‘Asıl yolculuk eve dönüştür.’

 

Başımızı gökyüzüne kaldırıp, iyi ki kimsenin mülkiyeti değil diye şükrettiğimiz gökyüzü, düşsel yolculuğumuzunda gizli bir kapısı gibidir. Onur Caymaz, “Gökyüzü Sineması”nda ki iki uzun öyküsüyle hayata tutunma çabası içinde ki insanların direnişini anlatıyor. İki ayrı öykü de hayata tutunmaya çalışan Muhsin ve Ferhat, edebiyat sayesinde hayatın güçlüklerini aşmaya çalışıyorlar. Kitabı okurken; Muhsin’le “hüzün iyidir” diyor, Ferhat’ın gökyüzüne çarpan kelebeklerini iç çekerek izliyoruz… Onur Caymaz ile “Gökyüzü Sineması”nı okuryazar.tv için konuştuk…

Yazıyla nasıl buluştunuz, sizi besleyen kaynaklar neler?
Çocuktum, kalemlerin kâğıtların arasında buldum kendimi… Bir şeyler beni kaleme zorluyor; bazen Eminönü yeraltı çarşısı, bazen Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si… Belki asıl önemli olanın anlatma açlığı, hayat, sevilme isteği olduğunu söyleyebilirim. Yazmak biraz da bahanedir…

Genç bir yazar olarak edebiyatın neresinde görüyorsunuz kendinizi?
Penceresindeyim herhalde… Türkçenin güzelim penceresinden, dışarı bakıyorum. Sokağında duruyorum dilin. Sokağının orta yerinde… Gece, gündüz, kahveler, meyhaneler, lokantalar, kafeler, ışıklar, kışlar, yazlar, yazarlar, kitaplar, yazan ve hiç yazmayan, sadece okuyan okurlar… Edebiyatın oralarındayımdır en fazla. Bana penceresi yetiyor; sahneleri, belediyeleri, devletin öpmek için var olan eli eteği, zaten uzman yalayıcılar tarafından gerekli biçimde kullanılıyor. Hayatsa edebiyata Barış Bıçakçı’nın deyimiyle beş çekmekle meşgul hep. Bir ekol, bir akım, bir usta, pek önemi kalmadı bunların. Bir taraf olunacaksa yoksulların, mazlumların yanında durabilmeye çalışmak yetiyor. Yazar olmakla terzi olmak arasında fark yok ki! Biri hayata, diğeri insanlara biçtiği elbiseyi iyi dikmeye çalışıyor sadece. Durum budur…

İnsanı, hayatın içinde ki insan hallerini anlatmanın, onları anlamanın başka bir yolu kaldı mı edebiyat dışında?
Sanat başlı başına bu işi için değil mi? Her türlü sanat, hatta belki zanaat bile! İncelikle işlenmiş bir gümüşün, anlayan için çok şey anlattığı söylenemez mi?

Novellalar Türkiye’de pek bilinmiyor sanırım ya da gündeme gelmiyor…
Türkiye’de zorbalıktan, gazdan başka bir şey gündeme geliyor mu ki edebiyat gelsin. Ha gelirse ancak bir “gündem olabilen” star edebiyatı var, o da ne kadar edebiyat ayrıca tartışmak gerekir.

Bu iki novellayı birleştirme fikri nasıl oluştu?
Eski hikâye kitaplarımın baskıları tükendiğinden beri kafamdaki planlardan biriydi bu. İkinci baskıları yapmak yerine, o kitaplardan farklı, biraz daha tematik bütünlükler içeren “seçkiler” yapmak. Hikâyeden Çocuk’ta kısa hikâyeler vardı, Gökyüzü Sineması’ndan uzunları. Belki bunlardan bir tane daha gelecek. Ondan sonra da yeni yazdığım hikâyeler… Plansız olmaz değil mi?

