Ölüm Audi Kullanır – Kristian Bang Foss

 

The Independent, Ölüm Auidi Kullanır için “Ölüm kapınıza, yaşamınızın tüm özellikleriyle gelir, onun bir özetidir ve sizi alır. Bu anlamda, bir arabada olması gereken tüm özellikleriyle Audi marka arabaya benzer. Tabi ki kapı açıldığında ön koltuğa geçmek zorundasınız!” cümlelerini yayımlıyor. Ölüm Auidi Kullanır’dan okuma parçası sunuyoruz.

Eskiden sıradan mı sıradan, dümdüz bir hayatım vardı.

Kopenhag’da Sara ve Amalie ile birlikte bir dairede otururdum.

Akşamları Amalie’yi yatırdıktan sonra televizyon karşısına geçip oturduğumuzda ben koltuktan kalkarsam Sara hemen sorardı, “Ne var, ne yapacaksın?”

Geceleri işemeye kalktığımda bile sorardı Sara, “Nereye gidiyorsun?”

“İşeyeceğim,” derdim. “Amalie’ye bakacağım, uyuyor mu?” derdim. “Kahve yapacağım, yürüyüşe çıkacağım,” derdim.

Ben çok yürürdüm, dışarı çıkıp hava almak isterdim. Böyle yapınca şişmanlamaz, kilo almazdım. Ama aradan zaman geçtikçe ve ben caddelerde yürüdükçe insanlar bana bakmaya başlarlardı. Ben de iki kroncu dilenci, sokak şarkıcısı Sören ya da devamlı caddelerde yürüyenlerden biri ile birlikte caddelerin ayrılmaz bir parçası olmaya başladığımı düşünmeye başlar, caddelerde daha az yürürdüm.

Ama aradan bir ay bile geçmeden göbeğim çıkardı; duş yaparken aşağı doğru baktığımda apış aramdaki kılları görememeye başlar ve yeniden caddelerde yürümeye karar verirdim. “Senin bu yürümelerin bitmeyecek mi hiç?” derdi Sara bana.

Benim kendimi caddelere atma isteğim onun sinirini bozmaya başlamıştı.

Artık birbirimizin asabını arada bir değil, sürekli bozuyorduk. Ve Amalie daha dört yaşına bile gelmemişken, birbirimizin sinirlerini alt üst etmek doğru bir tutum değildi tabii.

Amalie benim kızım değildi. Onun sözde biyolojik babası psikoza girmiş ve bir daha aynı eski adam olamamıştı.

Şimdi Hare Krishna’ya katılmış.

Bir keresinde, üstünde turuncu ehramla ve elinde bir tefle, hoplayıp zıplayarak dans ede ede karşıma gelmişti alışveriş caddesinde. Hatta bana bir de küçük bir kurabiye vermişti. O kurabiyeyi yemek istememiştim. Onu gördüğümü Sara’ya hiç söylemedim. Neden söylemediğimi sormayın. Tabii, benim onu caddede görmem ve onun bana bir kurabiye vermesinde yanlış bir şey yok; ama nedense onun hakkında konuşulmazdı evde.

Arada bir, “İnşallah irsî bir şey değildir,” diye düşünürken yakalardım kendimi. Böyle olunca da “Keşke Amalie’nin babası ben olsaydım,” diye düşünürdüm; ama böyle de düşünülmez tabii. Onun babası ben olsaydım Amalie de Amalie olmazdı, değil mi?

Görüyorsunuz değil mi ne demek istediğimi? İşte ben bunu demek istiyorum.

Bu yüzden bu tür şeyleri fazla düşünmezdim.

Amalie bana baba derdi.

O gün yine domuz etli bir sandviç yemiş, çalıştığım reklam ajansındaki işime saat yarımda gelmiştim. Aynı gün bir müşteriye sunulması gereken kampanyayı hazırlamak için sadece iki saatim vardı. Haakon, nedense benden nefret ederdi. O gün iki ayağımın bir pabuca girdiğini bile bile, yüzüne yapıştırdığı o hınzır tebessümüyle masamın etrafında akbaba gibi dolaşıp duruyor, dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu.

