Ölümün Şarkısı Özgürdür – Şebnem Şenyener

 

“Şimdiye kadar, kendi katilini böyle ayrıntılı soruşturan bir dedektife rastlanmadı! Simontaut’nun yeni macerasında cinayet mevkii bir halı; dünyadaki tüm halılardan çok daha fazla sır sahibi bir Türk halısı. Çalınansa bir kafatası; ancak sadece maddi değil, sanatsal olarak da paha biçilemez değere sahip, yeni yüzyılın en büyük eserlerinden biri kabul edilen, üzeri elmasla kaplı bir kafatası bu. Soruşturmayı yürütmekle görevlendirilen Dedektif Simontaut, cazibesiyle bütün polis teşkilatını baştan çıkaran Dedektif Dupin’i de yanına alarak hırsızların peşine düşer. Ne var ki, nihai bir sürprizle karşılaşacaktır. Ölümün Şarkısı Özgürdür, Şenyener’e özgü, New York’un hızı ve kendine has özelliklerinin damakta kalan tadıyla yazılmış, heyecanlı bir aşk soruşturması…” Ölümün Şarkısı Özgürdür’den okuma parçası paylaşıyoruz.

Dedektif Simontaut

“Öldürülen sen olsaydın katilini yakalama işini senin gibi bir dedektife güvenle teslim edip mezarına huzurla uzanır mıydın?” Cinayet mevkiine adımımı atar atmaz aklıma ilk gelen soru budur. Kurban, uğradığı hezimetin vebalini kulağıma böyle kara kara fısıldar. Karakterim bu. Bilmem anlatabiliyor muyum?

Joe hemen her zamanki soğukkanlı havasıyla benimle alay eder: “Adamımsın Sam, senin einden katil kurtulmaz, kendi katilinin dahi peşine düşersin sen ve hatta oturur, kendi vefat ilanını cesaretle kaleme alırsın, katil şaşırır kalır; öyle bir adamsın!” der. Sonra, “Bak dedektif, neme lazım, ne zaman bir şey olmayacağını kimse bilemez oğlum, onun için her an uyanık olmakta haklısın. Sakın dikkati elden bırakma!” diye üsteler. Evet, karakterim bu. “Karakter,” derdi babam, “kendi kaderini yazar.” Haklıymış.

Ve hayat! Acı şakayı sever. O kış, mesai arkadaşlarım başıbozuk çeteleri adaletin pençesine düşürüp hayli karmaşık uluslararası komploları gün ışığına çıkardıkları sırada, kader belli ki dürüstlüğümü test etmek için bana nihai oyununu oynadı.

Hemen hüzünlenmeyin, bu satırlar hüzün kafiyeleri değil. O yorgun kış, şehri kara kuşlar istila edip, bütün dalları büküp, ortalığı talan ederek, çamura pisliğe buladığında, gökyüzüne kara yazılar yazdığında, bana da işte böyle kara bir sürpriz hazırladıysa, hayattan nasibim buymuş deyip, küsüp oturacak değildim tabii.

Mesleğimden hiç şüphem olmadı. “Mantık makinesi” olarak tarihe geçen şanımı unutmadım. Bilmem anlatabiliyor muyum? Batıl inanç diyecek olursanız, her poliste -zararsız dozda diyelim- biraz olur. Ara sıra çatışma ortasında kuralları uygulayacak vakitten yoksun, kendimi çelik yeleksiz bulduğum çok oldu, ama sokağa silahımla adımımı ilk attığım günden beri Poe’nun Kuzgun şiirini göğsümün üstünden bir an olsun ayırmadım. Kuzgun’un beni nasıl koruduğuna daha önce hiç şahit olmadıysanız, bu macerada siz de göreceksiniz.

O bakıma, bu satırları okuduğunuzda, “işte yine bir ceset anlatıyor” ya da “ah bu numaralar eskiyeli çok oldu, bir keresinde koskoca hikâyeyi bir casusun yüzlerce yıllık hayaletine anlattıran çılgınlar da geldi geçti,” diye düşünmeyin.

Hiç şüpheniz olmasın, benim kitabımda bu müstehcen hayal gücüyle kamu hizmetini, yaşayan ile ölüyü, bilge ile şeytanı karıştıran hayaletlere, ruhlara asla yer olmadı ve olmayacaktır.

