‘Cezaevi koşullarında yazdığım bir romandı Yaşasın Yenilenler…’

 

Öner Yağcı’nın ‘Yaşasın Yenilenler’ romanı yazarın ilk romanı olmasına rağmen, otuz yıl önce yazılmasına rağmen, ilk kez yayınlanıyor. “Yazılma, dışarıya gönderilme ve roman olarak basılması gerçekten ilginç bir serüvendir. Mamak cezaevi koşullarında günü gözleyerek ve geceleri gizli gizli yazdım bu romanı. (…) Her gün koğuşu hallaç pamuğu gibi atan aramalarda bir yerlerde saklamayı başardım. Yazarken de, saklarken de elbette koğuş arkadaşlarımın yardımları oldu.” diyen yazarla, kitabın yazılış hikayesini, yeniden basımını ve bu kitabı yazdıran dünyayı konuştuk.

İlk romanınız “Kardelen” ve yeni romanınız “Yaşasın Yenilenler”de 12 Eylül üzerinde duruyorsunuz…
‘12 Eylül’ döneminde ise, o dönemin devrimci öğretmen örgütü TÖB-DER’in genel merkez yöneticisiydim ve tanıklığımın sınırları ülkemizin dört bir yanındaki toplumsal muhalefeti gözleyebilecek ölçüde genişlemişti. Bu tanıklığın Kardelen, Turnalar ve Kaptan başta olmak üzere romanlarıma yansıması doğal bir sonuçtu. Bu doğallığın yeni romanım Yaşasın Yenilenler’e de yansımış olmasını da, toplumsal sorunlara yapıtlarında ayna tutan gerçekçi bir romancının tavrının sonucu olarak değerlendiriyorum. Toplumsal yaşamı yeniden düzenleyen 12 Eylül düzeni kültür ve sanat ortamını da kendi ideolojisine göre düzenledi. Kültür sanat alanında tekellerin kültüre egemenliği için atılan adımlar, ‘sanatta star sistemi’, ‘küfür romanları’, magazinleştirme, mistikleştirme, toplumsaldan uzaklaştırma gibi programlar, ekonomik ve siyasal programlar gibi düzen açısından başarılı sonuçlar aldı. Dediğiniz doğru, sistemin darbelerle gerçekleştirmek istediği politikaların edebiyata da uygulanmasıyla alanda olumsuzluklar yaşanmıştır ve darbelerin genel etkisi bakımından 12 Eylül’ün sonuç ve hasarlarının, getirdiği olumsuzlukların daha ağır olduğu çok doğrudur.

ANASAYFA.öneryağcı öneryağcı1

“Yaşasın Yenilenler” 30 yıl sonra gün ışığına çıkan bir roman. Neden bu kadar zaman beklediniz? İlginç bir yazılma süreci olsak gerek?
Cezaevi koşullarında yazdığım bir romandı Yaşasın Yenilenler. Uzun cezaevi yıllarından sonra başlayan yazarlık yaşamım süresince yazdığımı unutmuştum bile. Bunca yıl gecikmesinin iki nedeni var. Birincisi yıllar sonra kavuştum romanı yazdığım deftere. İkincisi de yaşam biçimimize ve düzene egemen olanların yarattığı edebiyat ortamında “yeter artık 12 Eylül edebiyatı” anlayışının bağnazlığının baskısıdır… Yazılma, dışarıya gönderilme ve roman olarak basılması gerçekten ilginç bir serüvendir. Mamak cezaevi koşullarında günü gözleyerek ve geceleri gizli gizli yazdım bu romanı. Günü gününe tanıklığın sonucudur yazdıklarım. Her gün koğuşu hallaç pamuğu gibi atan aramalarda bir yerlerde saklamayı başardım. Yazarken de, saklarken de elbette koğuş arkadaşlarımın yardımları oldu. Dışarıya çıkarma konusunda da ‘dayanışma’ sözcüğünün hayata geçirilmesinin başarılmış olduğunu söyleyebilirim.

İlk “Kardelen”i yayımlamıştınız ama ilk yazdığınız romanın “Yaşasın Yenilenler” olduğu görülüyor…
Yaşasın Yenilenler’i 1981 yazında Mamak’ta yazmıştım, Kardelen’i ise 1984’te Çanakkale Cezaevi’nde. Şans Kardelen’e güldü. Çanakkale’de daktiloyla yazdığım için, çıkar çıkmaz Akademi Kitabevi Ödülü’ne katılmıştım Kardelen’le. 1986’da ödülü alınca yayımlandı ve sevilince ardından yenileri geldi.

