Ölmek Kolaydır Sevmekten – Ahmet Altan

 

Bir insan, hayatı boyunca okumayacağı bir mektubu neden hayatı boyunca yanında taşır?

Perdeleri örtülmüş, panjurları indirilmiş bu eski köşkün içinde, hiç dinmeyen rüzgârların, mevsimine, gününe göre değişen seslerini dinleyerek dolaşıp, bir yüzyılın içine dağılan geniş ailesinin bütün o savaşlara, ayaklanmalara, darbelere, cinayetlere, çileli aşklara karışan ölüleriyle konuşan Osman bu sorunun cevabını arıyordu.

Menteşeleri paslanmış sandıklardan birinde bulup giydiği dedesine ait eski gecelik entarisiyle, yaşlı bir hasta gibi inleyen ahşap köşkün içinde odalardan odalara, salonlardan salonlara, hep aynı soruyu kendi kendine tekrarlayarak geziniyordu.

Dışarıya hiç çıkmıyor, pencereden bakmıyor, çoktan durmuş oymalı duvar saatlerini kurmuyor, zamanı sadece rüzgârın sesinden tanıyordu; küçük çanlar gibi çaldığında bahardı, uğuldadığında kıştı, asabileştiğinde sonbahar gelmiş demekti, fısıltıya döndüğünde ise vakit yazdı.

Bugünle neredeyse bütün ilişkisini kesmişti. Ailesinin sadık adamlarından biri haftada bir uğruyor, evin ve Osman’ın bütün ihtiyaçlarını karşılıyor, yiyecekleri yerleştiriyor, sonra evin sahibine görünmeden gidiyordu.

Uzun zamandan beri bu belirsiz loşluğun içinde yaşıyordu. Ölülerini bu köşkte bulmuş, onlarla konuşmaya başlamış, zamanın ve mekânın kaybolduğu başka bir hayata geçmişti. Ölüler ona anlatıyorlardı, bazen yalan söyleyerek, bazen çarpıtarak, bazen yanılarak, bazen tarihleri şaşırarak, bazen yürekten gelen itiraflarla sarsılarak, geçmiş bir hayatı yeniden burada yaratıyorlardı.

Zamanın çatladığı bir çizgiden geçmişe akmış, o geçtikten sonra çatlak kapanmış ve Osman geçmişte kalmıştı. Bugünü yaşayanlar için sürekli geleceğe doğru, hep aynı yönde akan zaman, Osman’ın sihirli çatlağının arkasında her yöne doğru esniyor ama hiçbir yere doğru akmıyordu, bazen ileri, bazen geri gidiyordu.

Esneyen, gevşek ve düzensiz bir zamanın içinde sislerle çevrelenmiş olarak yaşıyordu, ölülerini dinliyordu, onlarla konuşuyor, dedikodu yapıyor, meraklı sorularla sırları çözebilmek için uğraşıyordu.

Aklına takılan her soru, ona hayatın en önemli sorusu olarak görünüyor, sorunun cevabını bulduğunda hayatın sırrını da çözeceğine inanarak o sorunun peşine takılıyordu.

Ragıp Bey’in koynunda taşıdığı, hiç açmadığı mektupların aslında bir değil üç mektup olduğunu geçenlerde öğrenmişti. Dilara Hanım arka arkaya üç mektup yazmış, üçüne de cevap alamamıştı.

O mektuplar Ragıp Bey’in ceketinin iç cebinde epriyip sarararak, cephelerden cephelere, şehirlerden şehirlere dolaşıyordu.

Hayatında hiçbir eşyaya değer vermeyen, mala mülke aldırmayan Ragıp Bey için sahip olduğu en değerli şey bu üç mektuptu.

Bir mektubu değerli kılan nedir, diye soruyordu Osman kendi kendine.

“İçindekiler” diyemiyordu, çünkü o mektupları aldığı andan itibaren göğüs cebinde taşıyan Ragıp Bey bir kez bile açmamıştı zarfları, içlerinde ne yazdığını bilmiyordu.

“Mektubu yazan” dese, Ragıp Bey mektupları yazan kadınla bir daha karşılaşmak bile istemediğini söylüyordu.

