Ockham’ın Usturası – İlker Balkan

 

“Her şeyin birbirine eşit olduğu bir ortamda, en basit açıklama doğruya en yatkın olandır. Bilgi toplumunda yaşadığımızı kabul ettiğimiz şu son yıllarda, toplumsal dinamiklerimizin temellerinde, bilimsel bilgiye, felsefi düşüncelere ve kanıta dayalı çıkarımlara daha çok rastlamamız gerektiğini düşünüyoruz. Oysa toplumun değer yargıları, düşünüş biçimi ve eylemlerine açıklama olarak geliştirdiği nedensel hipotezler, veriye dayalı ve bilimsel olmaktan uzak; kanıya, kanaate ya da inanca dayalı dogmalar olarak karşımıza çıkmaktalar. Ockham’ın Usturası, toplumsal pratiklerin rasyonelleştirilmesinden korkunun çekiciliğine, toplum mühendisliğinden ölümsüzlük arayışlarına kadar pek çok farklı açıdan yaklaşarak, toplum üzerinde kanıların, kanaatlerin ve inançların ne kadar kökleşmiş, ne kadar etkili ve ne kadar belirleyici olduğunu çözümlemeye çalışıyor.” Ockham’ın Usturası’ndan Önsöz bölümünü paylaşıyoruz.

 

Kendimizi tanımlama alışkanlığımızın, yalnızca bir kimlik bulmakla değil, aynı zamanda verili kimlik (given identity) içinde kendimizi bulmakla ve konumlandırmakla ilgili olduğunu unutarak, geçmişten bu yana sürmekte olan bir dizi geniş oylumlu olaylar dizisini, kendi kimliğimiz adına manipüle ederek, bunun bir kazanım, bir üstünlük olduğu iddiasına erişmek hevesinde olagelmişizdir. Dünyanın düz olduğundan o kadar emin olduğumuz çağlarda, bunun aksi ispatlandığında inanmak erdemini göstermenin ne kadar zor bir dönüşüm olduğu ortada. Elbette bu, aynı zamanda kitlenin inandığı her şeyin doğru olduğunu sanma pratiğinden vazgeçmemiz için de bir kanıttır.

Tüm bunların ışığında, var olduğumuz ve yaşadığımız düzlemin aksine, yaşamın aktığı ve ideallerin şekil, nitelik ve kavram değiştirdiği bir düzenin içine savruluyoruz. Üstelik de elimizde olandan, bize ait olandan koparak, başka aidiyetler arzulayarak.

Tarihin, kavramsal olarak yazı ile başladığını düşünsek de anlatılan efsaneler ve toplumsal ananeler, bunun yanında mimari özellikler, yemek kültürü, adalet ve hukuk anlayışı, ceza yöntemleri gibi kültür öğelerinin varlığı ve bazılarının evrensele yakın bir dağılım göstermesi, sandığımızdan daha eski bir farkındalık ve anlamlandırma dönemi yaşadığımız anlamına gelir. Kayıt tutmanın esas olduğunu varsayarsak, geçmişteki gerçekleri anlamak için kayıt olarak alınabilecek materyalin çeşitliliği konusunda uzlaşmacı ve pozitif yaklaşımcı olmak gerekmekte olduğu da aşikârdır.

Beşeriyetin, kayıt altına alınmakla birlikte nitelikli miraslar bırakabilen, âdeta somut bir nesneler bütününe evrilmesi sürecinde toplumların yapısını dönüştüren bütün temel dinamiklerin, biraz da küçük farklar üzerine kurgulanmış dönüşme ya da devrimsel ananelerin baskın olduğu toplumsal ve coğrafi baskıların arasında, zihni biraz olsun serinletmek ve bu serinlemenin bir zaman içinde bize ulaşmasını sağlamak üzerine görülen her şey, zevksizliğin bir ananevari duruşuna denk düşer.

