“Gazi Mahallesi halkının, namlunun ucunda geçirdiği iki günden geriye, sadece acı kaldı.”

 

Takvimlerin 12 Mart 1995’i gösterdiği o kara gün, İstanbul’un kenar semtlerinden birinde bir mahalle, bir anda tüm dünyanın gündemine girdi. Alevilerin yoğunlukta olduğu mahallede bir kahvehanenin taranmasıyla başlayan olaylar zincirinde 23 kişinin yaşamını yitirmesi büyük yankı uyandırdı ve tüm dünyanın gözü Gazi Mahallesi’nde olanlara çevrildi. Gazi Mahallesi’nde yaşanan katliamın gerçek sorumluları hâlâ yargılanmadı. Orhan Tüleylioğlu’yla Gazi katliamının ayrıntılarını, adalet mekanizmasının toplumsal muhalefet söz konusu olduğunda bu kadar ağır çalışmasının ya da tamamen devre dışı kalmasının nedenlerini ve kitabını konuştuk…

12 Mart 1995 tarihine kadar kaderine terk edilmiş bir mahalle, neden bir anda hedef seçildi? Nasıl bir siyasi konjonktür vardı?
1995 yılına girildiğinde iktidarda DYP-SHP koalisyonu vardı. Başbakan Tansu Çiller, başbakan yardımcısı Murat Karayalçın, cumhurbaşkanı ise Süleyman Demirel’di. CHP ve SHP 18 Şubat 1995 tarihinde topladıkları kurultaylarıyla iki partinin CHP çatısı altında birleşmesini gerçekleştirdiler. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın, Hikmet Çetin’in genel başkanlığında uzlaştılar. SHP-CHP birleşmesi, 1993’ten beri iş başında olan Tansu Çiller başkanlığındaki DYP-SHP koalisyonunu çok etkilememiş, koalisyon DYP-CHP koalisyonuna dönüşmüş ve yeni bir hükümet kurulması gündeme gelmişti. Bu hükümetin ilk etkinliklerinden birinin de genel af olacağı söyleniyordu. Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne giriş sürecini başlatan imzanın 6 Mart tarihinde atılmasının heyecanı yaşanıyor, olağanüstü halin uzatılması tartışılıyordu. Genelkurmay Başkanı İsmail Karadayı’nın “Asker artık Güneydoğu’dan çekilmelidir” demesinden bir gün sonra, Tansu Çiller’in “İşkence kesinlikle yasaktır” genelgesinin yayımlandığı günün akşamında, Alevi yurttaşları hedef alan büyük bir provokasyon tezgâhlandı. 12 Mart 1995 tarihinde, İstanbul, Gaziosmanpaşa, Gazi Mahallesi, İsmet Paşa Caddesi üzerinde çoğunluğu Alevi yurttaşların gittiği dört kahve ile bir pastanenin, otomatik silahlarla taranmasıyla başlayan ve Ümraniye’ye sıçrayan olaylarda 23 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. Saat 20.45 sıralarında İsmet Paşa Caddesi üzerindeki kahvehaneler, hıncahınç doluydu; mahalleli erkekler, televizyondaki lig maçlarını izliyorlardı. Özellikle ligin kaderini değiştirebilecek olan Galatasaray-Gaziantepspor futbol karşılaşması, neşeli sohbetlerin yapıldığı kahvehanelerde, akşamın en önemli konusuydu.

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU3

Devrimcilerin ve Alevilerin yoğun yaşadığı bu semt neden namlunun ucunda hedef oldu?
Öteden beri, Gazi Mahallesi’nin sosyoekonomik yapısı, patlamaya hazır bir bomba görüntüsü veriyordu. Çoğunluğu Sivas kökenli Alevi yurttaşların oturduğu semtte Sivas olaylarından dolayı polise bir güvensizlik vardı. Buna bir de karakolda bir simitçinin öldürüldüğü iddiası eklenince güvensizlik iyice arttı. Mahalledeki işsizlik oranının yüksekliği, yoksullaşmanın gün geçtikçe artması da gösterilen tepkiye bir başka etkendi. Gaziosmanpaşa ilçesine bağlı Gazi Mahallesi, 1970’li yılların başında Hazine arazilerinin parsellenmesi ve hızlı bir gecekondulaşmayla imar edildi. Buraya, daha çok Sivas ve Tunceli’den göçen Kürt kökenli Aleviler yerleşti. 20 yıl önce bomboş araziyken birkaç yıl içinde koca bir semte dönüşen Gaziosmanpaşa kısa sürede sosyal demokrat partilerin oy deposu bir mahalle kimliğine büründü. Gazi Mahallesi olayları davasının müdahil avukatlarından Remzi Kazmaz, “Neden Gazi?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu: “Gazi Mahallesi, Alevi ve Kürtlerin yoğun yerleşik olduğu bir mahalleydi. Muhalif sosyalistlerin halkın üzerinde etkisinin olduğu bir yerleşim birimiydi. Bu eylemin yapılacağı yer Gazi olacaktı.

