‘Her bilgisayar başına oturuşumda, mitolojik döneme ait bir tanrı gibi görürüm kendimi.’

 

Eğitmen Yasemin Sungur’un yönettiği @kitapilesohbet ekibi, ağırlıkla kadınlardan oluşan bir okuma grubu… Yaklaşık beş yıldır çeşitli kitapları birlikte okuyan ve tartışan grup, Orhan Bahtiyar’ın ‘İdeon – Tanrıların Yolu’ kitabını okudukları süreçte, yazarla birlikte romanın geçtiği Kazdağları’na bir yolculuk gerçekleştirdiler. Yolculuklarını da,  www.martıdergisi.com da anlattılar. Bu muhteşem grubun serüvenlerini okuryazar.tv depaylaşmaya devam edeceğimizi söyleyelim ve  Yasemin Sungur’un, okuryazar.tv için, Orhan Bahtiyar’la yaptığı söyleşiyi paylaşalım.

Aklınız erdiği zamanlarda (o kaç yaşınız oluyor) siz kendinizi hangi mesleği yaparken hayal ederdiniz?
Nadiren hatırladığım ilkokul öncesi anılarım var. Bu anılara eş, dost ve akraba anlatılarını da eklersek bana o zamanlar bana biçilen meslek ciddi duruşumdan dolayı orgenerallikmiş. Ama dikkatinizi çekiyorum. Askerlik değil, orgenerallik… Nasıl bir duruşsa benimkisi? Ancak şükürler olsun ki bu algıyı çabuk bertaraf etmişim. Yoksa bu söyleşiyi İstanbul’un Tekirdağ’a yakın şirin bir sahil ilçesinde de yapıyor olabilirdik. Okumaya başlamamla birlikte beğeni toplayan kompozisyonlar ve şiirlerle anılır oldum. Yazarken dünyadan adeta tasdikname aldığımı hissederdim. Tüm ilişiğim kesilirdi. Ancak bu süreç lise yılları ile birlikte son buldu ve bu süreç içinde aklımda yazarlıktan çok meslek olarak hep pilotluk oldu. Hatta ben yazarlığı hiçbir zaman meslek olarak görmedim diyebilirim.

Yazmak ne ifade ediyor sizin için?
Yazmak benim için ölümsüzlüğe atılan bir adımdır. Her bilgisayar başına oturuşumda mitolojik döneme ait bir tanrı gibi görürüm kendimi. Yazdıklarımla ölümsüzleştirdiğimi düşünürüm kişiliğimi, ruhumu ve fikirlerimi. Benden sonra elbet birileri okur ve ismimi zikrederse ruhum yeryüzüne geri gelir o bedende can bulur diye düşünürüm hep. O yüzden hiçbir yazara ölüm yoktur bana göre. İstesek de ölemeyiz. Öldürmezler… Kağıda dökülen her mürekkep damlası yazarı sonsuzluğa doğru istem dışı sürükleyen bir şelale gibidir benim için. Hem yazarken kendi dünyanı yaratırsın. Kimse sana “Ne yapıyorsun?” diye soramaz. “Bu böyle olmaz.” diyemez. Düşüncenin ve konuşmanın giderek zorlaştığı bir ortamda daha büyük bir özgürlük var mı? Herşey bir kenara, hayal kurmak ve onları başkalarının zihninde canlandırmak kadar mutluluk verici bir duygu daha var mı? Ben bu açıdan baktığımda kendimi bir Karagöz-Hacivat ustası gibi görüyorum. Beynimdekilerin iz düşümü yansıyor başka insanların zihinlerine.