Ragıp Bey mektupları açmamıştı, mektupları yazan Dilara Hanım’ı bir daha görmek istemiyordu ama Balkan Savaşı sırasında Çatalca tabyalarının biraz ötesindeki köy evi Bulgar topçusunun ateşiyle isabet alıp yanmaya başladığında zor bela canını dışarı atmış, sonra göğüs cebinde mektupların durduğu ceketinin içerde kaldığını fark edince, kendini tutmaya çalışan çavuşu silkeleyip yere yıkarak alevlerin arasına dalmış, ceketiyle mektupları kurtarmıştı.

Ölümle hayat arasındaki incecik çizginin üstünde iki tarafa da değmeden, zamanın kırılgan dalgalarıyla gezinen bulanık zihni, ölülerinden o savaşı çok dinlemiş, savaşın sahnelerini bomboş salonların geniş duvarlarında defalarca görmüş, defalarca seyretmişti.

O tuhaf yağmurun yağdığı gün Ragıp Bey’in siperlerin üstünde nasıl durduğunu ise hiç unutmuyordu.

Huzursuz bir karmaşayla kaynaşıp duran bulutlar, fosforlu eflatunların, turuncuların, morların, yeşillerin ürkütücü ve uğursuz parıltılarıyla yırtılmış, yağmur yeryüzüne, binlerce ölünün ve onların içine gömüldüğü çamur yığınlarının rengini an be an değiştirerek yağmaya başlamıştı.

Damlalardan güçlü bir ışık yayılıyordu.

Siperler, siperlerin önündeki çamur topakları, top arabaları, arabaların yanında duran mermi kovanları, yüzleri çamurda kaybolmuş ölülerin ıslak saçları, yeni bir saldırı bekleyen askerlerin bıyıkları, ellerindeki tüfekler, yağmurun sürekli değişen rengine bürünüyor, bazen eflatun, bazen mor, bazen mavi, bazen sarı oluyordu.

Siperlerle, yağmur sularının biriktiği çukurlarla, at ölüleriyle, kırılmış tekerleklerle, tek tük ağaçlarla, saman damlı bir iki boş kulübeyle göz alabildiğine uzanan geniş ve çıplak ova, gökyüzünün renkleri değiştikçe o renklerle birlikte yumuşak bir örtü gibi dalgalanıyor, uzaktan bakan birine bütün ovanın anlaşılmaz ve ürpertici bir ahenkle kımıldadığı hissini veriyordu.

Boz kaputlarının içinde kıvrılmış, kamburlaşmış, duydukları son acıyla bacaklarını karnına çekmiş asker cesetleri, renk değişimleriyle bu harekete katılıyorlar, ovayla birlikte kımıldıyorlardı.

Neferler, gökyüzünü dehşetle seyrediyorlar, hiç görmedikleri renk uğultularının saldırısından korunmak ister gibi siperlerin içine saklanmaya uğraşıyorlardı, gökyüzünü yırtarak fışkıran ışıkların bir işaret olduğuna inanıyorlar ama bunun bir uğursuzluğun işareti olmasından korkuyorlardı.

Ayakta, tek başına siperlerin üstünde durup gökyüzünü ve ovayı seyreden Ragıp Bey, kendisine çarpan her renkle sanki biraz daha irileşiyor ve uzuyordu, bütün ovada ayakta duran tek insan oydu ve kalpağı, saçları, bıyıkları, üniformasıyla bulutlardan yansıyan alevli renklere boyandığında, yanmakta olan bir meşaleyi andırıyordu. Her an bir mermiyle vurulması ya da bir şarapnelle parçalanması muhtemeldi ama kalpağından süzülen yağmur sularının çizgilerinden aktığı yüzündeki sükunet, onun bir savaş meydanında olduğunu unuttuğunu düşündürüyordu.

Daha sonraları, Osman’a, “aslında ölümü de, hayatı da unutmuştum o zamanlar” demişti.