Yer iyi düşünülmüştü. Çünkü birincisi, sistemle mücadele eden muhaliflere en uygun ve aktif desteği vermekteydi. Sistemin sorunu da bu kesimlerde korku ve panik yaratarak muhaliflerden soyutlamaktı. İkincisi, tarih boyunca Alevi kitleler, sisteme muhaliflerdi ve muhalif kesimler için hazır potansiyel kitle tabanıydı. Zaten o tarihlerde de dernekleşerek örgütlenme süreci yaşanıyordu. Önceleri sistem bu örgütlenme çabasında mahzur görmemişti ve hatta sisteme entegre etmenin bir aracı olabileceğini düşünmüş ve yapmaya çalışmıştı. Bu amaçla desteklemişti / desteklemekteydi. Ama yine de bir televizyon kanalında kendilerine hakaret edilmesi onları sokaklara dökmüştü. Sisteme kafa tutmuşlardı. Ayrıca kurulan dernekler de muhalif sistemden daha etkili olmaktadır. Bu da gelecek açısından sistem için tehdit oluşturuyordu. Üçüncüsü, o dönemde sistemi en yoğun rahatsız eden Kürtlerden oluşan ve zorunlu göçle büyük kentlerde yoğunlaşan muhalif bilinç ve eylemlilikleriydi. Kürtlerin de hizaya getirilmesi ve önünün alınması gerekiyordu. Bu olayın yaratacağı korku ve panikle muhaliflerin emekçiler, yoksullar, Aleviler ve Kürtler üzerindeki etkisi kırılacak, kitleler politikadan soyutlanarak, muhaliflerle marjinalleştirilmiş olacaktı. Bu bir yanı, diğer yanı Alevi-Sünni, Türk-Kürt, sağ-sol düşmanlığı yaratılacak, yaratılan düşmanlıklarla toplum bölünecek, parçalanacak, atomize edilecekti. Bu sonuca ulaşmak için Gazi Mahallesi biçilmiş kaftandı.”

Mahallenin tarihi daha baştan kara yazılmış, talihsizlikler peşlerini bırakmamış… Bugün hâlâ süren arazi kavgaları, mafyanın kamu arazilerini parsellemesinin örneklerinden Gazi… Laz Dursun olayı ve sonrası gelişen durumları kısaca anlatır mısınız?
Gazeteci-yazar Miyase İlknur’un anlatımıyla “Laz Dursun olayı” şöyleydi: “1970’lerin başında Hazine’ye ait yamaçlarda önce Sivaslılar gelip gecekondularını kondurmaya başladı. Ancak topraklar tapuda Hazine’ye aitti ama pratikte buraların sahibi vardı. Laz Dursun diye anılıyordu. Gazi Mahallesi olarak bilinen elma bahçesi, su deposu ve civarları Laz Dursun’dan sorulurdu. Gecekondu yapmak isteyenler iki göz bir gecekondu yapmak istediklerinde önce Laz Dursun’a hatırı sayılır bir arsa bedeli ödemek zorundaydılar. Tapu, işte o hak getire… İleride tapuyu devlet nasıl olsa verirdi. Arsayı almakla da iş bitmiyordu. İnşaat malzemelerini de Laz Dursun’dan almazsan gecekonduyu o gece Laz Dursun’un adamları başına kondururdu. Alacağın inşaat malzemelerini de Laz Dursun’un kamyonet, at arabası gibi nakliye araçlarıyla taşımak zorundaydın. Tabii hem inşaat malzemesi hem de nakliye fiyatları piyasaya göre oldukça fahişti. Bir gün içlerinden biri ‘yeter artık’ dedi ve Laz Dursun’un bu düzenine çomak sokmaya karar verdi. İnşaat malzemelerini başka yerden daha ucuza alıp, nakliyesini başka birinin araçlarıyla yaptı. Laz Dursun’un adamları bu genci öldürdü. Kardeşi ve akrabaları da Laz Dursun’u… Ancak Gazi Karakolu arazi mafyası ve karaborsacı Laz Dursun’u öldürenleri karakola çekti. Gözaltına alınanlardan biri karakolda öldü. Mahalleli Gazi Karakolu’na yürüdü. Karakolu kuşatma altına aldılar. Olaya jandarma el koydu ve olaylar yatıştı. Ama sol örgütler mahalleye gelerek gecekondu yapanlara destek verdi ve bir daha Laz Dursun benzeri mafyöz tipleri mahalleye sokmadı..”