Kitabınızın ismi “Gökyüzü Sineması”… İnsan sıkıldığında, yalnız kaldığında,  ya da bir çare aradığında başını hep gökyüzüne kaldırıp iç çektiği için mi bu ismi tercih ettiniz? Yoksa sizin için farklı bir anlamı mı var?
Birkaç şey var. Ama en çok bu tabii. Göğü göremediğim yerde zorlanırım biraz. Pencereden baktığında insanın o sonsuzluğu görmesi önemli. Kafanızı kaldırdığınızda… Orhan Veli’nin dediği gibi, “kuşları görürsün dört duvarı göreceğine…” Bir de tabii Göğe Bakma Durağı var… Sinemalara olan tutku da var belki ama o daha azdır. Asıl önemli olan gökyüzünün ta kendisidir bende. Düşünsenize gökyüzü herkesindir. Kimsenin “mülkü” olmayan tek şey; en azından henüz.

onur_caymaz_1 onur_caymaz_2

Herkesin bir hikâyesi var, yani herkesin bir sineması var. ‘Gökyüzü sineması’ sizin hikâyeniz ya da hikâyenizden geçenlerin mi?
Andre Gide boşa “her roman bir otobiyografidir” dememiş. Yazdığınız şeyde siz, sizde de mutlaka yazdığınız şey olur, olmalıdır, bir yazın ürününün hayatla, sanatla sınanırken önüne çıkan ilk engeldir bu. Kendinizde olmayan bir şeyi yazmadığınız vakit sırıtır hep.

Divan şairlerinden Hevesi’nin dizeleri kitabınızın besmelesi gibi olmuş. “Anı hoş görelim” demiş Hevesi. Kitabınızın ön sözünde yinelediğiniz soruyu size yöneltmek istiyorum. Hangi an hoş görülecek?
Hoşgörülecek bir dolu anımız, ânımız yok mudur? Gençlik dediğin şey insanın biraz da hatalar biriktirmesi değil mi? Büyüdükçe fark ettiğimiz şeye deneyim demiyor muyuz? Muhakkak onlar iyi, hoş görülecek… Öyle görmeden olmaz. İnsan kendini hoş görmeyince başkasını da göremez. Bu arada hemen belirteyim, benim bahsettiğim hoş görmek, yaşadığımız dönemin en cıvıklaşmış söylemlerinden hoşgörüyle ilgili değil. O hoşgörü de büyüklenme var. Sen kimsin ki beni hoş görüyorsun durumu… Hayalî’nin hoş görmesi incelikli, insani, samimi şey…

Hatıra başka hayat olmaz mı zamanla, bırakıp gitmez mi sahibini?
Kitapta ben de sordum bunu. Olur tabii… Hani bazen dün gibi deriz, bazen de o ben miydim yahu, ne çok değişmişim deriz. İşte bu ikinci durum. Elitis’in bir şiirinde böyle bir dize vardır, “ben bugün o dünkü ben değilim…”

Kitabın ön sözünde “hikâyemi, hikâyemden görünen ilk gençliğimi hoş görün, iyi bakın ona” demişsiniz. Siz kendi hikâyenize nasıl bakıyorsunuz bugünden?
Bunu bir kaç cümleyle anlatmak zor. Birkaç kitap tutar bu sorunun cevabı. Bazen şaşırarak bakıyorum, bazen hiç göremiyorum, bazen hep bugünkü halimdeymişim gibi geliyor. Geçen bir arkadaşımla üniversiteye başladığımız tarihten konuşuyorduk. Ben 1994 yılında girdim Marmara Üniversitesi’ne. O tarihi dün gibi hatırlıyorum fakat ne garip, üzerinden 19 yıl geçmiş. İnanılmaz geliyor. O tarihte doğan bebekler koca koca genç insanlar şimdi. O yüzden hikâyeme nasıl baktığım zamana göre değişiyor diyebilirim. Bazen çok taze, bazen bayat, bazen övünerek, bazen pişman olarak, ama hep iyi yad ediyorum diyelim. Yaşadıklarımdan pişman değilim, öfkem yaşamadıklarıma der ya şair…

Kitabı okuduğumuzda aklımıza gelen gerçeğin yarattığı acı oluyor… Bilmek hep acı verir mi diyeceğiz?
Öyle ama Dostoyevski’ye başvuracağız şimdi de ne diyordu üstat: “Gerçek her şeyin anasıdır ve üstündedir.” Acı verse de asıl olan gerçeği bilmektir. Aptallar ne yazık ki her zaman, daima mutludur. Televizyonlar, her geçen gün delicesine eğlenen, göbek atan vatandaşlarla neden dolup taşıyor düşünsenize.

