On Yedi – Booth Tarkington


“William, herkesin sadece bir kez geçtiği on yedinci yaşına bastığında, dünyayı anlamakla ve oyunlarla gerçekler arasındaki farkı algılamakla ilgili o kadar az çaba gösteriyordu ki, yaşamda sahip olduğu her şey onun için hem hiç sonu gelmeyen bir oyun hem de hayatın ta kendisiydi. Ama başına gelen duygu aşktı ve aşkın da bir oyun olduğu gerçeğini öğrenmesine daha hayli zaman vardı… On Yedi, gençliğin zamana bağlı olarak asla değişmediğini gösteren bir edebiyat şaheseri olarak iki kez filme uyarlanmış, iki farklı müzikale, bir tiyatro bir de radyo oyununa dönüşmüş kült bir eserdir. İki kez Pulitzer Edebiyat Ödülü almış dört yazardan biri olan Booth Tarkington; toplumsal düzeni kuran dinamikleri, aile içi ilişkileri ve insanlığın kendisini anlatan romanlarıyla okurlarını büyülemeye devam ediyor…” On Yedi’den iki bölüm yayımlıyoruz.

William

 

William Sylvanus Baxter, Washington Street ve Central Avenue’nun köşesindeki eczanenin önünde bir anlığına düşünceli düşünceli durdu. Eczaneye girmeden önce cevaplaması gereken deruni bir sorusu vardı: Gazoz büfesindeki gencin, “Hadisene, ne alacağına bir karar ver; yoksa veremiyor musun?” demesine mahal vermek istemedi. Böylesine bir kabalığa -hem de kızların ve kadınların önünde- tahammül etmek zordu ve William Sylvanus Baxter doğuştan bu karakterde olmasına karşın, artık bu durumu alttan alamayacağı bir yaşa gelmişti. O nedenle, bunun gibi bir duruma yol açamamak için, daha büfeye gelmeden çikolatalı çilekli karışımdan almaya karar verdi. Mamafih içeri girince, seyrelmiş dondurma ve bu tatlarla pek de çekici olmayan dolu bir bardağı bitirip, sanki yarım düzine daha içebilecekmiş gibi bir edayla, aygın baygın bir şekilde, “Pekâlâ, buradayım, o hâlde bir tane daha içebilirim. Tekrar doldur. Aynısından…” dedi.

Beş parasızdı, sokağa çıktı ve eczanenin vitrininden yansıyan görüntüsüne büyülenmiş gibi ve dramatik duran bir şekilde baktı sonra bakışları afili, küçümseyen bir neşeyle değişti. Gelip geçen insanlara bakışıydı bu. Sanki yukarılardan bir yerlerden, lütfedip de insanlarla gizemli bir biçimde alay eder gibiydi – çünkü William Sylvanus Baxter tam on yedi yaşındaydı ve hayata dair içsel bir bilgisi olanların dış görünümlerini sunmayı öğrenmişti; ayrıca tüm yabancılarla çoğu tanıdıklarının kıyafetlerinin ve zekâsının daha alt bir seviyede olduğunu bilirdi. Bir süre daha köşede oyalandı, acelesi yoktu. Aslında o da bu uzun yaz aylarını çok sıkıcı bulurdu. Ara sıra geometri alanında (Gelmesine daha çok zaman olan sonbaharın beklentisiyle.) yapmış olduğu birtakım çalışmaların önemli olduğu düşünülmezse, mühim bir işi de yoktu; zaten o da şüpheliydi, çünkü çoğu zaman elinde bir kitapla evinin verandasının gölge olan kısmında uyuyakalırdı. Onun için, bir yerlerde yapacak bir işi olmadığından, erken saatlerde eczanenin önüne konuşlandı ve önünden gelip geçen aşağı tabakadan insanlarla (tabiri caizse) Alabama’nın yerlisi olduklarını iddia eden orta sınıf burjuvazisini izledi.

Görünüşe göre onun varlığından pek de rahatsız olmadılar, işlerine güçlerine baktılar; ona dikkatle bakanlar sadece zenci yayalardı. Bu insanların bakışlarıyla karşılaştığında hemen yakalanıyordu; çünkü hiçbir zenci, bir parça haz ve özlem sancısı duymadan onun yanından geçmiş olamıyordu. Aslında William Sylvanus Baxter’ın kravatının tropik şiddeti ve şapkasının o tuhaf göz alıcılığı da, onun gece vakti kasabanın zenci mahallelerinde dolaşmasını kesinlikle emniyetsiz kılıyor olabilirdi. Hiç kimse şapkanın renginin ne olduğunu anlamasa da, mavi mi yeşil mi bilemese de, yine de donuk, hırpalanmış ve gösterişli şeklinden daha makuldü; belki de tepesi patlamış ve felaket bir biçimde eteklerine zarar vermiş olan bir volkanın minyatür bir hâliydi. Şapkayı gayet doğal, umarsız bir havayla takmıştı; ama o hava yalnızca gözünün bebeğiydi.

