‘Şiddet bittiğinde, her iki halk yeni bir yaşama hukuku, yeni bir siyasi birlik oluşturabilecek.’

 

Silahları Gömmek kitabı barışı bekleyen herkes için umutları büyüten, okuru heyecanlandıran bir kitap oldu. Orhan Miroğlu, Kürt hareketinin en saygın isimlerinden biri olmasının yanı sıra bu ülkedeki her demokratik adımda izi olan, sesi olan bir aydın. Ve tarihin bu çok farklı dönüşüm noktasında söz alıyor; “Kürt sorununda şiddetle belirlenen tarihin sonu yaşanıyor. İçinde bulunduğumuz dönem, silahların gücünü müzakere masasında pazarlık etmenin zamanı değildir. Silahları gömmenin zamanıdır” diyor…

Kitapta, Öcalan ile Mandela’nın birçok anlamda farklılıklar içerdiğini uzunca açıkladıktan sonra, bu karşılaştırmaya devam ediyorsunuz. Bu karşılaştırmadan ne öğreniriz, bu yolla neyi derinleştirmek istediniz?
Bu konuda yapılan afaki tartışmaların yararsız olduğunu göstermek ve PKK’nin ve Öcalan’ın daha yola çıkarken benimsediği yöntemler nedeniyle böyle bir şansı kaçırdığının anlaşılmasını kolaylaştırmak için yazıldı o bölümler. PKK’yi ve Öcalan’ı bazı çevrelerin göstermek istediği gibi değil, olduğu gibi görmek, her bakımdan katkı sunar. Kürtlerin Mandela yanılsamasıyla yola devam etmesi imkânsız. Öcalan’dan bir Mandela çıkarmak gayreti boşuna bir çabadır. Öte yandan “Kürtlerin bir Garry Adams’ları yok” diye soru sorarlar. Hatta “Şu Öcalan da Mandela’ya hiç benzemiyor” diyenler var. Söz konusu bölümler, bu sorulara da bir cevap aslında…

90’lardan bahsederken “Öcalan, bir anlamda Mandela olma şansını daha Bekaa’dayken kaybetmiş bir siyasi liderdi” diyorsunuz. Bu görüşünüz, sivil Kürtlere yönelik eylemlerle mi ilgili?
Evet. Ama sadece sivillere yöneltilmiş eylemler bakımından da değil. PKK, kendisi dışındaki siyasi hareketlere ve kendi içindeki muhaliflere karşı da şiddet uyguladı. Çok sayıda iç infazdan söz ediliyor bugün. Öcalan bir keresinde, 15.000 gibi bir rakam verdi. Ergenekon zihniyeti ve örgütlenmesinin sebep olduğu faili meçhullerin sayısıyla yarışabilecek bir rakam bu…

Dünyanın PKK’ya gösterdiği hoşgörü ya da sempati, sizce hangi noktalarda kesildi?
PKK’ye dünya aslında hiçbir zaman sempatiyle yaklaşmadı. Fakat çatışmadan zarar gören Kürt nüfusa, insan hakları bağlamında her zaman bir ilgi söz konusuydu… Olaf Palme cinayetinin PKK’ye işaret eden yanları ve Avrupa’daki başka siyasi kimliği olan Kürtlere karşı gerçekleşen infazlar, PKK’nin imajını çok etkiledi. Bu imaj bugün için de değişmiş değil.

1.RESİM

İmralı ve İmralı’da müzakere süreçlerinin iki safhadan geçtiğini söylüyorsunuz: “İlk safhada kontrol tamamen askerlerin elindeydi. Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesinden sonra askerlerin gerçekleştirdiği görüşmeler barışı ve siyasi bir çözümü öngörmekten çok, savaşı kabul edilebilir sınırlarda tutmayı, hatta kızıştırmayı hedefliyordu.” Bu süreçlerde neler yaşandı sizce?
İmralı tarihi bu söylenenleri doğruluyor. Mesela Öcalan dağdaki PKK’lilere ülkeyi terk etme çağrısı yaptığında, onu sorgulayan komutanlardan biri, “500’ü kalsın, gitmesin” diyor.. Bir başka komutan ise “Bu şiddette bir savaş için devlet sizi dikkate almaz. Savaşın yoğunluğunu artırmalısınız” diyor Öcalan’a. Bunu söyleyen komutanlar şimdi Ergenekon’un ilk sıralarında yargılanıyorlar. İmralı’daki koşulların normalleşmesi son bir yılın hadisesidir. Ama anlaşılan o normalleşmenin sürmemesi için de Ergenekoncular her şeyi denemeye devam ediyorlar.

