Ölüler Dirilmezse – Philip Kerr

“Berlin 1936… Bernie Günther, meşhur Adlon Hotel’de dedektif olarak çalışmaktadır. İki ceset bulunur – ve Bernie otel misafirlerinden bazılarının hayatına geri alınmaz biçimde girer. Biri Olimpiyatları boykot etmeleri için Amerikalıları ikna etmeye çalışan hırslı ve güzel bir gazeteci, diğeri de Chicago mafyasını ve elbette kendisini Olimpiyat ihaleleriyle zengin etmeye çalışan bir gangsterdir. Bernie çok geçmeden kendisini şantaj ve yolsuzlukla örülü bir ağın içerisinde bulur – herkes Nazilerin, dünyanın gözünü boyamak için yapacağı gösteriden bir pay koparmak istemektedir.” Ölüler Dirilmezse’den okuma parçası yayımlıyoruz.

Uzaktan duyunca başka bir şey zannettiğiniz türden bir sesti: Spree Nehri’nde yavaşça ilerleyen eski bir mavna; Anhalter İstasyonu’nun cam çatısının altında makas değiştiren yavaş bir lokomotif; devasa ve sabırsız bir ejderhanın nefesi. Sanki Berlin hayvanat bahçesindeki taş dinozorlardan biri canlanmış ve Wilhelmstrasse’de koşturuyordu. Sesin askeri bandodan geldiğini fark edene kadar çalanın müzik olduğunu anlayamazdınız ama o zaman bile insan ürünü denemeyecek kadar mekanik diye düşünürdünüz. Birden her yanı, çarpan çimbalilerin ve kariyonların sesi sardı ve sonunda ne olduğunu gördüm – sanki yolu düzeltiyormuş gibi, hışımla yürüyen bir grup asker. Bu askerlere sadece bakmak bile içimi sızlatmaya yetti. Mauser karabinaları omuzlarında asılı, kaslı sağ kolları sarkacı andıran bir hassasiyetle dirsekleri ve kartal işlemeli kemer tokaları arasında sallanarak, gri çelik miğferleri başlarında ve beyinleri –eğer varsa tabii– Almanya’da tek halk, tek lider, tek imparatorluk gibi saçma fikirlerle dolu, uygun adım yürüyerek geliyorlardı.

İnsanlar –perdecilerde kırmızı, beyaz ve siyah kumaş kalmamasına neden olan– Nazi sancakları ve bayrakları taşıyan bu askerlere bakmak ya da onları selamlamak için duruyordu. Diğerleri de vatanperver duygularla dolup taşmış halde koşarak geliyor, aynı şeyleri yapıyordu. Çocuklar ya birilerinin omuzlarına kaldırılıyor ya da daha iyi görebilmek için polislerin yanlarından geçip öne çıkıyorlardı. Sadece yanımda duran bir adam aynı heyecanı paylaşmıyor gibi görünüyordu.

“Bu sözümü bir kenara yaz,” dedi. “Bu ahmak Hitler bizi İngiltere ve Fransa’yla tekrar savaşa sokacak. Sanki bir öncekinde kaybettiğimiz insanlar yetmedi. Bütün bu yürüyüşler beni sinir ediyor. Şeytanı icat eden Tanrı olabilir, ama bize bu lideri veren Avusturya oldu.”

Bunları söyleyen adamın Prag Golemi gibi bir suratı ve bir bira arabasına yaraşır, fıçı gibi bir gövdesi vardı. Kısa deri ceket ve tepesi doğruca alın kısmından çıkan bir şapka giyiyordu. Kulakları Hint fili, bıyığı tuvalet fırçası gibiyken çenesi Shangay telefon rehberinden daha büyüktü. Attığı sigara izmariti bandonun bas davuluna çarpmadan evvel, bu karamsar yorumcunun etrafı sanki ölümcül bir hastalık taşıyormuş gibi boşaldı. Tabii ki, Gestapo bu hadiseye kendi şifasını sunarken hiç kimse yakında olmak istemiyordu.

Döndüm ve hızla Hedemann Strasse’de yürümeye başladım. Sıcak bir gündü, neredeyse eylül sonuydu ve “yaz” kelimesi bana kısa süre sonra unutulacak hürriyet, adalet gibi çok kıymetli şeyleri hatırlattı. Herkesin dilinde “Almanya uyan” sloganı vardı, ama bana göre uykumuzda uygun adımla feci ama ne olduğu belirsiz bir felakete doğru gidiyorduk. Yine de bunları kalabalıkta dile getirecek ya da bunları söyleyen yabancıları dinleyecek kadar da aptal değildim. İlkelerim olduğu doğruydu ama ağzımdaki dişler de hâlâ yerinde duruyordu.