Sevdiği kadının şiddetli bir iştiyakla beklediği mutlak aşkı ona verememesi, Dilara Hanım’ın sevgisinde bir eksiklik olduğuna inanması, hep arzuladığı, hep tuhaf bir mahcubiyetle özlediği, hep hayalini kurduğu ve bir gün mutlaka kavuşacağına inandığı saadet duygusunu ondan koparmış, insanlara da, hayata da güvenini kaybetmişti. İstikbalin ona vaad ettiği hiçbir şey yoktu artık, Osman’a “hayat ve insanlar biraz eksik her zaman” demişti, “ne o eksikliği tamamlayacak bir kudretim, ne de hayata ve insanlara, onları o eksiklikleriyle kabul etmeye razı olacak bir düşkünlüğüm vardı.”

Dilara Hanım “meselesinden” sonra Ragıp Bey’in hayatını belirleyen kelime “eksiklik” olmuştu, her şeyi sanki bu sözcükle açıklıyor, bu sözcükle anlıyordu. Osman bile o bulanmış zihniyle, bu sözcüğün, hayatın anlamını çözmeye değil, aksine bu saldırgan ruhlu adamın hayatın üstüne kapattığı kalın kapıyı kilitlemeye yarayan bir anahtar olduğunu kavramıştı.

Önceleri, ömrü ölümün kıyısında geçen bir askerin, ölümdeki sonsuz mutlaklığı hayatta da aradığını sanmıştı. O kesinliğin, o karanlık bütünlüğün hayatta da olmasını istediğini düşünmüştü.

Sonra sonra, konuştukça, bu sözcüğün bir çaresizliğin, bir çözümsüzlüğün, derdini anlatamamanın ifadesi olduğunu fark etmişti. Ragıp Bey, sevdiği kadından aynı derecede kuvvetli bir sevgi görmediğine kanaat getirmiş, bütün olanları, doğruluğunu kimsenin bilemediği bu kanaatin ışığında değerlendirmiş ve hayatı da, insanları da eksik bulmaya başlamıştı.

Bir daha asla saadeti bulamayacağına olan inanç sanki onu bütün dünyadan ve insanlardan ayıran bir kedere dönüşmüştü, hem eksik bir hayatı sürdürmeye razı olan insanları küçümsüyor, hem de onlar kadar rahatça bu eksikliği bir kader gibi göremediğinden onlara imreniyordu.

Zaten o günlerde bütün duyguları birbirlerine düşman gibi içinde vuruşup duruyorlardı, ruhu seyrettiğine benzer bir savaş alanına benzemişti. Dilara Hanım’ın gönderdiği mektupları nereye giderse gitsin, ne yaparsa yapsın daima cebinde taşıyor ama onları bir kez bile okumuyordu, ne onlardan ayrılabiliyor ne onlara bakabiliyordu.

Ölmüş bir kadını seven biri gibiydi ama sevdiği kadın yaşıyordu. Gitse, kapısını çalsa, kendisini içeri alacağını biliyordu, istediği zaman sevdiği kadına ulaşabilirdi ama ulaşacağı kadın onun sevdiği ve istediği kadın olmayacaktı.

O, hayalinde yarattığı, kendi duyguları ve düşünceleriyle benzersiz kıldığı, yücelttiği, bütün insanlardan ayırıp dokunulmaz bir yere koyduğu Dilara Hanım’ı istiyordu, zaaflarıyla diğerlerine benzeyen biri, hayallerini ve umutlarını doldurmaya yetmeyecekti.

Dilara Hanım’a her baktığında, onun yüzünde hep bir eksikliğin işaretini görecek, gördüğüne de tahammül edemeyecekti; arzu ettiği gibi sevilmemeyi hayatın tabii bir parçası kabul etmek bütün hayatını, istikbalini ve varlığını da sakatlayacak, onu güçsüzleştirecekti. Bütün sevgisine rağmen, Dilara Hanım’ı noksan sevgisiyle kabullenmenin hayatındaki son saadet ihtimalini de yok edeceğini hissediyordu, her ne kadar hayattan vazgeçmiş gibi yaşasa da, içinde bir yerde mutlak bir sevgiyi, mutlak bir saadeti bir gün bulacağına dair bir umut vardı ve onu kaybetmemek için neredeyse insiyaki bir direnişle uğraşıyordu.

