‘Oysa biz her şeyden çok Kürt olmak istiyoruz.’

 

Kavar Havzası’nda bir kalkınma projesi… Yerel halkın arıcılık, seracılık, sütçülük deneyimlerinin yanı sıra kurulan kooperatife kadınların üye olmasına erkeklerin karşı çıkışını, Kavarlıların daha iyi bir yaşam için attıkları her adımın devlet/bürokrasi/ “terörle mücadele” engeline takıldığını görüyoruz “O Gün”’de. Kitaba ismini veren “o günü” var Kavar’daki herkesin hayat hikâyesinde değinmeden geçemediği. Köylerinin yakıldığı, evlatlarının öldürüldüğü, evlerin basıldığı, zorla göç ettirildikleri, yakınlarını kefensiz gömdükleri “O günleri”. “O günler” öyle çok, öyle karmaşık ve derin yaralarla dolu ki Kürt sorunun barış-adalet-özgürlük-eşitlik-insan hakları-kalkınma kavramlarının hepsiyle beraber tartışılması gerektiğini, hepsinden öte bu sorunun artık bir haysiyet sorunu olduğunu gösteriyor. Anlatmaktan yoruluyor yazar, artık biraz da biz anlayalım istiyor bunca yaşananın üstüne. “O Gün” bir kalkınma projesi hikâyesi, ama yazarına kendi çocukluğunu da anlattıran bir hikâye. Bu projeyi yürüten kitabın yazarı Nurcan Baysal ile “O Gün” üzerine yazışıyoruz ve bize Kavarlıların “o günlerini” anlatıyor. Tekrar tekrar düşündürüyor bizi ‘O Gün’ler; Eşitliğin olmadığı yerde huzur ve barış ortamı olur mu? İnsanlar düşüncelerinden dolayı cezaevinde yatarken, ya da bir madenin dibinde en kötü koşullarda ölürken, adaletsizlik diz boyu giderken “kalkınmış” bir ülke olmak mümkün mü?

Kürt çocuklarında kendi çocukluğunuzu gördüğünüzü söylüyorsunuz. Ben de kitabı okurken sanki oradaki çocuklardan birisi büyümüş ve geri dönüşlerle bu kitabı yazmış gibi hissettim. Her anlatı aslında en çok anlatıcısını yansıtır ancak sizin durumunuzda bu zaten biraz kaçınılmaz mıydı?
Açıkçası kaçınılmaz olduğunu bugün anlıyorum. Ben Kavar kalkınma deneyimini anlatmak üzere yola çıkmıştım. Ancak Kavarla ilgili yazdıkça kalemim sürekli kendi çocukluğuma kaydı. Doğrusu önce sildim, çocukluğumu açmak ya da yazmak istemiyordum, bir müddet sonra bundan kaçamayacağımı anladım. Beklemediğim bir şekilde Kavar’ı yazdıkça kendi geçmişimle yüz yüze geliyordum.

Benim açımdan Kavar’ı yazmak kolay olmadı. Kendi toplumumun yaralarıyla uğraşırken kendi yaralarıma da eğilmiş oldum aslında. Kavarlıların yaşadıkları acı ve çaresizlik, bana hep 90’ların Kürt çocuklarının acı ve çaresizliklerini hatırlattı. Yıllar önce kendi içimde çözdüğümü, kapattığımı düşündüğüm yaraların aslında kapanmadığını fark ettim. Bugün yaşadığım daha ayrıcalıklı ve rahat yaşamımı sorgulamaya ve bundan dolayı suçluluk duymaya başladım. İçimdeki ve çocukluğumdaki birçok yıkıntı ile Kavar’ı yazarken yüzleştiğimi söyleyebilirim.