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU4

O günlere dair görüntüleri aklımıza getirdiğimizde bile içimiz ürperiyor. Olayları yatıştırmak yerine taş atanlara karşılık uzun namlulu silahlarla karşılık verilmesi, zaten her şeyin planlı bir operasyon olduğunun şifrelerini vermiyor mu?
Ölümlerin çoğunun, Adli Tıp raporuna göre ateşli silah yaralanması sonucu gerçekleştiği ortaya çıktı. Adli Tıp Kurumu’nun raporlarında, ölen 17 kişiden 15’inin ateşli silah mermi çekirdeğine bağlı yaralanma sonucu öldüğü belirtildi. Hayatını kaybedenlerin büyük bir bölümüne “öldürücü tek kurşun” isabet ettiği kaydedilen raporlarda, bu tek kurşunun belden yukarı, baş ve göğüs bölgesindeki yaşamsal yerlere yöneltildiği vurgulandı. Raporlar, “hedef seçilerek ateş edildiğini” kanıtlıyordu. Gazi olaylarının ardından “provokasyon” sözcüğünü yetkili yetkisiz hemen herkes kullandı. Ancak provokasyonun kim ya da kimler tarafından yapıldığı konusunda düşünce birliği her zamanki gibi kurulamadı. Kimine göre İBDA-C, kimine göre PKK, kimine göre de devlet provokasyonda etkin rol almıştı. Bütün değerlendirmeler, olayların ardındaki perdeyi aralamaya yetmedi. Gazi Mahallesi halkının namlunun ucunda geçirdiği iki günden geriye sadece acı kaldı. Kahvehaneler tarandığı zaman olay yerine gelen ekip otosu, niye ters yöne doğru hareket etti? Polis göstericilere neden ateş etti? Bu emri kim verdi? Göstericiler dağılırken neden ateşe devam edildi? Saat 3.30 sıralarında sakinleşen ve cemevi önüne giden topluluğa sabahın 4.30’unda ateş ederek bir kişiyi öldürmenin kime ne yararı olabilirdi? Güvenlik güçleri olaylara müdahale ettikten sonra 17 kişinin yaşamını yitirmesi ne anlama geliyordu? Birinci provokasyonun failleri meçhuldü de, ikinci provokasyonun failleri belli değil miydi? Bu sorulara yıllar geçtikçe birçok soru daha eklenecek, ama hiçbiri yanıtlanmayacak, Gazi Mahallesi olayları, karanlıkta kalan en önemli olaylardan biri olarak tarihe geçecek, olayda ölenlerin yakınlarının sözleri ise hiç unutulmayacaktı: “Devlet, provokasyona karşı haklı ve doğal bir tepki geliştiren bizlere katliamla yanıt verdi. Hani biz Aleviler, Cumhuriyet’in temel taşı idik.”