Hüzün İyidir’de Muhsin’in naif sevdası bize unutulmuş pek çok duyguyu anımsatıyor. Muhsin umutsuz aşkıyla yüzleştiğinde hayatın kurallarıyla oynamaya başlıyor. Bu teslimiyet mi yoksa bir tür vazgeçiş mi?
Susuş diyelim. Güçlü bir itiraz olarak susmak. Susan bir insan da zaman zaman başkaldıran biridir.

Muhsin’in Şener Şen’e hitaben yazdığı mektup çok etkileyici. Yalnızlığın Cumhurbaşkanı olarak tanımlıyor kendini Muhsin… O mektubu neden Şener Şen’e yazdı? Şener Şen’in  Muhsin bey filmi miydi bunu yaptıran?
Tabii. Muhsin de gerçek sanat yapıtının insana yaptığı şeyin ne olduğun öğrendi orada. Güçlü bir sanat yapıtı, resim, müzik, şiir fark etmez sizi sarsalar, kitabı, filmi kapattıktan sonra yerinizde duramazsınız, o resme bakmışsınızdır ve dünyanız değişmiştir. Bilmediğiniz bir şeyin farkına varmışsınızdır. Ne oldu bana dersiniz, dışarı çıkıp âşık olmak istersiniz, sevişmek, sarhoş olmak, daha başka kitaplar okumak, yaşamla dolup taşmak… İyi kitaplar, filmler böyledir. Muhsin Bey de doğal olarak bizim Muhsin’e öyle yapıyor.

Bir de bir sanat eserini beğenmemizin temel sebeplerinden biri “karşılaşmadır”.  Kırgınlık yaşadığımız günlerde kırgınlıklarla dolu bir film izler ya da roman okursak onu çok severiz. O tarihi buluşma gerçekleşmiştir.

İnsan ne zaman gerçek hayatın gerisine bu denli düşer?
Gerçek hayat denen şeyin ne kadar boş olduğunu anladığında onun gerisine düşülüyor sanırım. Geriye gittikçe daha çok geri gidebilmek için bir yolculuk başlar o zaman. Asıl yolculuk eve dönüştür. Uzadıkça sürer bu yolculuk. Hani Yüzyıllık Yalnızlık’taki Katalan kitapçının yetiştirdiği bir genç, dönüşü olmayan bir tren bileti alır ve sonsuz bir trene biner, onun gibi.

Aşkla bağlanmak bir sevdaya, bir ideale… Bu duygular hayata yenildi mi?
Yenildi mi? Kim demiş yenildi diye! Bugün o adanmış insanlar sayesinde bir şeyler yapacak gücü buluyoruz kendimizde. Ne zaman zorda kalsam açıp Memleketimden İnsan Manzaraları’nı okuyorum, Kimsecik’i, Murtaza’yı; Calvino’yu, Camus’yü; o adanmışlık, bize de halen bu kokuşmuş karanlığımızda ışık tutuyor.

onur_caymaz_4 onur_caymaz_3

Gerçekle hayalin çatıştığı noktada umudu diri tutmanın bir yolu kalmıyor mu?
Umut diri durmasa da olur artık. Umuda gereksinilecek zamanı çoktan geçtik. Artık umuttan daha fazla bir şey olmalı. Ama insan sabah yataktan her kalktığında bir önceki güne çok benzeyen bir gün geçireceğini bildiğinde yine de bir umuda ihtiyaç duyuyor. Zararlı bir şey ama o. O umut yüzünden bugün de bir önceki günden farksız yenilgilerle sürüyor. Tutku gerekiyor, umut değil. İstifa ettirecek, göç ettirecek, her şeyi yıkıp yeniden yaptırtacak bir tutku.

Yaşarken pek dikkatimizi çekmeyen ayrıntılar, ne zaman gözümüze çarpıyor?
Geriye dönüp bakınca çarpıyordur. Âşıksanız çarpıyordur. Gözlerinizden rüyalar çekilip alınmadıysa ayrıntılara önem veriyorsunuzdur. Yoksa sıradanlaşır her şey. Sokakta gözünüze ilişen öyle elâ bir bakış, çoraba takılı kalmış pantolon paçaları, çorbaya doğranan ekmek, eski yapılardaki kuş evleri… Her şey belki tek şekilde görünüyor ama herkes o şeylere tek bir bakışla bakmıyor. Hayatı güzel kılan şey bu!

