Orman Çocuğu – Rudyard Kipling

 

“Nobel edebiyat ödüllü yazar Rubyard Kipling, Orman Çocuğu romanında Mowgli’nin yaşam serüveniyle bizleri ormanın tehlikeli olduğu kadar dayanışmacı, paylaşımcı yüzüyle de buluşturuyor. Ormana bırakılmış bir bebekken Anne ve Baba Kurt tarafından bulunup sahiplenilmesi ve Sürü’ye dâhil edilmesiyle başlar olaylar. Mowgli şanslıdır, sevimli ve şaşkın Ayı Baloo ile tanışır sonra. Orman Kanunu’nun göre usul usul büyür. Kötücül Bengal Kaplanı Shere Khan, faydacı ve sinsi Piton Kaa, yaşlı Kurt Akela, Firavun Faresi Rikki-Tikki Tavi gibi bir çok orman vatandaşıyla tanışır kahramanımız. Bir insan yavrusundan bir orman varlığına dönen Mowgli’nin hikâyesi, dünyanın en önemli klasiklerinden. Keyifli okumalar diliyoruz.” Orman Çocuğu’ndan okuma parçası paylaşıyoruz.

Mowgli’nin Erkek Kardeşleri

 

Çaylak Rann getiriyor geceyi eve

Yarasa Mang serbest bırakıyor.

Sürüler kapandı ahır ve kümeslere

Şafak vaktine kadar kaybolmak için.

Bu gurur ve gücün saati!

Pençe, kuyruk ve tırnak

Ah, çağrıyı duy! İyi avlanıyor hepsi.

Orman Hukuku’nu ayakta tutan bu!

Orman’daki gece şarkısı…

Baba Kurt uyandığında Seeonee tepelerinde çok sıcak bir akşamın yedisiydi. Kaşındı, esnedi ve sersemliğinden kur­tulmak için her bir pençesini tek tek açtı. Anne Kurt, büyük gri burnuyla yuvarlanan ve ciyaklayan dört yavrusunun kar­şısında uzanıyordu ve bu esnada hepsinin beraber yaşadıkla­rı mağaraya ay ışığı süzülüyordu.

“Arrh, tekrar avlanma zamanı!” dedi Baba Kurt. Tepe­den aşağıya fırlıyordu ki gür kuyruklu küçük bir gölge, eşiği geçerek mızmızlandı, “Şans seninle olsun kurtların şefi! İyi şans ve kuvvetli beyaz dişler, bu dünyada açlığı belki de hiç unutamayacak soylu çocuklarla olsun!”

Gelen, artıkçı çakal Tabaqui’ydi. Hindistan’daki kurtlar Tabaqui’yi küçümserler çünkü hep haylazlık peşinde koşar, hikâyeler anlatır, köyün çöp yığınlarındaki eski kıyafetleri, deri parçalarını yer ama aynı zamanda ondan korkuyorlar da.

Çünkü Tabaqui delirmeye ormandaki herkesten daha me­yilli. Delirdiğinde hiç kimseden korkmaz ve orman boyunca koşarak önüne gelen her şeyi ısırır. Tabaqui çıldırdığında kap­lanlar bile koşar ve saklanırlar. Oysa delilik, vahşi bir hayvanı ele geçirebilecek en utanç verici şey. Biz ona “kuduz hastalığı” diyoruz, onlar ise “delilik” deyip kaçarlar.

“Bak, burada hiç yemek yok,” dedi Baba Kurt dimdik bir şekilde.

“Bir kurt için hayır ama benim gibi biri için kuru bir ke­mik güzel bir ziyafettir,” dedi Tabaqui, “biz çakallar kimiz ki yemeğimizi istediğimiz gibi titizlikle seçebilelim.” Aceleyle kemik dolu bir kovanın ve biraz etin bulunduğu mağaranın arkasına geçti ve neşeyle sonuna kadar yedi. Parçalayarak. Dudaklarını yalayıp, “Bu güzel yemek için hepinize teşek­kür ederim,” dedi ve devam etti, “ne kadar da güzel ve asil çocuklar! Gözleri ne kadar büyük ve genç! Tabii, tabii, kralın çocuklarının doğdukları günden bu yana saygın olacağını hatırlıyor gibiyim.”