nurcanbaysal1a nurcanbaysal1b

Görüşme yaptığınız kişilerin gerçek isimlerini mi kullandınız? İsimlerinin, ya da hayat hikâyelerinin bir kitapta yer alması fikrini nasıl karşıladılar?
Görüşme yaptığım kişilerin çoğunluğu gerçek isimlerini kullanmamı istediler, ama ben kullanmadım. Çünkü Türkiye’nin nereye gittiği belli değil, gelecekte bu kişilerin hayatlarında bir sıkıntı olsun istemedim. Ancak bugün hayatta olmayanların gerçek isimlerini kullandım. Kavarlılar anlatmakta hiç tereddüt etmediler, yaşadıklarını anlatmaktan korkmuyor ve çekinmiyorlar da. Bu kitabı yazarken Kavarlı bir kadın bana “Hakikatimizi yazabileceksen bu kitabı yaz” dedi. Tek koşulları hakikatti. Kitap çıktıktan sonra Kavar’a gittim, Kavarlılarla kitapla ilgili söyleşi yaptık. Kitabı beğendiler, çocuklar “benim babam bu kitapta” diye ellerinde kitabı taşıyıp birbirlerine gösteriyorlar, yatılı okulda okuyan Kavar’ın çocukları ve gençlerinden sık sık telefon alıyorum. Kitabı sıkı sıkı tutan, biz bu kitaptayız diyen epey Kavarlı var. Bu kitap bir kez daha “Kavarlı” olduklarını beraber nelere göğüs gerdiklerini hatırlatarak birlikteliklerini daha da sağlamlaştırdı sanırım. Kavarlıların kitaba ilişkin görüş ve yorumlarına dair Haziran sonunda Kavara gidip 2 gün orada kalıp, onlarla söyleşi yapıp, Kavarlıların kitabı nasıl gördüklerine ilişkin bir makale yazmayı planlıyorum.

Proje kapsamında gerçekleştirilen kooperatifleşme, arıcılık, seracılık, süt üretimi gibi birçok faaliyetle, türlü aksaklıklara rağmen, pek çok kişinin hayatı değişti, bunun toplumsal hayata etkileri de elbette yadsınamaz. Peki, şimdi Kavar’ın durumu nedir?
Kavar’da her geçen gün geri dönüşler artıyor. Bu kalkınma projesi de geri dönüşü hızlandırdı. Kavar tabi ki halen yoksul bir Bölge, ancak 5 yıl önceye göre daha iyi durumdalar. Şuan 50 kadın arıcılık işine devam ediyor. Seralardan bir tanesi artık tamamen yıkılmış, ama 1 köyde sera devam ediyor. Çok çok önemlisi Kavar köylülerinin kurduğu kalkınma kooperatifi. Bu kooperatife kadınlar üye oldular bu yıl ve kooperatif bünyesinde süt toplanıp satılıyor ve bal satışı yapılıyor. Geçmişe göre durumunun daha iyi olduğu söylenebilir. Bir de kitap da Kavar’a ilgiyi biraz arttırmış durumda. Kitabı okuyup Kavara gelenler ver. Örneğin, geçen hafta İznik’ten bir okuyucu kitabı okuyup Kavar’a geldi ve arıcı kadınlara arıcılık malzemesi, seracı kadınlara çeşitli tohumlar… vs. getirdi.

Biraz göstermelik de olsa katılımcılık, kalkınma projelerinde aranan önemli şartlardan bir tanesi. Ama Kavar örneği bize zaten yerel insanların kendi yaşamlarını dönüştürmek için emeklerini seferber ettiklerini, meselenin yerel halkın katılım düşüklüğü değil, devletin sebepli-sebepsiz çıkarttığı engeller olduğunu gösteriyor. Kalkınma projeleri bu tür durumlara dair bir yol önerebiliyor, devlet-vatandaş ilişkisinde dönüştürücü bir rol oynayabiliyor mu sizce?
Birçok “kalkınmacı” ve sivil toplum örgütü kalkınma programlarında devlet-halk-STK işbirliğinden söz ediyor, o zaman kalkınma programlarının anlamlı olacağından bahsediliyor. Ancak zulmü yapan devletse, o zaman ne yapılmalı? Buna ilişkin bir şeyler söyleyen yok denecek kadar az Türkiye’de. Türkiye’de uygulanan kalkınma programlarının birçoğu zaten programın uygulandığı yerdeki halkın kimliğini bile kabul etmediği için böyle bir dertleri de yok. Sorunuza gelince kalkınma projelerinin çoğu halk-devlet ilişkisine dair ya da Kavar’daki gibi devlet zulmünün olduğu yerlerde buna karşı neler yapılması gerektiğine dair yol önermese de, yine de dolaylı da olsa devlet-vatandaş ilişkisinde bir rolleri olabiliyor. Program kapsamında yapılan aktivite ve faaliyetler ile devlet ve vatandaş bir araya getiriliyor, bazen aynı masada bulunmaları bile birbirini anlamanın kapılarını açabiliyor. Bunu daha fazla dert edinen programlar yerel kurullar oluşturarak, bu kurulların içine de hem devletten hem de yerel halktan temsilciler koyarak bunları yapmaya çalışıyor.