Bir hayalinin, gerçekleşmesini beklediği bir umudunun olmasını istiyordu, mutluluğa benzer bir şey için elindeki son mutluluk umudunu sevdiği kadına bile vermeye razı olmuyordu.

Sevdiği kadınla arasında, aşamayacağı, ortadan kaldıramayacağı bir engel olduğunu biliyordu artık. Kendi hayalinde yarattığı kadını öylesine güçlü bir aşkla seviyordu ki o hayalin kaynağı olan kadın, artık o hayalin yanında zavallı ve sönük kalıyordu. İnsanın hayalindeki kadını kaybetmesinin gerçek bir kadını kaybetmesinden daha acı olduğunu öğreniyordu o günlerde Ragıp Bey; sevilecek bir başka kadın bulunabilirdi ama bir kadından bir hayal yaratmak her zaman kolay olmuyordu.

Dünyanın en iyi mermerini bulduktan sonra kötü bir heykel yapmış bir heykeltıraş gibiydi, heykeli beğenmiyordu ama mermeri de kaybetmişti. Sevdiği mermer sevmediği heykelin içinde saklıydı ve o heykeli her düşündüğünde, kaybettiği ve bir daha asla ulaşamayacağı mermeri hatırlıyor, Dilara Hanım’ın kendisi için mutlak ve kusursuz bir kadın olduğu, o muhteşem hayali yarattığı zamanlar için acı çekiyordu. Geçmişe hapsolmuştu.

Bulutlar yavaş yavaş yeniden gökyüzünün hakimiyetini ele geçirmeye başlamışlardı ama bulutların arasından kainatın derinlerinde patlamış bir volkandan fışkırmışa benzeyen fosforlu renkler birbirlerine karışarak parıldamayı sürdürüyorlar, kendilerini örtmeye çalışan bulutların kenarlarını yaldızlandırıyorlardı; keskinleşen ekim rüzgârıyla hızlanan yağmur yerden gökyüzüne fışkırıyormuş gibi yağıyordu, ovanın çevresi kararmış, ortası ise bir orman yangını gibi aydınlanmıştı.

Bulgarlar nedense iki saat önce top ateşini kesmişlerdi, sessizlik askerleri endişelendiriyordu, Bulgarların bir gece saldırısına hazırlandığından şüpheleniyorlardı. Ragıp Bey onların korktuklarını hissediyordu, bunca yıl bunca savaşa girmiş çıkmış, defalarca ölüme askerleriyle birlikte yürümüştü ama ilk kez ordunun bu kadar yılgın ve ürkek olduğunu görüyordu. Sayıları düşman birliklerinden daha fazlaydı ama düşmandaki savaşma isteği onlarda yoktu, bu savaşı kazanacaklarına inanmıyorlardı, ne subaylarına, ne paşalara, ne de padişaha güveniyorlardı.

Ragıp Bey, savaşı kaybettiklerini öfkeyle düşünüyordu, savaş başlamadan bitmiş gibiydi.

Bir gümbürtünün ardından yağmuru yaran bir top mermisinin vınlayarak geldiğini gören askerler siperlere yapıştılar, Ragıp Bey kımıldamamıştı. Mermi, siperlerin on metre önünde etrafına çamurlar sıçratarak kof bir sesle toprağa gömüldü. Ragıp Bey, düşman topçusunun bu gereksiz atışından da, nişancılıktaki beceriksizliğinden de iğrenmiş gibi sağ gözünü hafifçe kısıp Bulgar siperlerine bakmıştı.

Aklından bir an bu tuhaf savaşta ölüp ölmeyeceği geçmişti ama içindeki keder, kezzap dolu bir kuyu gibi her türlü düşünceyi, ölüm korkusu da dahil her türlü duyguyu daha belirdiği anda yakıp yok ediyordu. Daha sonraları Osman’a, “tecrübelerimle şunu söyleyebilirim ki,” demişti, “saadet hissi de, keder de aynı şekilde insanı ölüm ve hayat karşısında umursamaz yapıyor.”

