor, meşgul etmektir, iyi zaman geçirmesini sağlamaktır. Örneğin siz, şahane bir kültürel içerik sunan bir web sitesi için uğraş veriyorsunuz ama sizin kullanıcılarınız zaten gündelik yaşamın içinde de belirli bir kültür ve bilgi düzeyine sahiptir.

‘(A)sosyal medya’ tabirini kullanıyorsunuz. Buradaki eleştirini nasıl okumalıyız?
Kolay, sosyal olabilmek için gündelik sosyal ilişki ağı içinde olmanız, etkileşim içinde olmanız, bir harekette bulunmanız gerekir. Sosyal demek, insan gruplarıyla, başka insanlarla bir arada olmayı gerektirir. (A)sosyal medya içeriğini sunan internet zaten insanları tek tek, yalnız bulmaya odaklıdır doğası böyle. İnsanlar (a)sosyal medyaya bağlanırken yapayalnızlar zaten, değiller mi? Sosyalmiş gibi görünmesi bu yalnızlık hissini tedavi etmeye yönelik bir illüzyon. Ve eğer yalnızsanız bu tür illüzyonlara inanmaya zaten hazırsınız demektir.

Sosyal medya ve günümüzün siyasal iletişim süreçlerinin yeni bir dünya kurduğu çok net bir gerçeklik. Bunun eleştirisi de ister istemez–kitabınız adına söylemiyorum asla, ama- insanı muhafazakar ya da nostaljik sulara bırakabiliyor. Bu çağın eleştirisinde sosyal medya ya da yeni politik eylem fikirleri sizi heyecanlandırmıyor mu?
Kendimi hiç muhafazakâr ve nostaljik olarak tanımlamıyorum, olsa olsa hard gerçekçi diyebilirimJ O kadar gerçekçi ki elimizde hayal kurmaya dair ne varsa alıyorum. “Aloooo” diyorum, “burada bir yaşam var ve bu yaşamın hakkını ver, kendini kandırmalarına izin verme. Başkalarının verdiği yaşamı yaşama, kendininkini yaşa” demek istiyorum. Çok şey istiyorum sanırım. Bunun için de kendi yaşamımdaki insanları dürtüyorum, omuzlarına dokunuyorum, bu olanağı bulamadığım insanlar için de kitap yazıyorum. İlk kitabımLiderler, İmajlar, Medya’da da imaj diye bir gerçeklik var, politik kararları etkilemek için kullanılıyor dediğimde de “hadi canım” demişlerdi, bugün sadece imajlar var.

Yeni politik eylem fikirlerinin heyecanlandırmasına gelince, benim böyle bir heyecanım yok açıkçası. Her tür politik eylemin an içinde gerçekliği olduğunu düşünüyorum.

nuran_yildiz_9 nuran_yildiz_10

Mesela FEMEN gibi eylemlilikler hakkında ne düşünüyorsunuz? Geçmişte terörist yöntemleri savunmaya kayan muhalif örgütleri hatırlarsak, en az onlar kadar ses getirmeyi başarmıyorlar mı? Bu protesto dilini, bugünün sosyal medya ve iletişim yöntemlerinden ayrı düşünebilir miyiz?
Düşünemeyiz elbette. Ne var ki bu eylemlere benim yüklediğim anlamla genelin yüklediği anlam arasında fark var. Verdiğiniz FEMEN örneği bunun için çok güzel bir örnek oldu. Tüm bu protestoların görsel olarak bir anlamı var. Çünkü “gösteri” kavramının kendisi yükselişte. Bu gösteriden yararlanan da bu sistemin kendisi. İnsanlar gösteride bulunmuş olmanın ya da bir gösteriyi desteklemiş olmanın iç rahatlığıyla yeniden yataklarına dönüyorlar. Bu sizce ne kadar politik sonuç üretebilir? Uzağa gitmeyelim, Gezi protestosunu destekleyenlerin görevlerini yerine getirmiş olmanın huzuru dışında ne kaldı geriye? Hangi politik hareket doğdu? Tam tersine Gezi’de kalabalığın parçası olanlar “biz diğerlerini temsil etmiyoruz, kendi adımıza konuşuyoruz” demediler mi? Ben bu konuda konuşmaya devam ettikçe, kendimi bir “hayal kırıcı” gibi hissediyorum, susayım en iyisi.