‘Türkiye’de sivil toplum apolitik.’

 

Ancak şiddet ve savaş ortamlarında kalkınma çalışmaları çatışmasız ortamlarda yürütülen kalkınma çalışmalarından farklıdır, çünkü her bir faaliyetin “barışçıl” ya da “şiddet yapıcı” etkileri olur. Yani yapılan kalkınma çalışmaları zaten var olan etnik gerilimleri daha da arttırabilir—örneğin sadece bir grubun sosyo-ekonomik gücünü arttırıp gerilimleri yükseltebilir—ya da farklı etnik gruplar arasındaki iletişimi ve işbirliğini güçlendiren projeler yaparak barışçıl birlikte yaşamı destekleyebilir. “Barışı kurma ya da güçlendirme” başlı başına bir kalkınma aktivitesi değildir ancak tüm kalkınma müdahalelerinin “barışı kurma ya da güçlendirme” üzerinde olumlu ya da olumsuz etkileri olur. Açık olmak gerekirse Kavar kalkınma projesi dizayn edilirken açık olarak bu etkiler yazılmış olmasa bile, biz proje çalışanları olarak buna dikkat ettik. Nitekim proje bitiminden sonra yapılan değerlendirme çalışmaları projenin “barış yapıcı” etkisinin olduğunu gösteriyordu (özellikle korucu ve yakılmış köyler arasındaki işbirliğinin gelişmesinde)

Projeniz kapsamında yaptığınız en ufak kültür-sanat etkinliklerinin dahi çocukların, gençlerin kendilerine, geleceklerine bakışlarını ne kadar değiştirdiğini okuyoruz satırlarınızda. Kalkınmayı, sizin de kitabınızda değindiğiniz üzere, değer verdiğimiz bir yaşamı yaşayabilme özgürlüğü olarak okursak aslında sivil toplumun geliştirilmesine de çok ihtiyacımız var değil mi?
Tabi ki büyük ihtiyaç. Sadece kamunun değil sivil toplumun da kalkınma çalışmalarını halen çok fazlasıyla gelir endeksli yürütmesi önemli bir sorun. Öte yandan Türkiye’de birçok açıdan da sivil toplum fazlasıyla “apolitik”. Oysa eşitlikten yana olmak, ayrımcılığa karşı olmak bunların hepsi politik konulardır. Kadınların eşitliği, çocukların hakları, hayvanların yaşam hakkı, yoksulların insan hakkı, üretim hakkı, eğitim hakkı, kalkınma hakkı… Bunların hangisini genel politik durumdan soyutlayabiliriz? Ülkedeki politikadan ve genel sorunlardan sivil toplum olarak kendimizi ayrıştırmamız mümkün mü? Kadınları etkileyen her sorun kadın sorunudur. Çocukları etkileyen her sorun çocuk sorunudur. Azınlıkları etkileyen her sorun azınlık sorunudur. Doğal yaşamı etkileyen her sorun doğal yaşamın da bir sorunudur. Yine de özellikle son yıllarda Türkiye’de hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerinin sayısı da artmakta, bu gelecek açısından umut verici.

Biliyorsunuz artık Konya-Ankara arası iki saat. Duble yollar, inşaatlar, köprüler ile bir “milletçe kalkındık” hissiyatı sardı her yanımızı. Bir yanda atanamayan öğretmenler ve öğretmensiz okullar, bir yanda da tabletli eğitim ve okulsuz köyler. Sizin de dediğiniz gibi insanlara suyu götürmezken duble yol yapılsa ne ki! Hakikaten “kalkınıyor muyuz?”, bu kalkınma hikâyesinin neresinde Türkiye?
Bu yine nereden baktığımıza bağlı. Ben Türkiye kalkınma hikâyesinin neresinde diye kendime sorduğumda, kaçıncı büyük ekonomi olduğumuza bakmıyorum. Türkiye’nin insani gelişmişlik endeksinde nerede durduğuna bakıyorum. İnsani gelişmişlik endeksi de gelir grupları arasındaki gelir uçurumuna, kadının konumuna, kız çocukların okullaşmasına, çocuk işçiliğine, işçi ölümlerine, cezaevinde yatan düşünce suçlularından, özgürlüğe… Vs. tüm bunların harmanlanmasından oluşuyor. Ve Türkiye bu kriterlere baktığımızda hiç de iyi yerde değil, oldukça gerilerde.

nurcanbaysal2a nurcanbaysal2b

‘Biz bu ülkede her şey olabiliyoruz ama Kürt olamıyoruz.’

