Öpüşmenin Tarihi – Popüler Kültürün Doğuşu
Marcel Danesi

 

Rüzgâr Gibi Geçti’den Kazablanka’ya, Tiffany’de Kahvaltı’dan Titanik’e uzanan bir yelpazede öpücüğün ve romantik aşkın tarihi gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi geçecek…  Dünya üzerindeki ilk öpücük, Fransız öpücüğü kadar baştan çıkarıcı mıydı? Romantik aşkın kapısını açacak, sevgilileri geleneksel aşkın baskısından kurtaracak dudaktan dudağa bir oyun muydu öpücük? Cinselliği günahtan arındıran, mahrem kılan; alelade hikâyeleri edebiyatın ve beyazperdenin mendil ıslatan aşklarına dönüştüren sihirli bir gücü vardır öpücüğün. Öyle ki değdiği yerde, Psyche ile Cupid’i, Romeo ile Juliet’i, Rhett Butler ile Scarlett O’Hara’yı, Tom Cruise ile Nicole Kidman’ı birleştiren “talihsiz âşıklar” temasının izlerini bırakır. Marcel Danesi’nin öpücüğün tarihi ile paralel olarak incelediği popüler kültür tarihi ise her yaştan okuyucu için bir nostalji ziyafeti: Rüzgâr Gibi Geçti’den Kazablanka’ya, Tiffany’de Kahvaltı’dan Titanik’e uzanan bir yelpazede öpücüğün ve romantik aşkın tarihi gözlerinizin önünden bir film şeridi gibi geçecek. Aşkı, cinselliği bizim için anlamlı kılan tüm görüntüler, Danesi’nin yorumlarıyla başka bir anlama bürünecek. Sahi, bir öpücük yalnızca bir öpücük müdür ki? Doğan Kitap’ın Renkli Tarih dizisinden çıkan bu kitaptan iki güzel bölümü, okuma parçası olarak yayınlıyoruz. 

Filmlerde Öpüşmek

 

Bir aktrisin öpücüğü en sinir bozucu olandır. Gerçekten mi öpüyor yoksa sadece pratik mi yapıyor nasıl bilebiliriz? 
Ruth Gordon (1896 – 1985)

O zamanlar yeni yeni ortaya çıkan İtalyan yönetmen Giuseppe Tornatore’nin 1988’de, filmler ve filmlerin çağdaş dünyayı şekillendirmedeki önemli rolleri üzerine çektiği Cennet Sineması (İtalya’da Nuovo Cinema Paradiso) filmi, sinema tarihinin en iç burkucu sahnelerinden biriyle biter. 1950’lerde küçük bir çocukken, köyündeki Cinema Paradiso adındaki sinema salonuna gitmeyi seven ve makinist Alfredo’ya yardım eden başkarakter Totò’ya, Alfredo öldükten sonra bir paket kalır. Totò küçük köyüne ünlü bir yönetmen olarak döndüğünde hayatta olanlar arasından kendisini hatırlayabilenler tarafından karşılanır. Paketi Roma’daki evine döndüğünde açar ve içinde çocukluğundaki nazik ve iyi niyetli rahip tarafından sansürlenen yasaklı öpüşme sahnelerini bulur. Bu sahneye Ennio Morricone’nin hüzünlü müziği eşlik eder ve Alfredo’nun iyiliğini ve Totò’ya olan sevgisini anımsatır. Böylelikle öpüşmek, neredeyse unutulmuş daha basit ve daha saf zamanların nostaljik bir simgesine dönüşür.