Gazi Mahallesi’ndeki olayların ardından, tepkiler nedeniyle Ümraniye’de de olaylar çıktı ve toplamda 23 kişi yaşamını yitirdi. Olayların ertesinde Hürriyet gazetesi dönemin emniyet müdürü Necdet Menzir’in “ateş etmeyin” emrine rağmen polislerin ateş ettiği manşetini veriyordu. Durum gerçekten öyle miydi?
Öyle değildi. Telsiz kayıtlarına göre, İstanbul Emniyet Müdürü Necdet Menzir, “Halkın üzerine ateş açmayın” emrini ateş açılıp da üç kişinin ölümünden sonra vermişti. Menzir hakkında, İstanbul Barosu avukatlarından Cemal Yücel ve 28 arkadaşı tarafından Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmuştu. Suç duyurusunu inceleyen Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Başsavcısı Celil Demircioğlu, Menzir’in olaylar sırasında “adli görevini değil, idari görevini ihmal ettiği” kanısına vardı. Emniyet müdürleri, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu’na tabi oldukları için söz konusu soruşturma evrakı, Adalet Bakanlığı’na gönderildi. Prosedür uyarınca Adalet Bakanlığı, İstanbul Valiliği’nin isteminin ardından, soruşturma için müfettiş görevlendireceği, Menzir hakkında dava açılıp açılmayacağına ise Vali Hayri Kozakçıoğlu’nun başkanlığını yaptığı İstanbul İl İdare Kurulu’nun karar vereceği belirtiliyordu. Ancak, soruşturmayla ilgili hiçbir gelişme olmadı.

O günlerin akıllara kazınan tablolarından biri de öldü zannedilip çöp tenekesinin yanına fırlatılan kızın kameralara yansıyan görüntüleriydi… Nasıl bir zihniyet, bir insana bunu yapar?
Anlamak olanaklı değil tabii, çok korkunç bir olaydı. O kız, Özlem T. idi. Dava tutanaklarına geçen anlatımını sizinle paylaşmak istiyorum: “Beni kahvenin içine doğru götürdüler. Komşumuz olan, bize iki ev uzaklıkta üst tarafta oturan Dilek, yanında kardeşleri de vardı. Yaylım ateşinde Dilek’in kız kardeşi yaralandı. Kahvenin bulunduğu yer ile cadde arasındaki kaldırımda değil, tam kahvenin karşısındaki kaldırımda Dilek’in kardeşi yaralandı. Buraya yakın yerde karşılıklı iki tane postane vardır. Dilek kardeşi yaralanınca kendini kardeşinin üzerine attı. Daha sonra benim bulunduğum kahveye çevik kuvvete mensup polis memurları girmeye başladılar. 50 tane polis kahveye girdi. Bana polislerden hakaret edenler oldu. Bana pis Kızılbaş dediler, el hareketleri yapmaya başladılar. Benim bacaklarıma, göğsüme, popoma el atıyorlardı. Dokunuyorlardı. İki çevik kuvvet polisi benim kollarımdan tuttular, sağlı sollu bana vurdular. Kalabalığın arasında bir şekilde kalınca çok korktum. Yaşamımdan endişe etmeye başladım. Yaşayıp yaşamayacağımı düşünmeye başladım. Aşırı korktum. Çevik kuvvet amiri benim saçlarımdan tuttu. Enseme copla vurdu. Ben zor durumda kaldım. Bedenimi taşıyamaz hale geldim. Beni iki polis zor taşıyordu. Beni yüzüstü yatırdılar. Beni kahvenin ortasında yatırdılar. Bir asker beni bu vaziyette görünce müdahale edip kurtarmak istedi. Bunun üzerine askeri de dövüp benim gibi yere yatırdılar. Benim üzerime çıktılar. Benim parmaklarımı çiğnediler. Popoma, dizkapaklarıma, omuzlarıma vurdular. Ben çok kötü bir duruma düştüm. Kendimden haberim yoktu. Yalnız şuurum yerinde idi. Beni öldü zannettiler. Kahveden çıkardılar. Merdivenden aşağıya indirdiler. Orada bir tanesi başıma kurşun sıktı, ancak kurşun sıyırdı. Beni çöp bidonunun yanına bıraktılar. O sırada bir tanesi bir eşarp buldu. Bu eşarbı boynuma doladı. Tamamen vücut hâkimiyetimi kaybetmiştim. Çok aşırı şekilde dövülmüştüm. Kafamı yerinde tutamıyordum. (Tanık, bu arada fenalaştı. Baygınlık geçirdi. Salondan çıkarıldı.) Eşarbı saçlarımın arasından boynuma geçirdiler, sürükleyerek beni çöp bidonunun yanına bıraktılar. Ben yol ile kaldırım arasında vücudumun bir tarafı kaldırımın üzerinde bir kısmı yolda, belim yol ile kaldırım boşluğunda bir vaziyette beni orada bıraktılar. İki tane polis memuru bana belime tekme attılar. Bu tekmelerden dolayı omuriliğim zedelendi. Belimde kayma var. İki yıl tedavi gördüm. Kafamda izleri vardır. Ben iki saat kadar cadde ortasında çöp bidonunun yanında o şekilde kaldım. Daha sonra iki tane asker geldi. Beni caddede bulunduğum çöp bidonunun yanından aldılar. Karakolun içersine götürdüler. Karakolun içersinde bir odaya koydular. Oda içersinde yaralı ve ölmüş şekilde gördüğüm insanların üzerine beni attılar. Bir süre orada kaldım. Bu arada daha önceki generali gördüm. Beni bu şekilde mi koruyacaktın dedim. Bir şey yapamayacağını söyledi. Üzgün olduğunu söyledi. Daha sonra 30-40 kişilik kalabalık halinde bizi ambulansa koyup Haseki Hastanesi’ne götürdüler. Önce morga götürdüler. Morgda ölülerin arasında 5 saat kaldım.”