“Yaşasın Yenilenler”de eleştiri-özeleştiri-hesaplaşma öne çıkıyor ama hep olumlu açıdan bakılmış gibi.
İlk hesaplaşma denilebilir. Eleştirmeyi, özellikle kendimizi eleştirmeyi başaramazsak yaşanılanlardan nasıl ders çıkarabiliriz? Yaşanılanı nasıl deney haline getirebiliriz? Teori dediğimiz şey yaşanılanlardan, başkalarının başka yerlerde yaşadıklarından çıkarılan sonuçların sistemli hale getirilmesi değil midir? Ödenen bedellerin boşa gitmemesi için yaşanılanın dersler çıkarılacak biçimde eleştirilmesi gerekiyor elbette. Devrim yolu engebeli, dolambaçlı, sarp ise, elbette çeşit çeşit tuzaklarla, pusularla, kuşatmalarla, saldırılarla doludur. Bilerek ya da bilmeyerek yapılan yanlışlıklar, hatalar da eklenmeli bunlara. Üstelik yalnızca düşmanın yaptıkları değil dostların yaptıkları da anlatılmalı ki mücadeleyi gelecekte sürdürecek olanlar benzer yanlışlara düşmesinler hiç değilse. Yenilginin en büyük öğretmen olması bunu başarmakla mümkün hale gelir. Yaşasın Yenilenler’de 12 Eylül’ün ilk aylarında öyle bir görevi yerine getirmeye çalışmışım demek ki… Olumlu bakış? Eh, o da benim tercihim olsun. Amaç bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğuna göre…

“Yaşasın Yenilenler”de anlattığınız Mamak Cezaevinde 2,5 yıl yattınız. 12 Eylül olduğunda TÖB-DER’de yöneticiydiniz. TÖB-DER yasadışı bir yapılanma mıydı? Neden tutuklandınız?
TÖB-DER, o dönemin büyük öğretmen örgütlenmesiydi, 700’e yakın şubesi, 220 bin üyesiyle en büyük demokratik kitle örgütüydü. Elbette yasal bir örgüttü ve tüm mücadelesini yasaların denetiminde, ışığında sürdürüyordu. Geçerli hukuk kurallarını çiğnememek için çok güçlü bir hukuk bürosu da vardı TÖB-DER’in. O büroda görev yapan avukatlarımız Halit Çelenk başta olmak üzere değerli hukukçularımızı da selamladım Yaşasın Yenilenler’de. Attığımız her adım, yaptığımız her eylem yargı denetiminden geçiyordu. Savcılıklardan ve mahkemelerden sayısız takipsizlik, kovuşturmaya yer olmadığı, beraat gibi aklanma kararları almıştık. Ama 12 Eylül kendi hukukunu da getirdi ve tüm o yargı kararlarını geçersiz saydı. TÖB-DER büyük ve etkili bir örgüt olduğu için toplumsal muhalefete gözdağı verilmesi için susturulmalıydı. İşte bunun cuntanın kararıyla için yöneticilerini tutukladılar.

Kişi, içeri ilk adımını attığı andan itibaren nasıl bir süreç yaşıyor?
Kişiden kişiye değişir tabii bu. Gözlemlerimle yakaladığım farklı farklı algılayışları romanımda anlattım. Başka bir dünyadaymışsın gibi kabullenmek zorundasın yoksa oranın gerçeğine zor katlanılır. Oradaki dünyanın, hapishanenin duvarlarıyla sınırlanmış olduğu kabullenilince oradaki hayatı normal günlük hayatmış gibi katlanılır hale getirebiliyorsun. Ben daha önce de yattığım için 12 Eylül’deki hapisliğimde deneyimli sayılırdım. Bu bakımdan, nasıl davranırsam en doğru biçimde o zaman dilimini aşarım sorusunun yanıtını biliyordum kafamda ve onu uyguladım. Bir de tabii asıl olan, en önemli olan,  ne için yattığının bilincinde olmaktır.

 “Neler neler öğreniyor insan hapiste?”
Bunu da uzun uzun anlattım Yaşasın Yenilenler’de. Mıymıntılıklardan, bir şeylere kafayı tatmaktan, orada olmanın da mücadele etmenin ve yaşama sarılmanın bir parçası olduğu öğrenilebilir örneğin. Romanda bu öğrenmenin boyutlarını çeşitli kişilerden yaşam kesitleriyle aktarmaya çalıştım.