Herkes gibi Tabaqui de biliyordu ki çocukları bu şekilde övmek kadar şansızlık getiren başka bir şey yoktur. Anne ve baba kurdu rahatsız ettiğini görmek onu memnun etti. Hâlâ oturuyor ve yarattığı ortamın şenliğini yaşıyorken kin dolu bir şekilde, “Shere Khan, yüce olan, avlanma bölgelerini de­ğiştirdi. Gelecek ay döngüsünde bu tepelerin aralarında avla­nacağını söyledi,” dedi. Shere Khan, yirmi kilometre ötedeki Waingunga Nehri yakınında yaşayan kaplandı. Baba Kurt sinirlenerek, “Hakkı yok! Orman Kanunu’na göre uygun bir şekilde haber vermeden bölgelerini değiştiremez. Her on ki­lometrede, bulunan herkesi korkutacak ve ben… benim bu günlerdeki iki kişi için avlanmam gerekiyor,” dedi.

“Annesi boşuna ona Lungri (topal olan) dememiş. Doğ­duğundan beri bir ayağı topal. Bu yüzden şimdiye kadar sadece bir sığır öldürebildi fakat şimdi ise Waingunga’nın köylüleri ona kızgın. Öyle ki o da bizim köylülerimizi si­nirlendirmeye geliyor. Köylüler, o uzaktayken ormanın her yerini tarayacaklar ve otlar ateşlerle yanmaya başladığında biz çocuklarımızla birlikte kaçmak zorunda kalacağız,” dedi Anne Kurt sessizce.

“Minnettarlığınızı ona ileteyim mi?” dedi Tabaqui.

“Dışarı!” Baba Kurt bağırdı, “çık ve ustanla avlan! Bir gece için yeterince zarar verildi.”

Tabaquie sessizce konuştu: “Gidiyorum! Aşağıdaki çalı­lıklarda Shere Khan’ı duyabilirsiniz. Minnettarlığınızı ken­dime saklayabilirmişim.”

Baba Kurt dinledi. Vadinin aşağısında akan küçük neh­rin orada hiçbir şey avlayamamış ve bunu tüm ormanın bil­mesini umursamayan kaplanının kuru, sinirli, homurdan­mayla dolu cansız bir ritimle sızlanışını duydu.

“Aptal!” dedi Baba Kurt.

“İşine bu sesle başlamak! Geyiklerimizi, kendi şişman Waingunga öküzleri gibi mi sanıyor? Bu gece avlayacağı ne öküz ne de geyik, insan avlayacak!” dedi Anne Kurt.

Sızlanma, bölgenin her bir çeyreğinden duyulan bir çeşit uğultuyla karışık hırıltıya dönüştü. Ses, açıkta uyurken hayretle uyanmış odunculara ve Çingenelere aitti. Açık alanda uyuyor olmaları, onların bazen doğrudan kaplanın ağızına sürüklen­melerine sebep oluyordu.

“İnsan!” dedi Baba Kurt bembeyaz dişlerini göstererek, “berbat! Yeterince böcek ve kurbağa yokmuş gibi bir de in­san yemek zorunda, hem de bizim bölgemizde!”

Sebepsiz yere hiçbir şey emretmeyen Orman Kanunu, çocu­ğuna nasıl öldürmesi gerektiğini göstermesi dışında, her hayvan için insan öldürmeyi yasaklar. Bu sebeple ya tek başına ya da kabilesiyle avlanma bölgelerinin dışında avlanması gerekir. Bu kuralın asıl amacı, insan öldürmenin er ya da geç filler üzerinde silahlarıyla birlikte beyaz adamları, füzeleriyle ve meşaleleriyle gelen yüzlerce siyahi adamın sonrasında ormandaki herkesin acı çekecek olmasıydı. Hayvanların kendi nedenleriyse, insanın yaşayan varlıkların en güçsüz ve en savunmasız oluşuydu. İşte bu yüzden onlara dokunmak centilmence olmazdı. Ve ayrıca derler ki, ve bu çok doğrudur, insan yiyenler uyuz olurlar ve diş­lerini yitirirler.

Hırıltı gittikçe arttı ve kaplanın sebep olduğu kocaman bir, “Aaarh!” sesiyle son buldu. Sonrasında Shere Khan’dan uğultuya benzer bir ses duyuldu.

“Kaçırdı,” dedi Anne Kurt.

“Neler oluyor?” diyerek Baba Kurt hızlı bir şekilde koş­maya başladı ve Shere Khan’ın çalıklar arasında yuvarlanır­ken vahşice homurdandığını ve mırıldandığını duydu.

“Aptal, oduncuların kamp ateşine atlamış ve ayağını yak­mış,” diye homurdandı Baba Kurt. “Tabaqui şimdi onunla beraber.”