“Sunum nasıl gidiyor?”

“İyi gidiyor Haakon.”

“Süper, sabırsızlıkla bekliyorum, bakalım ortaya ne çıkacak?”

“Sabırsızlıkla beklediğine pek emin değilim.”

Haakon gidip masasına oturdu, elindeki tükenmez kalemin düğmesine basarak oynamaya başladı, klik, klik, kliklik, klik, klik.

Aslında onun benden neden bu kadar nefret ettiğini biliyorum galiba.

Benden nefret ediyordu; çünkü birkaç yıl önce firmamızın düzenlediği bir yemekte içkiyi fazla kaçırıp bana bir sırrını vermişti. Çok özel bir sırdı, hani şu yorganın altında kalması gereken cinsten bir sır. Tam olarak neydi o sır hatırlamıyorum; ama yüzünü yüzüme iyice yaklaştırmış, reklamcı gözlüklerinin camının arkasındaki gözlerinden yaşlar aka aka bir şeyler anlatmıştı.

Onun bir sırrını biliyor olmam, onu ele verecek bazı bilgilere sahip olmam, zayıf bir anında zayıf davranmış olduğunu bana anlatması benden nefret etmesi için yetiyor da artıyordu bile.

Maalesef böyleydi işte.

Klik – klik, klik, klik, klik – klik.

Ajanstaki çalışma keyfimize şu an için yaptığı tek katkı bu klik-klik’lerdi.

“Haakon, rica etsem şu klik-klik’lere bir son verir misin?”

“Rahatsız mı ediyorum seni?”

“Evet.”

“Özür dilerim, ben klik-klik yaparken çok daha iyi düşünüyorum da.”

Haakon klik-klik yapmaktan vazgeçti. Ben de kendimi garantiye almak için iPod’umun kulaklıklarını takıp Bruce Springsteen’in Nebraska parçasını dinlemeye başladım. Tam o anda telefonum çaldı. Arayan Sara’ydı. “Unutma, bugün saat birde Amalie’yi çocuk yuvasından alacaksın,” diyordu.

“Unutmadım,” dedim. Yalan söyledim, Amalie’nin yuvasına doğru çoktan yola çıktığımı söyledim.

Amalie’yi yuvadan alıp birkaç saatliğine yanımda ajansa getirecektim. Müşteriye sunulacak olan kampanya fikrini de yolda bulurdum nasılsa.

Sara’yı yuvadan erken almamın nedeni, yuvada görevli pedagoglara ülkenin en büyük hastanesi Rigshospital’in psikologu tarafından kriz yardımı verilecek olmasıydı.

Kolay değil, yuvanın bilançosu gazetelerde sert eleştirilere maruz kalmıştı.

Aslında iki ayağım bir pabuca girmiş olmasa, daha fazla zamanım olsa böyle bir şeyi düşünüp medyada izleyerek adam akıllı dalgamı geçebilirdim ve çok da eğlenirdim.

Amalie’nin yuvasına arabayla gittim. Vardığımda saat biri beş geçiyordu.

Pedagoglardan biri üç ayaklı bir tabureye oturmuş ağlıyor, bir diğeri ise ağlayan pedagogu omzunu okşayarak teselli ediyor, beş dakika geç geldiğimi ima eden şikâyetçi bakışlarla beni süzüyordu.

Amalie ise bir köşede bir kızla kavga ediyordu; Hans Bellmer figürlerine benzeyen, bir kolu olmayan bir oyuncak bebeği çekiştirip duruyorlardı.

Kız sonunda Amalie’nin elinden bebeği çekip aldı. Bebeğin tek kolu uzanmış olarak duruyor, sanki bebek Nazi selamı veriyordu. Bebeği kapan kız, zaferini kutlamak için bebeğin kafasını ısırmaya başladı.

Amalie’yi kucağıma aldım, eşyalarını toplayıp ağlayan ve ağlayanı teselli eden pedagoglara veda edip arabaya bindim.