Askerin yönettiği safhanın aktörlerinin Ergenekon davasından tutuklu olduklarına dikkat çekiyorsunuz. Dolayısıyla o dönemin karakterini Ergenekon iddianamesinin tezleri dışında bir kaynaktan yorumlama şansımız var mı?
İddianameler önemli, ama hep söylediğimiz ve eleştiri konusu olduğu gibi, Ergenekon soruşturması Fırat’ın ötesine uzanmadı henüz. Hükümet anladığım kadarıyla buna hazır değil henüz. Ama aslına bakarsanız Kürt siyasetinin de pek istediği bir şey değil bu. Öcalan ile Ergenekoncular arasında gerçekleşen “müzakere ve diyalog” iddianamelerden ziyade avukatların görüş notlarından yansıyor. Bu notların mahiyeti, siyasi konjonktür ve süreçler hatırlanarak okunduğunda, insanın epey şey öğrenmesi mümkün. Öcalan’ın Ergenekon’a yaptığı teklifler arasında, PKK’nin silahlı militanlarını ordunun emrine verip, Kuzey Irak’taki yapılanmayı beraber yıkmak gibi bir teklif dahi var. Yani bu manada kral çıplak. Ve gerçekler gizlenemeyecek durumda. Daha fazla bilgi ise, devletin arşivlerinde bulunuyor herhalde. Ama bu kadarı bile, İmralı’da neler olup bittiğini ortaya koyuyor.

“Abdüllatif Şener’i, Mehmet Ağar’ı, Erkan Mumcu’yu ‘Darbe olacak, Meclis’te olmasanız daha iyi olur’ diye ikna eden Ergenekoncular, Öcalan’ı da ikna etmiş görünüyorlardı” diyorsunuz. Bu çarpıcı ifade, Öcalan’ın açıklamalarından mı? Siz nasıl yorumluyorsunuz?
Kitapta bu konuda yer alan analizlerin tümü, çok somut verilere dayanıyor. Öcalan’ın söyledikleri en önemli veri. Her şey çok açık. Öcalan her zaman orduya işaret etti. Sivil bir hükümeti görmezlikten geldi. Ve şimdi öyle bir durum var ki, Kürt siyaseti ve Kürtlerin bir bölümü, Ak Parti hükümetini müzakere edilecek değil, bertaraf edilecek bir iktidar olarak görüyor. Ergenekoncuların stratejileri bu bakımdan maya tuttu. Ve maalesef Kürt muhalefetini Ergenekoncular bu ortak stratejinin parçası haline getirmeyi başardılar. Silvan saldırısı ise bu ittifakın zirveye çıkması oldu. Uludere de kim ne derse desin, Kürtleri bu noktada tutmak ve hükümeti daha da gözden düşürmek için gerçekleşti. Hükümet ama, bu gerçeği görmüyor, görebilseydi, kanımca Uludere için tutumu bu olmazdı.

İki taraf da, savaşın ve silahların yerine ne koyacağını biliyor mu? Artık sonuna geldi deniyor, koşullar değişti deniyor, bir sürü tespit var. Bu toplum ve silahlı güçlere bel bağlamış politik tutum sahipleri, savaşın yerine ne koyacak sizce?
Savaşın tarafı olan Kürtlerin bu mücadelenin yerine neyi koyacağı belli. Demokratik mücadele araçları. BDP’nin siyasi olarak güçlenmesi. TBMM merkezli bir mücadele yani. Ama bunun, BDP’ye oy veren kitleyi tatmin etse bile, PKK’yi tatmin ettiği inancında değilim. PKK normal bir demokratik süreç ve bu sürecin içinde güçlenecek olan bir Kürt siyaseti olsun istemiyor. Çünkü PKK’yi yönetenler böyle bir normal süreçte paylarına ne düşecek çok bilmiyorlar. O yüzden “özel bir statünün” peşindeler. Bir bölgeyi ve Kürt halkını yönetmek arzusudur bu. Ama Türkiye şartlarında böyle bir arzunun gerçekleşme şansı yok. Şartlar Kuzey Irak’ın şartlarından çok farklı..