Belirgin farklar altında, elit bir yapının kurulmasını ve faydacı ekole bağlı bir düşünce sisteminin, ideal pratikler üzerinde hak iddia eder konuma geçirilmesinin, zümrenin kitle üzerindeki etkisi bağlamında sorgulanması, eskiden beri alışık olduğumuz bir eğilimi içermektedir. Alışkanlıkların, tutumlu çelişkilerin ve yanlışlıklar üzerine kurulu tüm bu düzenin, zaman içinde tavsayan yapısı ve kanaat önderleri bakımından toplumun arzularının ve inanç yönündeki eğilimlerinin oluşturulması, son derece önemli bir tanıklık temsil eder. Zaman içinde gelişen bir durum olarak inancın kör ve bağlamdan hariç sorgulanması, zerrece kıymet verilmeden bir bağışıklık ya da bir kast yaratılması bakımından faydalı olmakla birlikte, gelişmenin, yeniden ve her seferinde bir nebze üstün tanımlanan bir idealin benimsenmesi bakımından da sınanabilir bir görünürlük sağlamaktadır. Bu bağlamda ele alındığında inanç ve inancın kavram alanı ile uygulama sahasına tesadüf eden tüm tekil eylemlerin, bir dizi ve sıradan sonucunu, sadece oluşundan sonra gözlemleyip kayda geçirmek değil, ancak öncesinde, oluşum aşamaları dâhilinde yönünü tespit edebilmek ve öngörebilmek de mümkün.

Bu kitapta, inancın –akla ilk gelen şekliyle dinsel inancın değil– kökleşmesi ve toplum kademelerinde beden bulması üzerine felsefi ve sosyolojik tespitler yapılacaktır. Kitabın ana teması, inancın özgürlükler ve bireysellik üzerindeki yıkıcı etkisini araştırmak ve özgür aklın, mukayese gücünün ve bilginin önemini, inancın oluşması ve inançların terk edilmesi noktasında işlevselliğini ortaya koymaktır.

“Soruna bir de bu açıdan bakalım,” diye girizgâh yapılan her akıl yürütmenin, inancın yenilmesi ve pozitif aklın öne çıkarılması yönünde bir büyük adım olarak algılayarak, sahip olduğumuz en büyük güç olan düşünme gücünün bize yeni yollar, yeni idealler ve yeni bir yaşama biçimi tanımlamasını umarak, yeni bir çağ, yepyeni bir insanlık yaratmanın elimizde olduğunun altını da çizmek isterim.

Bir düşünceye çok sayıda insanın inanması, o düşüncenin doğru olduğu anlamına gelmez. Örneğin, tarih boyunca dünyanın düz olduğuna inanan insanların sayısı, dünyanın yuvarlak olduğunu bilenlerin sayısından kat be kat fazladır. Dünyayı, evrenin merkezi olarak görmüş ve güneş dahil bütün gök cisimlerinin dünyanın çevresinde döndüğüne inananların sayısı bakımından da aynı tespit yapılabilir. Hatta Galileo’nun sırf bu gerçeği tespit ederek duyurduğu ve dinî inanışlara karşı geldiğinden, binbir işkence ile ölüm cezası ileyargılandığı ve yaptığının bir “hata” olduğunu “itiraf ederek” ölümden kurtuluşunun üzerinden geçen zaman da, Dünya merkezli evren inanışının kabul gördüğü toplam zaman içinde oldukça kısa kalır. Viking mitolojisinde birer kurt olduklarına inanılan Skoll ve Hati kahramanları vardır. Bunlardan Skoll Ay’ı, Hati ise Güneş’i kovalamakta ve Güneş ya da Ay’dan herhangi bir tanesi kurtlara yakalandığında Güneş ya da Ay tutulması gerçekleşmektedir. Vikingler, özellikle Güneş tutulmasında ellerinden geldiğince yaygara kopararak Kurt Hati’yi ürkütmeye ve Güneş’i kurtarmaya çalışırlardı. Bu inanç, onların yaşamında sorgulanmayan bir inançtı ve bilimin gelişmeye başladığı hemen ilk dönemde yıkılıverdi. Doğaya dair kavrayışımızı, ne zaman anlamlandıramadığımız noktalara denk düşürdüysek, her durumda kendimizce öyküler uydurma yaratıcılığını gösteriyoruz. Bu, atalarımızdan bize miras kalan bir özellik ve tarih bunu bize defalarca kanıtlamış durumdadır. Bunun yanında, bilim de bize doğal olguları anlamak ve çok zaman kontrol etmek ya da tahmin etmek için yol göstermiş ve gerçeği bulmamıza yardım etmiştir. Galileo örneğinde olduğu gibi, hem de inançlarımıza rağmen. Zaten kavrayışımızı da bu inançlarımız ekseninden çıkarma gerekliliğimiz tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Bilim, bizim doğa olaylarını bilme ihtiyacımıza yanıt verebilen biricik etkin disiplindir ve bunun dışındaki yöntemlerin, kulaktan dolma bilgilerin, kişisel sezgilerin her biri, sadece hurafe olarak yaşamımızda yer tutar. Yani inanmak bir bilme yöntemi değildir ve çoğunlukla inandıklarımız, gerçeğin kendisinden çok uzaktır.

