‘Gezi olaylarındaki yürekli, özgür, özerk eylemler çoğumuzda karamsarlığı azaltmış, umudu canlandırmıştır.’

 

‘Özerk Benlik, Kul Benlik’ kitabı, doğduğumuz günden itibaren bizi çevreleyen kültür ve bu kültür içinde şekillenmiş kurumlarda büyürken benliğimizin nasıl hırpalandığını; özgür ve yaratıcı yanlarımızın nasıl sistematik biçimde törpülendiğini anlatıyor bize. “Uslu çocuk” olmayı, soru sormamayı aileden, okuldan öğrenip, geleneklerin ve dinin tarif ettiği ağır sorumlulukları da yüklenince her türden otoriteye itaat eder hale geliyoruz. “Ruhunu teslim etmek” ölümü tarif etmek için kullanılır ama Prof. Dr. M. Orhan Öztürk’ün kitabını okuyunca anlıyoruz ki, özerk benliğimizin kısıtlandığı bu toplumsal yapıda daha çocukken “ruhumuzu teslim ediyoruz”. Zira “kul benlik” tanımlaması nesneleşmiş, biat ettiği otorite tarafından tepkisi, öfkesi, sevinci kolayca maniple edilebilen insanı tarif ediyor. Kitap, hayatın her alanında yüz yüze kaldığımız iktidar ilişkilerini anlamak, yetke ve önder karşısında iradesizleşen, toplu tavırlarda edilgen ve “başarılı”, onay ve kabullenme peşinde ömür tüketen; bireysel hayatında kendini gerçekleştirememiş insanlarla dolu bu mutsuz toplum yapısını değiştirme çabasında merak eden, kuşku duyan, özgür düşünen, itiraz eden, özerk benlikli bireylerin eksikliğini bir kez daha hatırlatıyor. Ruh hekimi yazar Prof. Dr. M. Orhan Öztürk’le Özerk Benlik, Kul Benlik kitabı hakkında söyleştik.

Yarım asırdan fazla zamandır ruh hekimisiniz. Türkiye’de ruh hekimliği yapmak, başka ülkelere göre daha mı zor?
Türkiye’de ruh hekimliği yapmanın başka ülkelere göre daha zor ya da kolay mı olduğunu bilemem ama şunu söyleyebilirim:  Ülkemizde ruh hekimliğinde emeğin maddi ve manevi ödülü çok düşüktür.  Üstelik son yıllarda ülkemizde hekime yönelik şiddet giderek artmaktadır. Hekimliğin başka alanlarında olduğu gibi, ruh hekimi de güvenilir, sağlıklı çalışma ortamlarından yoksundur. Uygulanan sağlık politikaları ile hekimin emeği değersizleştirilmekte ve hekimi ucuz işçi konumuna sokulmaktadır.  Bunun, günlük siyasette oy toplayıcı yanı olsa bile, halk sağlığının uzun soluklu düşünülmediği kanısını doğurmaktadır.

Prof. Dr. Ahmet Saltuk internetteki bir yazısında söylüyor… Derslerinizde “Depresyon bir insanlık hakkıdır.” dermişsiniz. Biraz açıklayabilir misiniz?
Bu sözümü şöyle bir bağlamda söylediğimi sanıyorum. Çökkünlük (depresyon) rahatsızlığı geçiren kişi aile ve iş yaşamındaki beklentileri karşılamakta, sorumluluklarını yerine getirmekte büyük güçlük çeker. Görevlerini yerine getirmek için çabalar, yapamayınca kendini suçlar; kendini zorladıkça, suçladıkça çökkünlüğü derinleşir. Hasta ve yakın çevresinin hastalığı kabul etmek istemeyişi hekime başvurmayı zorlaştırır, sağaltım gecikir ve çökkünlük daha da ağırlaşır. Böyle bir durumda hekimin görevi hem hastaya hem yakınlarına bunun bir hastalık olduğunu, insanların zorlanmalar altında bir çökkünlüğe girebileceğini, hastalanabileceğini, hastanın suçlanmaması, zorlanmaması gerektiğini, insanın hastalanmak gibi bir hakkının da olduğunu açıklamaktır.