ORHANBAHTİYAR1 ORHANBAHTİYAR2

Neden roman? Neden şimdi?
Lise yıllarımda terk ettiğimi sandığım aşkıma, üniversiteyi bitirdiğimde tekrar döndüm. Hem de mizahla…  İyi bir hicivci olduğumu düşünüyorum. 2004 yılında mizahi denemelerimi bir araya toplayarak “Robdöşambr Kullanma Klavuzu” isimli kitabımı çıkardım kendi imkanlarımla. Benim için hayatımın önemli bir dönemini temsil eder o kitap. Hala arada elime alır şöyle bir göz gezdirir ve tebessüm ederim. İşte o dönemin sonunda ki, bu dönem de ruhumun olgunlaşmaya ve fikirlerimin de daha derinleşmeye başladığı dönemdir. Hayat felsefemi kendi kurduğum bir hikaye içine yerleştirme fikri düştü aklıma. Ancak bu öyle bir hikaye olmalıydı ki, hem içinde buram buram “ben” olmalıydı, hem çok çarpıcı ve okuyanı esaret altına alan bir kurgu içermeliydi, hem de okuyucuyu bilmediği ve belki de daha once üzerine hiç düşünmediği konular hakkında bilgilendirmeliydi. Başlangıç için çok iddialı olan bu fikir beni başta biraz ürkütse de içimde bir hayal olarak besledim onu. Ancak zaman içinde o kadar büyüdü ki, artık içimde tutamamaya başladım. Ve birçoğunun delilik, bazılarının maceracılık ve benim de “Hayalim” olarak nitelendirdiğim şeyi yaptım. Tüm profosyonel hayatımı, kariyerimi bir kenara ittim ve hayallerimin peşinden koşmaya karar verdim. “Neden şimdi?” Sorusunun cevabını tam olarak vermek çok mümkün değil, zira anlık bir karardı. Verdim ve uyguladım. Bunu yaparken de iyi bir dinleyici olmama rağmen pek çok sese kulak tıkamak zorunda kaldım. Hatta kırdığım kalpler de oldu. Ama birşeyi gerçekten istemek, olabilecek herşeyi göze almaktır. Ben herşeyi göze alarak bu yola çıktım.

Ideon-Tanrıların Yolu bir roman olarak nasıl ortaya çıktı?
Ideon yazmayı düşündüğüm iki hikayeyi bana bir anda unutturarak sürpriz bir şekilde hayatıma girdi. Çok sevdiğim bir arkadaşımın bir sohbet esnasında bana Trabzon açıklarına 1940’lı yıllarda bir Alman bombardıman uçağının düştüğünü söylemesiyle başladı herşey . Ve “Düşünsene…” diyerek devam etti.  Zaten Ideon’da kendisine ithaf edilmiştir. İlerde Türk sinemasına çok şey katacak sevgili dostum Yüksel’e buradan tekrar teşekkür ediyorum. Ideon’un kurgusu tam 3 yıl sürdü. Profosyonel hayatın engellerine rağmen yılmadım ve sürekli üzerinde düşündüm. Hatta bu 3 yıl içinde 50 sayfa kadar da yazdım. Ne zaman kurgu ve karakterler kafamda tam anlamıyla oturdu, o zaman fikri ve yazılan 50 sayfayı büyük usta ve ağabey Sunay Akın’a gösterme zamanı geldi diye düşündüm. Hikayeden ve yazım tarzımdan çok etkilendiğini bizzat onun ağzından duyduğumda dünyalar benim oldu. Öyle bir motivasyondu ki bu, birkaç gün içinde herşeyi bir kenara bırakıp soluğu Kaz Dağında aldım. Önce tüm karakterleri detaylı olarak yazdım ve onları ezberledim. Karakterlerle ilgili yazdığım bilgilerin çoğunu okuyucuya aksettirmedim ama bu bilgiler benim ve dolayısıyla karakterlerin kendi içinde tutarlı olmasını sağladı.