İyi dedektif çoğunuz için öteki dünyaya, hayaletlere, ruhlara ait görünen her hadisede hayatın alelade, sıkıcı gerçeklerini gözden kaçan küçük ayrıntılardan ortaya çıkaran, bilmeceleri, şifreleri mantık yoluyla çözen ve yaşama hırsını böyle kazanandır. Her türlü araçtan mahrum olduğu durumda dahi, sadece kendini hasmının yerine koyarak, mantıkla mantığı çarpıştırarak, herkesin elindeki kartı onu gizlemeye çalışan bakışlardan okuyarak, alelade bir sözden, tuzak olarak hazırlanan bir sürprizden, hesapsız anlık tepkiden ya da aldırmaz görünen birinin rolünü yaparken dikkat etmediği bir hareketinden saptayacaktır.

Tabii, bir cinayette en sağlam görgü tanığı, şüphesiz saldırganı suçu işlediği son anda gören kurbanın kendisidir. Dedektifin başarması gereken şey ise, ne yapıp yapıp kurbandan katilin kim olduğunu öğrenmektir. İyi dedektif cesedin dilini konuşur. Cesedin dilini öğrenmek o bakıma kimi zaman kabiliyet, kimi zaman çaba ve çalışma işi. Çoğu dedektif bir süre sonra olay yerindeki çeşitli işaretleri tanımaya başlar. İnsanların ses tonlarını okur, vücut şekillerini duyar. Nasıl olur canım demeyin! Belli benzerlikler, belli tuhaflıklar, ayrıntıda yeniden yeniden karşısına çıktıkça hayrete düşse de, kendi hiç farkına varmasa da, görmeye, duymaya, okumaya başlar.

Başlarda bunu üstün zekâyla karıştıranlar oldu. Tuhaf gelebilir ama zekâ deyince, olağanüstü zeki hatta dahi olduğuna inanan çok sayıda katille karşılaştım. İddialarında haklıydılar, çok zeki ve kurnazdı çoğu. Ancak, kurbanlarını bu nitelikleriyle avlamak gibi kör bir inanç yüzünden içinde bulundukları durumu analiz etmekten aciz kaldıklarını ve görünmez olduklarını dahi düşündüklerini gördüm.

Sonunda kader bu! Her ne kadar kara yazılmış olsa da, çoğunuza büyük bir talihsizlik gibi görünse de, benim için bu macera dedektifliğimdeki en zorlu, dolayısıyla göğsümde bir Venüs ışıltısıyla parlayan nişanımdır.

Tutuklu 210-171

The New York Tribune Gazetesi, 3 Mart, Salı

Bir aydır her yeri işgal ederek hayatı felce uğratan kuşlardan yeni kurtulan New York, nefes almaya fırsat bulamadan, bu sefer de tarihinde ilk kez bir polis şefini cinayetten yargılayacak. “Yılın Davası” adıyla dün başlayan mahkemede, New York Polis Teşkilatı’nın Şefi Başdedektif Bernardo Keskin, başta cinayet olmak üzere beş ağır suçtan yargı önünde.

Dün, New York Eyalet Başsavcısı Rudolf Herman tarafından mahkeme salonunda bizzat okunan iddianameye göre Keskin, New York Sanat ve Seks Suçları Ünitesi Dedektifleri Samuel Simontaut ve Aurora Dupin’i öldürmek üzere Boğa Güreşçisi Duende Limon’u cinayete teşvik, on yıl önce annesinin katili sandığı uyuşturucu kaçakçısı Ruben Dale’i öldürmek, Sırıtan Kelle adlı sanat eseri soygununu gerçekleştirmek için çete kurmak, vergi kaçakçılığı, sahte bankerlik kuruluşu aracılığıyla dolandırıcılık suçlamalarıyla yargılanacak.

Keskin’in, suçları kanıtlandığı takdirde en az 300 yıl hapis, ayrıca 300 milyonu aşan para cezasına mahkûm edilebileceği ifade ediliyor.

Başdedektif Keskin, Federal Bölge Mahkemesi’nin tıklım tıklım salonunda, savunma masasında dün kırmızı kravatı ve lacivert takım elbisesiyle dava boyunca yüzünden düşen bin parça bir ifadeyle oturdu. Üç saate yaklaşan işlem sırasında Başdedektif’in avukatları Keskin’in omuzlarını ovdu.