Bir ses arkamdan “Hey sen,” dedi. “Dur biraz. Seninle konuşmak istiyorum.”

Yürümeye devam ettim ve sesin sahibi bana ancak Saarland Strasse de yetişebildi. Buranın adı önceden Königgrätzer Strasse’ydi ama Naziler bize Versay Anlaşması’yla Milletler Cemiyeti’nin adaletsizliğini hatırlatacak bir şeye ihtiyaç duymuşlardı.

“Beni duymadın mı?” dedi. Omuzumdan tutup beni bir reklam sütununa yapıştırdı ve bana avucunun içindeki bronz rozeti gösterdi. Rozetinden yerel ya da devlet polisi olup olmadığını anlamak zordu fakat Hermann Goering’in yeni Prusya polis gücünde sadece düşük rütbedekilerin bronz rozet taşıdıklarını biliyordum. Kaldırımda kimse yoktu ve sütun yüzünden yoldaki hiç kimse bizi görmüyordu. Sütunun üzerinde pek reklam olduğu da söylenemezdi. Bugünlerde reklamlar sadece bir Yahudi’ye çimlere basma diyen tabelalardan ibaretti.

“Hayır duymadım.”

“Liderimiz hakkında atıp tutan adamı duymuş olmalısın. Hemen arkasında duruyordun.”

“Liderimiz hakkında kötü bir laf duymadım,” dedim. “Ben bandoyu dinliyordum.”

“Peki, neden birden uzaklaştın?”

“Randevum olduğunu hatırladım.”

Polisin yanakları biraz kızardı. Hoş bir suratı yoktu. Koyu ve gölgeli gözleri vardı; ağzı şekilsiz ve hırıldar gibiydi, çenesi de çıkıktı. Bu surat ölümden korkmazdı ne de olsa kendisi de kurukafaya benziyordu. Eğer Goebbels’in daha uzun ve daha kudurmuş bir Nazi kardeşi olsaydı muhtemelen böyle biri olurdu.

“Sana inanmıyorum,” dedi polis ardından parmağını şaklatıp ekledi: “Hüviyet, lütfen.”

Lütfen demesi hoştu ama hâlâ kimliğimi ona göstermek istemiyordum. İkinci sayfa sekizinci maddede hem şu an yaptığım hem de asıl mesleğim yazılıydı. Artık bir polis değil de otel çalışanı olduğumdan bunu görür görmez Nazi olmadığımı anlayacaktı. Daha da fenası eski Weimar Cumhuriyeti’ne olan sadakatinden dolayı Berlin polis gücünü terk eden biri, liderin aleyhinde konuşan bir adamı görmezden de gelebilirdi. Polisin sırf günümü mahvetmek için beni tutuklayacağını ve bu yüzden toplama kampında en az iki hafta geçirmek zorunda kalacağımı biliyordum.

Parmağını tekrar şaklatıp sanki sıkılmış gibi ileriye baktı. “Haydi, haydi, bütün gün seni bekleyemem.”

Sadece bu ceset suratlı polis değil, tüm Nazi devleti tarafından bir kez daha itilip kakılmaktan çok rahatsız olduğum için bir süre yalnızca dudaklarımı ısırdım. KRIPO’da kıdemli bir dedektifken mesleğimi çok sevmeme rağmen ayrılmak zorunda kalmıştım ve eski Weimar Cumhuriyeti’ne bağlılığımdan ötürü bana parya muamelesi yapıldığını hissediyordum. Cumhuriyetin de pek çok hatası olduğu doğruydu ama hiç değilse demokratikti. Onun çöküşünden beri de doğduğum yeri, Berlin şehrini tanıyamaz hale gelmiştim. Önceden dünya üzerindeki belki de en özgür yerdi. Şimdiyse resmigeçit alanından farkı kalmamıştı. Diktatörlükler, biri size emir vermeye kalkana kadar hep güzel görünürdü.

“Sağır mısın? Göster şu kimliğini dedim!” Polis parmaklarını tekrar şaklattı.

Rahatsızlığım öfkeye dönüştü. Kimliğimi çıkarmak için sol elimi ceketimin cebine attım, sağ elimin bir yumruğa dönüştüğünü gizleyecek kadar da vücudumu döndüm. Ardından tüm gücümle adamın karnına bir yumruk indirdim.

Ona sert vurmuştum. Hem de çok sert. Yumruk adamın içindeki tüm havayı dışarı çıkardı. Eğer birinin karnına böyle bir yumruk indirirseniz adam bir süre öylece kalırdı. Polisin kımıldamayan bedenini bir an önümde tuttum ve ardından Deutsches Kaiser Hotel’in dönen kapısında onunla vals yaptım. Öfkem çoktan paniği andıran bir şeye dönmüştü.