Sinema güçlüdür, belki de görüntüyü, sesi ve anlatıyı birleştiren, tüm zamanların en güçlü sanat türüdür. Öpüşmek de sinemanın evriminde her zaman bir rol oynamıştır. Yapılan ilk filmlerden biri olan, Thomas Edison tarafından çekilen ve uygun bir şekilde The Kiss adını taşıyan film 1896’da yapılmıştır. Sadece 47 saniye süren film Broadway oyuncuları Mary Irwin ve John Rice arasında geçen, The Widow Jones [Dul Jones] müzikalinin son sahnesine dayanan, tutkulu bir öpüşmeyi tekrar eder. Öpüşmenin kendisi (47 saniye içinde) 20 saniye sürer. Oyuncular emeklilik yaşındadır ve öpüşürken konuşmaya devam ederler. Ancak film, sinemanın erken çağının en popüler Vitascope’u (erken dönem film teknolojisi) haline gelmiştir. Bu öpüşmenin somut yıkıcı sembolizmi, kökenlerine dönüp bakarken, sonuçta çağdaş kitle iletişimi ve kitlesel eğlence kültürü dünyasının gelişini müjdeler. Film kargaşaya neden olmuştur çünkü gösterildiği her yerde vatandaşlar polis güçlerini çağırmış, yetkililere, izleyenleri bile müstehcenlikle meşguliyetlerinden ötürü suçlamaları için baskı yapmışlardır. Dâhi Edison, filmin reklamını umut vaat eden şu sloganla yapmıştır: “Öpüşmeye hazırlanıyorlar, öpüşmeye başlıyorlar, öpüşüyorlar, öpüşüyorlar ve her defasında izleyenleri gülmekten kırıp geçirecek şekilde öpüşüyorlar.”[i] Mide bulandırıcı olarak küçümsense de, yeni medya aracında ilk sansür talebine ilham verdiği için, Mary Irwin ve John Rice arasında Thomas Edison’un yeni buluşu için gerçekleşen bu uzun öpüşme, sinema için uygun bir başlangıçtır. Film ses getiren bir başarıya ulaşmıştır.

Günümüz filmlerinde öpüşmek o kadar yaygındır ki, Tornatore’nin kesinlikle bildiği gibi, öpüşme veya aşk olmadan film yapmak şekersiz pasta yemek gibidir. Modern zamanların en unutulmaz öpüşmeleri aslında çağdaş popüler imgelemi en çok ele geçirmiş olan medyadan, yani sinemadan gelir. Günümüzdeki öpüşme takıntısının, anlatılara dayalı kanıtların da güçlü bir şekilde akla getirdiği gibi, filmlerden geldiği meşru bir şekilde öne sürülebilir. Don Juan (1926) filmi perdede en fazla öpüşme sayısına sahip olmakla övünür, 1920’lerde öpüşmenin toplum içinde çoktan giderek büyüyen bir takıntı haline geldiğini açığa çıkarır. Filmin 42 yaşındaki yıldızı John Barrymore (çapkın külhanbeyi Don Juan de Marana’yı canlandırır), iki başrol kadın oyuncusunu, Estelle Taylor’ı (kıskanç Lucretia Borgia) ve 17 yaşındaki Mary Astor’ı (masum ve dindar Adriana Della Varnese) toplamda 127 kez öpmüştür. Diğer kadın karakterleri de 64 kez öperek genel toplamda 191 öpücüğe ulaşmıştır. Şu anda kayıtlara geçmiş olan, perdedeki en uzun öpüşme altı dakikadan biraz uzun sürmüştür. Bu öpüşme, 2005 filmi Amerikan Gençliği’nin sonunda jenerik akarken Gregory Smith ve Stephanie Sherrin arasında gerçekleşmiştir. Perdedeki diğer uzun öpüşme 1933 Bollywood filmi Karma’daki Devika Rani ve Himanshu Rai arasında dört dakika süren öpüşmedir. Bir diğer uzun öpüşme sahnesi 1941 yapımı film You’re in the Army Now’da [Sen Şimdi Askersin] Jane Wyman ve Regis Toomey arasında üç dakika, beş saniye süren öpüşmedir. Alfred Hitchcock’un Aşktan da Üstün (1946) filminde Ingrid Bergman ve Cary Grant arasındaki öpüşme tarihteki en uzun öpüşme olabilirdi. Ancak çift öpüşmeyi sürekli parçalara bölerek sansürden kurtulmaya çalışmak zorunda kalmıştı, çünkü dönemin film sansür kurulu perdedeki hiçbir öpüşmenin üç saniyeden uzun süremeyeceği kararını almıştı. Bu nedenle Hitchcock oyuncuların dudaklarının üç saniyeden daha fazla birbirine değmemesini garantiye almıştır. Filmde öpüşen iki kişi geri çekilir, burunlarını birbirine sürter, birbirlerinin ağzına doğru konuşur, tekrar üç saniyeliğine öpüşür ve hepsini baştan tekrarlarlar.