Hayata tutunmak için farklı çabaları var insanların ve herkes kendince bir bedel ödüyor. Ödediğimiz bedellere rağmen hayat bize yanıt vermiyorsa peki… ?
Hayat bize yanıt vermek zorunda değil ki! Onun başarıyla başarısızlığı ayırt ettiği hiç görülmemiştir. Hayat kendi işine bakar: Akar geçer. Yanıt vermeyebilir, nankör, umursamaz, kaygısız bir arkadaştır kendisi bana kalırsa. Ödüyorsanız ödüyorsunuzdur. Bunu kimse dikkate almak durumunda değildir. Seviyorsanız seviyorsanız, ölüyorsanız ölüyorsunuz. Bu konuda herkes yalnız artık. Bunu söylemesi kolay tabii, yaşanırken çok zordur ama ne yapacaksınız! Hayat böyle. Yapılanlar söylenmez, verilenler istenmez diyordu şarkı. Necatigil, “ödedim, yine öderim” diyordu.

Devrimcilik bir vicdan meselesi aslında. Ancak geçmişten bugüne baktığımızda bu kavramında içinin boşaldığını görüyoruz. Yani eskiden insanların devrimcilere onaylamasa da bir saygısı sevgisi vardı. Şimdi aynı temelde düşünen insanlar bile artık uzak durmayı tercih ediyor. Bu güven kaybının nedeni nedir sizce? Bu biraz da devrimcilerin kendi suçu değil mi?
12 Eylül’den sonra Tan gazetesi çıkıp 1 milyon sattıysa bu kimin suçu şimdi? Bilmem… Ben bu konu hakkında söz söyleyecek kadar yeterince “dövüşmüş” saymıyorum kendimi. Dövüşen anlatsın! En son dün, İbrahim Kaypakkaya anılırken döner bıçaklarıyla devrimci arkadaşlarımıza saldıran esnafı düşünmek içimi sıkıştırıyor. Her şeyin bunca şaştığı bir ülke olabilir mi?

Bugüne dair, yaşanan süreçlere dair ezberlenmiş cümleler dışında neden yeni bir şey söyleyemiyor insanlar?
Söylenecek her şey söylendi çünkü… Ama hepsi anlaşılmış değil halen. Belki o yüzden, sırf o yüzden söyleme şeklimizi değiştirip yeniden anlatmak, cümleler kurmak zorundayız…

Dostlukları da sorguluyor insan. Gökyüzü Sinemasında sorduğunuz gibi “dostluklar ne günler içindir?” Neden dostluklar da gündelik hayatın içinde yok olup gidiyor?
Çünkü gündelik sıradandır, dostluksa sıradanlığı affetmez… Ne kadar yalnızız baksanıza. Facebook’ta hepimizin yüzlerce arkadaşı var, açım bir tost alır mısın deseniz adam bulamazsınız…

Gökyüzü Sineması – İki Film Birden / Yazar: Onur Caymaz / Uzun Öykü / İletişim Yayınları / 2012 / 240 Sayfa

Onur Caymaz; 1977 İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi Elektronik-Bilgisayar Bölümü’nü bitirdi. Yazdıklarıyla Adam Sanat, Adam Öykü, E, Varlık, Öküz, Virgül, Radikal Kitap, Cumhuriyet Kitap, Eşik Cini ve benzeri dergi ya da gazetelerde göründü. 1999 yılında Gençlik Kitabevi’nin açtığı yarışmada “Hayalperistanbul” adlı öyküsü birinci oldu. 2000 yılında “Kâh ve Rengi” adlı dosyası Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nü aldı ve Hera Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. 2002 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü ikincisi seçilen “Nokta”, Ezilmiş Leylaklar Kitabı adlı ilk öykü kitabındadır. 2004 yılında Seni Hatırlatan Yıldızlar (roman) ve Bak Hâlâ Çok Güzelsin (şiir) Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Bak Hâlâ Çok Güzelsin, 2005 yılında Behçet Aysan Şiir Ödülü’nü kazanmıştır. 2005’te Sanki Yarın Nisan adlı öykü kitabı yayımlandı. 2008’de Sel Yayımcılık tarafından Kalbin ve Tenin Bütün İstekleri (öykü); 2009 Şubat’ındaysa Metis Yayıncılık tarafından üçüncü şiir kitabı Yaz Tarifesi okurla buluştu. İstanbul’da yaşayan Caymaz, bir reklam ajansında düzeltmen olarak çalışmakta, her pazar Birgün gazetesinde yazılar yazmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.