Okuma Günleri – Marcel Proust

 

“Proust, Okuma Günleri metninde, ayrıntılı bir şekilde, bitip tükenmek bilmeyen cümleler aracılığıyla, kurnazca yapılmış mecazlarla dopdolu, okumanın zevkine, çocukluğa, kendini adadığı ortamda betimler her şeyi. Gerçekten de, esas itibariyle okumadan geriye kalan şey, şöyle açıklanabilir: “Okuma yaptığımız günlerin ve yerlerin bir görüntüsüydü bu!”” Okuma Günleri’nden bir okuma parçası yayımlıyoruz.

Dolu dolu yaşadığımız çocukluğumuzda, diğerlerinden üstün tuttuğumuz bir kitabı bir kenara bırakıp geçirdiğimiz hemen hiçbir gün yoktur belki de. Diğerlerinin zamanını dolduruyormuş gibi görünen her şeyi, kutsal bir zevkin önünde duran bayağı bir engel diye uzaklaştırmışızdır: Kitabın oldukça ilginç bir bölümündeyken, oyun oynamak için aniden çıkagelip bizi arayan bir arkadaşımızı; gözlerimizi sayfadan kaldırmaya veya yerimizi değiştirmeye zorlayan tedirgin edici bir güneş ışığı ya da belki de bir arıyı; dokunmaksızın, yanımıza hemen sıranın üzerine bırakılmış, tadına bakılsın diye getirilmiş yiyecekleri. Oysaki başımızın hemen üstünde, mavi gökyüzünde güneşin gücü azalırken, akşam yemeği için içeri girmek zorundayızdır. Ancak yemek sırasındaki tek düşüncemiz, yemek sonlanır sonlanmaz çıkıp, kitabın yarıda bıraktığımız bölümünü bitirmektedir. Kitap okurken sadece can sıkıcı olarak algıladığımız tüm bu şeyler, tam aksine o kadar tatlı bir hatırayı içimize kazır ki (eskiden aşkla okuduğumuz kitaplar sağduyumuza göre çok daha değerlidir), bugün hâlâ geçmişte okuduğumuz bu kitapların yapraklarını karıştırmak aklımıza geldiğinde, bu sadece geçip giden günlerden sakladığımız takvim yapraklarının üstünde, artık var olmayan evlerin ve gölcüklerin dile getirdiklerini görme umuduyla onları karıştırıyor olmamızdandır.

Onlara bir sığınak sağlamak adına, yeteri kadar sessiz ve dokunulmaz, günün her saatine art arda saklanan, tatil zamanlarında yaptığımız bu okumaları kim benim gibi anımsamaz ki! Sabahleyin, parktan dönerken, herkes bir gezinti yapmak için çıkıp gittiğinde, hâlâ epeyce vakit olan yemek saatine kadar, pek gürültü patırtı çıkarmayan yaşlı Félicie hariç kimsenin girmediği, benimle beraber okumaya oldukça saygılı refakatçiler olarak sadece duvarda asılı renkli tabaklar; önceki günün yazılı olduğu yaprağı henüz koparılmış takvim; karşılık beklemeksizin konuşan ve anlamdan yoksun sohbetleriyle cevap veren, aynen insanların sözleri gibi okuduğunuz sözcüklerin yerine farklı bir tanesini koymaya çalışmayan sarkaçlı saat ile yanan şöminenin bulunduğu yemek odasına süzülüverirdim. Erkenci bahçıvan amca yemek esnasında, “Zararı yok! İnsan birazcık ateşe dayanabilir; sizi temin ederim ki, sabah saat altıda, zerzevat bahçesi çok soğuk oluyor. Bu da demektir ki sekiz gün sonra Paskalya var!” diye sözünü ettiği küçük odun ateşinin yanındaki bir sandalyeye yerleşirdim. Ne yazık ki (!) okumaya son verecek olan yemekten önce, hâlâ iki kocaman saat olurdu. Zaman zaman, kapalı pencerenin arasından başınızı kaldırtıp sizi kendisine doğru baktırtan, azar azar su akıtan pompanın gürültüsü işitilirdi. Orada, çok yakınında, bir bahçeciğin emsalsiz iki yanı ağaçlı yolunda hercaimenekşe tarhları, yarım ay şeklinde tuğla ve çinilerle kaplıydı: Hercaimenekşeler, bu çok güzel göklerden; bazen köy evlerinin çatıları arasından göze batan kilisenin vitray yansımaları gibi ve rengârenk göklerden; gün sona ererken, fırtınalardan önce ya da sonra veya çok daha sonra görünen bu kederli göklerden toplanmış gibi görünürdü. Ne yazık ki aşçı kadın, çok geçmeden sofrayı kurmaya gelirdi; bari konuşmadan kursa! Ama yine de “Bu şekilde rahat değilsiniz, size bir masa yaklaştırsam nasıl olur?” demek zorunda olduğuna inanırdı. Ve yalnızca, “Hayır, çok teşekkür ederim!” diye cevap vermek için, kişinin aniden durması ve dudaklarının arasında sessizce koşarak tekrarladığı, gözlerin okuduğu tüm sözcüklerin sesini, uzaklardan geri getirmesi gerekirdi. Sesi durdurmak, dışarı salmak ve uygun bir şekilde, “Hayır, çok teşekkür ederim!” demek için, sözcüğe kaybetmiş olduğu her zamanki gibi bir yaşam havası, bir yanıt tonu vermek gerekirdi. Vakit geçerdi; genellikle, yemekten uzun süre önce, yorularak gezintiyi yarıda kesenler, “Méréglise’den  dönenler” ya da “yazacak şeyleri” olduğundan bu sabah dışarı çıkmayanlar, yemek salonuna yemek için gelmeye başlardı. Aşağı yukarı şöyle derlerdi: “Seni rahatsız etmek istemem!” Ancak, hemen ateşe yaklaşmaya başlarlar, saati yoklarlar, yemeğe geçmenin fena karşılanmayacağını belirtirlerdi. “Yazmak için kalmış” erkeğin ya da kadının etrafı özenli bir saygıyla çevrilirken, saygılı ve gizemli bir gülücük eşliğinde ona şöyle denirdi: “Küçük yazışmanızı bitirdiniz mi?” Sanki bu “küçük yazışma” aynı zamanda bir devlet sırrı, bir imtiyaz, bir keyifsizlik, hem de bir talih kuşuydu.