Geri kalanına gelince, kıyafeti doğal, sıradan hatta birkaç detayı eksikti; yumuşak yakalığının sivri uçlarından bir tanesi düğmelenmişti ama diğerinde, eskiden düğmenin olduğu yerde yıpranmış bir ip görülüyordu; düz rugan ayakkabıları isteksizce cilalanmıştı, ayrıca saçlarının da kesilmesi gerekiyordu; hatta çenesinin orasında burasında kendi başlarına bir görüntü sergileyen sakal tutamları için de bir şeyler yapılabilirdi. Zaman zaman dokunup yoklardı, elini yüzünde gezdirir ve bir şey tespit ettiklerinde parmak uçlarının minik minik pıtpıtlamasına izin verirdi.

Böylelikle keyifli düşüncelere daldı ve kalabalık sokağı unutmuş göründü.

Adsız

 

Yaşı, tavırları ve görüntüsü pek de kendisinden farklı olmayan bir tanıdığının candan selamıyla kendine geldi.

“Selam Saftirik Billy!” dedi bu kişi, “William Sylvanus Baxter. Ne haber?”

William hiç de hevesli görünmedi; tam tersine, sıkıntıyla kaşlarını çattı. Bu ‘Saftirik Bill’ lakabı -uzun zaman önce neşeli dostları tarafından ‘William’ ve ’Sylvanus’un birleştirilmesiyle üretilmişti- hiç hoşuna gitmezdi, özellikle de herkesin içinde kısaca ve mertçe ‘Baxter’ olarak çağrılmak isterken. Yine de bunun için herhangi bir dargınlık ifadesi göstermek zordu; çünkü Johnnie Watson’ın niyeti kötü değildi, sadece el âlemin yanında yüksek sesle söylemişti.

“Bilmiyorum,” diye soğuk bir biçimde yanıtladı William.

“Sıkıcı zamanlar, değil mi?” dedi Watson, arkadaşının tavrına biraz bozulmuştu. “Dün May Parcher’ın yeniden kasabaya döneceğini duydum.”

“İyi, dönsün!” dedi William, hâlâ haşindi.

“Onu ziyaret etmesi için bir kız getireceğini söylediler,” derken Johnnie ses tonunu, gizli bir şey söylermişçesine ayarladı. “Kızın gedikli bir hoppa olduğunu söylediler ve…”

“Ne olmuş öyleyse?” diye araya girdi heves kıran Bay Baxter. “Bana pek de fark etmez, sanırım!”

“Oh, hayır, fark etmez. Sen kızlardan hoşlanmazsın ki! Yo, olamaz!”

“Hayır, hoşlanmam!” diye sert bir yanıt verdi. “Hayatımda, yaşayıp yaşamadığını merak edeceğim bir tanesini bile görmedim!”

“Gerçekten mi?” diye sordu Johnnie, bu sohbetin açığa çıkardığı görüş onu sarsmıştı. “Gerçekten de öyle mi?”

“Evet, ‘gerçekten’ öyle!” diye haşince yanıtladı William. “Hepsi ölebilir, öldüklerini fark etmem bile!”

Johnnie Watson derinden etkilenmişti. “Niye ki, ben senin onlar için böyle hissettiğini bilmezdim, Saftirik Billy. Ben hep senin biraz şey olduğunu düşündüm…”

“Pekâlâ, onlar için böyle düşünüyorum!” dedi William Sylvanus Baxter, bu sinir bozucu lakabın tekrarlanmasına kızmıştı, gitmeye hazırlandı. “İstersen onlara da söyleyebilirsin, benim için fark etmez!” diye ekledi omzunun üzerinden. Ve mağrur bir şekilde caddeden yürüyüp, Bay Watson’ı o âna kadar hiç şüphelenmediği bu kadın düşmanlığı konusunu düşünmeye terk etti.

Aslında William Sylvanus Baxter’ın, insanların içinde ‘Saftirik Billy’ olarak çağrılmasına öfkelendiği için kızlar hakkında o zalim kelimeleri kullandığını anlayacak zekâ yapısına sahip değildi; ayrıca onun, kendisine saldıran kişinin açtığı herhangi bir sohbet konusunu aşağılamaktan başka bir muhalefet şansının olmadığını da bilmiyordu. Bununla birlikte, söylenenleri doğru kabul etmeyen bir yapıda olduğundan, incinmek yerine durumla içtenlikle ilgilenmiş ve bilhassa Saftirik Billy’nin, sevgisinden büsbütün dışlanmış olan sınıfın temsilcileriyle konuşmasına değeceğine karar kılmıştı.