Ekrandaki öpüşmeyi unutulmaz kılan tutku, koşullar, olay örgüsü, olaylar dizisi, öngörülemezlik, anın garipliği ve genellikle beklenen erotizmdir. Rüzg3ar Gibi Geçti, Kazablanka, İnsanlar Yaşadıkça, Tiffany’de Kahvaltı, Ridgemont Lisesi’nde Hızlı Günler, Subay ve Centilmen, Tanık ve Örümcek Adam gibi filmlerdeki öpüşme sahneleri, öpüşmeyi herkesin tepki verdiği, bir tür takıntı olarak işleyen ve insanlar üzerindeki simgesel gücünü görsel olarak belgelendiren bir günümüz “öpüşme tarihi”[1] oluşturur. Fransız yönetmen Jean-Luc Godard bir keresinde cinsellik ve şiddetin sinema izleyicisini hep çektiği gerçeğini ima ederek “Bir film için ihtiyacınız olan tek şey bir silah ve bir kızdır”[ii] diye yazmıştır. Ancak bir sanat dalının dünyaya ayna tutma kabiliyeti de vardır. İsveçli yönetmen Ingmar Bergman’ın 1991’de Londra’daki bir röportajda belirttiği gibi “Hiçbir sanat sinema gibi vicdanımızdan geçip doğrudan hislerimize, ruhumuzun karanlık odalarının derinliklerine giremez.”[iii]

Beyazperdedeki öpüşmenin, her zaman libidonun açıkça ifade edilmesi ile yakın bir bağı olmuştur. Bu, 1922 yapımı ve Bram Stoker’ın Dracula’sının film versiyonu olan Nosferatu’nun, 1979 yeniden çevriminde zekice bir şekilde ortaya konmuştur. Vampir Nosferatu adını taşıyan yeniden çevrim, tartışmalara yol açan yönetmen Werner Herzog tarafından çekildi. İşkence görmüş, sivri dişli ve sivri kulaklı (Klaus Kinski’nin canlandırdığı) Drakula, (Isabella Adjani’nin canlandırdığı) Lucy Harker’ı cinsel olarak ele geçirmeye çalışır. Önde giden uğursuz, biçimsiz gölgesi ile onu odasına kadar izler. Lucy’nin aynadaki kocaman açılmış gözlerinin yansımasıyla, koyu, baştan çıkarıcı bir tonda konuşur: “Bu kaba girişimi affedin. Ben Kont Drakula. Bana gel ve dostum ol. Aşkın yokluğu en sefil acıdır.” Bakire ve saf Lucy, Drakula’nın teklifini reddeder. Daha sonra gerçek bir kurban gibi, beyaz geceliği ile kendisini ona sunar. Bu sahne sırasında Lucy’nin Drakula’nın “öpücüğünü” beklerken ve Drakula uzun parmaklı elleriyle Lucy’nin göğsünü okşarken, kusursuzca hareketsiz yattığını görürüz. Daha sonra Drakula yavaşça onun boynunu ısırıp beslenmek için eğilir. Erotizm tehlikeli ve netamelidir, bizi, kontun kaderini mühürleyen güneşin ilk ışıkları pencereden girinceye kadar tehditkâr bir uğursuzluk içinde bırakır.