Mamak’tan başka Çanakkale Cezaevi’nde de yattınız… Görülüyor ki hapishaneler sizin için tam anlamıyla okul olmuş…
Öğrenciyken, 12 Mart döneminde, ilk kez birkaç ay Mersin cezaevinde kalmıştım. Sonra da 2 yıl kadar Mamak cezaevinde. Sonra 12 Eylül döneminde ardı ardına TÖB-DER tutuklamaları geldi. 2, 5 yıllık Mamak serüveninden sonra. Çanakkale ve İmralı cezaevleri girdi sıraya. Buralarda, birçok yoldaşım gibi kitaplardan, teoriden öğrendiklerimi de uygulayarak, cezaevini bir okul haline getirmeyi başardığımı sanıyorum. Dünyanın çeşitli ülkelerinden, çeşitli dönemlerdeki hapishane anlatımlarını doğru değerlendirince, nasıl okul haline getirilir sorusunun yanıtı bulunabiliyor. Umutsuzluğa kapılmadıktan sonra önüne çıkarılan her engeli aşmaya çabalamak devrimcilerin görevidir.

Romanınız kahramanlarından Erdem’in Kaptan Ahab ile arasında kurduğu bağı anlatır mısınız? Özgür öyle bir anlatıyor ki hapishaneyi… Hatta “…eğer insan başarabilirse, hapisliğin epeyce yararlı tarafı da oluyor.” diyor. Ne dersiniz?..
Yaşama tutkuyla sarılmak asıl olan. Kaptan Ahab’ın tutkusu da Moby Dick’ti. Erdem’in yaşamı savunması ve güzelleştirmek için mücadelesini böyle bir tutkuya dönüştürmesi çok gerçekçi bir saptamadır. Romanda Özgür’ün öğrenme ve değişme sürecine çok ağırlık verdim. Delikanlı bir devrimcinin inancını bilinçle zenginleştirerek daha doğru bir devrimci olması serüveni, yaşamamız gereken anlamlı bir serüvendir. Doğruya götüren bir sürecin yaşanma koşullarını doğuran hapishaneye övgü herhalde bu nedenle yapılmıştır. Yoksa elbette bir insanın duvarlar, demirler arasına atılması imrenilecek, övülecek bir olay değildir… Bir ironinin varlığını da söyleyebiliriz burada: Doğruyu bulmak için illa hapishaneye tıkılmak mı gerekli?.. Bir de şunu eklemeliyiz: İyimser olmak zorundayız. En kötü koşullarda bile iyi bir damar yakalamayı becermeliyiz. Özgür’ün, kendisindeki olumlu değişimi görmesi ve bunun gerçekleştiği yerin de hapishane olması ona böyle şeyler düşündürdü demek ki…

Romanın ilginç kişiliklerinden biri de hapishanede ‘yazma yeteneğini yitirdik’ diyen Şair Yavuz… Romanlarınızda gerçek yaşamda karşılığı olmayan kişilerin-olayların pek olmadığını düşünürsek, kim bu Yavuz? Romanda kısaca yer alıyor ama Yavuz gibilerin yazın dünyasında çokça olduğunu söyleyebilir miyiz?
Toplumsal mücadeleyi masa başında sürdürmek isteyen entelektüelleri eleştirmek için yazmışımdır onu. Gerçek yaşamda elbette karşılığı var böyle kişilerin. Doğrusuyla, eksiğiyle, yanlışıyla, doğru, eksik ve yanlış kişileriyle bir bütün olarak vardı devrimci hareket. Devrimciliği moda olarak görüp o modaya göre yaşayan, sonra pabucun pahalı olduğunu görünce has şairliğe ya da edebiyatçılığa yönelen o kadar çok kişi var ki…

