Küçük Paris Fena Öksürüyor – Sedat Demir

 

“İçinde, Kraliçe Belkıs ile Süleyman Peygamber meselinin kaybolduğu bir bataklığı saklıyor bu kitap. Her şey bu şifalı bataklıktan çıkıyor. Meksika söylenceleri ve tüm anlatılanlar. Bu anlatıların da hakkı, cemiyette en çok pişen üç yaşlı kadına verilmiş. Ülkemiz tarihi kadar derin, dertli hikâyesi var, üçünün de. Ayrıca her birinin sanatla olan ilgisini, onunla yoğun mücadelesini ve başarısız sınavlarının sonuçlarını okura ulaştırıyor, hikâyeleri. Kitabın bir diğer kahramanı da Samatya sokakları. Sinema, edebiyat ve müzik, bu sokakların arasında bataklığa dönüşmüş bu semtin çağıldayan deresinin içinde yüzüyor. Okuruna çeşitli imkânlar, dolayısıyla güçlükler sunan Küçük Paris Fena Öksürüyor, sıklıkla anlatıcının da yerini soruşturan bir kurmaca deneyimi. Okuyan için. Tüm bunları yaparken azıcık yazar kastının, okur hazzının ayarlarıyla oynuyor.” Küçük Paris Fena Öksürüyor’dan Ölürsem Yazıktır başlıklı öyküyü paylaşıyoruz.

Ölürsem Yazıktır


Her şey durmuş, caddenin ortasında bir pardösü kımıldıyor. İşte geliyor, ölüm telaşı, bordo bayatı pardösüsüyle. Sola bastığında sola yatarak, sağa bastığında sağa yatarak, yağmura lanet okuyarak, yokuş aşağı. İki sopadan bacak. Ufacık gövdesi. Tepesinde, gövdesi kadar kamburu. Sokakların küçük fırtınalarında yere çarpa çarpa gözden uzaklaşan gazete kâğıdına benziyor, zıplıyor.

Yaklaştı. Köşedeki kuruyemişçiye girdi. Badem, fındık içi siparişi verdi. Anlaşıldı, şarap içecek. Bekledi. Kır saçlı, fırça bıyıklı, tombul kuruyemişçiden bir makas aldı, hemen çıktı. Çıkarken cep telefonuyla konuşan geniş omuzlu, meşin ceketli adama tosladı.

“Önüne bak tosunum!”

“Pardon teyze…”

Adamı çapkınca süzdü. Gür altın saçlı, sert bakışlıydı genç. Bıyıklarının yerine bir gölge. Umursamaz bir şekilde arkasını döndü. Omuzlarının genişliği, daha önce evinden çıkan, kapıya sığmayan bir yakınlıkla yürümeye başladı. Ona, adamı gibi şöyle bir bakmak istedi. Bakamadı. O an kıvırcık tüylü bir göğsün kokusunu içine çekti ve makamınca, dili döndüğünce mırıldandı arkasından.

“Niye benden kaçıyorsun / Mavi gözlü sarışın bey / Gel gidelim Ada’ya biz.”

“Yok lan, aynı değil, çakır bu, Muhterem’inki maviydi, güfte de olmadı” diye sızlandı. Ensesi kaşındı yine. Bir eli havada, diğeri bacağında kaldırımdan indi. Başörtüsünün altından soktu elini. Ensesinde etsi bir ıslaklık, ağzında toprak kokusu. Ciğerlerine tozu birikmiş evlerin arasında, işini aceleye getirmeden semt pazarının bir ucunu aradı. Durdu. Sol elinin sonundaki iki parmakla kınalı saçlarını başörtüsünün altına yerleştirdi. Gözlerini kısarak, önünü kapatan apartmana öfkeli bir sıkıntıyla baktı. Kafasını kaldırdı. Güneş, yağmur. Yağmur güneşten akıyor. Su, yüzündeki oyuklara doluyor, sızdığı delikleri kavuruyor. Çenesinin üstündeki ve burnunun altındaki yarıkları bir araya toplayarak, dudaksız ağzını büzerek sustu. Ardından dudaklarındaki ruju parçalara bölerek, yüzünü koca bir boşluğa dönüştürerek ağza alınmayacak bir çığlık attı.

“Küfür etme teyze be… Mübarek cumartesi!”

Nihayet, hangi günün pazarı olduğunu bulmuştu.

“Sana ne lan it herif! Senin mi cumartesi!”

image

İşin nereye varacağı belli değil. Göğün kavurucu, sıcak bir nefesi var. Yerde gök. Gün boyunca inmiş yağmura, doluya rağmen su yüklü. Güneş kayboldu. Bulutların arkasında dalgalanan güneşi, sabahtan beri yanan sokak lambalarının ışığını bulutlar karartıyor. Yağmur ve terle ıslanmış semt pazarının, dünya sesiyle konuşmayan uğultusu da eklendi karanlığa.