Cepheye hareket etmeden önce hayır duasını almak için eski kayınbabası Şeyh Yusuf Efendi’ye uğramış, her zaman olduğu gibi dostça karşılanmıştı. Biraz da Şeyh Efendi’ye duyduğu hayranlık ve minnet nedeniyle onun küçük kızı Hatice Hanım’la evlenmişti, bir de çocukları olmuştu ama evlilik daha çocukları olmadan, aslında sona ermişti, Dilara Hanım’a büyük bir aşkla tutulması evliliğinin bitmesine yol açmıştı. Çocukları altı aylıkken menenjitten ölünce aralarındaki son bağ da kopmuş, genç kadın Evkaf Nezareti’nde bir daire başkanıyla ikinci evliliğini yapmıştı. Çocuğunun ölümünü İstanbul’dan uzaktayken duymuş, hiç kimseye bundan söz etmemiş, doğumundan sonra sadece bir kez gördüğü bebeğin ölümünün gerçekliğini de tam kavrayamamıştı. Şeyh Efendi, bu yaşananların bir kötülükten değil bir çaresizlikten yaşandığını anlayacak biri olduğundan, Ragıp Bey’e hiç sitem etmemiş, onu sorumlu tutmamış, onu affetmiş, bir daha asla bu konuyu onunla konuşmamıştı.

O gün tekkenin bahçesinde dolaşırlarken, Şeyh Efendi, Ragıp Bey’i her zaman şaşırtan haliyle sanki Ragıp Bey’in içinden geçenleri biliyormuş gibi, “insanlardan çok şey beklememeli,” demişti, “kul eksikli yaratılır Ragıp Bey.”

— Hepimiz bu kadar eksikli yaratıldıysak, bu kadar çok istemeyi nereden öğrendik Şeyh Hazretleri?

— İstemek, demişti Şeyh Efendi, kendi noksanımızı gösterir. Unutmayınız ki bazen diğer insanlardan en çok istediğimiz, onlara en az verebildiğimizdir.

Ragıp Bey inatla başını sallamıştı.

— Doğru söylüyorsunuz da efendi hazretleri, bu bana göre değil, ben kulun noksanını böyle gönül rahatlığıyla kabul edemem.

— Cesaret sizin en iyi bildiğiniz şey Ragıp Bey, bazen tahammül etme cesaretini göstermek de iktiza edebilir, Allah sevgisi mutlaktır lakin bir kulu sevdiğinde onu hatasıyla, noksanıyla seveceksin…

Şeyh Efendi bir an durup içini çekmiş, sonra son cümlesini tekrar ederek konuşmaya devam etmişti.

— Ragıp Bey, kulu hatasıyla, noksanıyla seveceksiniz. Bana sorarsanız sevgi, eksikliğe rıza göstermektir. İnsanın kendine duyduğu aşktır, kulun eksikliğine gösterdiği tahammülsüzlük. Yüce Rabbim halkettiği bunca insanı hatasıyla, günahıyla, noksanıyla seviyorsa, biz de bir kulu zaaflarıyla sevme kudretini göstermeliyiz.

— Bende o kudret yok Şeyh Hazretleri. Bu da benim eksiğim…

— Bu eksiklik başkalarının sizi sevmesine engel olmadı.

Ragıp Bey neredeyse acıyla gülümsemişti.

— Belki de olmuştur…

— Bir imkânsızın peşindesiniz, demişti Şeyh Efendi.

Ragıp Bey, kalender bir şekilde omuzlarını silkmişti.

— Belki…

Şeyh Efendi sözlerinin bir faydası olmayacağını anlamıştı ama son kez uyarmak ister gibi konuşmuştu.

— Eksikliğe rıza göstermeyen çok acı çekebilir.

— Noksanlığın acısındansa, yokluğun acısını yeğlerim. Yarım olacağına hiç olmasın.

— Ragıp Bey, kibir insanın hayatını zehirler, Allah’ın verdiği sevme kabiliyetini yok eder, insanı kendi saadetinin düşmanı yapar. Kibirden vazgeçmeyen, sadece noksanlıkları, hataları, zaafları görür, var olanı görüp sevebilmek için tevazu iktiza eder. Biraz affedici olmalı insan…

— Estağfurullah, benim kimseyi affetmek haddim değil. Ama ben bana gelenin tam gelmesini isterim… Yoksa hiç gelmesin.