Büroya geri döndüm, Amalie’nin önüne bir tomar kâğıt, bir kutu keçeli kalem koydum; resim yapmasını istedim. Kim bilir, belki babasının hazırlayacağı kampanyanın fikrini de o bulabilirdi.

Haakon ortalıkta görünmüyordu.

Hazırlayacağım sunum ise önemsiz, sıradan küçük bir kampanya ilanıydı.

Belediye meclisi üyelerinin götünden hiç ayrılmayan bir sahtekâr, belediyeden hatırı sayılır miktarda para almış; bu parayla da şehir merkezindeki Ködbyen adlı sergi salonunda “Kültürler Sanatla Buluşuyor” başlıklı bir fuar düzenlemişti.

Benim tek yapacağım şey ise, fuarın tanıtımında kullanacağı bir afiş tasarlamaktı. Ama aklımda hiçbir şey yoktu. Beynim tamamen boşalmıştı sanki. Hem ayrıca, adamın düzenlediği sanat fuarına karşı olan antipatimi de paketleyip koyacağım bir yer yoktu. Kültür sahtekârı ile bir kez karşılaşmıştım. Gözleri fıldır fıldır oynuyor, konuştuğu kişinin gözüne bakamıyordu. Bunları gördükçe ve düşündükçe tüylerim diken diken oluyordu.

Ben bunları düşünürken Amalie de birbiri ardına yaptığı resimleri masanın üzerine yaymış, yeni bir resim çizmeye başlamıştı.

Resimde kâğıdın sol üst köşesine çeyrek olarak yerleştirilmiş güneşten ışık huzmeleri yayılıyordu.

Sanat fuarının adı “Çapraz”dı.

O an aklıma sakar bir fikir geliverdi.

Hemen “spagetti yemek” sözcüklerini google’ladım; karşıma iş adamına benzer bir tipin tek bir spagettiyi yutmaya çalıştığını gösteren bir resim çıktı. Mükemmel. Biraz daha google’ladıktan sonra bu kez de sanki birini öpecekmiş gibi burnunu uzatan türbanlı bir Sih resmi ile karşılaştım.

Her iki fotoğrafı da bilgisayarıma indirdim. Fotoğrafların çözünürlülüğü de beni kurtaracak yükseklikteydi.

Ve ben çalışmaya başladım.

Sonuç: Beyaz bir adam ile türbanlı bir Hintlinin aynı spagettiyi iki ucundan yutmaya çalıştıklarını gösteren bir resim. Tıpkı Disney klasiklerinden “Leydi ile Sokak Köpeği” gibi.

Ama tabii ne demişler, “Her şey gönlünce olmaz.” Aslında özellikle bu tasarım için manken kullanıp fotoğrafları kendim çektirsem iyi olacaktı tabii.

Şimdi geriye sadece o fıldır gözlü sahtekâra bu afişi beğendirmek kalıyordu.

İndirdiğim fotoğrafların telif hakkı falan hiç umurumda değildi.

Sıçmışım telif hakkına!

Fotoğrafları biri İtalyan, biri Amerikan iki ayrı web sayfasından indirmiştim. Fotoğrafların izinsiz kullanıldığının ortaya çıkma ihtimali neredeyse sıfırdı.

Bir de şehirdeki evsizlere dağıtılmak üzere, önünde “Çapraz – Sanatın anavatanı yoktur” yazılı tişörtler hazırlattıracak ve bunları evsizlere dağıtacaktım.

O günlerde evsizler çok modaydı. Evsiz olmak ya da bir evsizi tanıyor olmak, hatta evsizler gibi giyinmek moda sayılıyordu.

Kültür sahtekârı, fikrimi öyle beğendi ki neredeyse yutacaktı. Çok provokatif bulduğu çalışmamın aslında son dakikada çalakalem ve baştan savma yapılmış bir iş olduğunu fark edememişti.

Benim başarısızlığımın an meselesi olduğunu düşünen ve fırsat kollayan Haakon ise neredeyse sinirinden kuduracaktı.