2.RESİM anasayfa-politika-ORHANMİROĞLU-SİLAHLARIGÖMMEK

Akşam gazetesinden Dinç Çoban’a verdiğiniz söyleşide, “Diyarbakır Belediyesi’nde ne olacaksa Edirne’deki belediyede de aynı şey olması gerekir” diyorsunuz. Kitapta savunuyor göründüğünüz “demokratik özerklik” kavramını, AB’nin kurucu sözleşmelerinde de geçen, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” çevresinde mi anlamlandırıyorsunuz?
Tamamen öyle. Türkiye şartlarında nihai olarak olacak olan budur. Yoksa yeni anayasada Kürtlere özel statü, Türklere şu bu olması filan mümkün değil. AB standartları ve bu anlamda da AYYÖŞ’ün kabul edilmesi, ortam buna uygun.

Kitabınızın girişinde yorgun bir aydının çilesi var. Her seferinde barışı savunmak, her barış deyişte konjonktür nedeniyle susmak, susmak durumunda bırakılmak… Bu bile, silahların susması gerektiğiyle ilgili bir işaret değil mi?
Ömrünüzü gençlik yıllarından bu yana bu mesele içinde geçirmişseniz ve geçirmekle de kalmayıp kendinizi böylesi zor bir mücadelenin içinde bulmuşsanız, yorgunluk hissetmeniz çok normal. Kürt meselesi beni de başka Kürt aydınlarını da çok yordu. Toplumu da aynı şekilde. Bıçak sırtında yaşamak ve konuşmak, normal bir şey olmasa gerek. Maalesef bu durum hâlâ devam ediyor.

Kitabınızın sonunda yazmışsınız. Gazeteniz Taraf’ta Cihan Keyif’in sizinle yaptığı söyleşide de çözüm yolu için Kürtler arasında barış amaçlı bir ulusal konferansın gerekliliğinden söz ediyorsunuz. Bu nasıl olmalı?
Söylüyorum ama, galiba böyle bir ihtimal giderek zorlaşıyor. Mesut Barzani’nin ilk baharda düşündüğü konferansa PKK’nin davet edilmeyeceği yolunda haberler yer aldı basında. Muhtemelen de böyle olacak. Çünkü PKK’nin böyle bir konferanstan bekledikleri ile Kürt çevrelerin ve siyasi partilerin böyle bir konferanstan bekledikleri arasında ciddi ve önemli farklar var. PKK, Kürtlerin toplanıp, ortaya konulan savaş stratejilerini onaylamasını bekliyor. Oysa bu mümkün değil. Çünkü PKK’nin savaşta ısrarı, sadece Türkiye Kürtlerine değil, başta Kuzey Irak olmak üzere Ortadoğu’daki bütün Kürt hareketlerine zarar veriyor. TESEV’in yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’nin bölgedeki olumlu imajı devam ediyor. PKK ise, Ortadoğu halklarının model olarak gördüğü bir ülkeyle savaşta ısrar ediyor. Böyle bir mantığın ve siyasetin Kürtlere uzun ve kısa vadede faydası olabilir mi, bu soruya her Kürt’ün verecek bir cevabı olmalı diye düşünüyorum.

Gazeteci Dinç Çoban’a “Türkler ikna olmadan barış olmaz” diyorsunuz. Türkler nasıl ve nasıl ikna olacak sizce?
Türk halkı neyse ki Kürtlerin hakları konusunda olumlu bir yerde duruyor. Ama PKK şiddeti ve silahlı eylemler bu olumlu ortamı da etkiliyor. Anadille eğitim ve benzeri konularda Türk halkının birçok problemi aştığını düşünüyorum. Ama bu haklar ayrılmanın bir ara istasyonu olarak yansıtılınca, Türk halkının da kanaati sarsılıyor. Bölünme korkusu devreye giriyor. Bu korkuyu da pompalıyorlar haliyle. Dolayısıyla şiddetin bittiği bir ortamda her iki halkın yeni bir yaşama hukuku çerçevesinde yeni bir siyasi birlik oluşturabileceğine dair güçlü bir kanaatim var.

SİLAHLARIGÖMMEK-yazısıkesilipslideakoyacağız

Siz, Türkiye’nin sol ve demokratik güçlerini, barış sürecinin bir parçası olarak anmıyorsunuz. Bu sürecin tek moderatörü AKP mi olmalıdır sadece?
Ben solun ve CHP’nin bugünkü politikalarını eleştiriyorum. AKP güçlü bir aktör, belirleyici.