Avukatlar, bir dizi görgü tanığını mahkemeye dinletmek amacıyla girişimde bulundular. Keskin’in şehirde asayiş için ve son olarak kuş istilasına karşı verdiği amansız mücadeleyi, samimiyetini, kahramanlığını ve şehir hayatının kanuni düzene kavuşmasındaki katkılarını görgü tanıklarıyla jürinin dikkatine getirmeyi hedeflediler. İfadeleri dinlerken Şef Keskin’in gözleri sık sık yaşardı. Keskin’in mimiklerinden rahatsız olan Yargıç Kaplan Cemre, polis şefini, “Burası mahkeme salonu! Tiyatro değil! Yerinde saygıyla oturmazsan seni dışarı atarım!” sözleriyle uyardı. Savcı Herman, polis şefinin bu koşullar altında bile, “kişisel kazanç peşinde koştuğunu” söyleyerek Yargıç Cemre’den, “Keskin’in ruhundaki bu karanlığın, bencilliğin ve terbiyesizliğin en ağır şekilde cezalandırmasını” istedi.

Şehirlilerin şimdiye kadar kahraman diye bildiği bir polis şefinin, aniden katil zanlısı olarak jüri karşısına çıkması büyük bir şok yarattı. New Yorklular Keskin’i, sokağın zor koşullarından, yoksulluktan yetişmiş, bileği bükülmez, dürüst bir dedektif, New York Polis Teşkilatı’nın son on yıllık tarihinde yaşanan büyük değişimin mimarı olarak tanıdılar. New York’ta suçla etkin önemlerle savaşarak büyük başarı sağlayan Şef Keskin, halk arasında, sokaktaki polislerle olduğu kadar eyaletin en güçlü politikacısıyla da, cumhurbaşkanı ile olduğu kadar kanun kaçaklarıyla da aynı rahatlıkla konuşabilen, bu yüzden de debdebeli yaşantısı, kural dışı halleri hoşgörüyle karşılanan bir kişi olarak kabul görmüştü.

Son bir aydır şehri yaşanmaz hale getiren kuş istilasını ısrarlı bir mücadele ile alt eden Keskin, Beyaz Saray Özel Nişanı namzetiydi ve Eyalet Valiliği’ne aday olması bekleniyordu. Şehirde geri kalmış bölgelerde polisin etkisiz kaldığı yerlerde yeniden asayişi sağlamasının yanı sıra, yenilikler ve teknik düzenlemelerle polis teşkilatında polis sayısını büyük ölçüde artırması, teşkilatta yükselme koşullarını iyi iş çıkarma rekabetine dönüştürüp işler hale getirmesi Keskin’i en başarılı polis şefi listesinde baş sıraya çıkarmıştı. Kuş istilası nedeniyle şehri ziyaret eden cumhurbaşkanına zarar tespitinde Şef Keskin bizzat mihmandarlık yapmıştı. Şef Keskin’i böyle tanıyan New Yorklular, iddianamedeki ağır suçları işleyen bir katil portresi ile karşılaşınca hayrete düştüklerini ifade ettiler. İddianamaye göre, Şef Keskin’i yasadışına iten hadiseler, on yıl önce kendi hayatını anlattığı kitabı yazarken, iki yaşındayken kaybettiği annesinin fahişe olduğunu ve öldürüldüğünü öğrenmesiyle başladı.

Polis Şefi’nin kitabında, annesinin fahişe kimliğini saklamadan kendi dürüstlüğüne bir kanıt olarak anlatması, NYPT’deki  çalışanlar arasında Keskin’in “Orospu Çocuğu” lakabıyla anılmasına yol açmıştı.

Savcılığın davaya cinayet delili olarak sunduğu kitapta, Şef Keskin annesini pazarlayan ve taciz edip dövdüğüne dair poliste kaydı bulunan Bronx’lu uyuşturucu ve yasadışı kelebek satıcısı Dale’den şüphelendiğini açıkça ifade etmişti.