11. yüzyılda Çinli kaynaklar, gözlemledikleri bir kuyrukluyıldız kaydı içermektedirler. Bugünün takvimine göre 1054 ya da 1055 yılına denk gelen senenin yaz aylarında, birkaç hafta boyunca, taştan yapılmış, yüksek bir kulenin üstünden göğü gözlemlemiş olan imparatorluk kâhini, bu “ikinci güneşin” imparatorluk için çok önemli olacak, çok parlak birinin doğumunu simgelediğini kehanet etmiştir. Bu parlak yıldız giderek solgunlaşıp, berrak yaz göğünde artık görünmez hâle geldiğinde, bu kehanetin tekrarlanabileceği ve aradan yaklaşık 70 yıl geçmesi gerektiği bilinmiyordu. Yine de bu tarihten çok daha öncesinde, Babil’de gözlem yapan gökbilimciler, Güneş tutulmalarının dönemsel olduğunu ve belli aralıklarla gerçekleştiğini tespit etmişlerdi bile. Fakat bu tespitin yapıldığı Babil ülkesinde bile Güneş tutulmaları felaket işareti, tanrıların bir laneti, bir ceza olarak görülüyordu. Kuyrukluyıldızların müjdeci olmadıkları ya da Güneş tutulmalarının felaket getirmediği konusundaki yargılar ise ancak bilimin gelişmesiyle ken- disine toplumsal bir karşılık buldu. Her ne kadar Viking mitolojisindeki Kurt Hati’nin Güneş’i kovalaması bugün bize oldukça saçma ve komik gelse de, günümüzde de böyle doğa olayları karşısında, gerçekliği olmayan mitler uydurduğumuz ve başkalarını da inandırdığımız yepyeni inançlar yarattığımız da çok oluyor. Yağan aşırı yağmurların ya da uzun süren kuraklığın ve hatta artık tüm jeolojisini ve dinamiğini kavradığımız depremlerin bile, tanrının bir ceza yöntemi olduğuna ina- nanların sayısı, toplumun hâkim çoğunluğunu oluşturabilmektedir. Ve bu hâkim çoğunluğun inanışının da, Vikingler’in Hati inanışından hiçbir farkı yok aslında. O derece gerçekten uzak, o derece hayal ürünü ve o derece yanıltıcı olmakla birlikte bir o kadar da derin bir inanış olması nedeniyle kendisine toplumsal bir kabul ortamı bulabilmiştir.

Fransız yazar ve ressam Paul Gauguin, Viktorya dönemindeki bilimsel sıçrayış nedeniyle yaşadığı kafa karışıklığını ve sarsıntıyı anlattığı tablosuna, bilimin temel soruları olarak adlandırılabilecek üç sorudan oluşan bir ad koymuştu: Nereden geliyoruz? Neyiz? Nereye gidiyoruz? İşte bu üç soru, Viktorya dönemi aydınlanmasının insanlığa kattığı tüm temel sorgulama alanlarına tesadüf ederek, hem büyük bir zekâyı göstermiş, hem de büyük bir umutsuzluğu ifade etmiştir.