Bu sırada William, kasabanın ‘konutlar kısmı’na doğru yola koyulmuş ve şimdilik zamanın da geçmesiyle birlikte sıkıntısından kurtulmuştu. Omuzlarını, kendisini izleyenler üzerinde bir aymazlık etkisi yaratması ümidiyle, vurgulayıcı bir biçimde kullanarak kendi tarzında yürüdü. Onun izleyici anlayışı normal değildi; çünkü birisi ona baksın ya da bakmasın, kendi yaşında ama karşı cinsten birisinin yaklaştığını görünce bu durum daha da vahim bir hâl alıyordu.

Böylesine bir kişi ile evinden birkaç yüz metre uzakta, kaldırımda karşılaşan William Sylvanus Baxter, kızı gördü; ama o bir hayli uzaktaydı. O gölgeli ve ıssız yerde yapılan yolculukta hiç kimse yoktu, orası ikisine ayrılmıştı. Ayrıca kız, kaldırımda onun olduğu taraftaydı; dolayısıyla hayatlarında ilk defa, yüz yüze karşılaşmaları kaçınılmazdı. Uzaktan bile olsa kızın yabancı olduğunu anladı; çünkü kasabada bu kadar moda olan şekilde giyinen tüm kızları tanırdı! Ve o zaman, aralarındaki mesafe azaldıkça, kızın büyüleyici bir şekilde güzel olduğunu gördü; hatta tanıdığı kızların hepsinden daha güzeldi. Bu gizem avantajının yanı sıra, yaklaşan bu görüntü yaşça daha büyük, beneksiz, bembeyaz bir kedi yavrusunu akla getirecek kadar cazip ve zarifti; çünkü onda, büyüleyici bir şekilde ortaya konan çekingenlik yerine, kesinlikle kızın neden olduğu bir çeşit oyunculuk vardı. Tam o anda, kızın sağ kolunun altına yerleşmiş hafif ve pofuduk yükü, üzerine eğildiğindeki bakışıyla kesinleşti: Boynunda pembe kurdelesiyle, pamuk gibi tüyleri olan minik bir köpek vardı –hayvan şımartılmaya doymuştu ve gerzek bir biçimde bu ayrıcalıktan bihaberdi. Köpek yarı uykuluydu!

William, köpeği görmeden ya da sadece kızın ne kadar güzel olduğunu gördüğü anda kalbi -fiziksel kalbi- aceleyle doktor çağırmaya gerektirecek kadar hızla çarpmaya başladı. İçinde yetişkinlerin yaptığı gibi şeyler yapma arzusu baş gösterdi. Dahası, beti benzi değişti –pençe pençe kızardı. Nefesi kesildi, diyaframında bir baskı hissetti.

Kızın sol elindeki küçük şemsiyenin rengini ayırt edememişti; ama ona yaklaştıkça çevreyi pembe bir pus bürüdü ve tüm dünya adeta enfes bir pembeye dönüştü. Bu zarif parlamanın altında, kızın bakışları düşünceli ve üzgündü. Anlaşılan, William ile birbirlerine birkaç metre yaklaşmalarına rağmen onu fark etmemişti. Fakat o, kızın başını kaldırıp bakacağını ve gözlerinin buluşması gerektiğini biliyordu –boynunu yakasına sürttüğü tuhaf bir sallama hareketine çalışarak kendini hazırlamıştı. Dolayısıyla, içgüdüsel bir biçimde daha çok rahatlayıp, biraz da erkeksi bir umursamazlık görüntüsü sergileyecekti. Çabalarının bir hata olduğunu fark etti; gerginliği ona çok zarar veriyordu ve metrelerce değil, kilometrelerce öteden fark ediliyor olmalıydı. Ve o anda, başına bir şey geleceğine dair paniklediği o anda, kızın koyu renkli kirpikleri yavaşça kalkınca, kafasında bir şimşek çaktı.

Ağzını biraz açtı ve kızın gözleri iri, ürkütücü gözleriyle buluşurken üç parmağını ağzına götürüp, kızın onu esnemesinin tam ortasında şaşırtmış olduğuna dair, hafiften bir sesli kanıt verdi.

“Ayyy!” dedi.