Savcılık, iddianamede, şefin kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra Bronx Hayvanat Bahçesi’nde Dale’i bizzat öldürdüğünü öne sürdü. Şimdiye kadar, Dale’i öldürenin, hayvanat bahçesinden kaçan orangutan Borneo olduğu sanılıyordu.

İddianameye göre, Şef Keskin, Dale’i öldürmekle kalmadı, suç delilini ortadan kaldırmak amacıyla, Sanatçı Holofernes’i kullandı. Dale’in kafatasına 8400 elmas işleterek sanatçıya, Sırıtan Kelle adlı eseri yaptırdı. Elmasların borcunu, Kelebek adlı sözde bankerlik şirketi sayesinde topladığı paralarla ödedi. Ayrıca, Sırıtan Kelle’yi yurtdışında el altından satıp, sonra da çalındı iddiasıyla güvenlik sigortasını kullanmak üzere sahte soygun gerçekleştirecek bir çete örgütledi. Sanat ve Seks Suçları Ünitesi Dedektifleri Dupin ve Dedektif Simontaut, Şef Keskin’in Sırıtan Kelle sahte soygununu ortaya çıkarınca iki dedektifi ortadan kaldırmak üzere, savcılığın ifadesiyle, “çılgınca” bir plan yaptı. Dedektif Simontaut’yu öldürtmek için bir süredir aşk hayatı yaşadığı Boğa Güreşçisi Duende Limon’u kullandı.

İtirafı sayesinde iddia makamının elindeki en önemli kozu olan Limon, dün iddianame okunurken dedektifler eşliğinde mahkeme salonuna getirildi. Limon, bina girişinde merdivenlerde etrafını saran gazetecilere Keskin’den hamile olduğunu açıklayarak skandal içinde yeni bir skandal yarattı.

Limon, ayrıca Keskin’in eski sevgilisi radyo spikeri Sonia Torre ile sevişme kayıtlarını içeren video kasetlerini de iddia makamına teslim etti. İddianamede, Limon’un ifadesinin yanı sıra, kasetlerde çıplak görüntüleri olan Şef Keskin’in orangutan Borneo’nun sözde taklitini yaptığı ve Dale’i nasıl öldürdüğünü övünerek kamera karşısında sahnelediği belirtildi.

Bronx’ta polislik yaparak mesleğe başlayan Keskin, NY polis şefliğine atanmadan önce, Eyalet Savcılığı’nda Savcı Herman’ın koruması ve şoförüydü. Oradan Adalet Bakanlığı Hapishaneler Dairesi’ne, oradan da polis şefliğine atandı. Bütün bu atamalarda Savcı Herman’ın bizzat yazdığı tavsiye mektupları önemli rol oynadı. Mahkemenin akabinde yapılan basın toplantısında gazeteciler, Savcı Herman’a şimdiye kadar adalet adına desteklediği bir polis şefinin bunca yıl bir yandan suç işlerken, bir yandan adaletin bekçisi maskesiyle dikkat çekmeden nasıl yükselebildiğini sordular. Savcı Herman soruları yanıtsız bıraktı. Dava, kamuoyunda bütün adalet sisteminin sorgulanmasına yol açarken polisler arasında da bir “temiz eller” hareketinin başladığı bildiriliyor. Basın toplantısı sırasında Savcı ve beraberinde hazır bulunan bütün üst düzey polis görevlilerinin gögüslerinde bir kuzgun rozeti taşıdıkları dikkat çekti. İsminin açıklanmasını istemeyen polis yetkililerine göre rozet, teşkilatın yolsuzluktan arındırılması hareketine destek niteliğinde.

Yeni düzenlemelerle hapishane koşullarını düzelterek suçun azalmasında büyük başarı sağladığı için Keskin adına Manhattan’da bir hapishane dahi yaptırılmıştı.

İddianamenin okunmasını takiben Şef Keskin gözaltına alınarak Rikers Hapishanesi’ne sevk edildi.