Şeyh Efendi, Ragıp Bey’in kendi kibrini yenemeyeceğini, affedemeyeceğini, hayatı boyunca hep bir hayali arayacağını, o hayalden azına razı olmayacağını anlamıştı.

Ayrılırlarken, “hayır duam sizinle, Allah yardımcınız olsun” dediğinde, Allah’ın savaştan ziyade hayatta ona yardımcı olmasını, samimiyetle özlediği o saadeti vermesini diliyordu.

O sıralar bu duasının tutacağını bilmiyordu.

Siyah bulutlar birbirlerinin üstünden atlayan iri hayvanlar gibi hızla kabararak ortalarında kalan son ışık huzmelerini de kuşatıyorlar, ovanın ortasında rengi her an değişen bir ışık sütunu bırakıyorlardı, o ışıklı noktanın dışı iyiden iyiye kararmıştı. Ragıp Bey hâlâ siperlerin üstünde duruyor, ovadaki son karaltılara bakıyordu. Küçük kulübecikler, ağaçlar, çamur yığınları, su birikintileri hızla kayboluyordu, varlıkları sürdüğü halde biraz sonra yokluğa karışacaklar ve sabah ışıkları belirene kadar görünmeyeceklerdi.

Birden Bulgar siperlerinden ardı ardına kızıl alevler fışkırmaya başladı, alacakaranlık, namlulardan fırlayan top mermilerinin bir an kıpkızıl gözüken ışıklarıyla dilimlere ayrılıyordu, korkunç bir gümbürtü ovayı sarsıyordu, mermiler siperlerin önünde patlıyordu. Bir tanesi siperlerin arkasına düştü, Ragıp Bey askerlerin çığlıklarını duydu, siperin içine atlarken, çavuşa, “git bak bakalım” diye bağırdı, “kaç vuruğumuz var.”

Biraz sonra çavuş siperlerin içinden iki büklüm koşarak geldi.

— Üç yaralı var ama mühim şeyler değil, dedi.

Top ateşi devam ediyordu.

Ova simsiyah olmuştu, bulutların arasındaki küçük çatlaklardan sızan ışıklar yere ulaşamadan havada asılı kalmışlardı.

Çavuş, “bunlar gece taarruzuna mı hazırlanıyorlar acep” dedi.

— Asker hazırlıklı olsun, hepsine süngü taktır.

— Taktırdım kumandanım… Yalnız asker aç… Öğlen karavanası gelmemişti, bu bombardımanda akşam karavanası da gelmez artık.

— İki öğün atlamakla kimse acından ölmez. Siz savaşı unutmuşsunuz bakıyorum, aklınız karavanada olduğuna göre…

— Değil kumandanım, unutmaktan değil de…

Çavuş sesini alçaltarak devam etti:

— Askerin maneviyatı pek sağlam değil kumandanım. Zaten yağmurdan ıslak sıçana döndüler, bir de açlık…

Ragıp Bey dönüp çavuşa öyle bir baktı ki o karanlıkta bile çavuş o bakışları görüp sustu.

Bulgar topçusu gece yarısına kadar hiç durmadan siperleri bombaladı, askerler tüfeklerine sarılıp çamurlara yapışarak, bombardımanın dinmesini beklediler. Bombardımanın ardından bir gece saldırısı geleceği endişesi, top mermilerinden daha ürkütücü gözüküyordu.

Ordu, imparatorluğun art arda yaşadığı çalkantılardan yorulmuş gibiydi, askerin şevki çoktan kırılmış, yılgınlık savaşın ilk gününden yayılmıştı, karavanaların zamanında yetişmemesi, erzağın gelmemesi, birlikler arasında haberleşmenin düzgün biçimde bir türlü kurulamaması, bazen topların başka, mermilerin başka yere yollanması, hatlar arasındaki ilişkilerin kaybolması, subayların sinirliliği, paşaların kendi aralarındaki anlaşmazlığı, birçok paşanın daha savaş başlamadan bunun bir faciayla biteceğine inanması, orduyu savaşa girmeden tüketmişti.