Önüne çıkan bir triportörün sesiyle yerinden zıpladı. Kasasında erzak taşıyan bir triportör. Bir kamyonun yanına sığınan aracın küçük şoförüne kafasını salladı.

“Ali, koçum, nereye yetişiyorsun. Pazarın artığını mı toplayacaksın şerefsiz?”

“Yok be Teyze, lokantaya malzeme, mezelik.”

“Hadi bakalım.”

Şimdi semt pazarının bir kapısından içeri girdi, kalabalıkta kayboldu. Bordosu, kafaların kalabalığında kıpırdıyor. Canım benim, neden her gün aynı mıntıkayı kullanıp, aynı sokakları ezip, bir aşağı bir yukarı. Sonra damına giriveriyor akşam ezanında. Hava kararmadan, kararır kararmaz. Her gün, Kocamusta’apaşa’dan Küçük Paris’e, İstasyon Gazinosu’nun yanındaki balıkçıya, oradan da zıp zıp, doğru Merhaba Caddesi’ne. Volta atıyor. Bir ileri, bir geri. Ne bitmez aşkın varmış, ne ölmez tutkun Suzan.

Herkes ona Suzan der, ben ne diyeceğimi bilemem.

Nerede şimdi prensesim? Haydaaa, çok değil, az önce buradaydı.

Pazarın bir ucundan çıkmış, gülümseyerek elindeki poşete bakıyor. Yakaladım onu. Poşetin kenarından taze soğan ve kıvırcık fışkırıyordu, topraktan yükselir gibi. Onların altında da kırmızı soğan ve limon. Prensesim, benim tatlı prensesim, balık yiyecek bu akşam. Suzan’ım sahi, senin adın neydi?

Dur. Monitörlerin aydınlattığı Samatya İnternet’in önüne aktı. Okuması yazması yok. Kim öğretti ki, o bilsin. Anca bahar gelince Mazıdağı’ndan Karaisalı’ya, kışa doğru başka bir kamyonla köyüne. Anasını bilmez, babasını hatırlamaz. Bunun için ayrı ayrı küfürler sıralamış inci dişlerinin arasına, ıslıkla. Bir kamyonla kaçmış, evet, bir gece, bir imam nikâhıyla evlenmiş, sonra aynı nikâhla birçok adamla. Sırıttı, ardında bıraktığı tarlayı ve ablasını hatırlıyor: Açlıktan yirmisine kadar kupkuru, yirmisinden sonra bulduğunu yiyip elbiselerini daraltan, yedikçe şişen, patlayarak ölen. Önünden birisi tabağını çekecek gibi yerdi, Suzan’ıma göre ölmesi de açlıktandı, ablasının. Onu ve açlığı, pamukta, tütünde ve kenevirde bırakmıştı.

image

Şimdi de Dana Yokuşu’ndan aşağı, oradan Bestekâr Hakkı Bey Sokağı’na. Önünde yüzlerce kişi oturan evin önünde oyalanıyordur. Okuma bilmez, ama renkleri, ışıkları biriktirebiliyor. On beşinden sonra bir kasabada yaşadı. Eskiden Anadolu’nun her kasabası, şimdi İstanbul’un bir semti. Buldun tamam, orada! Ganyancının önünde. Bahisler kapandı ama bu kalabalık nedir, diye içeri bakıyor. Anlaşıldı, yine televizyonda Müjde Ar’ın filmi oynuyor. Dudak büküyor bizimki Müjde Ar’ın bacaklarını görünce.

Şimdi de gürültünün içinden bir patırtıyı seyrediyor. İki kişi kavga ediyor. Biri Ali. Bu triportörcü gerçekten efendi çocukmuş. Böyle dedi. Kulak kesildi:

“Oğlum, ne zaman vercen lan? Kılkuyruk!”

“Abi, yok inan ki sana borcum! Nerden olsun? Senin derdin başka abi.”

“N’olcak lan derdim, artis! Senin bana borcun olsun, n’olcak lan!”

“Abi ben bir şey demiyorum. Sana yanlışım olmaz, bunu biliyorum! Ama param da yok, bunu da biliyorum. Yok!”

Onların diyeceklerini mırıldanıyor. Eğleniyor:

“Senin elini ayağını! Lan! Vur lan, hadi vur posta koyacağına!” dedi ve elini cebine attı.

Suzan başını önüne eğdi, gülümsedi. Mırıldandı, “Evde şarap var,” dedi. İstediğinde harika Türkçe konuşur, sanırsınız saraylarda, konaklarda büyümüş. Şarabı düşünerek Bizans duvarlarını Latin yağmuruna dövdüren kilisenin olduğu yere saptı, minicik yağmur deresinin aktığı mazgalın içine tokalı ayakkabılarıyla, incecik bacaklarıyla aktı. Kayboldu.