Orada olduğu sürece “Tutuklu 210-171” olarak bilinecek. Günlük gıdası, diğer tutuklularınki gibi basit ve tatsız olacak. Polislik yapmış olduğu için, gözaltında bulunan diğerlerinden farklı, tek yataklı bir hücreye atılacağı açıklandı. Daha önce aynı hücrede kalanlardan aldığımız bilgilere göre, hücrenin içinde üstü açık bir tuvalet bulunuyor. Hücre bir dolap içi büyüklüğünde. Kötü kokuyor. Komşuları da çoğu birkaç cinayetten hükümlü tehlikeli adamlar. Nitekim Keskin’e gönderdikleri “hoş geldin” mesajında onu cezaevinde dostça bir karşılama beklemediğini, “Burada insanlar orangutanı iyi tanır. Onların dünyasına katıldığında senin de gururun hapishane demirlerinden uçar gider. Bunları sen de gayet iyi bilirsin, ama biz yine hatırlatalım: Burada bütün mesele bir sonraki gün hayatta kalma mücadelesidir,” sözleriyle ifade ettiler.

Hapishane yolunda basına yaptığı açıklamada kamuoyundan özür dileyen Keskin, “Halkımdan yaptığım hatalar için özür diliyorum. Bu hatalarımın sorumluluğunu taşıyorum, tarih yazıldıkça tek umudum bu ülkeye ve New York şehrine yaptığım 30 yıllık hizmetin de hatalarımla birlikte değerlendirileceğidir,” sözleriyle kendini affettirme girişiminde bulundu.

Sanat Şansı, Şans Sanatı Sever

SDN5, Mahkeme Ressamı Gazul Berta,
Mavi Gözlü, Sarışın, Yaş: 38, Boy: 175 cm, 70 kg
Aşağı Manhattan Başsavcılığı Bekleme Salonu, 2 Mart, 13:00

Bunca yıldır mahkeme ressamıyım; dedektif bugüne kadar gördüğüm en renkli insanlık sahnesiydi. Adım Gazul Berta.

Matador Duende Limon ve emniyet teşkilatının başı Bernardo Keskin mahkeme salonunda karşı karşıya. Düşünebiliyor musun? Ahhh, bu kadar karşılıklı suçlama, bu kadar dedikodudan sonra. Benim kuşağımın tarihçesi yani. Nasıl heyecanlanmayayım. Çağdaşlarımın peşine düştüğü ihtiraslar, kapıldıkları idealler, savaşlardan terörizme, özgürce ölümü seçme hakkından şiddetin en uç örneklerine, mali açgözlülüğe dek her türlü insan halinin sahnesiydi bu duruşma. Bunu resimlemek de bana düştü, heyecanımdan yerimde duramıyordum.

Evet, kuş istilasında yaşananlar yüz ifadelerini, insanların duruşlarını ve bütün çevreyi değiştirdiği için, her davranışta, her sözde her bakışta hatta seslerinde dedektif, yaşanan hadisenin yeri büyük. Perspektif altüst oldu diyebilirim. Bakışımız bambaşka artık. Trajikomik bir durum. Öyle bakınca ortaya çıkan sahne de bambaşka. Renkleri, bildiğimiz renklerden farklı. Göz merceğinin önünde tuhaf bir filtre var ki, çizerken her şeyi onunla çiziyorum bilerek ya da bilmeyerek.

Portreleri gazetelere sattım, ayrıca Milli Kongre Kütüphanesi’nde arşivlendi.

Keskin’i cinayetle suçlayan Duende Limon’un Keskin’den hamile kaldığını söylediği anda şefin suratını çizmek olağanüstü bir şeydi.

Duende, son derece yakışıklı bir kadın. Eeehh, hamileliği yüzünde hafif bir şişlik, uykulu bir rehavetle belli oluyor tabii. Koyu kestane gür saçlarını ensesinde bir topuz yapmış. Vücuduna oturan kaliteli lacivert yün bir gemp, içinde pamuklu bir bluz; beyaz yakası, manşetleri kolalı, tertemiz. Eteğinin boyu, hemen bileklerinin üzerinde. Ayağında ise, alçak ökçeli lacivert pabuçlar vardı. Savcıyı sakin bir yüzle dinledi. Mahkeme salonundaki herkes gibi benim de varlığımdan habersiz bir duruşla oturdu bütün dava boyunca. Samimi, dürüst, başarılı ve doğal bir kişi. Uzun boylu, atletik. Kaşları kalın. Alnı geniş. Korkusuz, kuvvetli bir kadın.

