Doğaya saldıranlarla onun savunucuları hep karşı karşıya gelecek.’

 

“Güçlü öykülemesi ve özgün üslubuyla sevilen Ömer Açık, çocuklar için yazdığı ikinci romanında yine sıcacık ve umut dolu bir dünya yaratıyor. İlk çocuk romanı Menekşe İstasyonu’ndaki zengin dil kullanımı, mahalle kurgusu ve birbirinden ilginç kahramanlarıyla dikkati çeken yazar, bu kez rüzgârla haşır neşir, hayallerinin peşinde koşan bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Çocukların heyecanını, yaşamı algılayışını başarıyla aktaran yazar, yarattığı mahalleyi ekmek fırını, kedili kitapçı ve dut ağaçlı meydan gibi sevginin sıcaklığını yansıtan ayrıntılarla biçimliyor. Benim Babam Ömür Adam, öğretmenlik görevini sürdüren Açık’tan, hem küçükler hem de büyükler için şiir tadında bir roman.” Ömer Açık’la Benim Babam Ömür Adam’ı konuştuk.

İlk kitabınız Menekşe İstasyonu’nda mahalle ve mahallelilik odaklı bir hikâye vardı. Bu kitabınızda da öyle. Mahalle kimi zaman bir kahramana dönüşüyor. Mahalleyle ilişkiniz nasıl? Edebiyatınızda mahalle kendini bir şekilde hep var etmeye devam mı edecek?
İnsanın yaşamda nasıl ayağını ait olduğu toprağa basması gerekirse edebiyatta da durum biraz öyle sanırım. İçine doğduğumuz ortam, içinde var olduğumuz mekân/lar, onsuz kendimizi eksik hissedeceğimiz topraklar… Köy, kent, yol, sürgün ya da bir mahalle. Hepsi aynı kapıya çıkıyor sonuçta. “O yer”, her neresiyse artık, dilinden yaşama karşı tutumuna kadar insanı esaslı biçimde tamamlayan bir unsur. Doğallığında yazının içine de siniyor. Hatta bazen doğrudan doğruya zemin oluyor yazıya. Öte yandan mahalle, özellikle 2000’lerin başından bu yana kapitalist doymak bilmezliğin gözünü diktiği bir alan. Kâr hırsına yeni halkalar eklemek derdiyle mahallelere saldırıyor inşaat tekelleri. Mahallelerde on yıllardır, yer yer çarpık da olsa, yaratılan değerleri yerle bir etmek istiyorlar. Eleştirilecek ve değiştirilmesi gereken çok yanı olmasına karşın mahalle yaşamı, dikine binlerce metrekare alana bizi hapseden bu çarpık yapılaşmaya göre oldukça ileri ve insanidir. Bu ülkenin kültürüne karşı yapılmış temel bir yıkım hareketi olarak görüyorum kentsel dönüşümü. Bir kültürsüzleştirme operasyonu. Halklar ve insanlar arasındaki dayanışmayı yerle bir ediyor çünkü. Mahalle kültürü biz olabilmenin çekirdeğidir. Bir nevi büyük aile. Aynı ortamı soluyan aileleri, şehrin dört bir yanına sürüp aralarındaki bağları, gelenekleri, sözlü kültürü ve dayanışmayı kopararak aslında geleceği kendi adına yeniden yeniden projelendiriyor kapitalizm. Mekânlar üzerinden yürütülen bu kavgada halkın, mahallelinin, mahallemdeki berberin, terzinin, bilcümle esnafın, komşumun, öbür mahalle sakinlerinin ve kuşkusuz mahallemin güzel gözlü çocuklarının tarafındayız. Ben de, hayal ettiğim edebiyat da.

image

Benim Babam Ömür Adam’da hikâyenin dili ve anlatım biçimi çocuklara çocuk gibi davranmıyor. Bu şekilde çocuklar da hikâyenin gerçekliğinden, bağlayıcılığından, akışından kuşku duymuyor. Çocuklar kendilerine çocuk gibi davranılmasından hoşlanmıyor değil mi? Peki, nasıl oluyor da bazı yazarlar halen didaktik anlatımlar konusunda ısrarcı olabiliyor?
Çocuklar biz istesek de istemesek de habire öğrenirler. Oradan buradan ve elbette kitaplardan. Çocuğun ihtiyacı olan, iyi insan olmayı öğütleyip duran bir kitap değil ki. İyi kitap, iyi hikâyeler anlatan kitaptır. İnsan gerçeğini çocuğa anlatabilecek olan bir yapıt lazım çocuğa. “Şöyle davranmalısın, böyle davranmamalısın” denilmesinden biz yetişkinler nasıl ifrit oluyorsak çocuklar da öyle. Sen doğanın, insanın, geçmişin ya da geleceğin öyküsünü dilin döndüğünce anlat yeter ki. Çocuk, onun içinden iyiliği de kötülüğü de kendi tarzında süzecektir. Çocuk okur, cümlelerinizin ona bir şeyleri kafasına vura vura öğretmeye niyetlendiğini hissettiği anda kitaptan kopar. Elbette o bir çocuk, ancak bunun satır aralarında şunu şunu yapmak iyidir, bunu bunu yapmaksa kötü biçiminde kendisine hatırlatılıp  durmasından haklı olarak nefret eder. Benim Babam Ömür Adam‘da, çocuk olmak isteyen bir çocuk var deyim yerindeyse. Hayatı kendi mütevazı penceresinden sorgulayan bir çocuk.