Düşünsel yozlaşma, gerçeği öznel algıma, tatminsizlik, hırs, vb. aşırılığına ancak ruhsal rahatsızlıklarda rastladığımız özellikler adeta bir salgın gibi, toplu yaşadığımız ortamlarda birbirimize bulaşıyor. Ruhsal bozukluklar bir toplumun karakteristik özelliği haline gelebilir mi?
Saydığınız “Düşünsel yozlaşma, gerçeği öznel algılama, tatminsizlik, hırs” gibi özellikler ruhsal bozukluğu olan insanlardan daha çok toplum içinde söz sahibi olan politikacılarda görülüyor.  “Özerk Benlik Kul Benlik” adlı kitabımın “Ruh Sağlığı Nedir? Kimde var?” bölümünde “Bütün Bir Toplum Hastalanabilir mi” sorusu ile başlayan bir tartışma da var.  Her hangi bir ruhsal bozukluğun bir toplumun karakteristik özelliği olabileceğini sanmıyorum ama toplumların kimi geleneklerine, inanç dizgelerine bağlı yasakların, baskıların büyük zorlanmalara (stres) neden olabileceğini görüyorum. Örneğin ülkemizde kadın-erkek eşitsizliği, kadının namusunu koruma söylemi içinde ve din kisvesi altında üretilen ve uygulanan baskılar, yasaklar kadına yönelik şiddetin, kötü muamelenin kaynağı olabilmektedir. Bir toplumda kadınların ruh sağlığının bozulması toplumun ruh sağlığının bozulması demektir.  Bunun yanı sıra, sürüp giden ekonomik zorluklar, politik çalkantılar, belirsizlikler bireylerde derin kaygılara, bunaltılara yol açabilmekte ve genelde ruh sağlığımız olumsuz etkilenebilmektedir.

orhan_ozturk_1 orhan_ozturk_2

Kitabınızın alt başlığı,  “Biat” Toplumunun Ruhsal Kökenleri. “Biat toplumu” nedir?
Ben “biat toplumu” yerine “kul benlikli insanlar toplumu” demeyi yeğlerim.  Ama ülkemizde son yıllarda yaygınlaşmış bir sözcüğü de yok saymak istemem. Kendini, insanı, doğayı, evreni sorgulamayan, merak duygusu sönük, biricikliğinin ayırımında olamayan,  özgür düşünemeyen, özgür seçim yapamayan, yetkeci (otoriter) yönetimlere karşı çıkamayan bireylerin çoğunlukta olduğu toplumlara ya da toplum kesimlerine “biat toplumu” diyebiliriz.

Kitapta özerk benliğin güçlendirilmesi gereğine ve yöntemlerine sık sık değiniyorsunuz. Özerk benlik nedir?
Özerk benlik duygusu gelişmiş kişi kendisini ve çevresini anlamaya çalışan, sorgulayan, anlamadan inanmayan, yetkeye (otoriteye) kolay boyun eğmeyen,  özgür düşünebilen, özgür seçim yapabilen kişidir.

‘Özerk Benlik, Kul Benlik’in girişinde, tecessüs, merak ve bilseme sözcüklerini masaya yatırıyorsunuz ve merak sözcüğünün halk dilinde yaygın olarak “endişeli bir bekleyiş” anlamında kullanıldığına dikkat çekiyorsunuz. İnsanlığın çağlar boyunca edindiği devasa bilgi birikiminin ardında yatan itici güçlerden biri, belki de en önemlisi olan “merak”, aile içinde ve okulda ilk kısıtlanan özelliklerimizin başında geliyor. Bunca itici güce sahip bir özellik neden kısıtlanır?
Herhangi bir toplumda çoğunluk bilisiz (cahil) kalınca, kul benlik duygusu baskın olan bireyler çoğunlukta olunca yetkenin gücü sorgulanamaz. Yetke durumunda olan egemen kişiler (padişahlar, diktatörler, din liderleri, vb.) politik güçlerini büyük oranda sorgulamayan, özgürce düşünüp tartmayan,  kolay boyun eğen bilisiz halk yığınlarından alırlar ve sürdürürler. Çocukların özgür ortamlarda sorarak, anlayarak eğitim görmeleri, özgür düşünceli bireyler olarak yetişmelerini yüzyıllardır bu tür yöneticiler istememişler, bireylerin uyanmasından, aydınlanmasından korkmuşlardır.  Kısacası, uyanık, özerk benlikli, aydınlanmış bireyler yetiştirecek eğitim düzeni yetkeci toplumlardaki yöneticilerin işine gelmez.