Yanından geçsem beni görmez, bağırsam duymaz. Bana bakar da, beni görmez. Derin bir acıyım ben, çok derin bir acı. Kaçarken işaret bırakmaz, sonra dikiliverir önüme. Bir var, bir yok. Ben böyle anlatıp duruyorum, ama hanımefendilerin kendisi var mıdır yok mudur, onu da bilmiyorum. Şu an muhtemelen Kemancı’daki Boonc Pastanesi’nin camekanından içeri, kumral kızın epey de ela gözlerine bakan kumral çocuğun gözlerine bakıyordur. Kızın saçları dalga dalga. Gerdanı, alnı, yüzü pek de güzel.  Ne konuştukları önemli değil, birbirlerine her an sarılacakmış gibi bakıyorlar. Belki de sarılıyorlar. Benim bahtsızım da, “bu camın ardına ne ne bir şarkının ahı, ne de bir şiirin vahı geçer,” diyerek, dudak bükerek, hasretle ikisine bakıyordur.

Hakkında bir dedikodu var, ben inanmıyorum, bir söylenti. Diyenlerin yalancısıyım, bataklık kenarlarından, göl kıyılarından, okul kapılarından, parklardan çocukları bulup heybesine atarmış, onları evine götürürmüş. Gerçi ben görmedim ama evet götürür, biraz sevip sabah evinin önüne bırakır. Çocuğun haberi bile olmaz. Ben Suzan’ımı zor bulurum, bu müfteriler onu nasıl yakalar böyle yalanların içinde, onu bilmem. Karışık mevzuu.

Aradım, bir oto-yıkamanın önünde, siyah bir köpeği seyrederken yakaladım onu. Öylece durmuş, kendisinin yaşayıp yaşamadığını düşünüyor, yılları sayıyor, yaşını hesaplamaya çalışıyor. Yeter artık, ne olur düşme bu şarkıların kuyusuna, arama kuyuda kimseyi. Bak yine, tek eli ensesinde, segâh bir şarkı söylüyor.

“Olmaz ilaç sine-i sad pâreme / Çare bulunmaz bilirim yâreme”

Sıkıldı hesaptan. Büfedeki gazetelere bakıyor. Siyasete çok meraklı, ama anlamaz, ben de bilmem neyin ne olduğunu pek. Eskiden olsa, gazeteleri alır, Zabel’e götürür, içinde kendi adı geçen haberleri, ilanları soruşturur, şarkıcılara bakar, semtiyle ilgili havadislere kulak kabartırdı: “KARTAL İSTASYONUNDA ÇIKAN SİLAHLI ÇATIŞMADA, ARALARINDA 60 İHTİLALİNİN KOMUTANLARINDAN A.S.’NİN OĞLU İ. S. VE G. B. ÖLÜ BULUNDU.  HADİSE ESNASINDA ORADA BULUNANLAR BİR KİŞİNİN KAÇTIĞINI SÖYLEDİLER,” ya da, “KOCAMUSTAFAPAŞA ARI SİNEMASININ AÇILIŞINA MUHTAR VE KAYMAKAM TEŞRİF ETTİLER. ÖNCE SUPERMAN’IN FİLMİ OYNAYACAK, SONRA AYHAN IŞIK’IN SON FİLMİ.” Bu gazeteleri çantasına doldurur, işine yaramayanları Zabel’in sehpaya bırakırdı.

Sehpadan kaldırır gibi, ıslana ıslana maviden laciverde, sarıdan turuncuya, beyazdan siyaha, kırmızıdan bordoya dönen evlerin duvarlarına ve onların güvercin besleyen çatılarına doğru kaldırdı kafasını. Neden her doğana benzemiyordu, ölmüyordu? Vücudundaki kan, yerini toprağa bırakmıştı, yıllar önce boşalmıştı. Peki, neden kalbi durduğunda, ölen herkes gibi, keyifle ciğerlerindeki havayı boşaltamamıştı rahatça? Teninin acısı vücudunu çoktan terk etmişti, isterse derisini soyup pekâlâ çıkarabilirdi vücudundan. Bir de şişkin bir karnı vardı, üşüyordu. Gözyaşı dökülüyordu geceleri yanaklarından, gündüzleri ise dilinden küfür. Gözleri Suzan’ımın, gözleri, kimine göre kömür siyahı, kimine göre deniz. Gözleri, kimine göre ela, kimine göre bağ yeşili.

“Dünyanın endazesi bozulmuş, şirazesi kaymış,” diye sızlandı ve ağzında demir tadı, sekerek indi Balık Pazarı’nın merdivenlerinden. İsmi ancak hikâyelerde okunabilecek Küçük Paris Birahanesi’nin önünden, Develi Lokantası’nın yanından geçti. Meydandaki balık tezgâhlarından birinin önünde kuyruğa girdi. Dili az çok Kürdî, sıra kendisine gelince uçmaktan bahsedermiş gibi:

“Sarıkanat ver bana, yarım kilo!” dedi.

“Yarım kilo nedir ki be abla, üç beş tane ya gelir ya gelmez.”