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU5

Peki sonra ne oldu?
Yaşanan olaylardan hemen sonra 50’yi aşkın kişinin kaybolduğu söyleniyordu. İnsanlar çalıştıkları işyerlerinden, sokak aralarından minibüs, otobüs duraklarından sivil araçlar tarafından alınmış, daha sonra yakınları tarafından polise yapılan tüm başvurular sonuçsuz kalmış, kayıp kişilerin gözaltında olmadıkları açıklanmıştı.

Hasan Ocak, o dönemin simge isimlerinden biri…
Hasan Ocak, yaşanan olaylar sırasında Gazi Mahallesi’nde bulunuyordu. 21 Mart 1995 günü işten erken çıkmış, annesini aramış, kardeşinin doğum gününü anımsatarak ondan hazırlık yapmasını istemişti. Ama Hasan bir daha evine gidemedi. Onu bir daha gören olmadı. Hasan 30 yaşındaydı. Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuştu. 1987 yılında Ağrı’ya ataması yapıldı. O yıl ailecek Elazığ’dan İstanbul’a taşınmışlardı. Ağrı’ya gitmedi, amcasına ait iş hanını çalıştırmaya başladı. Hasan, sosyalistti. Sınırsız, sömürüsüz, sınıfsız bir dünya istiyordu. Alevi kökenliydi. Ama insanları birleştiren şeyin sevgi olduğuna inanıyordu. Ailesi önce hastanelere, karakollara baktı. O isimde kimse yoktu. Vatan Caddesi’nde bulunan Emniyet Müdürlüğü, “Burada öyle biri yok” dedi. Ama gözaltında olanlar, gözaltı listelerinde Hasan’ın ismini görmüşlerdi. İşkenceye götürülenler, Hasan’ı işkenceden çıkarılırken görmüşlerdi. Hasan yerde sürüklenerek bir odadan çıkarılıyordu… Ailesi ve arkadaşları şehrin her sokağına fotoğraflarını asarak aradılar Hasan’ı. Meclis’e gitti annesi. Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin kapılarında bekledi. Dönemin DGM başkanı Nusret Demiral’a “Ben oğlumu arıyorum, bana oğlumu bulun” dedi. Mahkeme düzenini bozduğu gerekçesiyle 1 ay hapis cezası verildi annesine. Birkaç hafta sonra aynı DGM başkanı ölen köpeğinin ardından şiirler yazarak, TV ekranlarında köpeğini anlattı. Oysa bir annenin gözyaşlarına bile tahammülü yoktu. Ailesi, Hasan’a ulaşmak için kimi zaman da bedenlerini açlığa yatırdı. Ama Hasan’dan haber yoktu… Ailesi, 17 Mayıs 1995’te Hasan’ın cansız bedenine ulaştı. Her yerde aranırken, Hasan, 26 Mart 1995’te, yani gözaltına alındıktan 5 gün sonra öldürülerek Beykoz Buzhane köyü Dedeler mevkiinde bir ormanlık alana atılmıştı. Hasan’ın cansız bedenini, kiraz sökmeye giden köylüler bulmuş ve jandarmaya haber vermişlerdi. Bulunduğunda gözlerini kapayalı henüz iki saat olmuştu. Üzerinde kimliği, ayakkabı bağcıkları, saati ve kemeri yoktu. Jandarma Beykoz Adliyesi morguna götürdü. Parmak izi alınıp, karşılaştırma yapılması için Gayrettepe’ye gönderildi, ancak Emniyet parmak izinin Hasan’a ait olduğunu sakladı. Altı gün burada bekletildikten sonra Adli Tıp Merkezi’ne gönderildi. Adli Tıp doktorları, ölüm nedeni tel veya iple boğulma olsa da, Hasan’ın vücudunun her yerinde elektrik yanıkları, morartılar, sigara yanıkları tespit ettiler ve yüzünün bıçak ya da jilet gibi bir aletle kesilerek parçalandığını kayda geçtiler. Hasan’ın bulunduğu gün ve onu takip eden hafta, yani 17-31 Mayıs Türkiye’de ve dünyada Gözaltında Kayıplarla Mücadele Haftası ilan edildi. Ailenin açtığı tüm davalar takipsizlikle sonuçlandı. Bulunduğunda üzerindeki giysiler dahi ailesine verilmedi. Aile, davasını Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Mahkeme, Hasan Ocak’ın ölüm koşullarının belirlenmesi için yeterli ve etkin soruşturma yürütülmediğine karar verdi.

