‘Okul ülkeye benzer.’

 

“Güçlü öykülemesiyle çok sevilen eğitimci, yazar Ömer Açık, üçüncü romanında, okul koridorlarından yaşama uzanan felsefi bir hikâye anlatıyor. Sıklıkla kullanılıveren alfabetik sıralamayı sorgulayan roman, sürprizli kurgusuyla dikkati çekiyor. Sözün unutulan gücünü hatırlatan yazar, şiddetten uzak gerçekçi karakterler eşliğinde adalet, özgürlük, dayanışma gibi önemli kavramları tartışmaya açıyor.” Ömer Açık ile Montsuzlar’ı ve romanın kahramanlarından yola çıkarak günümüzü konuştuk.

Kitap “umudun çocukları’na…” ithafıyla açılıyor. Kimdir bu umudun çocukları? Onları umudun çocukları olarak görülmeye değer kılan farklılık nedir?
Umudun çocukları, yeryüzündeki adaletsizliğe çocuk diliyle, çocuk aklıyla karşı koyan, insanın insanı sömürmediği bir dünya kurma umudunu diri tutan tüm çocuklar ve tüm yetişkin-çocuklardır. Behçet Aysan’ın “Ateş Deresi”nde dediği gibi, “Yozgatlı, Erzurumlu, Sivaslı / okula gidiyorlar, çantalarında / göçlerin tarihi ve yoksulluğun coğrafyası / taşıdıkları. / tarihi değiştirecek olan çocuklar / dünyanın en güzel çocukları”dır onlar.

IMG_6032

“Montsuzlar” herkesin gitmek istediği bir okulun, reklam kampanyasıyla öğrencilerini ayrıcalıklı hissettirdiği için tercih edildiğini düşündürüyor çoğu zaman. Bu tür okullar, aileler tarafından eğitim kalitesinden ziyade öğrencinin toplumsal “ayrıcalık” kazanması amacıyla mı seçiliyor dersiniz?
Ebeveynlerin ve gençlerin okul seçimlerini etkileyen birçok neden var. Reklam, kapitalizmin topluma saldığı bir virüs. Her şey, tabii eğitim de, bir meta olarak görüldüğü için efendilerin satılık kataloğunda bulunuyor. Ayrıcalık kazanmak, elbette okul etiketleriyle de mümkün. Ama böylesinin hayatta ne kadar karşılığı var, tartışılır. Anne babaların ve çocukların işi çok zor. Nitelikli eğitimin temel bir insan hakkı olması bir yana, bu ülkede ona ulaşmak samanlıkta iğne aramaktan daha güç. 

Veysel ve Yelda, onlara mont verilmemesi ve verilmeme nedeni arasında kurdukları bağlantı nedeniyle müdürün odasına gidiyorlar ve Veysel içgüdüsel bir biçimde “efendim” diyor ilk cümlesinin sonunda. Sistemin adaletini sorgularken, kendini ait hissetmediği bir odada insan kendi konumunu mu hatırlıyor yeniden?
Bürokratik mekanizma size haddinizi hatırlatarak işe girişir zaten. Giyim kuşamı, oturup kalkması ve mekân kullanımıyla tabii. Devlet dairesi için de geçerli bu durum, okulda müdür odası için de. Bir de müdür, müdür yardımcısı odalarının geçmişten bugüne zihnimize kodladıkları var. Öğretmenler tarafından buralara gönderilme ve çekilme durumları… Makama koşulsuz saygı, bürokratik aygıtın olmazsa olmazı zaten. Veysel, kendini disiplinin vücut bulmuş hâli olan müdürün karşısında bulunca afallıyor biraz. Bu müdür bir süre sonra adaletsizliğin temsilcisi de olacak ayrıca. Güzel memleketimizde hangi alanda adalet peşinde koşarsanız koşun, aygıt çalışır ve size haddinizi bilmeye davet eder. Sistemin adaleti ezilenleri susturma aracıdır. Susturma ve dilsiz bırakma.


Alfabetik dizilişe bağlı olarak değerlendirilmeyi kabul etmiyor Veysel, bunun adil olmadığını düşünüyor. Veysel’in bu tavrını ve devamında harflerin dizilişini sorgulaması mikro ölçekte sistem sorgusu olarak da okunabilir mi?
Okul ülkeye benzer diyoruz ya, bunu herhangi bir devlet kurumu için de rahatlıkla söyleyebiliriz sanırım. Sistem tel tel dökülüyor aslında. Bunu görmemek için kör, sorgulamamak için tamamen duyarsız olmak gerek. Haksızlığa uğradığımızı hissetmediğimiz tek bir gün yok nicedir. Günlük haberlere bir göz atın yeter. Hele çocuklar, haksızlığın katmerlisini yaşayıp duruyor. Çünkü güçsüzler ve sorgulama, hesap sorma yetenekleri ailede ve okullarda özenle köreltiliyor. Veysel itiraz ediyor, soru soruyor, araştırıyor, değiştirmek için adım atıyor, bedel ödüyor… Bu, kuşkusuz bir sistem sorgulamasıdır. Ve bir çocuk için hatırı sayılır bir adımdır. 