Bir ara, izleyiciler arasında oturan yayıncı ve radyo program yapımcısı Sonia Torre’yi selamladı. Sonia, Keskin’in eski sevgilisi, zaten bir boğa güreşçisi kadar korkusuzdur. Cesaretiyle kıtadaki bütün kadınlara örnektir. Şefinize tutulduğu gibi, onun kim olduğunu anlar anlamaz isyan bayrağını dalgalandırmış, elindeki bütün imkânlarla topyekûn savaşa girişmiştir. Dobra kelimesi onun için yaratılmış gibi. Doğru bildiğini söylemekten hiç vazgeçmeyen ve hâlâ hayatta kalmayı başaran biri. Bernardo Keskin’e karşı diklenmek için kuvvet lazım kuşkusuz.

Bakın işte, Bernardo Keskin, sanık koltuğunda! Ne an! Değil mi, en büyük polis en küçük adam olmuş! Ama bir değişiklik yok, işte her zamanki Şef Keskin, Teşkilatınızın Şefi! Ne uzun, ne kısa. Gıdıklı göbekli, içimizden biri. Ukala, sert, ama gözlerindeki pırıltı ile kalpleri fethetmeye alışkın, bir de çapkın gülümsemesi var. Karate şampiyonluğuna borçlu olduğu adaleleri sayesinde orta yaşına rağmen hâlâ formda. Ve siyah kuşağına yakışır şekilde kazıttırıyor kafasını.

Sizin teşkilat burnundan soluyan pek çok boğa görmüştür, işte onlardan biri daha. Klasik dedektif kıyafetiyle, lacileri çekmiş sivil ve resmi bir arada. Tabii kırmızı kravatı unutmamış! O tamam, kamuoyuna oynuyor, dolayısıyla tabii jüriye. Çelişkili kişiliğinin acıklı manzarası… İşte onu öyle çizebildim galiba.

Resminin yapılmasını sevmediği suratından belliydi. Başımı kaldırdığım sırada mahkeme salonundaki koltuğundan bana doğru bakıp etrafındaki hiçbir şeyi umursamaz aşağılayıcı haliyle, şöyle, elini boğazına doğru götürüp kesiyormuş gibi yaptı. Hayır, korkmadım desem yalan olur. Ama eh, bu beni daha da heyecanlandırdı.

Televizyon kameralarının içeri alınmasına izin verildiğinden beri, bizim mesleğin sona erdiği söylenip duruyor. Aynı kanıda değilim. Dediğim gibi, resmin verdiği şey farklı. Televizyon kanallarının eserlerime para ödemelerinin sebebi de bu.

En sıkıntı çektiğim konu ise, kalabalık mahkeme salonunda sahneyi iyi görebilmek için doğru dürüst oturacak bir yer bulmak. Biz mahkeme ressamları böyle bir yer kapmak için akrabalarla, yakınlarla, düşmanlarla, mafya babalarının iri yapılı korumalarıyla güreşiriz. Buna rağmen yenilip sık sık sekizinci sıraya kadar itilir kakılırız, çoğu resmimde bu sıkıntımı, önümde duran başları da resim karesine alarak anlatırım. Zar zor bir perspektiften görebildiğimi çizerek ifade ederim. Bu, hem gerçekçi bir tabloya oturtur bütün dramatik karakterleri, hem de bu kadar dramı bir resme geçirmenin sıkıntısını dile getirir. Ne yapayım, göremiyorsam, göremediğimi resme bakanlara anlatmak zorundayım.

Ayyy evet, davalılar genellikle kendilerine ince ayrıntılı bir dikkatle bakılmasını istemez, sinirlenir ya da yüzlerini saçlarıyla falan örtmeye kalkışırlar. Ay bir de, avukatlar hep müvekkillerinin olduğundan kötü gösterildiğinden şikâyet eder. Aman aman akrabalar yakınlarının çirkin çizildiğine kanaat getirip saldırır; en tehlikelisi onlar.

Evet, Şef’in kızgın bakışları, korumalarının ve avukatlarının kızgın bakışları yani açıkça caydırıcı nitelikteydi. Şüphe yok. Beni etkilemiştir mutlaka ne kadar etkilenmemeye çalıştıysam da.