Bilim, bize hem kozmik, hem antropolojik hem de biyolojik olarak nereden geldiğimizi söyleyebilir. Evrimsel adımları takip edip psikolojik, sosyolojik ve kültürel olarak kendimizi ve çağdaşımız tüm evreni tanımlamamızı sağlayabilir ve bize gelecek hakkında kesin yargılarda bulunma, tutarlı ve olasılığı yüksek tahminler yapma ve bundan da iyisi geleceği inşa etme lüksünü sunabilir. Ayrıca bilim, bize birbirimizi anlamayı, ilişkilerimizi temellendirmeyi, bireysel ve toplumsal olarak huzurlu ve güven duygusu içinde yaşamayı ve erdemli olmayı da sağlayabilir çünkü insan beyni müthiş bir kavrama ve karar verme yeteneğine sahiptir. Ancak karar vermek için de bilmek ister; bilginin kaynağı ve bildiklerinin doğruluğu, kararların da doğruluğunu getirecektir. Bilmek, hayatın her alanında geçerli olan bir ön koşuldur ve yaşamımız için önemlidir. Fakat bunu sağlamak hiç de kolay değildir.

Ahlak filozofu olan Philippa Foot tarafından tasarlandıktan sonra, çeşitli farklı araştırmacılar ve düşünürler tarafından geliştirilip çeşitlendirilen tren deneyleri vardır. Bu deneylerde, bireylere bir durum anlatılır ve karar vermeleri istenir. Bu durumda, hızla gelmekte olan bir tren vardır ve makas başında bulunan denek, makas değiştirme imkânına sahiptir. Trenin normal güzergâhında, tren hattında yürüyen ve trenin geldiğinden habersiz; tren geçerse kaza sonucu ölebilecek 5 kişi vardır. Eğer denek makas değiştirirse, diğer rayda yürüyen ve yine tren geçerse ölebilecek bir başka kişi vardır. Deneklere, tam bu noktada ne karar verecekleri sorulur. %90 nispetindeki ezici çoğunluk, derhâl makası değiştirip 5 kişiyi kurtarmak için 1 kişiyi feda eder. Bu yaptıklarının en doğrusu olduğunu ifade ederler. Kalan %10 ise, müdahale etmemeyi tercih eder.

Deneyde ufak bir değişiklik yapılır. Bu kez bir makas yoktur ama deneğin yanında bir kişi durmaktadır. Tren hızla gelmekte ve eğer denek yanında duran kişiyi trenin önüne itip, bu kişinin ölmesi pahasına trenin durmasını sağlamazsa, 5 kişi ölecektir. Bu kez denekler büyük bir tereddüt geçirir ve deneklerin sadece %10’u 1 kişinin trenin altında kalması pahasına 5 kişiyi kurtarmayı seçer.

Deneklere, bu iki deneyde de aslında aynı şey yapıldığı ifade edilir; yani müdahale ile denekler 1 kişiyi öldürerek 5 kişi kurtaracaklarıdır. Bu aradaki tercih farkının nedenini deneklerin %70’i açıklayamaz. Kalan %30’un açıklamaları ise tatmin edici olmaktan uzaktır.

Bu deneyleri gerçekleştiren araştırmacı olan Hauser, bu deney sonucuyla ilgili olarak şöyle yazmaktadır:

İnsanlarının çoğunun bu durumlar arasında neden bir ayrım yaptıklarına dair hiçbir fikirleri olmadığı gerçeği, onların altta yatan ilkelerin farkında olmadan ahlaki yargılarda bulunmaya eğilimli oldukları gerçeğini pekiştirmektedir.

Söz konusu insanlık olunca, genel kanıların toplumda yarattığı derin alışkanlık yapısından kopuş yaşamak ve ayrıklaşarak, bireysel bir biliş reformu gerçekleştirmek giderek zor- laşmaktadır. Sorduğumuz soruların basitlikleri giderek karmaşık ve çapraşık alanlarda açıklanamaz büyüklükler ve gerçekler altında ezilirlerken, en zorunun en basit ve temel görü- nen sorulara yanıt vermek olduğunu ancak geçtiğimiz yüzyıl içinde keşfedebilmiş oluşumuz da, bu anlamda son derece manidardır. Yaşamımızı yönlendiren temel edimlerimizi, sosyal ve kişisel birtakım kıstaslara gönüllü olarak bağlamaya çalışıyor oluşumuz ile kuantum kuramında bahsi geçen pek çok konunun ve açıklamanın aslında şaşırtıcı derecede özdeş ve örtü- şen bir konumda oluşunu keşfetmek, mucizevi bir olay olarak karşımızda duruyor.