 

Kavarlı biri yıllardır yasaklı olan “Kavar” isminin kalkınma projesinde kullanıldığını gördüğünde size güvendiğini anlatıyor. Sanırım Kürt sorunun her şeyden öte “ben de varım”” diyebilmek ve bir haysiyet meselesi olduğunu daha iyi göremezdik…
Kürt sorunu bir varlık sorunu, ben de varım deme sorunu. Sadece varlığımızı kabul ettirmemiz 40 bin ölüye mal oldu. Ne için bu insanlar öldü? Sadece Kürdüm diyebilmek, yazabilmek, konuşabilmek için. 40 bin ölüden sonra bu ülkede ancak tartışma noktasına geldik. Bu noktadan sonra Kürtlük tabi ki bir onur meselesi artık. Biz bu ülkede her şey olabiliyoruz ama Kürt olamıyoruz. Oysa biz her şeyden çok Kürt olmak istiyoruz.

Kavar’daki sorunlar, hayat hikâyeleri bize gösteriyor ki Kürt sorunu ne sadece silahların susmasıyla ne de sadece çocukların okullaşması, gençlerin istihdam edilmesiyle bitecek. Bütün bunların, kalkınma-adalet-eşitlik-barış kavramlarının asla ayrı ayrı tartışılamayacağını mı gösteriyor “o günler” bize?
Evet, ben bu kavramların birbirinden ayrıştırılabileceğini düşünmüyorum. Adalet olmadan hangi kalkınmadan söz edebiliriz? Eşitliğin olmadığı yerde huzur ve barış ortamı olur mu? İnsanlar düşüncelerinden dolayı cezaevinde yatarken, ya da bir madenin dibinde en kötü koşullarda ölürken, adaletsizlik diz boyu giderken “kalkınmış” bir ülke olmak mümkün mü?

Kürtler Kavar’da, Diyarbakır’da, İstanbul’da, gittikleri ve kaldıkları her yerde öyle büyük bir şiddetle yaşamak zorunda bırakılıyor ki! “Neden bütün bunlar?” sorusuna verebildikleri bir cevap var mı?
Aslında kitapta da belirttiğim gibi NİYE nin bir cevabı yok. Bir kadın kitapta şöyle diyor: “20 yıldır aynı soruyu soruyorum kendime, kocama bunu NİYE yaptılar? Aslında NİYE’nin bir cevabı yok. Kendi kendimi inandırmaya çalışıyorum. Kocam bizim için öldü, Kürt halkı için öldü, ama aslında NİYE’nin bir cevabı yok” Açıkçası ben de uzun yıllardır bu NİYE’lerin cevabını arıyorum, ama bulamıyorum.

Kürt meselesini bizzat öznelerin ağzından dillendiren pek çok çalışma gibi sizinki de gösteriyor ki en acı deneyimleri yaşamış Kürtler bile öfkelerini Türklere yöneltmiyorlar. Ben bunun barışın toplumsal dinamiklerine dair çok umut verici olduğunu düşünüyorum. Size de sormak istiyorum, Kürtler bunu nasıl başarıyorlar?
Kürtler savaşın ne korkunç bir şey olduğunu bilen bir halk. Bu nedenle barışı sesleri güçlü çıkıyor. Savaş evlat acısından çok daha öte bir şey. Türkler savaşı bilmiyorlar, görmediler. Savaş bu coğrafyada yürütüldü, Türkler açısından uzakta bir yerdeydi. Türklerin savaş algısı evlerine gelen şehit cenazeleri ile sınırlı. Bu nedenle Kürtler yeter ki “savaş olmasın ve o günlere dönülmesin” hissiyatındalar ve buna sıkı sıkı sarılmışlar. Türkler ya da başka bir milletin bu deneyimlemesini istemiyorlar. Ancak Kürtlerin öfkesi sadece “Türk devletine Türklere karşı değil” kısmına pek katılmıyorum. Yoğun olmasa da Kürtler Türklere kızgın ve kırgınlar da. 90’larda Türkler buralarda ne olduğunu bilmiyor” görüşü Kürtler arasında hâkimdi. Ancak bugün bilgi akışının çok hızlı olduğu bu çağda artık “Türkler bilmiyor” durumu yok. Oysa bugün de 90’lar gibi olmasa da Kürtler açısında O GÜN’ler devam ediyor. Roboski, Gever, Rojava sınırında sık sık öldürülen insanlar Türkiye kamuoyunda ufak birer sesten öteye geçmiyor. Tüm bunlar öfkeyi arttırıyor.

