Ölümsüz Hemingway – Clancy Sigal

 

“Ernest Hemingway, birçoklarına göre hayatını dolu dolu yaşadı, ama o hayat nelerle doluydu? Usta yazarın eserlerinin arkasında bu “dolu” hayat mı yatıyordu yoksa önemli olan, hayatındaki boşluklar mıydı? Ölümsüz Hemingway, kendi dertleriyle dünyanın dertleri arasında kalmış bir yazarın, bir macera romanını aratmayacak yaşam öyküsüne sahne oluyor. Hayatı boyunca ölümle iç içe olan Hemingway’in, gazetecilik ile roman ve öykü yazarlığı arasında gidip gelen edebi geçmişi, bizi gündelik gerçeklik ve kurgusal gerçeklik arasındaki ilişkinin tuhaflığını yeniden düşünmeye davet ediyor. Sadece Hemingway’in hayatından kesitler sunmayan, yirminci yüzyılın toplumsal ve siyasi portresini de resmeden bu kitap, günümüzde Hemingway’i okumanın nasıl bir anlamı olabileceğini sorgularken, “ölümsüz yazar” mitini de kurcalıyor. Hemingway, küçüklüğünden beri ava çıkan, cephelere gidip çarpışmalara tanıklık eden, sayısız hastalık ve kaza atlatan, yaralanmayı adeta sanata dönüştüren biriydi. Ölüm ve kalım, yaşamak ve yazmak arasındaki mesafeydi onun meselesi. Anlaşılan o ki Hemingway’i sadece kendisi öldürebilirdi… “PEN Yaşamboyu Başarı Ödülü” sahibi Clancy Sigal’ın kaleme aldığı bu eser, İthaki Yayınları’nın Bram Stoker’ın Kayıp Günlüğü’yle başladığı ve Jack Kerouac ile Allen Ginsberg’ün Mektuplar’ıyla devam ettiği Kalem & Yaşam dizisinin üçüncü kitabı.” Ölümsüz Hemingway’den Hiç Büyümeyen Çocuk başlıklı bölümü yayımlıyoruz.

Hiç Büyümeyen Çocuk

1898’de, yani Ernest Hemingway’in Chicago, Illinois’un zengin banliyösü Oak Park’ta bulunan üçgen çatılı geniş evdeki doğumundan bir yıl önce, Küba’daki San Juan Tepesi’nde her iki taraf için kanlı geçen bir savaş yaşanmıştı. Yerli Küba halkını zalim İspanyol beylerinden kurtarmak için başlatılan İspanyol-Amerikan Savaşı’nda Albay ‘Teddy’ Roosevelt’in kovboy şapkalı gönüllülerinden oluşan Rough Riders birliği, San Juan’ın tepelerine korkunç çığlıklar ve süngülerle saldırdı. Saldırıda işgalci İspanyollardan daha fazla Amerikalı öldü. Buna rağmen savaş, güçlü vücutlu, olağanüstü bıyıklı, gözü kara Albay Roosevelt açısından büyük bir ulusal zaferdi. Roosevelt, beyaz bir atın üzerinde en ön safta savaşıyor, hırpani kovboylardan, altın arayıcılarından, maceraperestlerden, Amerikan Yerlileri’nden, Afrika Kökenli “Bufalo Askerler”den oluşan birliklerine hedeflerini gösteriyordu. Rough Riders bir gecede üne kavuşmuştu.

Daha sonra ABD’nin en genç devlet başkanı unvanını alacak olan “T.R.” boyalı basının ve savaş taraftarı gazetelerin kahramanı oldu. Kişisel çelişkileriyle adeta Hemingway’in gelişini haber veriyordu. T.R. hem bir çevre dostuydu hem de zevk için büyük hayvanları avlamayı seven biriydi. Halk kendisine adeta tapıyor ve en önemlisi, kendilerine Rough Riders üniformaları yakıştıran Amerikalı çocuklar tarafından da çok seviliyordu. T.R.’ın dişlerini göstererek gülümseyen pozu, ucuz dergilerin en önemli görsel malzemesiydi. O dönemde kilise korosunda soprano olan genç Ernest, bu dergilerle beraber H. Rider Haggard’ın Afrika’daki sömürgeci beyaz adamın maceralarını anlatan Sultan Süleyman’ın Hazineleri ve A.E.W. Mason’ın Sudan halkını saçları keçeleşmiş zenciler şeklinde tasvir ettiği Dört Cesur Arkadaş gibi macera, romantizm, korkaklık, utanç, kefaret ve ırkçılığın rağbet gören karışımından oluşan heyecan dolu maceralarla süslü resimli romanlarını bir solukta okuyordu. İşte Öyle Hikâyeler’in ve Cengel Kitabı’nın yaratıcısı Rudyard Kipling, Ernest’ın en sevdiği yazardı; daha sonra baba olduğunda bu kitapları üç oğluna defalarca okuyacaktı.