Ragıp Bey, imparatorluk tarihinin en büyük askeri facialarından biriyle karşılaşmak üzere olduklarını hissediyor, öfkeleniyor, bu büyük yenilgiyi görmektense bir an önce saldırı emri alıp, Bulgar toplarının üstüne yürümek istiyordu.

Baştan aşağıya çamura bulanmış vaziyette, kaşlarından, bıyıklarından, aralarına bir iki beyaz telin karıştığı iki günlük sakalından çamurlu sular akarken, o top ateşinin altında öfkeden ve kederden yanıyordu. Hayatı imkânsızlıklarla kuşatılmış gibiydi, ne bu savaşın sonunu, ne kendi istikbalini değiştirecek gücü vardı. Kendisinden en küçük teselliyi bile esirgeyen, her türlü ümidini kıran, hayallerini yok eden hayatı düşman gibi görüyor, kendini aşağılanmış, yenilmiş, terk edilmiş hissediyor, farkına varmadan, kendisini bütün bunlardan kurtaracak onurlu bir ölümü, savaş meydanında alacağı ölümcül bir yarayı özlüyordu.

Geceyi o çamurlu siperlerin içinde geçirdi. Arada bir daldığında, bir karanlığın içine düşüyormuş duygusuyla silkinerek uyandı. Onu o kadar kederlendirenin, savaşın akıbetinden çok Dilara Hanım’ı kaybetmek olduğunu alttan alta hissetmesi de öfkesini arttırıyordu. Dilara Hanım, onun istediği, beklediği kadın olarak karşısına gelebilse, zamanı geriye çevirebilse, o mermeri yeniden dokunulmamış bir halde ele geçirebilse belki savaş meydanındaki yenilgiye bu kadar aldırmayacaktı ama çekiç inmiş, mermer kırılmıştı.

Kendi çevresine aşamayacağı bir ateş çemberi kuran zavallı bir akrep gibi kendini imkânsızlıklarla çeviriyor, sevdiği kadına ulaşmasını kendi varlığıyla engelliyor, sevdiği kadınla yeniden birleşmesini kendisi imkânsızlaştırıyor ve yarattığı bu imkânsızlık ne tuhaftır ki duyduğu özlemi daha da arttırıyordu. Yeniden Dilara Hanım’la birleşebileceğini düşünse, bu imkânsızlığı ortadan kaldırsa belki onu daha az özleyecek, daha az kederlenecekti ama sevgisi ile yarattığı aşılmaz engel arasında sıkışmak onu anlaşılmaz bir biçimde sevdiğine daha fazla bağlıyordu.

Osman, kendisini çevreleyen ölüler kalabalığıyla, kısa bir zaman sonra ölecek o askerlerin yattığı siperleri seyrediyor, Ragıp Bey’in kederiyle kederlenerek, yanında duran Dilara Hanım’ın şeffaf ve kırılgan bedenine, öldükten sonra bile yüzünden eksilmeyen alaycı gülümsemesine bakıyordu.

Dilara Hanım, Osman’ın kendisine baktığını görünce, alaycı gülümsemesini hiç bozmadan konuşmaya başlamıştı ama Osman o alaycılığın altındaki acıyı hissetmişti.

— Ben, demişti Dilara Hanım, Ragıp Bey’i çok sevdim ama kendim gibi sevdim, o ise benim onu onun gibi sevmemi istedi, herkesin kendince sevebileceğini hiç anlamadı, benim hayatımı da, kendi hayatını da mahvetti.

Bu sözleri duyunca Osman’ın yüzünde o yarı deli insanlara mahsus neredeyse düşmanca gülümseme belirmişti, o andaki ağır kederine rağmen Ragıp Bey’in hayatının mahvolmadığını, onun saadeti hiç beklemediği bir zamanda bulacağını biliyordu çünkü.

Bunu Dilara Hanım’a söylemeyi bir an aklından geçirdi ama sonra vazgeçti.

Dilara Hanım’ın alaycılığının kendisini daha fazla kızdıracağı bir zamanda bunu ona söylemekten daha fazla zevk alacağını düşünmüştü.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.