“Bir şey tepeye geliyor, hazır ol!” dedi Anne Kurt kulak­larını kırpıştırarak. Çalıklarının arasından küçük hışırtılar geldi ve Baba Kurt eğilerek atlamaya hazırlandı. Sonra, eğer izliyor olsaydınız dünyadaki en mükemmel şeyi görmüş olurdunuz, kurt sıçramasının ortasında kendisini durdurdu. Zıplayışını neye atladığını görmeden ayarlamıştı ve görünce kendisini durdurmaya çalışmıştı. Sonuç olarak dimdik ha­vaya doğru dört, beş santim kadar atlamış ve neredeyse terk ettiği yere geri inmişti.

“İnsan! Bir insan yavrusu!” diye bağırdı. Tam karşısında, kısa bir dala tutunmuş, sadece yürüyebilen, çıplak, siyahi bir bebek duruyordu. Şimdiye kadar bir kurdun mağarasına gece gelen yumuşak ve gamzeli bir atom gibiydi. Baba Kurt’un yü­züne baktı ve güldü.

“Bu bir insan yavrusu mu? Daha önce hiç görmemiştim. Buraya getir!” dedi Anne Kurt.

Bir kurt kendi yavrusunu taşımaya, eğer gerekliyse yu­murtayı kırmadan ağzına almaya alışıktır. Baba Kurt’un ağzı çocuğun sırtına yaklaştı ve bir diş izi, hatta çizik bile olmadan yavrulara doğru yere yatırdı.

Yumuşak bir sesle, “Ne kadarda küçük! Nasıl da çıplak ve hiç saçı yok!” dedi Anne Kurt. Bebek, yavruların arasında sıcak bir yer bulmak için kendini iteliyordu.

“Ay! Yemeğini diğerleriyle birlikte yiyor. Yani bu bir in­san yavrusu. Şimdiye kadar çocuklarının arasına bir insan yavrusunu almakla övünen bir kurt var mıdır?”

“Birkaç kere böyle bir şey duydum ama benim sürümde veya hayatımda hiç olmadı. Hiç saçı yok ve onu ayağımın bir dokunuşuyla öldürebilirim. Ama görüyorsun, bana bakıyor ve korkmuyor,” dedi Baba Kurt.

Ay ışığı artık mağarayı aydınlatmıyordu çünkü Shere Khan’ın büyük kare kafası ve omuzları girişi dolduruyordu. Tabaqui arkasında duruyor ve “Lordum, lordum, buraya git­ti!” diye ciyaklıyordu.

“Shere Khan bizi onurlandırıyor,” dedi Baba Kurt ama çok sinirli bakıyordu. “Shere Khan’nın neye ihtiyacı var?”

“Avıma! Bir insan yavrusu bu tarafa geldi. Ailesi kaçtı. Onu bana verin,” dedi Shere Khan. Ayağının acısından do­layı çok kızgındı ama Baba Kurt mağaranın ağzının bir kap­lanın geçemeyeceği kadar dar olduğunu biliyordu. Durduğu yerde bile Shere Khan’ın omuzları ve ön pençeleri adeta bir insanın fıçı içinde kavga etmeye çalışması gibi sıkışmıştı ve odaya ihtiyaç duyuyordu.

“Kurtlar özgür varlıklardır. Emirlerimizi sürünün başın­dan alırız, hiçbir sığır avcısından değil. İnsan yavrusu bizim, öldürmek istersek biz karar veririz!” dedi Baba Kurt.

“İsteyin ya da istemeyin! Kim seçimden bahsediyor? Öl­dürdüğüm boğa adına, hakkım olan için sizin köpek yuva­nıza burnumu sokup bekler miyim? Konuşan benim, Shere Khan!” Kaplanın kükremesi mağarayı gürleyerek doldurdu.

Anne Kurt yavrulardan kendini sıyırdı ve karşısına zıp­ladı. Gözleri iki yeşil ay gibi parlıyordu karanlıkta. Shere Khan’ın alev alev yanan gözlerine bakarak, “Ve ben, Raksha (şeytan), cevap veriyorum. İnsan yavrusu benim, Lungri, be­nim! Öldürülmeyecek. Sürüyle koşmak için, avlanmak için yaşayacak. Kendine bak! Küçük yavruların avcısı, kurbağa yiyicisi, balık öldürücüsü. Ve sonunda seni avlayacak! Şimdi git buradan ya da öldürdüğü Sambar geyiğinin adına (ben açlıktan ölmüş sığırları yemem) annene geri dön, dünyaya geldiğinden daha topal olan ormanın yanmış yaratığı! Git!” dedi.