“Bu adam nöbet gibi bir şey geçiriyor,” dedim kaşlarını çatmış bakan kapıcıya ve polisi deri bir sandalyeye oturttum. “Telefon nerede? Ambulans çağıracağım.”

Kapıcı resepsiyon masasının köşesinin orada bir yeri işaret etti.

Polisin kravatını gevşettim ve sanki telefonlara gidiyormuşum gibi yaptım. Ama köşeyi döner dönmez servis kapısından geçtim ve merdivenlerden aşağı inip otel mutfağından dışarı çıktım. Çıktığım arka sokaktan Saarland Strasse’ye geçip oradan da Anhalter İstasyonu’na yürüdüm. Bir an için trene binmeyi düşündüm. Sonra da istasyonu, Berlin’in ikinci en iyi oteli Excelsior’a bağlayan metro tünelini gördüm. Beni orada aramak kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü kaçmayı düşünen birinin gideceği en son yerdi. Ayrıca Excelsior’da şahane bir bar vardı. İnsanı polis dövmek kadar susatan başka bir şey de yoktu.

 

Doğruca bara gidip büyük bir schnaps söyledim ve sanki ocak ayının ortasındaymışız gibi tek dikişte mideye indirdim.

Excelsior polis kaynıyordu ama içlerinde tek tanıdığım özel dedektif Rolf Kuhnast’tı. 1933’deki tasfiyeden önce Kuhnast, Potsdam siyasi polisindeydi ve iki husus haricinde onun Gestapo’ya katılmasını beklemek mantıklıydı: Bunlardan biri Hindenburg’un muhtemel bir Nazi darbesini önlemek için verdiği emirler doğrultusunda Nisan 1932’de SA lideri Kont Helldorf’u tutuklamakla görevlendirilen ekibe Kuhnast’ın komuta etmesiydi. Diğeri ise Helldorf’un mevcut Potsdam Emniyet Müdürü olmasıydı.

“Hey,” dedim.

“Bernie Günther. Hotel Adlon’un dedektifini Excelsior’a hangi rüzgâr attı?” diye sordu.

“Buranın otel olduğunu hep unutuyorum. Ben tren bileti almaya gelmiştim.”

“Komik adamsın, Bernie. Hep öyleydin.”

“Ortalıkta bu kadar polis olmasa kendi halime gülerdim. Burada neler dönüyor? Excelsior’un Gestapo’nun en sevdiği mekân olduğunu bilirdim, ama genelde bu kadar belli etmezlerdi. Burada Neander Vadisi’nden muştaları üzerinde emekleyerek henüz çıkmışa benzeyen tipler var.”

“Özel bir misafir bekliyoruz,” dedi Kuhnast. “Amerikan Olimpiyat Komisyonu’ndan birisi burada kalacakmış.”

“Resmi Olimpiyat otelinin Kaiserhof olduğunu zannediyordum.”

“Öyle. Fakat bu son anda ortaya çıktı ve Kaiserhof’da ona yer bulunamadı.”

“Anlaşılan Adlon da dolacak.”

“Sen de geri kalma,” dedi Kuhnast. “Buyur. Zaten bütün gün bu Gestapo öküzleriyle uğraşıyorum. Bir tek Hotel Adlon’dan gelecek bir ukala eksikti.”

“Seni uğraştıracağım falan yok, Rolf. Dert etme. Bırak da sana bir içki ısmarlayayım?”

“Bu kadar paran olmasına şaşırdım, Bernie.”

“Beleş olması beni rahatsız etmez. Bir otel polisi barmenden bir şeyler almadıkça görevini yapmıyor demektir. Vaktin olursa Adlon’a uğra da otel barmeninin eli kasadayken yakalandıktan sonra ne kadar cömert olduğunu sana göstereyim.”

“Otto mu? Hayatta inanmam.”

“Senin inanmana gerek yok, Rolf. Ama Frau Adlon inanır ve kendisi benim kadar merhametli değildir.” Bir içki daha söyledim. “Haydi, iç bir tane. Başıma gelenlerden sonra bağırsaklarımı sağlam tutacak bir şeye ihtiyacım var.”

“Ne oldu?”

“Önemli değil. Sadece biranın kesmeyeceğini bil yeter.”

İki schnapsı da art arda mideye indirdim.

Kuhnast başını iki yana salladı. “Çok isterdim, Bernie ama bu Nazi köpekleri kül tablalarını yürütürken ortalıkta olmazsam Herr Elschner çok kızar.”