Bu mucizevi fırsat, bize gerçeğin kendisini kavramak ve gerçeklerin, ne olursa olsun olasılıklar içinde kalarak gerçekleşecekleri fikrine adapte olmak, henüz sayılı bilim insanı ve felsefecinin ikna olduğu bir durumdur. Oysaki, bu alandaki açıklamaları basite indirgemek mümkündür. Olasılık kavramını yeniden tanımlamak ve bunu bir reel sayı ile değil de bir seri olasılıkla ya da bir fonksiyon üzerinden açıklamak gerçekten de bize aradığımız yanıtları verir.

Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda, orada, tüm bu çevremdeki nesneleri ve kişileri yaratmış olan birinin olabileceğine inanmıyorum. Bunun gerçekliğini elbette bugün bilmiyoruz, nasıl var olduğumuzu kanıtlamaya da belki hâlâ çok uzağız ama bu, bir gün yapamayacağımız anlamına da gelmiyor.

Uzayın büyüklüğünü düşününce, bulunduğumuz yer itibariyle, en gelişmiş araçlarımızı bile kullanarak gözlem yapabileceğimiz alan o kadar az ki, gerçeğin küçük bir resmine, bir ayrıntısına ya da genel geçer bir özelliğe erişmek için daha almamız gereken çok yol olduğu kanısındayım ve bu konuda insanlığa, insanlığın kümülatif aklına ve merakına duyduğum güven kelimenin tam anlamıyla sonsuz. Çünkü biliyorum ki, sadece 5 yıl önce, bugün bildiğimiz birçok şeyi henüz öğrenmemiştik; geçtiğimiz yüzyılın başında, bugün tek bir iğne ile yok edebildiğimiz hastalıklardan ölüyorduk ve bilimkurgu kitaplarında bile neredeyse hiç bahsedilmiyordu uzaya yolculuktan. Bırakın alt parçacıklarını filan daha atomun kendisini dahi görememiştik; dünyanın gerçek şekli hakkında akademik olarak bile şüphe duyanlar vardı çünkü henüz uzaydan çekilmiş bir fotoğrafı yoktu. 5.000 yıl önce henüz daha yazıyı yeni keşfediyorduk ve kurallı olarak dert anlatacak, sanat yapacak, bilim yapacak bir dilimiz olmadığı gibi, modern bilimi keşfetmemiz için de 4.600 yıl daha beklememiz gerekecekti. 50.000 yıl önce muhtemelen ancak yeni ayağa kalkmıştık ve birkaç ses dışında bir dilimiz olmadığı gibi, dünyada çok kısıtlı bir bölgede yaşıyorduk. Evrenin yaşı 13,6 milyar yıl, dünyanınki ise yaklaşık 4,5 milyar ve bizim gerçek anlamıyla bilimsel yolculuğumuz 5. yüzyılına yeni girdi. Bu kadar kısa zamanda bu kadar büyük bir ivme kazanan bir kümülatif zihin hareketinin, önümüzdeki 500 yılda, 5.000 yılda, 50.000 yılda neleri keşfedeceğini, nelerin üstesinden geleceğini, daha bilmediğimiz neleri ortaya atıp ispat edeceğini kestirmek imkânsız.

Tüm bunların ışığı altında şundan eminim ki, eğer varoluşumuz hakkında aksi iddia edilemez ve ispatlanabilir bir doğru bilgi ortaya atılacaksa, bunu düşünce sistemleri, felsefi disiplinler, dinî ya da sosyal örgütlenmeler değil, bizatihi bilimin kendisi yapacak. O gün gelinceye kadar bildiklerimiz hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyen, bilime saygı duyan ve bilmediği şeyleri de kabul eden tavrıma devam edeceğim. İnanmanın bir bilme yöntemi olmadığına yürekten inanıyorum ve evrende her şeyin olasılık fonksiyonunun bir değer üzerine çökmesi ve gözlemci var olduğu için o formda gözlenebildiği gerçeği –ki bu iki kuramı bilmeyenler lütfen araştırsınlar– üzerine Einstein’in o ünlü tiradını hatırlatıyorum kendime:

“Tanrı zar atmaz.”

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.