“Her gün aynı terane. Tek kişiyim ulan, esnaf ol, ne diyorsam o. Az çok, sana ne. Bırak tezgâhtarlığı, hadi, hadi. Sucuk gibi oldum!”

Kimseyi tanıyor muydu acaba? Kimse onu tanıyor muydu? Kafasını omuzlarının arasına sokup Balık Pazarı’nı şöyle bir kolaçan ediyor şimdi. Yağmurun koyuluğu her şeyi eksiltiyor. Tren istasyonunun altında, önünden lağım fışkıran gazinoya dikkat kesildi. Gazinonun kapısındaki afişi gördü. Karanlıkta afişi nasıl gördüğüne şaşırdı. İçerdeki büyük televizyonda maç var, bunun zırıltısını dinliyor ama bunu nasıl duyabildiğine aldırmıyor. Kulağına eğilip, “Ne Behiye, ne Hamiyet. Sultan olacaksın, sensin sultan,” demişti, tam burada Muhterem.

“Daha tartmadın mı balığı?”

“Önünde ya teyze be iki saattir…”

“Hadi hadi.”

Balığı, soğanla kıvırcığın arasına bırakıverdi, Suzan. Hızlı adımlarla Küçük Paris’in önünden geçip merdivenleri sekerek çıktı. Kamburu bir sağa bir sola eğiliyordu. Eğilip bükülüyordu. Bir yandan doğru olmayan, verilip tutulmayan sözlere benzeyerek, bir yandan da kambur gibi, kamburun ta kendisi gibi. Sağa sola.

Dönüp meydana baktı. Aksaraylı bir kalantorun çirozdan yapılmış adamının, önünde, arkasını görmeyen, asla arkasına bakmayacak kamyon gibi cüsseli, yiğit mi yiğit bir adamın peşinden sağdığını gördü. Sonra yaslanıp tırabzana, bunun aynen böyle olduğunu, tıynetsizin geniş gönüllüye doğru bir bıçakla uzadığını sezdi. Biraz daha geri çekilince, tırabzanı bırakıp, bu dev gibi adamın arkasına, bizzat kendisinin ve Aksaraylının bu götten bacağı Muhterem’in üzerine nasıl saldığını şöyle bir gözünün önünden geçirdi. Arkasını döndü. İlik gibi, ateş gibi, mermer gibiydi. İti köpeği, serserisi, beyfendisi, esnafı, şoförü kendisine böyle diyordu vaktiyle. Muhterem’in böylesi bir kadından maada, yorgancının sümüklüsü Hacer’e, diş kovuğuna bile sığmayacak Hacer’e dönüp de nasıl baktığını hiçbir zaman anlamadığı için, anlayamayacağı için, Aksaraylının kucağına oturup, oradan nasıl da Muhterem’e, onun döşüne Piç Emin’in bıçağıyla uzanmaya çalıştığını, bunu unutmadığını hatırladı. Karşıya geçmeden önce meydana bir daha baktı. Yıllar önce, hep bu olup biten vakıanın, başkasının başından geçtiğini, gazeteli mazeteli, azıcık örtülü ölünün üzerine, ama başkasının başından geçtiğini, geçmiş olduğunu gülümseyerek andı. Gülümsedi ve karşıya geçti. Bir çırpıda caddenin karşısına.

Yokuşu tırmandı. Tırmanırken küçük küçük öksürüyordu. Bestekâr Hakkı Bey Sokağı’ndaki ganyancının önünde durdu. Gençlerin kavgası devam ediyor. Fısır fısır konuşup mevzuyu haybeye uzatıyorlar. Kanatları açılmamış bir kelebek peyda oldu. Cepten çıkan kelebek, birden ve soluk soluğa kanatlarını açıp havalandı ve bir yüzün sol yanağında derin bir yara açarak aşağı doğru kaydı. Elindeki kelebeği sallayan genç, façanın asıl sahibi benim der gibi Suzan Teyze’ye ellerini açtı. Suzan’ım da, “Olur, aferin” der gibi, çapkınca gence döndü, gözlerini yumduğunda kelebek bu kez ustalıkla boynun sol yanına savruldu. Yaranın sahibi, kelebeğin sahibini acıyan ve ihanete uğramış bir ifadeyle süzdü, eli yanağında.

Hep mi uğursuzluk peşindesin be Suzan’ım, hep. Doğrulmaya çalıştı. Kamburuna yaslanarak, beni duyuyormuş gibi. Baktı. Hayır bana değil, tam bulunduğum yere, bana bakıyor gibi, içinde durduğum boşluğa, boşluktan yardım dilenir gibi, boşluk onun rakı sarhoşluğundaki gövdesini kucaklayıp buralardan çok uzak, beyaz tüllü bir odaya, cibinlikli bir yatağa götürecekmiş gibi, o da boşluğu kucaklayacakmış, onu içine çekecekmiş gibi baktı, ve. Sanırım şu an beni ilk defa gördü. Titriyorum. İlk kez beni fark etti. Ya güller içinde yüzen bir halı. Ya da, tren istasyonunun olmadığı günlerde denize açılan penceresinden gördüğü gibi. Olsun.