“(A)sosyal medya, kendiliğinden melez bir dünya sunmanın ayrıcalıkları üzerinde yükselir: hem gerçektir hem değil. Hem somut dünyaya göndermeler yapar hem de düşlemelere izin verir.” diyorsunuz…
Evet, aynı zamanda hem aidiyet duygusunu tatmin eder, hem de özgürlük hissini.

“(A)sosyal medya, insanlarla başka insanlar arasında “iletişim ve bağ” vaat ediyor. Sahip olduğu gücü bu vaatten alıyor. Kullanıcı için yanılgı burada başlıyor. Gündelik ilişkilerde giderek kaybetmeye başladığı başka insanlarla iletişim ve bağı, (a)sosyal medya ortamında arıyor. Oysa internet doğası gereği iletişim ve bağ gibi sıcak (insansı) kavramları dışlar.” Peki, gezi protestolarında gördük ki, dünyamızda olmadığı kadar sıcak bağları tesis edebildi. Sizce de öyle mi?
Zaten Gezi protestolarını efsaneleştiren, biricik yapan, kutsayan da bu. İnsanlar Gezi’yle birlikte kendilerinden başka insanların da olduğunu, aslında bir kalabalığın parçası olmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu fark ettiler. Ve bu interneti bir iletişim aracı olarak kullanarak yine gerçek dünyadaki tanıdıkları insanlarla bir araya gelerek sağlandı. Internet bir telefon işlevi gördü. Demek istediğim de bu, gerçek işleviyle değerlendirip, veremeyeceği şeyleri beklemekten vazgeçmek gerekiyor.

Sosyal medyada kurulan cemaatler için; ‘bu cemaatler gerçek dünyada kurulmamış olsalar bile, gerçek dünyayla ilişki halindedir. Taksim’de gezi parkı gösterileri sırasında oluşan sanal cemaatler, alandaki kalabalıkları yönlendirecek kadar güçlüydüler’ diyorsunuz. Sosyal medyada kendiliğinden oluşan cemaatleri biraz tarif edebilir misiniz? Nasıl bir duygu ya da dil, bu beraberliği kurar?
Sizin sosyal benim (a)sosyal dediğim medyada kendiliğinden oluşan cemaatler karşılaşmalardan doğar. Bağlamdan kopuktur. Öncesi yoktur, sonrası da genellikle olmaz. Karşılaşırsınız, benzerlikleriniz çerçevesinde cemaat içinde kalırsınız, sonra başka bir benzerlik için cemaatten koparsınız. Kendiliğinden oluşurlar, belirli bir süre kalırlar ve kendiliğinden dağılırlar. Duygu ya da dil beraberliği değildir bu, sadece bir karşılaşmadır.

“Ne var ki bu cemaatler kolaylıkla dağılabilir. Zamanla etkisizleşebilir ve zayıflarlar.” Gezi protestolarının süreklileşmemesi de bizzat bununla mı ilgili?
Evet, aynen bununla ilgili.

nuran_yildiz_12 nuran_yildiz_11

Twitter hesabınız var mı, siz özel hayatınızda sosyal medyayı nasıl kullanıyorsunuz?
Hayır, Twitter hesabım da Facebook hesabım da yok. Kendi web sitem (www.nuranyildiz.com) dışında bir yerde yokum. Onu da gazetede yazmam engellenince okurlarımın ısrarları nedeniyle açtım. Özellikle Twitter konusunda çok şey söyleyebilirim, çünkü sosyal medya kurucularının günümüzün en başarılı sosyologları olduğuna inanıyorum. Kendisini ve düşüncelerini çok önemseyen insanın o muhteşem fikirlerini kimsenin dinlemediği bir ortamda kendilerini ifade olanağı sunuyor. Hiçbir insan ve hiçbir fikir 140 karakterle sınırlandırılamaz, eğer öyleyse ne o insan derin ne de o fikir önemlidir.

Zygmunt Bauman’ın ‘Siyaset Arayışı’ kitabından alıntıyla ‘siyaset sahnesinde birbiriyle tam örtüşmeyen çıkarların geçici yan yanalıkların oluşabildiğini’ yazıyorsunuz. “Yeni toplumda bir amaç için birlikte hareket etmek, nadir karşılaşılan bir durum olduğu gibi, ortak bir amaçtan söz etmek de zordur.” deyip, Gezi Parkı protestolarını örnek veriyorsunuz. Gezi’de sosyal medya üstünden kurulan kardeşlik ve güven ilişkisi size nasıl geliyor, daha doğrusu bu cümlemi paylaşır mısınız?
Paylaşmam. Gezi’deki kardeşlik ve güven ilişkisi dediğiniz şey bir karşılaşma anıydı. Oysa bu iki duygu da yıllar içinde ve paylaşmalarla oluşur. Birdenbire gökten yağmaz. Kardeşlik ve güvenin kalıcı ilişkiler olduğunu söyleyebilmeniz için bir çatısının ve adresinin oluşmaya başladığını da söylemeniz gerek, böyle bir şey varsa ben bilmiyorum.