Ernest hayatı boyunca bir kitap kurdu olarak yaşadı. Çizgi romanlardan klasiklere kadar edebiyatın her türünü adeta aç bir kurt gibi yalayıp yutuyordu. Ancak inek bir öğrenci değildi. Hiperaktif idolü T.R. gibi Ernie de sosyal biriydi; pek becerikli olmasa da futbol ve beysbol oynuyor ve okulun pek çok etkinliğinde görev alıyordu.

“Kovboy Başkanımız”, üstün erkekliğin mükemmel örneği ve “emekçi yaşam” kültünün öncüsü T.R., henüz çocukluk çağındaki Ernest’ın üzerinde o kadar büyük bir etki yaratmıştı ki, otuz yıl sonra Hemingway ünlü bir yazar olduğunda, safariye çıkarken eski başkanın Afrika’daki rehberini yanına almıştı.

Genç Ernest kendine herhalde bundan daha çelişkili birini örnek alamazdı. Teddy (bu lakabı taşımayı pek sevmezdi), katıksız iradesi sayesinde, dayanıksız bedeninin ve çocuklarda öldürücü olan astım hastalığının üstesinden gelerek kılıç sallayan, fiyakalı bir asker, açgözlü bir emperyalist, “ilkel” yerli kültürlerinin hayranı bir ırkçı ve 1909’daki Afrika gezisinde tek seferde 11.000(!)’den fazla hayvanı “koleksiyonuna katan” (öldüren) sevecen bir baba olarak yeniden doğmayı başarmıştı. Başkanlığı döneminde yaptığı Milwaukee gezisi sırasında bir suikastçının açtığı ateş sonucunda göğsüne ciddi bir kurşun yarası aldı. Gömleği kan içinde kalmasına rağmen, T.R. kürsüden inmeyi reddetti ve tıbbi yardım almadan bir saat boyunca konuşmaya devam etti. Kalabalığa neşeyle “Dostlarım, sizden mümkün olduğunca sessiz olmanızı rica ediyorum… Az önce vuruldum,” diye seslendi.

Hemingway henüz yokken dönemin Hemingway’i T.R.’dı.

Hemingway’in Oak Park, Illinois 60302 adresindeki evi günümüzde eyaletin en zengin mahallelerinden birindedir, aynı zamanda Hemingway’in çocukluğunu geçirdiği dönemlerde inşa edilen Frank Lloyd Wright’in “Kır Tarzı” evlerinin mi mari deneme alanı olarak bilinir. Wright, “Çok fazla güzel insanın gidebileceği çok sayıda kilise var,” diyerek bir bakıma Oak Park’ı alaya alıyordu ama bir çocuğun yetişmesine gayet uygun, güzel ve muhafazakâr bir semtti.

Oak Park semti, “iyi” okulları ve cadde kenarlarına sıralanmış ağaçlarıyla üst-orta sınıfın yaşadığı bir yerdi. Bugün demokratlara oy vermesine rağmen, Ernest’ın döneminde durum farklıydı; bölgenin tamamı kilise ayinlerini aksatmayan ve kalabalık hizmetçi sınıfına müşfik davranan beyazlardan oluşuyordu. 1950’de ilk Afrika kökenli Amerikalı aile semte taşındı. Evleri havaya uçuruldu.

Sherwood Anderson, James T. Farrell, Richard Wright ve Nelson Algren gibi diğer Chicago’lu yazarların aksine Hemingway, çatısındaki saçakların, kuleciklerin ve geniş verandanın tasarımını annesi Grace’in yaptığı üç katlı geniş bir evde büyüdü. Grace, manik-depresif bir doğum uzmanı olan Dr. Clarence Hemingway’le evlenmek uğruna opera sanatçılığı kariyerini bir kenara atmış, ailenin dördü kız, altı çocuğunu büyüten, kadınlara seçme hakkı tanınmasını kararlılıkla savunan, dindar ve güçlü kadındı. Kendi ortabatı tarzlarında ihtiyatlı bir yaşam süren Hemingway ailesi, komşularına göre daha moderndi. Clarence yemek pişirip temizlik yapardı. Grace kimi zaman müzik dersleri vererek kocasından daha çok para kazanıyordu. Her ikisi de hem kızlarına hem oğullarına tüfek kullanmayı, balık tutmayı ve –oldukça bohem bir şekilde– bisiklete binmeyi öğrettiler.

Ernest, kız kardeşleri Marcelline, Sunny, Carol, Ursula ve annesinden taşan kadın enerjisiyle dolu evin erkek çocuğuydu. Ondan 16 yaş küçük kardeşi Leicester da ona uygun bir akran değildi. Kendinden gayet emin “tertipli ve düzenli” Grace, sevgi dolu enerjisinin çoğunu Ernest’a veriyor, dualarını etmesi, kilisede solo soprano olması, çello çalmayı öğrenmesi konularında ısrar ediyordu. O zamanlar âdet olduğu üzere Grace, Ernest’ı ve ondan biraz daha büyük ablası Marcelline’i, ikiz kız kardeşler gibi giydiriyor, saçlarını bir örnek yapıyordu. Freudyenler, daha sonra dünyaca ünlü bir maço haline gelen ama çocukken kız çocuğu gibi etek giyen Ernest’la uğraşmaya bayılır. Aslında erkekleri belli bir yaşa gelene kadar kız çocuğu gibi giydirmek, Victoria dönemi aileleri arasında oldukça yaygın bir gelenekti.