Ideon’un başlarda bitmiş haline gore çok basit bir kurgusu vardı. Aslında basit kurgu demek de doğru değil. Tam anlamıyla bir felsefesi yoktu. Daha doğrusu eksikti. Bu yüzden, bir macera romanından öteye gidemezdi. Ancak İda’nın zirvesinde tanıştığım iki kişi Ideon’un tüm kaderini ve gidişatını değiştirdi. Bir tanesi Hüseyin Ağabey. Kazdağı’nda  rehber. Babası Edremit’in ilk kaynakçısı ve babasından müthiş bir miras kalmış ona. Bana bunu söylediğinde ilk tepkim “Madem öyle neden burada rehberlik yapıyorsun?” olmuştu. Ancak baba mirasının 8.000 kitap olduğunu ve mirası kendi tabiriyle “yiyip bitirdiğini” duyunca müthiş etkilenmiştim. Zaten sonrasında anlattıkları Ideon’un ruhunu ve felsefesini oluşturdu. Sayesinde bir çok kaynağa ulaştım. 3.000 sayfanın üzerinde döküman okudum ve dört aydan uzun bir sure Kaz dağlarında yaşadım. Duyduğum pek çok hikaye oldu. Onlara yazılı kaynaklardan doğrulamadan asla Ideon’da yer vermedim. Sonuç olarak Ideon belgesel öğeler üstüne oturtulmuş bir kurgu olduğu için çok ama çok titiz bir çalışma yaptım. Ideon’un bir özelliği daha var. Ideon’u bir kerede yazdım. Peki bu ne demek? O kadar iyi konsantre olmuştum ve kendimi adamıştım ki, bir yazdığım sayfaya dönüp bir daha “Acaba düzeltecek birşey var mı?” diye bakmadım bile. Kendimden o derece emindim. Zaten kitap benim tarafımda bitip Yayınevi tarafından editöre gönderilince de aldığım geri bildirimler beni son derece mutlu etti.

ORHANBAHTİYAR3@kitapilesohbet grubu kazdağlarında... ORHANBAHTİYAR4@kitapilesohbet grubu kazdağlarında...

Romanı okurken çok sevdiğim Kaz Dağını yeniden keşfettim. O olağanüstü yeri mekan olarak seçmeniz nasıl oldu?
Aslında ben Trabzon’da geçen bir olayı derinlemesine kurgulayarak Kazdağları’na uyarladım. Tabi içine bolca bilgi yedirerek… Neden Kazdağı? Ben buralara ilk kez 1987 yazında geldim ve bir daha da başka bir yere gitmedim tatil için. Çünkü burası, destanlarıyla, halkıyla, doğasıyla, suyuyla ve havasıyla bana göre dünyanın merkezi. Benim ruhumu besleyen topraklar buralar. Çocukluğum ve gençliğimin geçtiği, eşimle tanıştığım ve şimdi çocuklarıma cömertçe kollarını açan bir coğrafya burası. Ama Ideon’u yazarken bir yandan da yıllardır aşık olduğum ve hayranlık duyduğum yerleri hiç tanımadığımın farkına vardım ve bundan utandım. İşte bu yüzden Ideon’da çok güçlü, etkileyici betimlemeler ve şiirsel bir anlatım hakim. Sırf güneşin ay ile yer değiştirmesini anlatan ve birbirinden bağımsız,  sayfalarca detaylı tasvir bulabilirsiniz Ideon’da.

Savaşın acımasızlığından, hoşgörünün,  insana ve doğaya saygının yaşandığı bir köye geçiş yapıyoruz, var mı hala böyle yerler? Bize ne vermek istiyorsunuz Yorgan dedenin anlattıkları ile?
Aslında Ideon’daki kuşçular köyü Tomasso Campanella’nın “Güneş Ülkesi”nin minik bir maketi gibi. Dış dünyada insanlar birbirlerini öldürürken, bu köyde insanlar her ne kadar birbirlerinin düşmanı olarak etiketlenmiş olsalar da toplumsal huzuru yakalamış durumdalar. Çünkü aklın, aydınlanmanın yolundan gidiyorlar ve en önemlisi okuyorlar… ‘Böyle yerler var mı’ sorusu için şunu söyleyebilirim. Alevi ve Sünni’lerin bir arada yaşadığı yerleşim birimleri var. Ancak yaşadıkları mahalleler kesin çizgilerle ayrılmış vaziyette. Ama Kuşçular köyü öyle değil. Ütopik bir köy. Karşılıklı anlayışın ve hoşgörünün hakim olduğu, yardımlaşma ve dayanışmanın had safhaya çıktığı bir köy benim köyüm. Hayalini kurduğum hayat aslında yazdığım şeylerden ibaret. İnsan olmanın bilincini yakalayan bir toplum hayalim var.  Yorgan Dede bu bilince ulaşmış bir karakter. Onun hayat görüşünde insanları birbirinden ayıran hiçbir ayraca yer yok. Dil, din, ırk, milliyet, para… Bunları ortadan kaldırdınız mı geriye dostluk ve kardeşlik kalıyor. Bu paravanlar olmazsa herkes herkesle dost olabilir. Yorgan Dede şekilcilikten uzak biri her anlamda. Özellikle ibadet konusunda… Bu konunun altını özellikle çizdim. Zira bu beni en çok rahatsız eden konuların başında geliyor. Yorgan Dede tam bir aydın ve entellektüel. Ben onu yazarken ondan çok şey öğrendim. Ideon’u okuyan herkesin Yorgan Dede’den öğrenecek bir şeyi mutlaka olacaktır.