“20.yy ortalarında yapılan araştırmalarla insandaki bilseme duygusunun biyolojik temelli bir dürtü olduğu ve uygun öğrenme ortamlarında bir tutku niteliğinde gelişebileceği görüşü özellikle gelişimsel ruhbilimde benimsenmiştir.” diyorsunuz kitabınızda. Son yıllarda çocuk yetiştirmek konusunda anne babalar daha özenli, giderek geleneksel yöntemlerin terkedildiği, çocuğun ailenin merkezine alındığı bir aile modelini de görmekteyiz. Daha bebeklikten başlayarak çocuk eğitimine büyük maddi yatırımlar yapılıyor, sanat eğitimi, dil eğitimi veren kreşler, okullar var. Tüm bunlar popüler ya da sektörel gelişmeler mi, yoksa gerçekten yeni kuşaklar gelişimsel ruhbilimin önermeleri doğrultusunda, özerk benlikli bireyler olarak yetişebilecekleri ortamlara daha fazla sahip olabilecekler mi? Bu konuda umutlu olabilir miyiz?
Çocukların doğal gelişimsel gizilgüçleri ancak özerk benlik duygusunu besleyen eğitim ve özgürlük ortamlarında açığa çıkabilir. Cumhuriyet’in ilk yirmi yılında bu ülkenin çocuklarının kul benlik duygusu yerine özerk benlik duygusu ile yetişebilmeleri için önemli atılımlar olmuştu. Ne yazık ki, son yetmiş yılın siyasal çalkantıları içinde bunları yaşatma, geliştirme yerine yok etme çabaları baskın çıktı. Bu nedenle,  daha uzun yıllar çocuklarımızın, gençlerimizin önemli bir kesimi eğitimde özerk benlik duygusunu yeterince beslemeyen bir devletin ve eğitim düzeninin baskın gücü altında yetişmeyi sürdürecekler. Ancak, cumhuriyet okullarında yetişmiş olan aydınlanmış yaşlı, orta yaşlı ve genç bir kesim de var ki bunların varlığı umudumu tümden yitirmememin başlıca nedenidir. Gezi olaylarını bu kuşakların çocukları gerçekleştirdi. Gezi olaylarındaki yürekli, özgür, özerk eylemler çoğumuzda karamsarlığı azaltmış, umudu canlandırmıştır.

Toplum olarak hem geçmişimiz, hem de bugünümüz travmatik olaylarla dolu; toplumsal itirazların devlet tarafından şiddetle karşılanması ve bastırılması,  kitabınızda anlattığınız pek çok nedenden dolayı zaten toplumun çoğunluğunu oluşturan kul benlikli insanları çoğaltıyor mu? Ya da tersine bu travmatik olay ve süreçleri yaşadıkça, bireyde özerk benliğin oluşması yönünde bir savaşım mı başlıyor?
Dayatılan eğitim düzeni ve giderek yaygınlaşan güçlü bir propaganda ağı kul benlik duygusunu pekiştirme yönünde etkinlik gösteriyor. Bunun yanı sıra, gözü kara bir iktidarın Cumhuriyet değerlerine, özgürlüğe ve bunlara dayalı protesto eylemlerine saldırgan tutumu giderek artmaktadır.  Bu saldırıların sessiz toplum katmanlarının bilinçlenmelerinde, Atatürk gibi bir aydınlanma önderine daha çok sarılmalarında, özerklik ve özgürlük özleminin güçlenmesinde önemli etken olduğunu düşünüyorum.