‘Eğer Türkler Kürtleri anlama konusunda biraz çaba sarf etseydi biz de onlar da daha mutlu yaşayacaktık, olmadı.’

 

Ben kişisel olarak öfkeden çok Türklere karşı büyük bir kırgınlık taşıyorum. O kadar uzun yıllar bizi anlamaları için uğraştık ki, bunca yılın bunca çabanın bir karşılığı olmalıydı. Eğer Türkler Kürtleri anlama konusunda biraz çaba sarf etseydi biz de onlar da daha mutlu yaşayacaktık, olmadı.

Bir korucu araştırmacılardan birine dair şüphe duyduğunu “Sen Atatürk’ün ajanısın” şeklinde ifade ediyor. Bu bize neyi gösteriyor? Bu savaşta korucuların yeri bellidir demek aslında bir ön yargı mı? Silahlı olarak devletin güçlerinin yanında yer almak aslında ideolojik bir teslimiyet anlamına gelmeyebiliyor mu?
Birçok şeyde olduğu gibi korucular da homojen ve tek tip değiller. Bir grup değiller. Nitekim ellerine silahı ilk nasıl aldıklarından da bunu anlayabiliyoruz. Korucuların bir kısmı silahı ellerine gönüllü almış bir kısmı zorla. Kimi insanlar jandarma baskısı ve köylerini terk edemedikleri için istemeyerek koruculuğu kabul ediyor, bazıları yanlış bilgilendirme sonucu bunu bir bekçilik sistemi olarak değerlendirip eline silahı alıyor. Kimisi PKK’ye karşı silahı alıyor, kimisi “düşman” aileler karşı üstünlük sağlamak amacıyla alıyor. Yine koruculuğu “memuriyet” gibi görerek, sağlayacağı maddi çıkar ve sosyal güvenceden dolayı alanlar olduğu gibi yoksulluk ve geçim derdi nedeniyle silahı alanlar da olmuş. Ancak özellikle çok büyük korucu grupları “devlet yanlısı” olan aşiretler tarafından oluşturulmuş. Koruculuk, bu aşiretlere yaptıkları yasadışı işlere devlet tarafından göz yumulmasını sağladığı gibi silaha da yasal yoldan ulaşma imkânı da veriyordu. Bu farklılıklar koruculuk sistemi ile ilgili atılacak adımlarda dikkate alınması gereken noktalar. Böyle olunca tabi ki elinde devletin silahının bulunması otomatik bir ideolojik teslimiyet anlamına gelmeyebiliyor. Kimisi bu silahla adam öldürüp, suça bulaşıp, kendi halkına zulmederken, kimisi bu silahı hiç kullanmamış, sadece aydan aya koruculuk maaşını almış olabiliyor. Hakkâri örneğin koruculuğun en yüksek olduğu, nüfusun çok ciddi bir kısmının korucu olduğu bir memleket olmasına rağmen, Kürt siyasal hareketi %90 lara kadar oy alabiliyor. Bu da korucular içerisinde de ciddi bir kısmın Kürt siyasal hareketine oy verdiğini gösteriyor.