Davalıların resimlerini yapmayı nasıl mı meslek edindim? Doğru. İnsan günün birinde uyanıp, hah, bu benim işim, demiyor genellikle. Beş kardeşim vardı. Hepsinden farklı olduğumu gösterebilmek için resim yapmaya başladım. Önce moda resimleri çizdim. Bugün hâlâ o çizgileri en kanlı canlı davanın sanıklarında dahi bulabilirsiniz. Bir gün yakın bir arkadaşım, mevkiini kötüye kullanan bir savcının davasını izlemem için ısrar etti. Daha doğrusu kendisinin son anda işi çıkınca yerine ben gittim. O gün aniden bu işten, modadan kazandığımdan çok daha fazla kazanabileceğimi fark ettim. Özellikle televizyon kanalları ve önde gelen gazeteler, resme fotoğraftan çok daha fazla para öder. Mahkeme salonlarının ağır havasını resim, fotoğraftan daha etkin anlatır çünkü.

Haftalarca suçlularla aynı salonu paylaşıp suçların ayrıntılı dökümünü dinlemek, hapis cezaları, avukatların uzun savunmaları bir yana, bütün bunlar sırasında duyguların en işlenmemişine şahit olmak, herhalde bu fikir kaptı beni. Ama söylediğime bakma, mahkemede işlenen konular hayatın kanlı canlı, aşırı sahnelenmiş roller gibi, dramatik, yüksek sesli, her ne olursa olsun dikkat çekmeyi amaçlayan, olağanüstü görüntüsüne bürünen çarpıcı renkleri olmakla birlikte, mahkeme bürokrasisi ve yasal sürecin her ayrıntısı bu iddiayı çürütmektir. Her şeyi sıkıcı bir griye bulamak, deliliği ve aklın yolunu mahkemenin karanlık, sakin, ağır koridorlarına perçinlemektir. Ünlü ve son derece çekici bir aktristin, evlat edindikleri 7 yaşındaki kızlarının ırzına geçtiği gerekçesiyle yönetmen kocasını mahkemeye vermesi bile bu bürokrasinin ışığında boğulmaya mahkûmdur. O bakımdan benim için bu çelişkiyi göstermek, resimlemek önemli. Yasaların didik didik her şeyi sıradan hale getiren, deliliğe indirgeyen hükmü ve yüceliği karşısında, örneğin bir seri katilin davasında kafatası mimarisinin ince ayrıntılarına giren soğukkanlı morg görevlisinin profesyonel ifadesinde cinayetin dehşetini gösterebilmek demektir. Hele suçu kabul etmeyen zanlıların boş gözleri, suçlu görünmemek için sarf ettikleri çaba insanüstü bir çaba.

Belki gençliğimde çok Edgar Allan Poe okuduğum için dedektif, gözüm etrafımı böyle görüyor. Ama şu mahkeme salonunda mobilya gibi duran kâtipler dâhil bu mekânın ısrarla büründüğü alalaledilikten mahrumdur. Bak şu, köşede dava ile ilgisi yok görünen kâtip… O bir hikâyedir. Orada söylenenleri kayda geçiriyor, toparlak yüzlü Jakop. O kadar simetrik, o kadar mükemmel bir yüz nadir bulunur. Ufak bir kusuru var. Yok yok, onu demedim, yüzünde değil kusur. Tersine. Ayak düşkünü. O yüzden mahkemede olmadığı günler, kapı kapı ayakkabı satıyor. Tutkusu, en büyük zevki ona tattırdığı gibi, onu sürekli tetikte tutan, huzursuz kılan ve ara sıra tümüyle sakatlayan büyük bir utanç kaynağı. Bazen kendini tutamayıp taşkın bir hareket yaptığında şikâyetçiler sayesinde her şey altüst olur. Ve hâlâ daha karısına açılamadı. Son derece sadık olduğu halde, karısının durumunu kabullenmesini de istemiyor. Kültürel, dinsel, ne dersen, içinde bulunduğu zihni koşullardan dirsekleyerek bir çıkış yolu bulma ümidi içinde. Onun yüz ifadeleri arasında benim tercihim, bana karısına açılamayışını anlattığı sırada yüzünde belirendir, o anını yakalayabildiğime çok memnunum. Her seferinde resmime o yüzüyle girer.