Timothy Night’ın gözlemlediği gibi, bir filmdeki öpüşme sahnesi diğer sahnelerden daha ilgi çekicidir çünkü âşıklar sonunda tutkulu bir kucaklaşma ile bir araya geldiklerinde, katarsise yol açan bir büyülenmeyle baş başa kalırız. Romantik terk edilmelerin efsanevi görüntülerinde, duygusal açıdan heyecan veren bütün öğeler sıralanıp “nabzımızı yükselten” lezzetli bir beklenti anı yaratır.[iv] Harris, Sanborn, Scott, Dodds ve Brandenberg 2004 yılındaki çalışmalarıyla belli türde sahnelerin erkekleri ve kadınları eşit şekilde etkilediğini buldular.[v] Araştırmacılar, randevularında romantik film izleyenlerin toplumsal deneyimlerini ve anılarını incelemek için iki otobiyografik hafıza çalışması düzenlediler. İkisinde de öncelikle orta sınıf, beyaz, genç erişkinlerden oluşan seçilmiş gruptan, filmi izleme deneyimini hatırlamaları ve cinsiyet rolü algılarının seviyesini değerlendirmeleri istendi. Katılımcılar filmi kiminle izlediklerini, filmi kimin seçtiğini ve izlerken ortaya çıkan hisleri söylediler. Son olarak, katılımcıların kendilerinin ve buluştukları kişinin, filmdeki bir karakterin “yerini almak” isteyecekleri sahneleri seçmeleri istendi. Sonuçlar kadınların erkeklerden daha sık romantik filmleri seçip bu tür filmleri daha çok sevdiklerini göstermiştir ama yaygın yargıya rağmen erkekler de randevularda izlenen romantik filmlere olumlu puanlar vermiştir. Çalışma, kadınların, erkeklerin aşk sahnelerinde yer alma tercihini önemsemediğini göstermiştir.

5

Sinema tarihinde ilk öpüşmeler

 

Andy Warhol’un 1963 yapımı avangart filmi The Kiss, önceden bahsedildiği gibi kesintisiz bir şekilde öpüşen çiftlerin yakın çekimlerinden başka bir şey içermez. Film, tek vücutta toplanmış bir cinsellik, aşk ve insan zaafı eylemi olarak öpüşmeye takıntılı bir şekilde odaklanması ile orijinal Edison kısasını anımsatır. İki filmde de başka bir olay örgüsü veya ikincil olaylar dizisi yoktur. İkisi de öpüşmenin anatomisi, duygusu ve gücü açısından boştur. İkisi de başrolde öpüşmenin olduğu belgesellerdir. Warhol’un filmi, tutkuyla öpüşen çiftlerin üç dakikalık kısa görüntülerinin birbirine eklenmesinden oluşan bir montajdır ve 54 dakika sürer. Bazı öpüşenlerin cinsiyetini belirlemek zordur bu da eylemin yıkıcı sembolizmini arttırır. Film medyanın ilgisini önceleri çok az çekmiş, daha sonra bir kült klasiğe dönüşmüştür.

Edison’ın ve Warhol’un filmleri istisnadır. Filmlerdeki öpüşmeler, daha çok bir aşk hikâyesinin parçasıdır. Beyazperdedeki öpüşmeyi romanlardaki benzerlerinden daha kuvvetli kılan, kelimelerle tasvir edilmek yerine, gerçekten herkesin izlemesi için filme alınmış olmasıdır. Resimlerdeki veya heykellerdeki öpüşmelerin aksine bunu gerçekleştirilen bir eylem olarak görürüz. Sonuç çarpıcıdır, bizi derinlemesine etkiler. Öpüşme iletişiminin bütün “kanalları” içinde sinema, öpüşme sembolizminin toplumlara ve dünyaya yayılması açısından en önemli rolü oynamıştır. Sinema, öpüşmenin üzerimizdeki gücünü tasvir etme görevini ressamın, heykeltıraşın ve fotoğrafçının elinden almıştır. Perdede ünlü efsanevi öpüşmelere, talihsiz âşıklara ve aldatan sevgililere can vermiştir. Öpüşme tutkulu, çaresiz, narin, tensel, ayartıcı, işveli, erotik, cezbedici, komik, ironik, trajik ve yıkıcı olabilir ama beyazperdede asla sıkıcı değildir. Birbirini arzulayan, arzularını bir öpücükle kaynaştıran âşıkların sahneleri, öpüşmenin büyüsünü ve çekiciliğini gözlerimizin önüne serip bizi derinden etkiler.