Ölümler engellenemez miydi?
Olaya tanıklık edenler ölümlerin kolaylıkla engellenebileceğini söylediler. Mustafa Kemal Mahallesi Muhtarı Mazlum Arı, “Polis isteseydi kimse ölmezdi. Havaya ateş etmeleri gerekirken kurşunu vatandaşa sıktı. Mahallemde oturan insanlar, Gazi Mahallesi’nde yaşananlardan huzursuzluk duyuyorlardı. Sonunda yürüyüş yapmaya karar verdiler. Silahsız ve korumasız olan bu insanlar polis barikatını aşmak isteyince, öldürüldüler. Yürüyen gruptan kimse silah kullanmadı” diyordu.

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU6

Her olayda olduğu gibi, Gazi olaylarında da “dış mihrak” arandı. Paranoyaya dönüşen bu geleneğin sürme nedeni ne?
Eski Milli İstihbarat Teşkilatı daire başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, Gazi Mahallesi’nde Alevilere yönelik saldırıyla başlayan olayların, “ABD ajanlarının faaliyetleri” olduğunu savunarak, Başbakan Tansu Çiller’in hükümette kalması durumunda, olayların daha da artacağını öne sürüyordu. Bu arada, olaylar Başbakan Tansu Çiller ile üst düzey komutanlar ve bakanların katıldığı bir dizi “iç güvenlik” toplantısında tartışılıyordu. Toplantılardan sonra bir açıklama yapan Başbakan Çiller, Türkiye’nin dış mihraklı büyük bir tahrikle karşı karşıya bulunduğunu söyledi. Başbakanın yakın çevresiyle yaptığı değerlendirmede, bu “dış mihrak”ı “Yunanistan” olarak adlandırdığı öğrenildi ve devletin elinde bu konuda belgeler bulunduğu öne sürüldü. Bu haberler, Türk-Yunan ilişkilerinde krize yol açtı. Yunan hükümeti, Çiller’e atfen yayımlanan haberler üzerine Ankara’yı protesto etti. Yunanistan’ın Ankara büyükelçiliği müsteşarı Panayotis Vlassopulos, Dışişleri Bakanlığı’na giderek, protesto notasını iletti.