Fiko’nun en yakın arkadaşı Şair Amcası… Şair Amca, Fiko’nun birey olduğunu unutmadığı ve hatta tüm hayalciliği ve içtenliğiyle ona yaklaştığı için mi bu kadar yakın arkadaş olabiliyorlar
Şair Amca yaşamdan korkmayan biri. Üretmeyi ve üretimini farklı mecralara taşımayı bilen biri. Elbette bir miktar hayalci. Çevresiyle ilişkisi de bu özelliklerine göre şekilleniyor. Fiko’yla sahici bir bağ kurabilmesi böyle açıklanabilir sanırım. Her çocuk, düzen dışı olana ilgi gösterir. Farklı olana yaklaşmaktan çekinmez. Yetişkinler onlara farklı olandan korkması, uzaklaşması gerektiğini daha beş yaşına gelmeden bin kere söyleyip çocukları düzene boyun eğmeye zorlamamışsa tabii. Şair Amca Fiko’nun görebildiği kadarıyla değişik biri. Onunla arkadaş olması çok doğal. Hangimiz bu yaşımızda gerçekten yapmayı çok istesek bile mahallemizdeki ağaca tırmanırız. Utanır, kınanmaktan korkar, yapmayız. Şair Amca yapıyor ama. O noktada da bir çocukla hemeninden ve samimi bir bağ kurma olanağı yakalıyor.

image

Şair Amca’nın isminin, karakteri biçilirken bir işaret olarak kullanıldığı kanısındayım. İsimlerin insanları etkilediğine inanan yazarlardan mısınız? Şair Amca’nın her işi denedikten sonra kitapçı olarak “kalabilmesi” isminin getirdiği bir kaderin, kurgunun tezahürü mü?
Karakterleri isimlendirmek sahiden belalı bir iş. Şu ya da bu adı koyduğunuz anda ister istemez yaşam biçimini kaba çizgilerle de olsa belirlemeye başlamış oluyorsunuz. Bununsa hem avantajlı hem de zararlı yanları var. Şair Amca’ya adı kelimenin gerçek anlamıyla şair olsun diye konmuş. Oysa şair olamamış, ama diyelim ki adının hakkını vererek yaşamış/yaşıyor. İnsanları tanımaktan korkmadan, iş değiştirmekten ve batırmaktan korkmadan, yaşamın getirdiklerinden korkmadan… Hikâyeye kitapçı olarak girmesi biraz da mahalleyi bu anlamda tamamlayabilmek için herhalde.

İsimlerinin insanları etkilememesi imkânsız. Ama yapıp ettiklerimiz adımızın içini dolduruyor zamanla. İnsanların gözünde bir isimden fazlasıyız sonuçta. Bense adımı unutarak yaşayabilmeyi yeğlerdim. Belki de bir adım olmadan. Salt doğanın öylesine bir parçası olarak. Ne ki, insanlar her gün adımı defalarca hatırlatıyor bana.

“Dünyaya şair gibi bakmak.” Şair Amca’nın tam olarak yaptığı bu sanıyorum; insanlardan ayrı tutmuyor ne hayvanları ne de bitkileri… Şair Amca bu tavrıyla, bu “bakışıyla” yalnızca Fiko’nun değil bütün çocukların en yakın arkadaşı olabilecek yetişkinlerden, yanılıyor muyum?
İnsanların yaşamlarının bir noktasında değerli bir kılavuzla karşılaşması bulunmaz nimet bence. Kılavuz derken bir arkadaş, bir akraba, bir kitap, öğretmen ya da şu an aklıma gelmeyen herhangi birinden söz ediyorum. Dünyanın nasıl bir yer olduğunu kırıp dökmeden, baskı yapmadan, severek ve eğlenerek anlatabilme sabrını gösterecek birinden… Şair Amca, öyle biri bence. Yanınızda gerçek bir dost gibi durabilecek biri. Bu nedenle bütün çocukların arkadaşı olabilir kuşkusuz. Her çocuğun bir Şair Amcası olsun hatta.   