Kuşçular köyünde sünniler ve aleviler birlikte yaşıyorlar, birbirlerinin inançlarına, örf ve adetlerine saygı gösteriyorlar.  Çok etkilenerek okuduğum bir bölüm oldu. Ne çok öğreneceğimiz konu var dedirtti, çok detaylı bilgi verdiğiniz bu bölümleri yazarken hangi kaynakları kullandınız?
Daha önce de söylediğim gibi 3.000 sayfanın üzerinde döküman okudum Ideon için. Toplam on bir kitap geçmiş gözlerimin önünden ideon’u yazarken. Hepsini kitabın arkasındaki kaynakça bölümünde ayrı ayrı belirttim.  Özellikle Şahkulu Dergahı yayınlarından çok faydalandım alevilikle ilgili bilgi edinirken. Beş kitap var Şahkulu Yayınları’ndan. Ayrıca bir zeytincilik kitabı, bir semboller ansiklopedisi ve Edremit Körfezi ile ilgili iki ciltlik bir ansiklopedi var okuduklarım arasında. Ayrıca bir de duyduklarımı yazılı olarak teyid ettiğim yayınlar ve internet siteleri var. Tabi bir de öğrenip de yazamadıklarım var.  Bunlar çok uç noktalarda ama kesinlikle doğru bilgiler. Çok açık ve net söylemek gerekirse bu bilgileri yazmayı şimdilik riskli buldum. Ancak buradaki risk şahsımla ilgili değil, okuyucunun algısıyla ilgili bir risk. Zira gerçekten ezber bozan şeyler bunlar. Ama birgün mutlaka bunları da yazacağım.

ORHANBAHTİYAR5

Roman kahramanlarını bir fotoğraf gibi gördüm, duygularını hissettim, Yorgan dedeyi çok sevdim, siz en çok hangi kahramanı severek yarattınız?
Ideon ile ilgili en çok gelen eleştiri, çok fazla karakter barındırdığı ve karakterlerin çoğunun isminin yabancı olmasından dolayı takibinin zor olduğu yönündeydi. Aslında buna eleştri demek de çok doğru değil. Geri bildirim desek daha mantıklı olur. Zira bu geri bildirimde bulunanlar, Ideon’u okudukça karakter çeşitliliğinin amacını ve kurgu ile olan bağlantılarını fark ettiklerinde büyük keyif aldıklarını ve hikayenin çok farklı bir boyut kazandığını söylediler. Bu yüzden her karakter benim için çok özel. Ama  Yorgan Dede’yi öğrendiklerimi aktarmamda aracı olduğu için ayrı bir sevdim.  Belki onu yazarken biraz da kendimi anlattım. Dünya düzenine, dinlere ve insanlara bakışımı paylaştım onun ağzından. Bir de Deli Yusuf var. Çok yakın bir arkadaşımı doğrudan  tasvir ettim Deli Yusuf karakterini yazarken.  Zira kafamda önceden böyle bir karakter yoktu. Bir gece yarısı Ideon’u yazarken gerçek Yusuf’tan aldığım bir telefon bu karakteri dahil etti Ideon’a. İşte bu yüzden Ideon, güzel bir kurguyla yola çıktığım, ama bir yerden sonra kendi kendini yazmaya başlayan bir kitap oldu. Bu da onu gerçekten farklı kılıyor. İşin sevindirici yanı sadece benim değil, okuyanların da görüşlerinin de bu yönde olması.