Şu köşedeki yazar Mario Bozzo. 12 yaşındaki üvey kızına tutuldu. Kızın yaşını değiştirip durdu. O iş için habire mahkemeye gelip gitti bir ara. Ve sanki bu koridorlardan medet umuyormuşçasına, kızın yaşını değiştirmek arzusuna kapıldı. Mahkeme kabul ettiği an, onun gerçeği haline gelecekti kızın yaşı aslında, ne zaman doğmuş olduğu da önemini kaybedecekti. Kendine karşı o kadar dürüsttü ki ve o kadar içtenlikle açıklamaya çalışıyordu ki… Kabul edilemez bir meseleye takılmıştı şüphesiz; kabul etmeye kalkışmadan anlamaya uğraşıyordu. Onu da kendine çaresizce bahane aradığı anda yakalayabildim sanırım.

İkisinin de Bernardo Keskin ile benzeyen tarafı var bence. Anneleri cinayet kurbanı değil. Hayır. Onu kastetmedim. Keskin, kendisini adalet haline getirerek işlediği suçu örtüyor aklınca. Kendini gemleyemediği için kurbanlarını gemlemeye kalkışan azılı bir haydut. Kanun koridorlarında mevki sahibi oldukça deliliğine gem vurduğunu zanneden, fakat tersine, giderek kontrolden çıkan kişiliğine kılıf uydurma imkânı yaratan bir zavallı. Şu yaptıklarını düşünsene… Yolsuzluk, cinayet başta, ondan sonra kalk hâlâ daha da yüksek kamu mevkilerinde daha da onur gerektiren işlere soyun!

Kendi kendine yürü ya kulum! Her şey mubah deyip sağda solda kendinden çok daha küçük suçlar işleyenlerin peşine düş, onları hapse attır, şehre düzen, asayiş getir… Getirdi, doğrudur. Herhalde kendinden bildiğinden, ondan önceki şeflerden daha başarılı oldu. Peh peh!..

Bu da bacakları kesik Dolunay. Fotoğrafçı. Yanındaki kadına âşık. Aralarında çok güçlü bir cinsel çekim olduğu o kadar belli ki, ilişkileri acı ve tutkunun bir bütünlüğü. Onun portresini gözünün seğrilen tarafından yapmaya çalıştım. Ama tatminkâr bir sonuç alabildiğim kanısında değilim. Öbür yanında polisiye yazarı Hakikat Yazıcı oturuyor, matem giyisileri içinde.

Bir grup suçluyu yakından gözlemleyip onların arkasında sıralanan tanıkları, avukatları ve davalı yakınlarını çerçeveye almak, bir televizyon seyircisini dahi, canlı yayından çok daha tatmin eden portre çıkarır. Bir de güvenilirlik konusu var, sahnenin gerginliğini aktarabilmek için en önemli şey nüanslarıdır, yoksa görüntüyü abartmak ya da renkleri değiştirmek filan değil. Kısacası, önemli ayrıntıyı yakalayıp kayda geçirmektir, dolayısıyla iyi bir gazeteci kadar dürüst olmayı gerektirir.

Mesela bir fotoğrafçı olsaydım kameramı gözlerim gibi kullanamazdım. Kamera sağa sola kaymaz, halbuki çizerken başımı her tarafa çevirip gözlerimi her tarafa döndürebilirim. Bu şekilde, istediğim şeyin üzerine odaklanabilirim.

Yalnız zaman zaman kendi önyargılarımın üstesinden gelmek zor. Sevdiğim bir pop şarkıcısının katilini çizerken zorlandım mesela. Adamın aleladeliği beni çok rahatsız etti. Mahkemeye elinde Teneke Trampet romanıyla geldi. İçimizden biri işte. Halen kızgınım. Yaptığım resim hislerimi mutlaka bir şekilde kayda geçirmiştir. Bazen katilin şişko, ergenlikten yeni çıkmış, alelade birinden biraz daha fazla birisi olmasını arzuluyor insan. Tuhaf, değil mi?

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Şebnem Şenyener, Bir Türk Casusu’nun Mektupları, 30 Şubat, Dansözün Ölümü ve Karakter Taciri adlı romanların yazarıdır. İzmir doğumlu olup 1982’den beri New York’ta yaşamaktadır. New York’tan yazdığı sanat polisiyeleri Milliyet Sanat dergisinde 2008-2009 yıllarında tefrika edilmiştir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.