öneryağcı2 öneryağcı3

12 Eylül’ün edebiyatımıza dayatmaları ne olmuştur?
Toplumsallık dışı edebiyat, siyasete uzak edebiyatçı, edebiyatın magazinleştirilmesi, edebiyatta da star çocukların yaratılması, holdinglerin yayın dünyasına girmesi, sponsorlukların öne çıkması, reklamın belirlediği bir edebiyat ortamının gerçekleştirilmesi, mistik konuların edebiyata yeniden sokulması, kısacası hayattan kovulan ve değersizleştirilen insanın, edebiyattan kovulması ve edebiyatın da değersizleştirilmesi olarak sıralanabilecek olumsuzluklar söylenebilir. Hele zamanın süzgecinden geçerek kendini kanıtlanası gereken edebiyatın yerine bugün üretilip bugün tüketilen yazıların edebiyat diye kabul ettirilmesi, edebiyata yapılan en büyük kötülüktür. Edebiyatın tüketim metaına dönüştürülmesidir bu. Anlamı da edebiyatın soylu ve insani görevinden, sorumluluğundan uzaklaştırılmasıdır. Bir küfür romanını eleştirirken ‘Romanda Arabeskleşme’ başlığını koymuştum ‘Yarın’ dergisinde yayımlanan bir yazıma.

12 Eylül Darbesinin edebiyatımıza bir armağanı mıdır Öner Yağcı?
Sonucuna baktığımızda böyle bir değerlendirme yapılabilir. İlk kitabımın 1987’de yayımlanmasından beri yapıtlarımın sayısı, 7’si roman olmak üzere 40’ı geçtiyse, buna beni yazma ortamına iten 12 Eylül’ün yardımcı olduğu doğrudur denilebilir. 12 Eylül olmasaydı politik görevleri öne çıkan bir devrimci olarak yazma işine pek giremezdim sanırım.

“Bir yazarın yazdıklarında kendisi var mıdır, varsa ne kadar, niçin? Bir başka söyleyişle bir yazarın yaşadığı ile yazdığı arasında ne gibi ilintiler vardır?”
Romanlarımdan örneklemeyle yanıtlayayım bu sorunuzu. Örneğin Kardelen’de kendi yaşamımdan ne var, diye soruyorum ve etim kanım var desem doğrudur diye düşünüyorum. Ama Kardelen’de kendimi mi anlatıyorum? Hayır. Kardelen yani Gülcan 12 Eylül döneminin tipik bir simgesi. Ama yaşadıkları benim kızımın yaşadıklarına da benziyor. Kardelen’in Can Öğretmeni ben miyim? Kim bilir? Ben de yaşadım Can Öğretmenin yaşadıkları gibi olayları ama benzerlerini binlerce öğretmen de yaşamadı mı? 12 Eylül’le hesaplaşan bir insan değil mi benim kızım da? Kardelenler değil mi hepimizin çocukları? Benim yaşamım elbette ve bizim yaşamımız. Zaten amacımız da ben’i biz’e dönüştürmek değil miydi?

Ya Turnalar’ın Erdal’ı? O da mı benim diye kendime sorduğum oluyor ve yanıtım evet. Erdal’ın çocukluğuna bakınca gördüğümüz bozkır çocuğunun benden bir farkı yok, benim çocukluğumdan farkı yok. Ama Erdal avukat değil miydi, benim avukatlıkla ne ilgim var? Demek ki tam anlamıyla ben değilim Erdal’ın yaşamıyla anlatılan. Peki, benim yaşamımdan neler var Erdal’ın yaşamında? Benim özlemlerim ve yaşamak isteyip de yaşayamadıklarım var. Başka? Başkalarının yaşadıkları da var. Kolektif yaşam. Özlemimiz bu değil mi? Asıl olarak 12 Eylül’ün çeşitli yaşlardan, mesleklerden insanı kucaklayarak dönemi anlatan bir roman olan Turnalar, hem benim, hem bizim yaşamımız yani birçok turnanın yaşamı.

Gökyüzüne Akan Irmak’ın bütün kahramanları benim belki de. Ölenler de var içlerinde. Ya ben? Kaç kez öldüm. Ölümlerden dönmedik mi koca bir kuşak? Yaşayanlar rastlantısal olarak yaşamıyorlar mı? Irmağın damlaları olan yaşam kesitlerinin tümünde büyük ölçüde kendi yaşadıklarım var. Ama başkalarının, yoldaşlarımın yaşadıkları da var. 68 Kuşağı’nın, 12 Mart gençliğinin bir romanı olarak Gökyüzüne Akan Irmak’taki ben, aynı zamanda yazar ben’im.