Bu densiz sözlerin kaynağının kendi Cumhuriyet odaklı geçmişimden kaynaklandığını anladım. Ama hâlâ ihtiyatlı olmam gerekiyordu. Onunla birlikte giriş salonundan geçerek Palm Court’a Çıktım. Ortalıkta duyacak kimse olmadığı zaman Excelsior’un orkestrasını bastıracak bir sesle konuşmak kolaydı. Bugünlerde Almanya’da güven içinde konuşabileceğiniz tek konu havaydı.

“Yani Gestapo buraya Ami’nin birini korumaya mı geldi?” Başımı iki yana salladım. “Hitler’in Amerikalıları sevmediğini zannederdim.”

“Bu Ami Berlin’i gezerek şehrin iki yıl içindeki Olimpiyatlar için müsait olup olmadığına karar verecek.”

“Charlottenburg’un batısındaki iki bin işçi bizim Olimpiyatları çoktan aldığımızı zannediyor.”

“Anlaşılan pek çok Ami, Olimpiyatların Yahudi aleyhtarı bir ülkede yapılmasını istemiyormuş. İşte bu Ami Almanya’nın gerçekten de Yahudilere karşı ayrımcılık yapıp yapmadığını tespit edecekmiş.”

“Bu kadar bariz bir gerçeği öğrenmek için otele kayıt yaptırmasına bile şaşırdım.”

Rolf Kuhnast sırttı. “Duyduğum kadarıyla sadece usuldenmiş. Şu anda yemek salonlarından birinde oturmuş Propaganda Bakanı’nın kendisine sunduğu gerçekler listesini dinlemekle meşgul.”

“Hm, o tür gerçekler. Hiç kimsenin Hitler Almanyası hakkında kötü düşünmesini istemeyiz, değil mi? Yani tabii ki Yahudilere karşı hiçbir düşmanlığımız yok. Ama artık başımızda seçilmiş yeni adamlar var.”

Bir Amerikalının neden yeni rejimin Yahudi aleyhtarı olduğunu görmek istemediğini bilmiyordum. Hem de şehrin her köşesinde bunun bariz örneklerinden bolca bulunurken. Gözü dönmüş Nazi gazetelerinin ön sayfalarındaki hakaret dolu karikatürleri, Yahudi dükkânlarının camlarına boyanmış Davut yıldızlarını ve parklardaki “Sadece Almanlar Girebilir” levhalarını görmemek için kör olmak lazımdı – ülkedeki her Yahudi’nin gözündeki korku dolu bakışı saymıyorum bile.

“Amerikalının ismi Brundage.”

“Almanca gibi geldi.”

“Adam Almanca bile bilmiyor,” dedi Kuhnast. “İngilizce bilen bir Yahudi’ye denk gelmediği müddetçe her şey yolunda gidecektir.”

Palm Court’a göz gezdirdim.

“Böyle bir ihtimal var mı?”

“Açıkçası buraya gelecek kişiyi dikkate alırsak, buranın iki yüz metre yakınına bile bir Yahudi’yi yaklaştıracaklarını zannetmem.”

“Lider değil.”

“Hayır, ama onun koyu gölgesi.”

“Başbakan Yardımcısı, Excelsior’a mı geliyor? Umarım tuvaletleri temizlemişsinizdir.”

Orkestra birden Çaldığı müziği kesip Alman milli marşını çalmaya başlarken otel misafirleri ayağa fırlayıp sağ kollarını giriş salonuna doğru kaldırdılar. Onlara katılmaktan başka çarem yoktu.

Üzerinde SA üniformasıyla Rudolf Hess, fırtına birliği askerleri ve Gestapo tarafından kuşatılmış halde otele girdi. Yüzü kapı paspası gibi köşeliydi ama onun kadar sevimli değildi. Orta boylu, zayıf, koyu ve dalgalı saçlıydı; kaşları Transilvanya tarzıydı ve ağzı jilet gibi ipinceydi. Bizim vatanperver selamımıza çakı gibi bir karşılık verip otel merdivenlerini ikişer ikişer çıkmaya başladı. Bu hevesli haliyle bana Amerika Olimpiyat Komisyonu’ndan gelen adamın elini yalaması için Avusturyalı sahibinin tasmasını çıkardığı bir Alsas çoban köpeğini hatırlattı.

Görünen o ki benim de gidip birinin elini yalamam gerekiyordu. Bu el Gestapo’daki bir adama aitti.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Alfa Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Philip Kerr, 1956 yılında Londra’da dünyaya geldi. Uzun yıllar serbest gazetecilik yaptı ve ülkenin önde gelen yayın kuruluşlarında yazıları yayımlandı. Penguin Yayınevi’nde dizi editörlüğü yaptı. Kerr’in yazarlık serüveni, “Berlin Noir” üçlemesiyle başladı. Bu kitabın kaydettiği büyük başarıyla dünyanın önde gelen polisiye yazarlarından biri olarak anılmaya başlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.