Olsun. Ben bir sigara dumanıydım, beni silkeleyip çoktan dağılmak üzere kurulmuş pazarın içine girdi. Tenekelerde pazarcı esnafı çöp yakıyor, çöp arabaları sebze çürüklerini topluyordu. Durdu. Madam Herika’ya uğramayı aklından geçirdi. “Ölmüştür şimdi o,” dedi. Vazgeçti ziyaretinden. Eve giden sokaklara üşüyerek sokuldu.

Ağlamaklı gözlerle, bilmediği dilden bir şarkı mırıldanıyor, giderken evine, odacığına. Deterjan ve bisküvi kokan ahşap bakkalın köşesinden evinin sokağına hızla daldığında, çekirdek açan Ermeni kadınları gördü. Evlerinin önünde oturuyorlar. Küçük Paris’in ciğerleri bu evler. Toz içinde hepsi, kurum bağlamış, öksürüyor. Ermeni ahşabı, Rum mermeri. Genç olanları aralarında fısıltıyla konuşup gülüşüyorlar, yaşlı olanlar ise siyah başörtüleriyle birer karakuş gibi, birbirlerine tek hecelik bir ses bırakıyorlardı. Tamamı birer hikâye kahramanı olarak, olması gerektiği yerde duruyorlardı. Ne bir adım ileri ne de bir adım geri. Hepsiyle selamlaştı. Zabel Hanım’ın kızı Emma ortaokuldan sonrasını okumuştu. Gülerek laf attı:

“Lan Suzan Teyze, daha ölmüyor musun sen, anamın akranısın!”

“Ne ölücem lan, ananı gömdüm, seni de gömücem!”

Kaşlarını indirip meraklı bir gülücükle devam etti: “Sen de bi semirdin son günlerde, pırıl pırılsın kız, tevellüt kaçtı sende?”

“Ne yapıcan! Çok merak ediyosan söyleyeyim, seksenimi geçtim…”

“Gençsin kız işte sen benden. Kaptırmışsın askere alyansını ama, yazıktır kız sana.”

Bu askere alyans kaptırmak başka bir mevzu, ben şimdi hiç girmeyeyim buralara.

“Yahu Teyze, bırak ömrü, ömürler geçti be üstünden.”

“Teyze deme lan bana!”

Suzan, diğer tarafa dönüp, yine en gür sesiyle çığlık atar gibi bağırdı gırtlaktan, komşusuna: “Sallabaaaş, ayıptır, yaptır şu evini, dünyada mekân derler, hiç duymadın mı moruk!” Adamcağız, tekkenin sahibi, ayağa kalktı, sırıttı. İncecik boynunun üstünden açılan ağzında koca bir boşluk belirdi sırıttığında. Zazaca bir şeyler söyledi memleketlisine, Suzan da ona Zazaca küfür ettikten sonra, “İtin oğlu,” diye mırıldandı.

Anahtarını çıkardı. Salladı. Özlemle baktı kapıya. Önceden sağ kapı komşusu Ali Fuat, sol kapı komşusu Nusret Hızır. Bir sağa bir sola baktı. Bu evin sessizliğine gömülmeden önce, kilitlerini söküp söküp bir adam için kapısını açtığı günü yaşadı derin bir nefesle. Nihavendi de patlattı:

“Bir ihtimâl daha var, o da ölmek mi dersin

Söyle canım, ne dersin?

Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin”

Anahtarı çantasına attı ve kapıya bir tekme geçirdi. Çürümüş paspas kokusuna ve yalnızlığa açıldı kapı. Çok affedersiniz, yalnızlık deyip deyip duruyorum ama her hikâyede görebileceğiniz türünden değil bu yalnızlık! Affedersiniz, Suzan’ımın ayakları, esmer taşlardan yapılmış basamakları güçlükle buluyordu. Öyle bir yalnızlık.

Bu evde, en son ne zaman elektriklerin yandığını hatırlamaya çalıştı. Odasının kapısını itti. Cam kırıklarından giren rüzgâr, tüm kokuyu eve hapsediyordu. Kullandığı tek odaya, sokak lambasının aydınlattığı odasına girdiğinde tahta zemin gıcırdadı.

“Git lan ağzına sıçtığımın kedisi… Günaha sokma beni akşam akşam…”

Kedinin ağzına baktı. Tüyleri yolunmuş bir kumru. Paçaları sallanıyor. “Lan kancık, yine bataklıktan kumru mu topluyorsun şerefsiz?!”