“İnsanda kimlik duygusu ile cinsel kimlik duygusu iç içe bağlantılıdır.”  diyorsunuz. Toplumumuzda öteden beri ahlak vurgusu cinsel yasaklara uyulması, toplumsal kadınlık-erkeklik rolleri üzerinden tanımlanan ölçülerin dışına çıkılmaması çerçevesinde yapılır. Kendini dindar olarak tanımlayan ve dini kurallara göre yaşayan kesimlerde de dinin diğer yasaklamalarından çok cinsel yasakları ön plana çıkarılır. Öte yandan en çok ihlal edilen, en çok suçluluk duygusuna yol açan da yine bu cinsel yasaklar sanki. Cinsel suçlar yaygınlaşıyor, kadınların öldürüldüğü aile cinayetlerinin çoğunda kadının ya cinsel ahlak kurallarına uymamakla ya da erkeğin cinsel kimliğine yönelik aşağılamada bulunduğu iddia ediliyor. Cinsel kimlik duygusunun, kimlik duygusu içinde bu denli çok yer işgal etmesi nedendir? Toplum neden bu kadar kırılgan cinsel kimlik söz konusu olduğunda?
Toplumumuzda kız erkek farklılıklarının bilinçlenmesi çok erken çocukluk yaşlarında başlamaktadır. Toplum bu farklılıkları sürekli vurgulamakta, kızın kız, erkeğin erkek olduğu duygusu çok erken yaşta pekiştirilmektedir.  Bu süreç içinde kız erkek ayrımcılığı da çocuklukta belirginleşmektedir. Geleneksel, yarı geleneksel kesimlerde daha çok olmak üzere, erkek çocuğa verilen özel değer ve yer bu belirginleşmeyi artırmaktadır.  Hem erkeğin, hem kızın kimlik duygusu bu ayrımcılıkla sürekli doldurulmaktadır.  Özellikle erkek çocukta kimlik duygusu büyük oranda erkeğe özgü toplumsal roller ve sorumluluklardan çok, cinsel organın üstünlüğü duygusu ile pekiştirilmektedir.  Bu da erkek kimliğinin büyük oranda cinsel organın işlevine, gücüne, dolayısıyla da kadın üzerindeki egemenliğine bağlı olarak gelişmesine neden olmaktadır.  Toplum bir yandan erkeğin cinsel üstünlüğüne bu denli ağırlık verirken, bir yandan da sayısız yasaklarla cinselliği tabulaştırmaktadır.  Cinsel suçların çok olmasının nedenlerinden birinin toplumun cinsellik konusundaki bu çelişkili iletilerle ilintili olabileceğini düşünüyorum.  Erkeğin kimliği, cinsel organın üstünlüğü duygusuna bağlı olduğu oranda cinsel kimliğin kırılganlığı da kaçınılmaz olmaktadır.  Öbür yandan kadın için cinsel kimlik duygusu ağır baskı, suçlama ve utandırmalar yoluyla oluşan namus kavramına sıkı sıkıya bağlı olarak gelişmektedir. Kadına karşı şiddetin kökeninde kuşkusuz bu namus duygusundaki aşırı katılık söz konusudur.  Bunun yanı sıra, kendi cinsel kimliğindeki bilinçdışı kırılganlığın azaltılması, yok sayılması ve erkek egemenliğinin sürdürülebilmesi için kadının namusunu koruma görevini erkeğin kendinde görmesinin de bu tür şiddetin önemli kaynağı olabileceğini düşünüyorum.

orhan_ozturk_9 orhan_ozturk_10

“Girişim duygusu ile bilseme duygusu birbirinden ayrılamayan iki kardeş gibidir. Girişim her eylemin zorunlu parçasıdır. İnsanoğlunun her öğrenmesinde, her eyleminde en önemli başlatıcı öğedir. Girişim ve becerebilme, bu iki yalın sözcük yaşamda verilen tüm savaşımları, çabaları, başarıları içerebilen anlam yükünü taşır. En küçük işi becermede, en karmaşık bilimsel ya da en sanatsal çalışmada, en yoğun sevişmede, en kösnül birleşmede bu iki sözcüğün taşıdığı anlamlar yatar.” diyorsunuz ve çocukluk dönemindeki kısıtlamalara değiniyorsunuz. Yetiştirilme tarzı, okul, gelenek, inanç gibi nedenlerle “girişim ve becerebilme” yetimiz gelişmemişse, bir yetişkin olarak bunu değiştirmek için ne yapabiliriz? Çocuklukta öldürülen, gelişmesi kısıtlanan bu özelliklerimizi deyim yerindeyse “geri kazanmak” mümkün mü?
Uygun öğrenim ve eğitim ortamlarında çocuklukta kötü eğitim nedeniyle yitirdiğimiz yetilerimizin, yeteneklerimizin birçoğunu “geri kazanabileceğimize” inanıyorum.  Kanımca insanın en önemli umut kaynağı onun değişebilir, gelişebilir nitelikte esnek bir beyin ve zihinsel-ruhsal yapısının olmasındadır.  “Benliğin özerkliği’ kavramının temel niteliği şudur:  İnsanoğlu ne tümüyle çevresinin, ne de tümüyle biyolojik yapısının kölesidir. İnsan benliği doğal ve toplumsal çevresinden,   kendisine evrimsel olarak verilmiş dürtüsel yapısından göreli özerklik kazanabilir.  Bu özerkliği kazanabilmesi için gerekli yapısal yetileri doğuştan vardır;  olgunlaşma ve öğrenme ile doğuştan gelen bu yetilerini geliştirir.