image

Sevda Öğretmen öğrencileriyle çok iyi anlaşan, onlarla vakit geçirmekten öte birdirbir dahi oynayan biri. Benim hatırımda böyle öğretmen pek yok. Öğretmenliğe devam ettiğinizi de göz önünde bulundurarak size sormak isterim: İyi veya kötü, bir öğretmenin izlerini nasıl taşıyor öğrenci? Kötü öğretmenin izlerini sırtlanabiliyor mu gençliğinde, büyüdüğünde?
Çocuklarımızın önceki soruya yanıt verirken kullandığım anlamda iyi bir öğretmenle okulda karşılaşma olanağı epeyce az. Ne yazık ki böyle bu. Öğretmenlerin çocuğa bakış açısı alabildiğine çarpık. Beslendikleri küçük burjuva kültürden kaynaklanan bir olgu ama bu. Bu, arada kalmış kültürde çocuk, haklarıyla birlikte bir insan değil, insan olmaya aday bir varlıktır. Öğretmen onu evde, okulda ya da sokakta eğitecek, insan edecek. Bir de kendi isteklerini her şeyi önüne koyan bir düşünce egemen öğretmenler arasında. Çocuğun gözündeki konumunun farkında değil öğretmen. Kendi yaşamı hiç de yolunda gitmiyorken öğretmen, onlarca öğrenciye nasıl yardımcı olacak. Belki kurtuluşlarının ortak olduğunu fark ederek. Öğretmen ve öğrenci aynı düzenin sakatladığı, budamaya çalıştığı iki unsur. Ama bunu fark etmesini engelleyen bir küçük burjuva propagandasının etkisi altında: bireycilik. Hal böyle olunca öğrencisine bundan fazlasının hayalini kurduramıyor işte. Salt öğrenci değil, koca bir ülke taşıyor bireyci, gerici, bilimselliğin b’sini taşımayan eğitimin etkisini.

“Şu ağaca iyi bak Fiko. Akıl defterine de yaz. Sen büyüdüğünde belki o artık burada olmaz. Kim bilir? Ama hatırlamayı başarırsan, bu ulu ağaç hep seninle birlikte olacak.” Bu sözleriyle Şair Amca’nın, -hikâyenin geçtiği yıl net olmasa da- Gezi’yi ve devamını içinde bir yara gibi taşıdığı okunabilir mi? Yoksa bu sözler, dünyaya şair gibi bakan birinin sözleri mi yalnızca?
Kitap, her ne kadar Gezi’den sonra yayımlansa da, ondan önce yazıldı. Gezi hep vardı ama yaşamımızda. Bin yıl önce de vardı mesela. Doğanın talanı -insanı da doğanın bir parçası olarak gören düşünce insanın sömürülmesini de doğaya karşı yapılmış bir hareket olarak algılar- ve ona karşı direnişler. Bundan sonra da farklı yaşanmayacak. Doğaya saldıranlarla onun savunucuları hep karşı karşıya gelecek. Biri diğerini alt edene kadar. Derdimiz bin yıl sonra da aynı şeyleri yaşamayalım diyedir.

Bu arada dünyamızdaki her türlü kötülükten en çok çocuklar etkilenir, bunu bir kenara yazmak gerek. Göçten, susuzluktan, işsizlikten, yoksulluktan, doğanın tahribatından… Aklınıza ne gelirse.

“Umut insanda” ama. Başka bir olanak da yok. Hem hikâyenin, kitabın, şunun bunun, şu dünyada yapıp ettiklerimizin bir değeri olacaksa, çocuklarımızın gözlerine her gün umutla bakabilirsek olacak zaten.

image

Benim Babam Ömür Adam / Yazar: Ömer Açık / Günışığı Kitaplığı / Roman / Editör: Müren Beykan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / 1. Basım Ekim 2015 / 139 Sayfa

Ömer Açık, 1980 yılında Adana’da doğdu. Daha sonra taşındığı Ankara’da büyüdü. Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Eğitiminin ardından önce Adana’nın bir köyünde, sonra da Mardin’de öğretmenlik yaptı. Çocuklarla çocuk olmayı, çarşı pazar dolaşmayı ve yolculuklara çıkmayı seviyor. Çocuklar için yazdığı ilk romanı Menekşe İstasyonu’nda (2015) bir mahalle ve dayanışma öyküsü anlatan Açık, eşiyle birlikte İstanbul’da yaşıyor ve öğretmenlik mesleğini sürdürüyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.