Ben sunumu yaparken ondan Amalie’ye göz kulak olmasını istemiştim.

Geri dönüp de projenin kabul edildiğini söylediğimde Haakon’un suratına öyle sahte bir gülümseme yayıldı ki zavallı Amalie bile ağlamaya başladı.

Günün geri kalan kısmında ajansta durmadım, Amalie ile birlikte eve döndüm.

Yolda akşam için yiyecek bir şeyler aldık ve Sara gelmeden, Amalie ile birlikte akşam yemeği hazırladık. Çok güzel bir akşam oldu. Yemeğimizi yedik. Amalie’nin uyku öncesi kitabını okuduktan sonra televizyonun karşısındaki koltuğa oturup bir kadeh kırmızı şarap içerek geceyi tamamladım. Keyfime diyecek yoktu.

Aradan bir ay geçmişti ki foyam ortaya çıktı.

Afişte kullandığım fotoğraftaki şişman iş adamı aslında iş adamı falan değil, İtalya’daki faşist bir derneğin başkanıymış.

Hıyar bir gazeteci adamı fotoğrafından tanımış. Ondan sonra olanlar oldu tabii.

Danimarka-Hint Dostluk Derneği’nden bir yetkili de, şikâyetlerini dile getirerek neredeyse herkesin kendilerinden özür dilemesini istedi.

Kültür sahtekârı ise sinirden deliye dönmüştü. Öyle ya, adamın tüm iyi niyetiyle, kültürler arasında köprü kurmak için belediyeden para alarak düzenlediği kültür-sanat fuarının içine sıçmıştım.

Ben ise adama “Sanat mutlaka her zaman iyi mi olmalıdır?” sorusunu sormuş, “Reklamın iyisi kötüsü olmaz; bak ne kadar ses getirdi işte,” dediysem de adamı sakinleştirememiştim.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, o İtalyan faşist kabile şefi de fotoğrafı çeken adamla kol kola girerek Kuzey Avrupa’daki bu önemsiz olay üzerine, reklam ajansı aleyhine tazminat davası açmıştı.

2008 yılının ortalarında, ekonomik krizin yeni başladığı günlerdeydik. Reklam ajanslarında herkesin işi sanki pamuk ipliğine bağlıydı. Bizim ajansın şefi de, işten adam atmak için eline altın bir fırsat geçtiğini düşünüyordu.

Mac’imi toplayıp iş arkadaşlarıma veda etmek zorunda kaldım. Haakon ise sanki çok üzülmüş gibi timsah gözyaşları dökmüştü. Yakalandığım o bok fırtınasında arkamdan kim bilir neler çevirdi…

Başlangıçta bu olayı pek umursamamıştım.

Hemen masa başına geçip reklam ajanslarına iş başvuruları göndermeye başladım. Birkaç mülakata da çağrılmadım değil; ama ben otuzuna değil kırkına yakın bir adamdım. Ve bu dinî törenleri andıran mülakatlarda iş arayanın işe alınma ihtimalinden çok, mülakatı yapan geri zekâlının başvuruda bulunan kişiyi mülakat boyunca ezmesi, aşağılaması öne çıkıyordu.

(…)

Çevirmen: Sadi Tekelioğlu

*Bu okuma parçasının yayını için Dante Kitap’a teşekkür ederiz.

Kristian Bang Foss, 1977 yılında Danimarka’da doğdu. Matematik ve fizik alanlarında yaptığı eğitiminden sonra, 2003 yılında Dan Yazarlar Akademisi’nden mezun oldu. İlk romanı The Window of the Fish 2004 yılında yayınlandı ve gerek üslubuyla gerekse sıradan, günlük hareketlerin keskin betimlemesiyle eleştirmenlerin takdirini topladı. Şöhretini 2008 yılında sıradan bir işyeri çevresini muhteşem bir kara mizahla, gıybetin, güç oyunlarının ve absürt pek çok olayın dış merkezi olduğu gösteren The Storm 99 takip etti. Ödüllü bu kitabı ise geleneksel “yolda” roman karakterlerinin mizahi yönlerini kullanmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.