Tombul, kırmızı, ıslak bir koltuk odanın ortasına yığılmıştı. Kendini koltuğa attı. Dışarıda olup biten her şey, arabaların kaportası, bulutların devridaimi, topuk sesleriyle insanlar, her hareket birer gölge olarak odanın duvarlarında oynuyordu. Eve yaklaşan arabalar, farlarının uzattığı ışıklarıyla, Suzan’ı odasına girmekle tehdit edip, homurtularıyla hemen uzaklaşıyorlardı. Odada kalan ışıkla birkaç ayrıntı daha çok belirginleşiyordu.

Duvarda asılı birkaç tablo. Yerde duvara dayanmış birkaç yağlıboya daha. Koltuğa yaslanmış başka bir tablo, içinde bir ovanın ortasında mutluluktan uçuşan bir evin resmi. Başka bir köşede, tuvale yapıştırılmış, içinde bir gölün aktığı, gölde kocaman kuğuların yüzdüğü bir tablo.

Soluna baktı. Kenarda, duvarın dibinde, oğlu Asım’ın yıllar önce içip terk ettiği, dar, uzun ağızlarıyla onlarca Tekel birası şişesi, solda bir tepecik, tepeciğin üzerinde bir karış toz. Asım içti onları, başka kim içecek.

Kendisini koltuğa fırlattı. Sesler. Her ses çok uzaktan, başka bir dünyadan. Başka acıları ünleyen sesler evin içinde koşuşturup duruyordu. Prensesim, kadın başınaydı ama bu seslerden korkmuyordu. Bu sesler tükenseydi, kahrından ölürdü. Saz varyeteleri, karanfiller, kolonya kokusu, peçeteler, meyhane masaları, rakı kadehleri, şişman ve yağlı eller, olsun, ve onların çok şişman gölgeleri. Onlar da duvara belli belirsiz yansıyor her araba farının ışığında. Vitrinde oğlu Asım’ın resmi, etrafında çerçevesi, onun içinde Asım’ın Oğuz Atay’a benzeyen yüzü ve bunun anlamsızlığı. Asım o, başka kim olacak.

“Şarap var işte,” dedi. Küçük tüpün içindeki lüks gömleğini yaktı. Diğer küçük tüpün üzerine tavayı koydu. Balık yiyecekti prensesim. Tavaya biraz yağ değdirdi. Yağ cızırdadı. Balık. Temiz bir duman.

“Şşşt al ulan, yarın yersin yavşak.”

Kedinin önüne balık.

Salata. Elle parçalanan kıvırcıklar ve soğanlar. Bir delikten sızan limon suyu. Yerden toplanan domatesler. Konserve kapağından akıtılan tuz. Prensesimin ziyafeti.

Koltuğa usulca oturdu. Kadifesine. Koltuğun. Dişlerinin arasında kalan etler, damağına batan kılçıklar. Bunları uzun tırnaklarıyla ve parmaklarıyla, çıkarıyor, ağzını temizliyor. Duvarda, tam koltuğun karşısına yerleştirilmiş, oğlu Asım’ın yaptığı, o yapmıştır, başka kim yapacak, başka bir resim. Latin bir şarkıcı. Kulaklarında koca küpeler. Halka. Az önce bir şarkı söylemiş. Dudakları, kıpırtısını saklıyor. Gerdanında bir kolye. Arkasında bir meyhanenin sarı ışıkları. Kendisinden daha mı güzel şarkı söylemişti bu kadın. Sırıttı.

“Çekil ulan!”

Kime diyor? Üzerime alındım. Ağzında kan ve toprak tadı. Kafasında Asım. Elini ensesine koydu, işaret parmağını ensesinden içeri soktu. Neredeyse gırtlağına, hatta küçük diline değecek parmağı. Gırtlağı olmasa. Gövdesinin arkasında, ensesinde koca bir oyuk açılmıştı. Kansızlık değil de, sanki bir geçit olarak ensesinde açılmış bu delik, midesini bulandırıyordu. Düşünüyor düşünüyor, bulamıyor. Asım yan müstakilde oturan oğlan mıydı. Oğlu muydu. Niye resim boyuyordu ki. Parmağına bakıyor, kurumaya yüz tutmuş kan pıhtısı. Başı dönüyor. Bir bataklığın etsi kumuna sürekli batıp çıkıyor.

Elini eteğine sildiğinde, eline, eteğine değen elleri düşündü. İri kıllı parmaklarında altından yapılmış kare yüzüklü eller. Tekrar sildi ellerini, gözünden birkaç damla yaş düştü. Ağlıyor denilebilir. Bileğine baktı, kol içine. Yukarıya. Bembeyaz. Elini yine ensesine soktu, çıkardı. Bir tutam saçı yolup yere bıraktı. Kıpkırmızı eli. Boğazını temizledi. Kumlu bir parça doldu ağzına. Ağzında dağıldı, dişlerinde. Gıcırdıyordu. Kumlar, alt ve üst dişlerinin arasında. Tükürdü. Kapıya baktı. Gözlerini kapadı.