Bir saniyeliğine kızın gözlerindeki mavi pırıltı daha da parladı -turkuvaz renkli nazik oklar oğlanı vurdu da vurdu- ve ardından kızın bakışları bu tarifsiz çarpışmadan çekildi. Kızın küçük, beyaz ayakkabıları onu ileri doğru götürürken, William’ın soluk pabuçları ters istikamette yola koyulmuştu bile – dayanılmaz bir isteksizlikle William’a eşlik ediyorlardı. Fakat tam William ve o sevimli yaratık yan yana geldiklerinde, başı yana dönük bir hâldeyken kız kendi kendine bir şeyler mırıldandı ama o neler dediğini duydu.

“Hadisene Flopit! Uyan!” dedi kız, bir annenin bebeğiyle konuştuğu şekilde. “Pek de ilgişiş.”

William’ın ayaklarıyla soluğu gelişigüzel duruverdi. Bir an için kızın kendisiyle konuştuğunu düşündü ama sonra ilk kez, kızın kolunun üzerinden, o hareket ettikçe sarsılan köpeğin aygın baygın pofuduk kafasını gördü ve hitap edilen beyefendinin William Sylvanus Baxter değil, Flopit olduğunu anladı. Ama, yoksa onu mu kastetmişti?

Eskisi gibi olmasa da soluğu düzene girdi. O görkemli şemsiye gölgeli akçaağaç dalları arasından güneşin damlalarını yakalayarak sokaktan geçerken, kızın arkasından bakakaldı. Köpeğin pamuksu başı hâlâ görülüyor, kızın şeffaf yeni üzerinde ritmik bir şekilde sallanıyordu. Acaba William’ın farklı olduğunu mu söylemek istemişti? Gerçekte hitap ettiği kişi William mıydı?

Kızı takip etmek için iki adım attı; ama ansızın boğucu bir utangaçlık ile, ya kız köşeden bakar da yaptığımı görürse korkusu onu durdurdu. Geri dönmeye cesaret etmeden önce, hızla geri dönüp evinin bahçe kapısından girdi. Ve tesadüfen oluyormuşçasına bir hava vererek geri dönüp baktığında ise kız gitmiş, besbelli ki köşeyi de dönmüştü. Yine de sokak pek boş gelmedi ona; hâlâ ılık ve hoş kokulu bir şeyler vardı ve hava, pembe bir parlaklıkla kaplıydı. William kapı kasasına yaslanmış, çenesi ellerinde, o bilinmeyenin kaybolup gittiği sokağa dalmıştı. Ayrıca ruhunda da bir heyecan vardı; çünkü kız işini çok iyi yapmıştı.

“İlgişiş!” diye mırıldadı. Kızın sesini taklit ederken çıkardığı sesin inanılmaz benzerliğinden dolayı kendisi de çok heyecanlandı. “İlgişiş!” tam da kıza hissettirdiği şeydi; kendisi de soğuk, ilgisiz bir adamdı. Tüm kızların hissetmesini dilediği şeydi bu. Ve, iğneleyici! Bir keresinde May Parcher, Joe Bullitt’in son derece iğneleyici olduğunu söylediği zaman gıpta etmişti. William bir sonraki örnek derste Bayan Parcher’a, William Sylvanus Baxter’ın, Joe Bullitt’in iki katı iğneleyici olduğunu göstermek için çabalamıştı. Fakat bu büyük çaba başarısız olmuştu; çünkü William, Bayan Parcher’ın Bay Bullitt’e bir nevi mesaj göndermekte olduğunu anlamamıştı. Bu, onun cinsine özgü bir hüner değildi; William söylediklerini öyle bir biçimde tekrarlasın ki, Joe Bullitt duyup, ne demek istediğini kendisine sorsun diye ümit etti.

“Pek de ilgişiş!” diye mırıldandı William, hayallere dalıp bahçe kapısına yaslanırken. “İlgişiş!” Adsızın sesindeki cıvıltının asaletini tam olarak yakalamaya çalıştı. “İlgişiş!” Ve bu tatlı, büyüleyici biçimde bozuk kelimeyi tekrarlayarak sanki kendinden geçer gibi oldu; önünde net olmayan, harika resimler beliriyordu; en az bulanık olan bir tanesinde at sırtında, Flopit ile bir yarış arabası arasında koşturuyordu. Sonra, hayvancağızı sahibesine veren William, dörtnala fırlamaya hazır olan, mükemmel eğitimli küheylanına atlayıp sallapati bir biçimde eyere yerleşiyordu (onda muhafız eyeri vardı.). “Fakat sizi tekrar görüp, nasıl doğru düzgün teşekkür edeceğim?” diye haykırdı kız, yalvarırcasına. “Başka bir zaman –belki,” diye cevapladı William.

Ve kızı bir toz bulutunun içinde bıraktı.

(…)

Çeviren: Rukiye Erulaş

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.