Sol ise bunu görmüyor, iktidar öncelikli bir pozisyon alıyor. Buna elbette bir şey denemez. Ama Kürt sorununun çözümünü talep etmek, bu iktidar kavgasına heba edilmemeli. Sol bu hebayı yapıyor, ama bunu yaparken, Kürt siyasetini de kendisine ortak etmek istiyor.

Zaman gazetesinden Bünyamın Köseli’ye verdiğiniz söyleşide “Her şeye rağmen Ak Parti çözüm için hâlâ en güçlü unsur” diyorsunuz. Ak Parti sizce “Türkleri mi ikna edecek” yoksa yine tırnak içinde söyleyelim, “terörü mü bitirecek”?
Ak Parti’ye oy verenlerin Kürt meselesindeki zihniyet kalıpları olumlu yönde değişim gösteriyor. Bu kitle Kürt meselesini bütün yönleriyle tartışıyor ve yorumluyor. Buna İslami aydınlar ve medya da dahil. Bu bakımdan bu kitlenin anadille eğitim dahil, Kürt hakları söz konusu olduğunda, resmi ideolojinin inkâr politikalarını önemli oranda reddettiğini düşünüyorum. Sorunuzun diğer kısmına gelince. Ben Kürt meselesini, bir terör meselesi olarak görmediğim için, herhangi bir hükümetin bu sorun karşısındaki pozisyonunu “terörü bitirmek kabiliyeti” gibi görmekten yana değilim. Bir hükümetin siyasi kabiliyeti, Kürt meselesinde sivil ve demokratik yöntemlere verilen değer bakımından ölçülebilir olmalıdır. İyi savaşan değil, müzakere ve diyalog arayan hükümetlere ihtiyacımız var.

Kitabınızın sonuç bölümünde, iki büyük siyasi gelişmenin süreci tamamen değiştirdiğini söylüyorsunuz. Savaş üzerinden iktidarını yürütecek Neo-İttihatçı / Kemalist iktidarın gerilemesi ve Türkiye’nin “Güney Kürdistan” yönetimiyle ilişkilerinin günbegün gelişmesi… Savaşı bitirecek dinamik bunlar mı?
Tek başına değil, ama önemli dinamikler bunlar. Fakat görebildiğim kadarıyla, Neo-İttihatçı / Kemalist ittifak, Kürt meselesini ve bu meselenin siyasi aktörlerini etkileyebilecek ve onları AKP’ye karşı ortak stratejinin bir parçası haline getirecek kadar başarılı hamleler yapıyor. Buna karşılık Ak Parti hükümetinin politikaları sanki bu stratejiyi başarılı kılmaya ayarlanmış gibi.

Savaş bitsin, binlerce güzel şey için bitsin. Ve Orhan Miroğlu, sadece edebiyatla ilgilensin diye de bitsin… Edebiyat ürünlerinizi ne zaman okuyacağız, yayımlanacak bir kitap var mı?
Dileğinize yürekten katılıyorum. Geçen sene çıkan Ölümden Kalıma adını taşıyan kitabım bir edebiyat metni aslında. Aslında Dıjwar adlı anı romanım da bir edebiyat metnidir. Kitabı okuyanlar bana roman ve hikâye yazmamı tavsiye edip durdular. Ama Kürt meselesinin siyasi haliyle bağlarım kopmadığı için, tamamen edebiyata yönelemedim. Umarım olur. Bahara doğru, bir tanıklık kitabım var sırada, yayımlanacak. Diyarbakır Cezaevi’ni ve ölüm oruçlarını anlatacağım…

Orhan Miroğlu; Midyat doğumlu. 1980′de Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu. Bir yıl öğretmenlik yaptı. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra tutuklandı ve 15 yıl cezaya çarptırıldı. 1988′de cezaevinden tahliye oldu. 20 Eylül 1992′de Diyarbakır’da Musa Anter’in öldürüldüğü suikasttan yaralı olarak kurtuldu. O tarihten bu yana, tedavi için geldiği Ankara’da yaşıyor. Şu anda Taraf gazetesinde ‘Yüzleşme’ adlı köşesinde siyasal gündem hakkında yazıyor. Yayımlanmış diğer kitapları: Dijwar, Çarpraz Ateşte İki halk: Kürtler ve Türkler, Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı, Barışa Dair Bir Hikayemiz Olsun, Her Şey Bitti Ana’ya Söyleyin, Ona Zarfsız Kuşlar Gönderin / Uğur Kaymaz Kitabı, Affet Bizi Marin, Ölümden Kalıma…

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.