Gözlerini kapar kapamaz, Zabel Hanım’ın vefat ettiği gün Sahakyan’a yürüdüğü gibi yürüdü. Yürüdüğünü düşündü. Yanındaki adamın kokusunu içine çekti. Kremini, kolonyasını. Saçlarının sabununu. Sarısını. Gözlerinin mavisini. Zabel Hanım’ın öldüğü sabahın gecesi, rakıyla sarhoş edip kendisini, onu da kandırıp soyunmamış mıydı. Kendisine çekip, onun o ateşten gövdesini, kıvırcık göğüs tüylerine saçlarını karıştırıp, hıçkıra hıçkıra, sıcaklığını, Muhterem’in. Öyle çekmişti ki içine onu, sımsıkı sarılıp sırtındaki etine. Elini kasıklarına attı, kasıklarını ovaladı. Sabah kendi düğünlerine gider gibi Zabel’in cenazesine gitmemişler miydi. Gitmişlerdi. Kolonya, parfüm, kravat, şapka. Muhterem diyorlardı beyfendiye ama adı neydi sahi? Kafa kâğıdında ne yazıyordu? Boş koy, ne yazıyorsa yazıyor, ne önemi var ki adların.

Koltuğa fırlattı gövdesini. “Aşk ne belalı, ölsen de bırakmıyor yakanı.” Her gece tam bu saatte, bu cümlesinin ardından kodes pişmanlığı dikilir önüne. Adam sesiyle. Ona önce Muhterem’in adını sorar. Lakabını değil. Sonra sırasıyla imanın şartını, aşkının adını, kadınlığını, gurur ve hırsın aşkla aynı kazana girdiğinde yükselen kan kokusunu, ihanetin içinde ne tür sıvılar dolaştığını, milliyetini, meşrebini, mezhebini, nerelerde çıktığını, nerelere girdiğini, nasıl olur da sevdiği erkeğin azmettiricisine yardım ve yataklık yapabildiğini anlatır. Tane tane konuşur, onun neden burada olduğunu anlatır. Suzan’ım her bir cümleye omuz silker, dudaklarını büzer, “hayır” der. Yine aynısı oldu. Adamın sesi bitince, kendisinden başka konuşanın olmadığını fark etti. Kendisinden başkasının bulunmadığını odada. Yine tek elini dizine koyup, kalkmaya nazlanarak kalktı. Zabel’in ona defalarca okuduğu manşeti yazan gazeteyi aradı. Bulamadı. Olsun. Suzan’ım başka bir gazete bulur, bulduğu manşeti Zabel’in okuduğu gibi okur. Gözlerini kapadı. “SAMATYA’DA, KAHVEHANECİ MUHTEREM LAKAPLI ŞAHSIN ÖLDÜRÜLMESİ VAKASIYLA İLGİLİ GAZİNO ŞARKICISI SUZAN DİLBER VE KABADAYI ÖMER LÜTFİ TOPAL GÖZALTINA ALINDILAR”

Gözlerini açtı. Huysuz huysuz çöktü koltuğuna. Duyduklarına pek inanmıyordu. Başını sağa sola salladı. Bira şişeleri çarptı gözüne. Birkaç görüntü yansıdı gözlerine, gülümsedi. Asım doğup büyüdü mü. Nerden çıkardı Asım’ı. Var mıydı ki. Sadece tuval mi boyardı peki. Tabak çanak. At arabası da boyar mıydı. Elini kasığına götürdü, kasığını ovaladı. Buradan çıkardı Asım’ı, buradan düşürdü.

Kaç yaşında öldü Asım. Kaç yaşına kadar masal dinledi. Koltuğunda toparlanırken, “Anlattıklarımın masal olduğuna kim inanır ki?” dedi. Düşündü, hangi masalları anlattığını. Brandalı büyük kamyonun arkasından dünyayı seyreden Prenses’in masalı. İlerledikçe, kamyonun arkasında bıraktığı dünyanın insanları. Tek tek sayardı Suzan’ım bu insanları, Asım’a. Birden fazla kralın bulunduğu ülkede olup bitenler başka bir masaldı. Asım’la bulurdu en kral olanını. Filiz Akınlı bir masal vardı, anlatırken hep Filiz Akın girerdi içeri. Muhterem’e, onun kadar güzel miyim, dediğinde, Muhterem ona, ondan daha güzelsin, derdi. Suzan’ın çok sevdiği masal, şarkı söyleyen küçük kızınkiydi. Olaylar, şarkı söylemenin yasak olduğu ülkede, bundan haberi olmayan küçük bir kızın şarkı söylemesiyle, bir prensin ona eşlik etmesiyle başlardı.