Gezi’de kurulan muhalefet ve direniş üslubunu bu kitabın tezleri ekseninde değerlendirmenizi istesem, neler söyleyebilirsiniz?
Unuttuğumuz değerleri, güzellikleri bize yeniden yaşatan, genç kuşakları bundan haberdar eden, kendileri dışında birileri daha olduğunu gösteren bir üslup. O kadar büyüleyici bir üslup ki, onun uğruna 5 genç insan öldü.

“Zamanın bireyi yeni zamanların hem bir sonucu hem de oluşturucusudur. Bireyin kendisini toplumsal bir varlık olarak inşa etmesi yerini bireyin ‘yaşam tarzlarının kurumsallaşması ve standartlaşması yönelimindeki eğilimlere eşlik etmesi’ne bırakıyor.” diyorsunuz.Sonuç olarak sorarsak; ‘birey’i tüm bu çizdiğiniz tasavvurun içinde nereye konumlandırıyorsunuz? Bu çağın tüm önermeleri bugünün bireyini tümüyle esir alabilecek mi yoksa ‘umut’ var mı?
Ben bir karamsarlık kitabı yazmadım, sadece günümüz gerçeklerini saptamaya ve bireye bir öneri sunmaya çalıştım. Umut konusuna gelince, ABD Ulusal İstihbarat Dairesi’nin raporuna göre-ki kitaba onu da koydum- öngörülebilir bir gelecekte kaos ve krizler dünya genelinde sürecek. Ben bu süreyi 2050’ye kadar çekiyorum, öyleyse kim için umuttan söz edebiliriz? En azından bizim kuşak için söz edemeyiz. Ancak bu karamsar olmak anlamına da gelmez. Sadece sistemin bu yönde işlediğini anlarsak kendi çözüm önerilerimizi geliştirebiliriz. Dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı, komşuluk ilişkilerimiz canlandırmaya çalışabiliriz. Ben öyle yapmaya çalışıyorum, böylece bilgisayarımı kapatınca da yalnız kalmıyorumJBu keyifli, beni zorlayan ve daha günlerce sürebilecek söyleşi için çok teşekkür ederim.

nuran_yildiz_14 nuran_yildiz_13

Aşk Yüzyılı Bitti – Aşk’ta, ‘İş’te, ‘Siyaset’te Yeni Zamanlar / Yazar: Nuran Yıldız / İnceleme & Araştırma / Doğan Kitap / 1.Baskı Ekim 2013 / 268 Sayfa

Doç. Dr. Nuran Yıldız;Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi. Ankara Üniversitesi Basın-Yayın Yüksekokulu, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden “Bir Halkla İlişkiler Yöntemi Olarak Siyasal Reklam” teziyle iletişim yüksek lisans derecesi aldı. Aynı Enstitü’nün Siyaset Bilimi Anabilim Dalı’nda “Siyasi Partilerde Lider İmajları”teziyle Siyaset Bilimi doktoru oldu. Yıldız, Ankara Üniversitesi, İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi (İLAUM) Müdürü, İletişim Araştırmaları Dergisi editörüdür. Lisans,yüksek lisans ve doktora programlarında “Örgütsel İletişim”, “İmaj Yönetimi: Kişiler ve Kurumlar”, “Siyasal İmaj”,“Halkla İlişkilerde Yazı Teknikleri”, “Örgüt Sosyolojisi” dersleri veren Yıldız, resmi ve özel kurum ve kuruluşlarda konferanslar veriyor. Gazetelerde köşe yazarlığı ve televizyon programları yapan Yıldız medya ve siyaset dünyasında ilgi gören ‘Liderler, İmajlar, Medya’ ve TSK’nın iletişimi üzerine yazılan ilk akademik çalışma olan ‘Tanklar ve Sözcükler’ kitaplarının yazarıdır. Halen www.nuranyildiz.com web sitesinde siyaset, iletişim ve ilişkiler üzerine yazılar yazıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.