Olaylardan bir ay kadar önce, “Global View” (Global Bakış) programında konuşan CIA eski Rusya büro şefi Donald Jameson, “Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından, CIA’nın Türkiye’ye ajan yığdığını, tüm istihbarat örgütlerinin ajandalarının ilk sırasındaki ülke olan Türkiye’nin büyük karışıklıklar yaşayacağını” öne sürmüştü. Olaylar, Mediterranean Quarterly dergisinin 1995 kış sayısında Obrad Kesic imzasıyla yayımlanan “Yol Ayrımındaki ABD-Türkiye İlişkileri” başlıklı yazıyı da anımsatıyordu. Yazıda, ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher’ın 30 Eylül 1994 tarihinde Kürt politikasına ilişkin uyarısının dikkate alınmamış olmasının, Amerikan-Türk ilişkilerini yol ayrımına getirdiği görüşüne yer verilmişti. Yazara göre, Türkiye, ABD’nin Ortadoğu’da, Türk cumhuriyetlerinde ve Balkanlar’daki beklentilerine yanıt vermemiş, “Kuzey Irak’ta özerk bir Kürdistan’ın kurulmasına razı olmadığı gibi, Kürtlere karşı sınırdaki önlemleri sıklaştırmış”tı. Yazar, Türkiye’nin “haddini aştığını”, “ABD’nin sabrının taştığını”, “Türkiye’nin istikrarsızlık durumunun daha da ağırlaşabileceğini” yazıyordu. Bunun dışında 1978 yılında yaşanan ve basınımıza da yansıyan bir başka olayı kısaca anımsatmak istiyorum. Ankara’daki ABD büyükelçiliği ikinci kâtibi Alexander Pack, kanlı olayların başlangıcı olan 19 Aralık 1978’den kısa bir süre önce Kahramanmaraş’a gelmiş ve burada bir süre kalmıştı. Yine benzer bir senaryonun ortaya konduğu, onlarca kişinin öldüğü 28 Mayıs 1980’den önce Çorum’da bulunmuş, hatta Malatya ve Amasya’yı da ziyaret etmişti. Türkiye’deki diplomatlardan hiçbirinin gezisi Pack’inki kadar ilgi uyandırıp, tartışma yaratmamıştı. Basın, haber ve yorumlarıyla günlerce bu konuya odaklandı, yıllarca da bu konuyu gündeminde tuttu.

Pack, o dönemde bu illeri neden ziyaret edip ilginç sorular yöneltmişti? Amacı neydi?
Bunun gibi daha pek çok soru Maraş’ın yanı sıra Çorum olayları için de geçerliydi. Pack, Kahramanmaraş katliamından sonra, beraberinde tercümanla birlikte Amasya ve Çorum çevresinde etnik ve siyasi konuları kapsayan bir inceleme gezisi yapmıştı. Amasya ve Çorum, Alevi-Sünni gerginliğinin ve sağ-sol çatışmalarının sık sık olaylara dönüştüğü hassas illerimizdendi. Pack, bazı muhalefet partilerinin yöneticileriyle ve diğer yetkililere görüşmelerinde ilginç sorular soruyor, Maraş olaylarının bölgeyi etkileyip etkilemediğini merak ettiğini söylüyordu. Görüştüğü kişilere sorduğu sorulardan bazıları şöyleydi:

“– Amasya’da Sünniler ile Alevilerin oranı nedir?

– Amasya’da genel nüfusa göre işçilerin oranı nedir?

– Amasya’da sağ ve sol potansiyel göz önünde bulundurulduğunda denge hangi taraf lehine bozuluyor?

– Amasya’daki çatışmalar mezhepsel nedenlerden mi, etnik ya da ideolojik nedenlerden mi kaynaklanıyor?”

Otuz yılı aşkın bir süredir olup bitenleri ortaya koymak biz araştırmacılara, kararı vermek ise okura düşüyor.

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU1

Alevi-Sünni gerilimi var mı gerçekte, yoksa yaratılmak mı isteniyor?
Öyle bir gerilim olduğunu düşünmüyorum. Örneğin, 1995 yılında yüzde 70’i Alevi yurttaşların yaşadığı Gazi Mahallesi’nde Sünni vatandaşlarla bir sorun yaşanmamıştı. Alevi ve Sünni vatandaşların birbirlerine karşı hoşgörüleri hep devam etti. Müşterilerinin çoğunun Alevi olduğunu bilen Sünni kahvehane sahipleri ramazanda dükkânlarını açık tutarken, Alevi lokantacılar da oruç tutan müşterilerine özel iftar menüsü hazırlamıştı. Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta yaratılmak istenen düşmanlık bir kez daha Gazi Mahallesi’nde sahneye konmak istendi.