Sinemanın ilk idolleri perdede öpüşenlerdir. İtalya doğumlu aktör Rudolph Valentino perdedeki âşık rolünün arketipi olarak görülürdü, 1920’lerin kadın seyircileri ona bir idol gibi taparlardı. Fred Niblo’nun Mahşerin Dört Atlısı (1921) filmindeki öpüşme sahnesinden sonra Valentino bir idole dönüşmüştür. Bundan önce güvenilmez, kurnaz, kötü karakter rollerini almıştır. Popülerliğinin zirvesine, onu ateşli, romantik bir kişi olarak gösteren The Sheik [Şeyh-1921] ile ulaşmıştır. İstekle bakan kara gözleriyle Valentino’ya milyonlarca kadın hayrandı, o perdede öpüşürken kendilerinden geçer, hatta bayılırlardı. The Sheik‘teki öpüşme “tango öpücüğü” olarak anılmaya başladı çünkü duman dolu bir Arjantin meyhanesinde uzun bir tango sahnesinde gerçekleşiyordu; böylelikle aşk, tutkulu dans ve tenselliği birleştiriyordu. Emily Leider’ın belirttiği gibi, Valentino sadece erkeksi görüntüsüyle değil aynı zamanda sinemanın ilk zamanlarında, ateşli ve karşıt dürtülere paratoner olan örtülü androjenliği nedeniyle de çağdaş bir Adonis haline geldi.[vi] Çok kadınsı olduğu için medyada hakarete uğradı ama aynı zamanda perdeye cazibeye dayanan, cinselliğin vücut bulmuş hali olan çekici, yabani âşığı kazandırdı. Beyazperdenin ilk kalp çarpıntısı olarak Valentino, Amerikan erkekliğinin yeniden tanımlanmasına ve genişlemesine yardım etti, sonunda, çağın kovboy ve suç filmlerinde tasvir edilen, derinlemesine kökleşmiş, kaslı ve vahşi erkek statükosuna baskın çıkan zarif bir erkeklik biçimini temsil eder oldu.

İşin kadın tarafında ise İsveç-Amerikan aktris Greta Garbo Hollywood’un ilk femme fataleiydi, bu unvanı perdedeki ilk öpüşmelerin en görkemlilerini içeren Flesh and the Devil [Ten ve Şeytan-1927] ile hak etti. Partneri John Gilbert’tı. Perdedeki aşk, perde arkasındaki aşka dönüştü ve (taklit değil) üç gerçek ateşli sahneyle sonuçlandı, ayrıca sinema tarihinin erken dönem, yatar pozisyonda ilk ağızdan öpüşmesi de filmin başrolündedir. İzleyiciler afallamıştı. Öpüşme sahneleri başarılı bir şekilde, doğal ışıkla çekilmiştir. Kamera, dudaklara ve Garbo’nun yüzündeki tensel, kışkırtıcı ifadeye odaklanmıştır. Öpüşmeler gerçek gibi gelir ki zaten Garbo Gilbert’ın gerçek hayatta sevgilisi olduğu için gerçektir de. Sinemasal bir öpüşmenin etkili olabilmesi için aktörler arasında bir uyum olması gerekir. Eğer uyum yoksa sahne güme gider. Eğer uyum varsa, senaryo ne kadar kötü olursa olsun, izleyici büyülenir. Garbo’nun filminde senaryo korkunçtur; ancak öpüşme filmin anlamla dolmasını sağlar. David Baird’in yazdığı gibi, perdede gördüğümüz büyülü havanın, aktörlerin gerçek yaşamlarına taşması sık yaşanan bir durumdur.[vii] İster kurgulanmış ister anlık olsun, kameranın kaydettiği öpüşme performansının etkisi çok yoğundur. Perdede öpüşmesi istenen iki aktörden aslında, oynadıklarını biliyor olsalar da, aşkla ilgilenmeleri istenmektedir. Kurgu ve gerçek arasındaki ince çizgi bu sinemasal öpüşme ile ortadan kalkar.