Clarence, Michigan ormanlarında avlanmaya ve balık tutmaya giderken Ernest’ı da yanında götürürdü ve burada baba-oğul ilişkilerini pekiştirirlerdi. Babası küçük Ernest’a tüfek kullanmayı, en iyi balıkların bulunduğu ırmak akıntılarını bulmayı, çürümüş ağaç kütüklerinin altından yemlik canlı kurtlar yakalamayı ve Hemingway ailesinin Petoskey yakınlarındaki Walloon Gölü civarında bir arazinin ve kır evlerinin bulunduğu Michigan yarımadasının yukarısındaki yarı vahşi yaşamın sırlarını anlamayı öğretmişti. 7 yaşındaki Ernest’ın elinde oltasıyla çekilmiş fotoğrafları, Hemingway’in en sevdiği yazarlardan biri olan Mark Twain’in Tom Sawyer’ın Maceraları kitabındaki çizimlere benzer.

Küçük Hemingway doğayı, özellikle de gölgeli bir dere ya da kuytudaki bir bataklık gibi gizli orman köşelerini severdi. Bütün aile ortabatının sıcak yaz mevsimini akarsularla çevrili ormanlık Walloon Gölü’nün serinliğinde geçirirdi. Ernest kendi başına balık tutmaya gitmeyi, sincap avlamayı ve en güzeli de, esrarengiz bataklık sularına tek başına sandalla açılmayı öğrendi. Korkularını yenmekten büyük gurur duyuyordu. Kuvvetli vücudu sayesinde temel fiziksel zorluklardan zevk alıyordu. Gizemli ormanın içinde kaybolup tekrar kendini bulmaya çalışıyordu. Babasının teşviki ve talimatıyla, yakaladığı balıkların içini temizliyordu, göz bozukluğunu Grace’ten miras almasına rağmen, küçük hayvanların izini takip ederken sağlıklı gözünü ve silahını kullanmayı öğreniyordu.

İnsanın ağır fiziksel antrenmanlarla sınırlarını zorlaması Protestan orta sınıfın erkek çocukları için o dönem bir onur meselesiydi. Teddy Roosevelt de, yoğun beden eğitiminin yani, yaygın evanjelik hareketin bir parçası haline gelen ve Grace ile Clarence’in tutkuyla benimsedikleri “kuvvetli Hıristiyan kültünün” örneklerinden biriydi.

Kuvvetli Hıristiyanlık, spor yapan İsa demekti. İnsan iç disiplinini ve acılara katlanma yeteneğini geliştirmek için spor yapmalıydı; bunlar Anglikan papazı Charles Kingsley (Westward Ho, Hereward the Wake) ve Thomas Hughes’un (Tom Brown’s School Days) popüler romanlarında dramatize ettiği

İngiliz beyefendilerin “prensip”leri arasındaydı. Elbette amaç Çarmıha Gerilen Kurtarıcımız’ın Yüce Fedakârlığına öykünmekti. İnsan Tanrı’ya olan saygısını göstermek ve mükemmel insan İsa’ya yakışan biri olmak için spor yapmalıydı. “Bana güç verenin inayetiyle her şeyi başarabilirim” dönemin gözde ilahileri arasındaydı. Bugün Cuma isimli müthiş öyküsünde Ernest, İsa’yı çarmıha geren üç Romalı askerin arasında geçen konuşmayı ve Mesih’in acılarla dolu işkencelere göğüs gerişine duydukları hayranlığı anlatır.

Yetişkin Hemingway spora pek de dini olmayan bir gerekçe bulmuştu; melankoli adını verdiği, hayat boyu süren depresyona karşı bir tedavi yöntemi. Izdırabını dile getiren bir mektubunda şöyle yazıyordu: “Bir büyünün etkisinde kalmış gibi umutsuz bir haldeydim… Ama sonra yeterince egzersiz veya spor yapmadığımı fark ettim, bu yüzden dışarı çıkıyor, hava nasıl olursa olsun bir süre kürek çekiyorum, artık daha iyiyim. Çalıştığımın yarısı kadar çalışmak, bol bol spor yapmak ve delirmemek, zihni anormalleştiren acelecilikten daha iyidir.”

Güzel bir tavsiye; ama Hemingway’in akıl verme alışkanlığına da temkinli yaklaşmak gerekir. “Yazmaktan kolay ne var. Tüm yapman gereken daktilonun başına oturup kan ağlamak,” veya “Bir insanın canına okuyabilirsiniz ama onu mağlup edemezsiniz,” gibi ıvır zıvırları çoktur.

(…)

Çevirmen: Murat Karlıdağ

*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.