Bazıları o kadar beklemeden, masadaki yerlerine önceden otururdu. Bu tam bir yıkımdı; çünkü bu tutum diğer gelenler için kötü bir örnek olacak, onları çoktan öğle olduğu görüşüne vardıracak ve ailemin çok geçmeden şu ölümcül sözleri telaffuz etmesine sebebiyet verecekti: “Haydi ama kapat kitabını, yemek yiyeceğiz!” Her şey hazırdı, sofra örtüsünün üzerine tüm sofra takımı yerleştirilmişti; fakat sadece yemek sonunda getirilen şey eksikti: Bahçıvan amca ve aşçının bizzat masada kahve yaptığı camdan aygıt. Güzel kokan, boru biçimindeki bir fizik aleti gibi karmaşık, sonradan iç çeperlerinde kahverengi ve güzel kokulu bir kül buğusu bırakan ani kaynamayı, çan şeklindeki camın içinde görmek çok hoştu; yine aynı amca, renklerle uğraşan bir renk sanatçısının deneyimi ve boğazına düşkün bir kâhin edasıyla, her zaman aynı orandaki krema ve çilekleri karıştırmayı, doğru pembeliğe ulaştıklarında aniden durdururdu. Yemek, hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi bana! Büyük halam, itirazı tatlılıkla hoş görüp ancak kabul etmeyerek, sadece düşüncesini öne sürmek için tadardı yemekleri. Bir roman ya da bir şiirin dizeleri gibi kendinden çok emin olduğu şeyler hakkında, bir kadının alçakgönüllülüğüyle, daha bilgili olanların düşüncesine daima kendini teslim ederdi. Bu konular hakkında, tek bir kişinin zevkinin gerçeği tayin etmeye yetmediği, geçici heveslerin kararsız sahası olduğunu düşünürdü. Ancak kurallarını ve ilkelerini ona annesinin öğretmiş olduğu birtakım şeyler hakkında, mesela bazı yemeklerin yapılma üslubu, Beethoven’ın sonatlarını çalgı aletiyle çalmak ve nezaketle misafir ağırlamak gibi, tam bir mükemmellik düşüncesine sahip olmaktan ve diğer insanların bu mükemmelliğe az çok yaklaşıp yaklaşamayacaklarından emin görünürdü. Öte yandan, bu üç şey için, mükemmellik hemen hemen aynı anlama geliyordu: Yeteneklerde bir çeşit basitlik, kanaatkârlık ve çekicilik. Kesinlikle konulması gerektirmeyen yemeklere baharat konmasını, gösterişle piyano çalınmasını ve pedalın kötüye kullanılmasını, “misafir ağırlarken” kusursuz bir doğallıktan çıkılıp insanın kendisinden mübalağayla bahsetmesini, bir tiksinme eşliğinde reddederdi.

İlk lokmadan itibaren, ilk notalara, basit bir pusula üstüne; iyi bir aşçıyla, gerçek bir müzisyenle, iyi yetiştirilmiş bir kadınla konuşacak bir şeyleri olup olmadığını bildiğini ileri sürerdi. “Parmakları benden daha hünerli olabilir; ancak böylesine basit bir andanteyi  böyle tumturaklı çalarak beğeniden yoksun olduğunu sergiliyor.” “Oldukça parıltılı ve donanımlı bir kadın olabilir; ancak bu şartlar altında kendinden söz etmesi bir nezaket eksikliği belirtisi.” “Çok usta bir aşçı olabilir; ancak patatesli biftek yapmayı bilmiyor.”

(…)

Çevirmen: Süha Demirel

*Bu okuma parçasının yayını için Tefrika Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.