Kitabınızın son bölümü edebiyat okuru için de oldukça özel bir bölüm. “Yaşar Kemal: Bir Özerk Benlik Anıtı” başlıklı bölümde “Benliğin hizmetinde gerileme sanatçının geçici sürelerle, denetimli biçimde, çocukluk çağına, bilinçdışına inebilmesi, bilinçdışının zengin içeriğini bilince taşıması, kazandırmasıdır.(…) Psikanalizle sağaltım sürecinde de işe yarayabilen bu benlik yetisi ile sanatçı, alt benliğin, bilinçdışının derinliklerindeki evrensel nitelikli yaşantılara inebiliyor, bunları kendi sanat alanındaki ürünlere dönüştürebiliyor.” diyorsunuz. Edebiyat aynı zamanda bir sağaltım süreci midir?
İnsanların olgunlaşmasında, kimliklerinin oturmasında, iç ve dış dünyalarının genişlemesinde, daha özgür, özerk düşünebilmeleri ve davranabilmelerinde edebiyatın, bütün sanat uğraşlarının önemli yeri olabileceğine inanırım.

Yaşar Kemal’e olan ilişkinizden söz eder misiniz? Ulusal Psikiyatri Kongresi’nde “korku” temalı bir konuşma yapmış. Korkuyu nasıl anlattı Yaşar Kemal? Bu tür bilimsel kongrelere alan dışından birinin, bir edebiyatçının çağrılı olması sık rastlanan bir durum mudur?
Yaşar Kemal, yaşamında verdiği savaşımları ve yapıtları ile gerçekten bir “özerk benlik” anıtıdır.  Bu nedenle Kitabımı onunla ilgili bir bölümle sonlandırdım. Bu dev yazarı kişisel olarak tanıma ve onunla uzaktan uzağa dost olma onurunu taşıyorum.  Yaşar Kemal korkuların üstüne gidilerek çocukluk korkularını yenebilen bir kişi. Çağdaş psikolojide “üstüne giderek alıştırma” (exposure) yöntem ürkülerin (fobilerin) sağaltımında önemli bir araçtır.  Bilimsel kongrelere sanatçıların konuşmacı olarak çağrılmasında büyük yararlar görüyorum.

Kitapta dile ayırdığınız bir bölüm de var; gerek Yaşar Kemal incelemenizden, gerekse bu bölümde söylediklerinizden yola çıkarak sormak istiyorum: Toplumun diline ve yaşantısına hâkim yazarların eserleri de ruh hekimleri için birer kaynak mıdır? Yoksa onlar sadece bilimsel kaynaklardan mı beslenirler?  Ruh hekimleri için hangi edebiyat eserlerini önerirsiniz?
Yalnız ruh hekimlerinin değil, bütün hekimlerin, bütün bilim insanlarının düşündükleri, yazdıkları, konuştukları dil üzerinde daha çok ve özenle durmaları gerektiğine inanıyorum.  Bir toplumda bilimin, bilimsel düşünmenin gelişebilmesi bilim insanlarının içinde yaşadıkları toplumun dilini de emek vererek işlemelerine bağlıdır.  Yukarıdaki bir sorunuzda insanın gelişmesinde sanatın önemini vurgulamaya çalışmıştım. Hekimliğin konusu insandır ve insanı tanımada edebiyat yapıtlarının önemli yeri vardır. Sanata ilgisiz kalan, edebiyat yapıtlarını okuma merakı olmayan hekim kanımca insanı tanımada eksik kalır.

Prof. Dr. Orhan Öztürk: Tarsus Amerikan Koleji ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş; yedi yıl Amerika Birleşik Devletleri’nde psikiyatri ve psikanalitik psikoterapi eğitimi görmüş, araştırmacı ve öğretim üyesi olarak çalışmıştır.  Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi (1060-1964), Hacettepe Üniversitesi’nde (1964-1993) öğretim Üyeliği yapmıştır. Türk Psikiyatri Birliği’nin kurucu başkanı, Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği’nin eski başkanı (1976-1998) ve Dil Derneği üyesidir. Amerikan Psikiyatri Derneği muhabir üyesi (1964-1997), Dünya Sosyal Psikiyatri Birliği Yürütme Kurulu Üyesi olmuştur.

Türk Psikiyatri Derneği kurucusu ve 13 yıl yayın yönetmeni olduktan sonra, onursal yayın yönetmeni olarak katkısını sürdürmektedir. Ruh Sağlığı ve Bozuklukları ile Psikanaliz ve Psikoterapi adlarını taşıyan iki kitabı ile yurt içinde ve yurt dışında yayımlanmış doksanın üzerinde makalesi ve kitap bölümü vardır.

Özerk Benlik, Kul Benlik -“Biat” Toplumunun Ruhsal Kökenleri / Prof. Dr. M. Orhan Öztürk/ Okuyanus Yayınları /Yayıma Hazırlayan: Aslı Uluşahin / 2. Basım/ Temmuz 2013/ 200 sayfa

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.