nurcanbaysal3a nurcanbaysal3b

Köye Dönüş Projesiyle köyüne dönen, tazminat alamayanlar devlet kurumlarına başvuramıyorlar, zira birçok devlet kurumuyla ilişkileri hep şiddetle yoğurulmuş. Örneğin bir muhtar “Bizi işkence edene nasıl başvuracağız?” diyor bir anısını anlatarak. Gerçek bir barış için devletin adım atması şart, peki Kürtlerin devlete güvenebilmeleri ne kadar mümkün?
Ben bu kadar zulme uğramış bir halkın hiçbir zaman Türk devletine güveneceğini sanmıyorum. Ancak gerçek bir barış için illa devlete güvenmek gerekir mi, emin değilim. Önemli olan barışın koşullarının yaratılması ve halkların hak ve hukukunu koruyacak kalıcı düzenlemeler yapılması ve insanların fikirlerini özgürce dile getireceği, en “ayrılıkçı” fikirlerin bile toplumda ve parlamentoda rahatça tartışılabileceği zeminin ve hukuk devletinin yaratılmasıdır. Sonra insanlar yine sistemi eleştiriler, fikirlerini söylerler ama bunun için dağa çıkmaları gerekmez, bunu parlamentoda yaparlar. Siyaseti kullanarak fikirleri için toplumda mücadele ederler. Savaşlar sadece sevdiklerimizi, hayatlarımızı elimizden almaz. Adalet duygumuz derinden sarsılır. Bu da politikaya duyulan güveni, fikirlerimiz için bir mücadele alanı olarak siyaset alanına duyulan güveni de sarsar. Bu nedenle böylesi korkunç bir savaştan sonra toplumun içindeki tüm mekanizmaların yeniden restore edilmesi gerekir. Bunun en önemli ayağı da siyasetin yeniden canlandırılmasıdır ve bu mekanizmaya güvenin de baştan restore edilmesidir.

Koruculuk yapmayı reddeden köylülerin zorunlu göç ile şehirlileştiğini ve bu zorlu sürecin kadınları güçlendirdiğini köylerine geri döndükleri vakit bile görüyoruz. Bu durum koruculuk yapan köylerle kıyaslandığında daha da göze çarpıyor. Koruculuk yapan-yapmayan köylerdeki cinsiyet ilişkilerinin farklılığını etkileyen başka dinamikler olduğunu söylemek de mümkün müdür? Örneğin devletle kurulan ilişkilerin de toplumsal cinsiyet dinamikleri üzerinde bir etkisi var mıdır?
Silah almak, devletin silahını almak başka bir yaşam biçimini de beraberinde getiriyor. Bu yaşamla gelen farklı ilişki ağları çoğunlukla korucu eşlerine de “duymayan, görmeyen, konuşmayan” olma durumunu getiriyor. Ve tabi kendi halkına karşı silah alındığı için daha “güvenliksiz” hale gelen yaşamda korucu eşinin rahat rahat artık dışarı çıkması, sosyalleşmesi… Vs. de mümkün olmuyor. Korucu eşlerinin ve çocuklarının ciddi bir kısmı kendilerine ait olmayan bir kararın bedelini ödüyorlar. Bu bedelin içerisinde kadınlar için hayatın ciddi bir bölümünden elini ayağını çekmek, kendi toplumun hatta akrabaların tarafından “hain” olarak görünmek tabi ki var. Bu da korucu eşlerinin iyice eve kapanmasına, toplumla bağlarının azalmasına neden oluyor.

O Gün / Yazar: Nurcan Baysal / İnceleme – Araştırma / İletişim Yayınları / Editör: Tanıl Bora / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Murat Bayramoğlu / 1. Baskı 2014 / 328 Sayfa

Nurcan Baysal; 1975 Diyarbakır doğumlu. Diyarbakır Anadolu Lisesi ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. Bilkent Üniversitesi’nde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1997-2007 yılları arasında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’na bağlı olarak Diyarbakır ve çevresinde kalkınma ve yoksulluk konularında projeler yürüttü. 2008-2013 yılları arasında Hüsnü Özyeğin Vakfı’nda kırsal kalkınma program direktörü olarak çalıştı. 16 yıldır Diyarbakır’da zorunlu göç, yoksulluk, kalkınma, kadınlar ve Kürt sorunu konusunda çalışan çeşitli sivil toplum kuruluşlarının kuruluşunda ve çalışmalarında yer aldı. Diyarbakır Siyasal ve Sosyal Araştırmalar Enstitüsü’nün (DİSA) kurucularından biridir. Kadın İçin Küresel Fon, Acil Destek Fonu gibi çeşitli uluslararası fon kuruluşları ve vakıfların Ortadoğu danışmanlığını yapmaktadır. Farklı dergi ve gazetelerde Kürt sorunu, kalkınma ve yoksulluk konularında yazmaktadır. O Gün (2014) İletişim Yayınları tarafından yayımlanmıştır.

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.