Bir tek bana anlatmıyor hikâyesini. Bana. Anlatsa ne güzel olur. Üç Kadın’ın hikâyesine döneriz sonra. Şimdi Suzan’ın karnı çok üşüyor. Derdimiz bu. Ölüm şişkinliği. Elini, zayıf gövdesinden fırlamış karnına, dokunulması günah olan bir şeyi tutar gibi koydu. Her akşam eve geldiğinde başından geçenleri oğlu Asım’a anlatırdı. Asım meraklı. Uykuya geçen yüzüyle. Masal dinler gibi uyurdu. Her şeyin en iyisini anlatırdı oğluna, kendisininmiş gibi. Midesini bulandıran her şeyi de anlatırdı, başkasınınmış gibi.

Hatırlayamadı, hangi masalı anlattığını. Anlata anlata unuttuğunu. Suzan’ım düşünüyor, hiçbir şey aklına gelmiyor, zaten hiçbir soru umurunda değil, cevap aramıyor. Hele ölümü. Ölümü hiç mi hiç düşünmüyor. Bir şarkı okunuyor kulaklarına yıllardır, tam ezan saati, alacakaranlıkta, duvardaki gölgelerle. Ölmek aklına gelmiyor. Gündüz sokakta, evdeyse leyli. Koltuğun kenarında, kırık camlı pencerenin dibinde, iple palas pandıras sarılmış, üzerindeki çamur kabuğu yüzünden hiçbir harfi okunmayan koca bir gazete demeti duruyor. Hepsinde de ismi var. Aralarında Zabel’in öldüğü gün, olaylar, memleketin durumları. Başvekilin idamı, Muhterem’in Paşa Meydanı’nda yere serilmesi. Hiçbir yokluğu sevmiyor, hiçbirini. Ölülerin yanında açılmamış, el sürülmemiş, kız gibi şarap şişeleri, yıllarca içilmeyi bekleyen.

Öfkeyle bıraktı gövdesini koltuğa. Tek bacağını kıçının altına soktu. Vaktiyle askılı bir elbiseyle açıkta tuttuğu, pırıltıların gezindiği kolunu usulca kaldırdı yine. Yine sabah olmayacak. Katır inadı, merkep inadı, bu bataklıkta aşkını akılla arayacak. Bana bakıyor, gözlerimin içine. Beni görmüyor. Aldırmıyor orada olmama, ama umursuyor benim varlığımı, hatta yalvararak mırıldanıyor şarkısını. Şimdi bir eli havada, çiçekli bir şarkıyı söylüyor bilmediği bir dilden. Ağlamaklı, kara sesiyle.

Karşıdaki tabloda sapsarı bir kumluk, içinde kumrular, kelebekler kaynıyor. Ateş gibi. Hızla koşup, içinde kaybolduktan sonra akşama doğru kumruya, kelebeğe dönüşüp, üzerinde uçmayı umduğu bataklığa benziyor. Koşup, kumla boğulmayı göze aldığı, bir çırpıda içinden çıktığı bataklığa. Ortada üç tekerli bir araba. Şimdi Ali’nin kullandığı triportör denilecek. Evet, Ali’nin kullandığı. Triportör.

Karnı yandı. Titreye titreye ağlıyor. Kolunu indirdi hızla, koltuğun kenarına sertçe vurdu, bir şarkıyı bitirir gibi, bitirmiş gibi. Hırsla. Diğer elini şişkin karnında gezdiriyor, parmaklarıyla derisini yoluyor. Hamile sanki yeniden. Asım’a. Oğluna ya da karnında iki el, iki ayak gürültüyle debeleniyor.

İlk kez yapacağım bunu, ilk kez. Eteğini kaldırıp kasıklarına sokulacağım. Şimdi. Ah be güzel. Okuyanını azıcık rahatlatır mısın ki, roman olsan. Rahatlatıp azıcık göğe yükseltir misin ki. Yine hikâyesini anlatmıyor, yok, yalvarsam da anlatmayacak. Ben de yapacağım artık, yapacağımı. Usulca.

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Sedat Demir, yaşıyor. Büfecilik, kuruyemişçilik yaptı ve hırdavatla da ilgilendi. Küçük, yeşil bir bisikleti vardı, Bankan marka. Kontra fren sistemine sahip. Edebiyat fakültesinin kantinini, bahçesini çok sevdiği için derslere giremedi ama akademide on yıl boyunca Eco, Ong-Benjamin bağlamında yazınsal iletişim çalıştı. Doktorasını verecek. Olursa. Sosyal bilimler ve yazınsal metin çevirileri yaptı, reklam yazdı. Epey uzun süre editörlükle uğraştı. Varlık, Kitap-lık, Notos, Radikal ve Cumhuriyet Kitap, Post Öykü’de kritikleri, öyküleri ve söyleşileri çıkmadan önce, çıkarken ve çıktıktan sonra birçok kişinin erişebileceği mecralarda kritikleri, öyküleri, söyleşileri yayımlandı. Şu an, bu yıl içinde yayımlanacak İmitasyon Picasso ya da Reprodüksiyon Van Gogh’un yanı sıra Bacaksız Ornitorenk: Umberto Eco ve Yazınsal İletişim adlı yapıtları çalışıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.