Garbo’nun diğer filmleri de, beklendiği gibi, çeşitli biçimlerde aşkla ilgilidir: The Temptress [Baştan Çıkaran Kadın-1926], Grand Hotel [Büyük Otel-1932], Mata Hari (1932), Anna Karenina (1935), Camille (1937) ve Ninotchka (1939). Erotik öpüşme günümüzde artık tartışma yaratmasa da, Garbo’nun döneminde kesinlikle gürültü koparıyordu. Öpüşmek birçok engeli yıktı ve yine, Ortaçağ’daki kökenlerinde olduğu gibi, toplumsal değişimin temsilcilerinden biri oldu.

Beyazperdenin, Ortaçağ ve Shakespeare döneminin Romeo ve Juliet temasını, Franco Zeffirelli’nin 1968 uyarlamasından, Mark Luhrmann’ın 1996 Romeo+Juliet ile yeniden ziyaretine kadar birçok filmde sık sık yeniden canlandırdığını belirtmek gerekir. Romeo+Juliet’te, çiftin son öpüşmesinin dünyaya karşı gelme ve aynı zamanda onları ölümde birleştirme etkisi, hem doruk noktasıdır hem de çözüm anıdır. Hikâyenin bu yorumunda talihsiz âşıklar bir kıyafet balosunda tanışırlar, Juliet (Claire Danes) melek kanatları takar ve Romeo (Leonardo DiCaprio) şövalye zırhı giyer. Sonra birbirlerini farklı taraflarında durdukları bir akvaryum camından görürler ve öpüşme eylemini gerçekleştirirler. Film boyunca öpüşmeler yaşanır. Filmin sonunda, izleyiciyi doruğa ulaştıran çifte intihar sahnesinde Romeo, sevgilisi Juliet’i çiçeklerle dolu, binlerce mumla aydınlatılmış mihrapta öper. Onun öldüğünü sanarak tam o kendine gelmekteyken, ölümcül bir ilaç alır. Juliet çaresizce zehri dudaklarını öperek içmeye çalışır ama nafiledir. Romeo’nun öldüğünü fark edince silahla kendisini vurur.

[1] “Kissography.” (ç.n)
[i] Laura Citron’da alıntı, A Compendium of Kisses (New York: Harlequin, 2011), s. 76. Edison’un yeni teknolojisinin toplumsal değişime olan etkileri ile ilgili genel bir bakış için ayrıca bkz. André Gaudreault and Germain Lacasse, “The Introduction of the Lumière Cinematograph in Canada,” Canadian Journal of Film Studies 5 (1996): 112–123.
[ii] Jean-Luc Godard, Projections (London: Faber and Faber, 1992), s. 8.
[iii] John Berger’de alıntı, Sense of Sight (New York: Vintage, 1993), s. 12.
[iv] Timothy Knight, Great Kisses and Famous Lines Right Out of the Movies (New York: It Books, 2008).
[v] Richard J. Harris, Fred W. Sanborn, Christina L. Scott, Laura A. Dodds ve Jason D. Brandenberg, “Autobiographical Memories for Seeing Romantic Movies on a Date: Romance Is Not Just for Women,” Media Psychology 6 (2004): 257–284.
[vi] Emily W. Leider, Dark Lover: The Life and Death of Rudolph Valentino (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2003).
[vii] David Baird, Captivating Couples: Celebrating Love on the Silver Screen (London: MQ Publications, 2005), s. 9.

Çeviren: Özlem Karadağ

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.