Yazarlığınız nasıl bir yolculukta, neler okuyacağız bundan sonra?
Ideon için iki yıl önce tüm profesyonel hayatımı ve kariyerimi bir kenara bıraktığımı söylemiştim. Ben hayalimi gerçekleştirdim ve henüz ilk kitapta çıtayı kendi adıma oldukça yukarıya çektim. Ancak maalesef hayatın bazı gerçekleri hiçbir yerde peşimizi bırakmıyor. Hayallerimizde bile… İki yıllık aranın ardından artık kurumsal hayata dönmem gerekiyor. Fakat bu benim yazarlık kariyerimin sonu anlamına da gelmiyor. Tam tersi ben yeni başladım ve sağlığım elverdiği sürece de yazmaya devam edeceğim. Amacım her yıl bir roman yazmak ve şu aralar ikinci romanımın büyük bir bölümünü geride bıraktım. Eylül ya da Ekim gibi raflarda yerini alır diye tahmin ediyorum. Yeni romanım genel tarz olarak Ideon’dan çok farklı olacak. Adı “Elohim’in Çocukları”. Binlerce yıl önce büyük depremler ve volkanik hareketler sonucu sulara gömülen Mu kıtasının batış hikayesini farklı bir yorumla anlatan bir roman olacak. Tamamen fantastik öğeler içeren, ama bir yandan da varlığı tam olarak ispatlanamamış bir uygarlıkla ilgili “Acaba?” sorusunu sorduracak bilgi ve belgelere dayalı bir roman olma iddiasında Elohim’in Çocukları. Bununla birlikte mevcut dünya düzenini sorgulayacak ve bu konuyla ilgili pek çok soruya cevap arayacak.  2012 hedeflerimden biri de geçtiğimiz ay tamamladığım  “Hürkuş ile Göklerde” isimli çocuk kitabını raflarda görmek. Kitap şu an oldukça saygın bir yayınevinde yayın sırasını bekliyor. Ayrıca Elohim’in Çocukları biter bitmez yeni ve çok ses getirecek bir romana daha başlamayı planlıyorum. Konusunu şimdilik sır gibi saklıyorum ancak yapmak istediğim şeyi başarabilirsem eğer, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ısrarla unutturulmaya çalışılmış bir değer gün ışığına çıkacak. Zaman içinde silinmiş olan milli hafızamızın bir bölümü canlanmış olacak böylece. Belki de bu canlanış, milli hafızamızın diğer bölümleri içinde bir umut ışığı olacak. Zira bilinçli bir şekilde arka plana itilen ve kasıtlı bir şekilde gözümüzün önünden yok edilen müthiş değerlerimiz olduğunu düşünüyorum.

 

@kitapilesohbet grubunun hikayesi için;http://www.hurriyet.com.tr/pazar/20729129.asp

@kitapilesohbet grubunun ve Yasemin Sungur’un Kazdağları yolculuğunun hikayesi için; http://www.martidergisi.com/bir-kitabin-pesinden-yolculuk-kaz-dagi ve http://www.yaseminsungur.com/2012/07/05/ideon%E2%80%99un-izinde-bir-kesif-yolculugu

Ideon – Tanrıların Yolu / Yazar: Orhan Bahtiyar / AYA Kitap / Yayın Yönetmeni: Derya Ayyıldız / Editör: Anıl Eke / Kapak Resmi Çizim: Sadecekaan Kapak Resmi Renklendiren: Eren Arık  / 1.Baskı / Ekim 2011 / 384 Sayfa

Orhan Bahtiyar; 1973 yılında İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Moda İlkokulu, Kenan Evren Anadolu Lisesi ve Marmara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstriyel İlişkiler Bölümlerini bitirdi. 1985-1992 yılları arasında Adalar Su Sporları Klübü’nün Lisanslı sporcusu olarak yüzdü. Ulusal ve Uluslararası müsabakalarda dereceler aldı. 1998-2002 yılları arasında bir internet sitesinde yayınlanan mizahi denemelerini bir araya toplayarak, 2004 yılında “Robdöşambr Kullanma Klavuzu” isimli deneme kitabını yayımladı. 1998-2010  yılları arasında çeşitli Uluslararası firmalarda Satış temsilcisi, Eğitim Yöneticisi ve Satış Müdürü olarak çalıştı. 2010 yılında kurumsal kariyerine ara vererek, Romancılık ve Eğitim Danışmanlığı üzerine çalışmaya başladı. Orhan Bahtiyar şu an Kasım ayında raflarda yerini alacak olan bir roman ve bir de çocuk kitabı üzerine çalışmaktadır. Evlidir, Öykü ve Kuzey’in babasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.