Yediveren’in Muhsin Candan’ı kim peki? O da ben miyim Evliya Çelebi gibi adım adım diyar diyar gezen? Aktardığım yaşam kesitiyle karşılaştırıldığında görülecektir bu gerçeklik. Ama aynı zamanda şair Muhsin Candan’ın yazar Öner Yağcı olduğunu kimse söyleyemez. Çünkü Yediveren’de anlatılan yaşam kesitlerini duyarlılıkları oranında birçok insan Muhsin Candan gibi yaşamıştır. Anlatılan yaşanmışlıklardır ve bunun içinde benim yaşadıklarımın da olması romanımın tümüyle benim yaşamımı aktardığı sonucunu vermez. Ayrıca yaşamımın öyle kolay kolay romana sığdırılabileceğini de hiç düşünemiyorum.

Kaptan’ın Kaptan’ı ise tam anlamıyla bana benziyor. Yaşından, doğduğu yerden başlayıp öğretmenliğiyle roman kahramanı Kaptan’la benim yukarda anlattığım yaşamımın örtüşen noktaları çok. Ama bu örtüşme benzer koşullarda yaşayan birçok insanın yaşamıyla da gerçekleşemez mi? Gerçekleşir elbette ve gerçekleşmiştir de. Örneğin parasız yatılı okuma coşkusu, ülke sorunlarına duyarlılık, bilinmedik yörelerde öğretmenlikle buluşma, kurşunlanmalar, hapislikler gibi yaşanmışlıkların birçok insanı kucakladığı bir gerçektir. Demek oluyor ki örtüşen yaşamların romanıdır Kaptan ve benim romancılıkta yapmak istediğim bu zaten.

Kir’deki bütün kahramanlar bizim dedelerimiz, ninelerimiz değil mi?
Bir yazar, kendisini yazmaya iten toplumsal dinamikleri tarihin derinliklerinde de arayabilir, gelecek ütopyalarında ya da düşlerinde de. Bense daha çok yakın dönemdeki yaşanmışlıklarda arıyorum ve bu açıdan ülkemizin yakın dönem toplumsallıkları yüzlerce romana konu olabilecek, malzeme olabilecek, kahramanlar ve tipler verebilecek zenginliktedir. Örneğin Cumhuriyet’in kuruluşu ve Cumhuriyet devrimleri, evrenselleşmeye aday yapıtların anasıdır bence. Ardından gelen kuruluş yılları ve sonrasındaki tek parti diktatörlüğünün çok partili yaşama dönüşmesiyle gelen rezillikler de onlarca roman doğurabilecek toplumsal ve insani dramlar içermektedir. 12 Mart’ın insani özden uzaklaşan ve uygun gördüğü sistemle örtüşen baskıcı karakteri de, 12 Eylül’ün 12 Mart’ı aratan azgınlığı da insan, toplum, edebiyat açısından müthiş malzemeler içermektedir ve bunlara kör kalan bir yazarın yazarlığından kuşku duymaya hakkımız vardır diye düşünüyorum.   Küreselleşmeyle gelen 1990’lı yılların da aynı zenginliği taşıdığını ve özellikle değerleri ve insanı köreltmesi bakımından önemli olduğunu belirtmeliyim.

Peki, ben ne anlattım? Gökyüzüne Akan Irmak’ta asıl olarak 12 Mart dönemini, 1960’ların sonu ile 1970’lerin başını; Kardelen ve Turnalar’da 12 Eylül dönemini, öncesiyle birlikte 1980’leri; Yediveren’de 1990’lı yılları; Kaptan’da 1950’li yıllardan başlayarak günümüzü; Kir’de Seferberliği ve Cumhuriyet’in kuruluş öncesini; tüm bu toplumsal dönemleri çeşitli insanların yaşamlarıyla örtüştürerek verdim. Ben, topraklarımızda yaşadığımız bu zenginliği, kendi yaşadıklarımla ve tanıklığımla özdeşleştirmek istedim yalnızca.