Türkiye etnik ve dini özelliklerle artık kutuplar çatışmasını yaşıyor. Alevi-Sünni, Kürt-Türk gibi… Peki bu yaklaşımlar ülkeyi bir içsavaşa sürüklemiyor mu?
Bu sorunuzu Uğur Mumcu’nun sözleriyle yanıtlamak istiyorum: “Kürt’ü Türk’e; Türk’ü Kürt’e; Ermeni’yi Türk’e; Türk’ü Ermeni’ye; Alevi’yi Sünni’ye, Sünni’yi Alevi’ye düşman eden, emperyalizm ve emperyalizmin Ortadoğu’daki çıkarlarıdır. Dün öyleydi, bugün de öyle…”

Peki dava nasıl sonuçlandı?
Olaylarda ölen 15 kişiden 9’u için 20 polise dava açıldı. Dava açılan 20 polisten 18’i, “delil yetersizliğinden” beraat etti. Mahkeme heyeti, 4 kişiyi öldürmek suçundan Âdem Albayrak’ı 6 yıl 8 ay ağır hapis cezasına, 4,5 ay kamu hizmetlerinden geçici mahrumiyete; Mehmet Gündoğan’ı ise 2 kişiyi öldürmekten 3 yıl 9 ay hapis ve 2 ay 15 gün süreyle kamu hizmetlerinden geçici süreyle mahrumiyete mahkûm etti. Ancak Yargıtay, Albayrak ve Gündoğdu hakkında verilen kararı “Haklarında adam öldürmeyle ilgili net bir açıklığın olmadığı” gerekçesiyle bozdu. Yargıtay, sanıkların TCK’nin 49. maddesine göre yargılanmasını istedi. Tekrar görülmeye başlanan dava, üçüncü celsede karara bağlandı. Albayrak ve Gündoğdu’ya toplam 4 yıl 32 ay hapis cezası verildi. Mahkeme heyeti, polislerin hedef gözetererek ateş ettiklerine dair fotoğrafları ve Adli Tıp raporunu hiç dikkate almadı. Zaten mahkeme heyeti gerekçeli kararında halkın taş atmasını sık sık eleştirirken, hedef gözeterek ateş edilmesini de, “Halkın yürümesi ve taş atması sonucu polisler panikledi….” ibareleriyle açıkladı. Panikleyen polislerin yaşamsal merkezlere nasıl bu kadar ustalıkla nişan aldığı sorusu ise yanıtsız kaldı! Beş yıl süren yargılamada katliam mağduru aileler, tam 31 defa Trabzon’a gidip gelmek zorunda kaldı. Aileler her gidiş gelişlerde, Trabzon yolu üzerinde saldırıya uğradı. “Çatlılar ölmez” sloganlarıyla linç girişimine maruz kaldı.

ORHAN.TÜLEYLİOĞLU8

Sivas davasının zamanaşımına uğramasını nasıl yorumluyorsunuz?
Oteldekiler tam 8 saat kurtarılmayı beklediler. Her şey, polislerin, askerlerin, devletin ve tüm dünyanın gözleri önünde olup bitti. Neden sayıları 15.000’e ulaşan göstericilere müdahale edilmedi? Olayın gerçek sorumluları neden yargı önüne çıkarılmadı? Bir başka deyişle, oteldekiler neden kurtarılmak istenmedi? Yaşamlarını bilime, sanata, daha güzel bir dünyanın yaratılmasına adamış insanların yakılarak öldürülmesinden kimler, ne için ve kim için fayda sağladı? Sivas katliamının ardındaki gerçekler tam anlamıyla gün yüzüne çıkarılmadan dava zamanaşımına uğramamalıydı.

Adalet bir gün ülkemize gelecek mi?
“Bir gün mutlaka!”

Namlunun Ucundaki Mahalle / Yazar: Orhan Tüleylioğlu / Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı Yayınları / Kapak Tasarımı: Ersinhan Ersin / 1. Basım /  Kasım 2011 / 364 sayfa

Orhan Tüleylioğlu; 1965′te Antakya’da doğdu. Ankara Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünü bitirdi. Şiirin yanı sıra karikatür, araştırma, inceleme ve denemeyle uğraştı. Bu türdeki çalışmaları birçok gazete ve dergide yayımlandı. Şiir dalında pek çok ödüle değer görülen şair, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı yayın yönetmenidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.