Sizce müdür neden hiç kimseye mont vermemek veya montlar tamamlanıncaya kadar beklemek yerine montları olduğu kadarıyla dağıtmayı, sekiz öğrenciyi de montsuz bırakmayı uygun görüyor? Bunu, görevini yarım da olsa yapmış olma isteğiyle açıklayabilir miyiz?
Çünkü adı “idareci” onun. Oraya durumu idare etmesi için getirilmiş. Varlık sebebi bu. Mağdur yaratmayı hafife alıyor. Önemsemiyor ya da. Belki de şimdiye kadar imza attığı haksızlıklara kimse ses çıkarmamış. Evet o görevini yapıyor, durumu idare ediyor, ama bu kez sert bir kayaya çarpıyor. Konuyu, şanssızlık diyerek küçümsemek yerine burnuma adaletsizlik kokuları geliyor deyip kuyuya taş atan bir deliye. Sonra taşlar çoğalıyor ve o kuyuya sığmıyor artık. Keyfi davranmadan önce bir kez daha düşünmeli bundan böyle.

IMG_6035

Romanın sonuna yaklaşırken Müdür İbrahim Demirdöven hakkında şaşırtıcı bir bilgiye ulaşıyoruz. Sürprizi zedelemeden sormak isterim: Sistem, içinden geçen herkesi kendinden başka birine mi dönüştürüyor nihayetinde? Özüne zarar mı veriyor?
Böyle okumak mümkün. Bunu müdürün kendisi de itiraf ediyor zaten. Bu demirden bir çarktır. Hepimizi dişlinin parçası olmaya zorlar. Her gün her gün yaşadığımız farklı bir şey mi sanki? Sisteme direnebildiğiniz kadar insan kalırsınız. İrili ufaklı haksızlıklara kayıtsız kalmadığınız zaman insan olmaya yaklaşırsınız. Veysel’le Yelda’nın, hatta müdürün gençken biraz da içgüdüsel, çocukluğun, delikanlılığın hesapsızlığıyla yaptığı da bu. Eşitsizliklere boyun eğdikçe insanlıktan uzaklaşıyoruz günbegün. Gençlikteki isyankârlık giderek törpüleniyor ne yazık ki. Düzen, olan biteni izlemekle yetinen, müdahale etmeye çekinen birer korkağa dönüştürüyor insanı…

“Okuldaki düzeni ve düzensizliği gözlemleyerek o ülke hakkında hiç azımsanmayacak bilgiler edinebilirsiniz,” deniliyor romanda. Ülkenin hali pürmelâli en küçükten en büyüğüne kadar her bireyin hayatını mı değiştiriyor? Düzen ve düzensizlik bir noktada geleceğin belirleyicisi haline de mi geliyor?
Ursula K. Le Guin, özgür olmanın disiplinsizlik anlamına gelmediğinden söz eder bir denemesinde. Bizde özgürlüğün düzen karşıtı olduğu düşünülür. Bir bakıma öyledir de. Çünkü kurallarla, yasaklarla, cezalarla, daha bin türlü insandışılıkla kuşatılmışız. Ülkenin bu hali yediden yetmişe herkesin yaşamını etkiliyor elbette. Umutsuz olmak için epey neden sıralayabiliriz ilk ağızda. Ama tek bir umut kırıntısı bile hepsini yerle yeksan etmeye yeter. Umut? Usta yanıtı vermişti çoktan, umut yine insanda. Direnen insanda. Umudun çocuklarında…

IMG_6034

Montsuzlar / Yazar: Ömer Açık / Günışığı Kitaplığı / Roman / Editör: Müren Beykan / Editör Asistanı: İpek Baysan / Yayın Koordinatörü: Özlem Akcan / Son Okuma: Hande Demirtaş / 1. Basım Ocak 2017 / 216 Sayfa

1980 yılında Adana’da doğan Ömer Açık, daha sonra taşındığı Ankara’da büyüdü. Hacettepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden mezun oldu. Eğitiminin ardından, önce Adana’nın bir köyünde, sonra da Mardin’de öğretmenlik yaptı. Çocuklarla çocuk olmayı, çarşı pazar dolaşmayı ve yolculuklara çıkmayı seviyor. Çocuklar için yazdığı ilk romanı Menekşe İstasyonu ’nda (2015) bir mahalleyi ve dayanışmanın öyküsünü aktaran Açık, Benim Babam Ömür Adam’da (2015) rüzgârlarla dolaşmak isteyen, hayal gücü sınırsız bir çocuğun öyküsünü anlattı. Son romanı Montsuzlar’da (2017) alfabetik sıra kabulünü adalet kavramı çerçevesinde sorgulayan Ömer Açık, eşi ve kızıyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.