Romanlarımın dışındaki yazdıklarımda da ben mi varım diye düşünüyorum. İlk inceleme çalışmalarım olan Fedailer Mangası ve Şükran Kurdakul adlı kitaplarımda 1940’lı yılları irdelemeye çalıştım. Bugünümüzü anlamak için o yıllarda yaşadıklarımızın anlaşılması gerektiğini düşünüyorum ve o günlerin bugünlere ayna tuttuğuna inanıyorum. Cumhuriyet Dönemi Edebiyat Çevirileri Seçkisi, Cumhuriyet Dönemi Denemeler Seçkisi de öyle. Aynı biçimde Nâzım Hikmet Aydınlığı ve Aziz Nesin Aydınlığı’nı yaşamımızı anlamada önemli mihenk taşları ve öncü aydınlar olarak gördüğüm bu ustaların anlaşılması açısından anlamlı bulduğumu söyleyebilirim. Aydınlığın Ustaları, Aydınlıklar Önümüzde ve 5 cilt olarak planladığım Aydınlık Aşkıyla da aynı anlayışın ürünü. Sivas’ı Unutmak ve Nazi Kampları, yakın dönemimizin unutulmaması gereken toplumsal yaralarından olduğu düşüncesiyle kitaplaştırdığım çalışmalar. Umut İnsanda, Yine de İyimser, Dil Kaleminin Enstitüsü, Savaş ve Edebiyat, Küreselleşme Sürecinde Edebiyatımız, Emperyalizm ve Yurtseverlik, Roman Aşkıyla, Edebiyat Aşkıyla, Beyler Bu Vatana Nasıl Kıydınız… geleceğimizi tehdit eden ve yaşama biçimimizi değiştirmeyi hedefleyen Yeni Dünya Düzeni’ne karşı attığım çığlıklardan oluşuyor. Ezop, Hayyam, Nasreddin Hoca, Yunus Emre, Pir Sultan, Köroğlu, Karacaoğlan, Dadaloğlu ile ilgili çalışmalarımsa benim bağlandığım damarın habercileri değil mi? Tüm bunlar, aynı zamanda yaşamımdaki aydınlık arayışının, özgürlük arayışının izleri. Tüm bu arayışlar yaşamımın özü olduğu gibi yazarlığımın da özü.

Yazarın yazdıklarını, yaşamından ayrı tutmak mümkün mü, önemli olan yazar mıdır, yazdıkları mı?
Şairin hayatı şiire dahildir değil mi? Attilâ İlhan bunu demiş. Yukarıda söyledim ben de yazarın yazdıkları ile yaşamı arasındaki ilişkiyi. En azından benim yazarlığım ve yaşamım böyle. Ustalarımdan da böyle öğrendim. Yazarla yazdıkları arasındaki ayrım tavuk-yumurta paradoksuna benzer; yanlıştır bana göre.

Romanlarınızdaki şiirselliği nasıl değerlendirmeliyiz?
Şiir, hemen hemen hepimizin ilk sevdası, ilk göz ağrısıdır. Ben de ilk romanım yayımlanana kadar çok şiir yazdım ve dergilerde yayımladım. Ama romancılıkta karar kılınca, ikisini birden sürdüremeyeceğim düşüncesiyle şiir bir kenara koydum. Ama şiir sevdası bırakmıyor insanı. Zaman zaman yazıyorum ve yazdıklarım da romanlarımın içinde yer alıyor. Yaşasın Yenilenler’in bölüm başlarında da görmüşsünüzdür bu şiirlerimden örnekleri. Anlatımımdaki şiirselliğe gelince şunu söyleyebilirim. Günlük konuşma dilini kullanıyorum nen yazdıklarımda. Konuşur gibi yazıyorum. Yazarken biraz daha özen gösterinde Türkçenin güzelliği ortaya çıkıyor; olan bu. Türkçedeki şiirselliktir asıl olan…

Mamak deyince aklınıza ne geliyor? Aradan 30 yıl geçtikten sonra ne değişti düşüncelerinizde?
Benim için Mamak, yaşamımın kırılma noktalarından biridir. İlk 12 Mart serüveninden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı ve sonra 12 Eylül’le bir daha girdi yaşamıma. Aynı zamanda bizim devrimci hareketimizin simge adlarından biridir Mamak. Onu unutmak hiçbir insan için olanaklı değildir.

Yaşasın Yenilenler  / Yazarı: Öner Yağcı  / Cumhuriyet Kitapları / 198 sayfa

Öner Yağcı; 1951 yılında, Tokat Zile’de doğdu. Tokat İlköğretmen Okulu’ndan mezun olduktan sonra, Ankara’ya gitti. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi. Ağrı’ya tayin oldu. Ağrı’da öğretmen olarak görev yaptı. Sarıkamış’ta askerliğini tamamlayan yazar; tezkeresini aldıktan sonra, ‘Öğretmen dernekleri’ yöneticiliği görevine getirildi. 1994  Sabahattin Ali Kültür Ödülü ve 1995 Truva Edebiyat Ödülü sahibi.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.