Baba Kurt hayran kalmıştı. Neredeyse Anne Kurt’u beş kurda karşı adil bir dövüşle kazandığı günleri unutmuştu. Sürüye katıldığında ona sırf övülmek için Şeytan denmiyor­du. Shere Khan, Anne Kurt’la yüzleşmiş olabilirdi, ama Anne Kurt’a karşı duramazdı. Biliyordu ki karanın tüm üstünlüğü­ne sahipti ve ölüme kadar savaşırdı. Hırıldayarak mağaranın ağzından geriye doğru çekildi ve açığa çıkıp bağırdı:

“Her horoz kendi çöplüğünde öter! Sürünün insan yavru­suna koruyucu aile olma fikrinize ne diyeceğini göreceğiz. O yavru benim ve en sonunda benim dişimde son bulacak sizi fırça kuyruklu hırsızlar!”

Anne Kurt nefes nefese kendini yavruların üzerine doğru attı ve Baba Kurt hüzünlü bir şekilde: “Shere Khan bu ko­nuda doğruyu söylüyor. Yavru, sürüye gösterilmeli. Bu süre boyunca bizimle kalır Anne?”

Nefesi kesilerek, “Tut onu!” dedi Anne Kurt ve devam etti, “Gecenin bir yarısı çıplak, yalnız ve çok aç geldi ama yine de hiç korkmadı! Bak, bebeklerimden birini çoktan kenara itmiş. O topal kasap, köylüler tüm ağıllarımızı öç almak için avlar­ken onu öldürmüş ve Waingunga’ya kaçıyor olacaktı. Onu tutalım mı? Kesinlikle onu tutacağım. Uzan minik kurbağa. Seni Kurbağa Mowgli diye çağıracağım. Mowgli’miz, gün ge­lecek ve seni avladığı gibi sen de Shere Khan’ı avlayacaksın.”

“Ama sürü ne diyecek?” dedi Baba Kurt.

Ormanın Kanunu açıkça belirtiyor ki, her erkek kurt evlendiğinde ait olduğu sürüden ayrılıp kabuğuna çekilir. Ne zamanki yavruları kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar büyür, o zaman kurt onları sürü konseyine getirmek zorundadır. Konsey, yavruları bir defaya mahsus dolunayın olduğu bir ay boyunca tutar ve diğer kurtlar onlarla tanışır. Bu başlangıçtan sonra yavrular istedikleri yere koşmakta öz­gür olurlar, ta ki ilk geyiklerini öldürene kadar. Eğer sürüden yaşlı bir kurt tarafından öldürürse hiçbir mazeret kabul edil­mez ve katil bulunduğu an cezası ölüm olur. Eğer bir dakika düşünürseniz bunun böyle olması gerektiğini anlarsınız.

Baba Kurt, yavruları koşabilene kadar bekledi ve bir gece yavrularını, Mowgli’yi ve Anne Kurt’u Konsey Kayası’na, toplantıya götürdü. Konsey Kayası tepede taşlarla ve kaya­larla yüzlerce kurdun saklanabileceği şekilde korunuyordu. Gücü ve kurnazlığıyla tüm sürüye yol gösteren büyük, gri Yalnız Kurt Akale; hazırlanmış kayasına yerleşmişti. Altında tek başına bir geyiği avlayabilecek, renkleri ağarmış gaziler­den, avlanabileceğini düşünen siyah gençlere kadar her boy­da, her renkte kırk veya daha fazla kurt oturuyordu.

Yalnız Kurt, bir senedir onlara yol gösteriyordu. Genç­liğinde iki defa kurt kapanına yakalanmış ve bir seferinde ısırılarak ölüme terkedilmiş. Bundan dolayı insanlığın ahla­kını ve âdetlerini biliyor.

Kayada küçük bir konuşma vardı. Yavrular anne ve ba­balarının oturarak oluşturdukları çemberin merkezinde birbirleri üzerine yuvarlanıyorlardı. Yaşça büyük kurt ses­sizce bir yavrunun başına giderek dikkatlice ona bakacak ve tekrar sessizce yerine dönecekti. Bazen anneler, yavrularına yukardan bakılmaması için onları ay ışığından uzağa iteler.

Akale kayasından seslendi: “Hepiniz yasayı biliyorsunuz, hepimiz yasayı biliyoruz. Kurtlara iyi bakın!”

Endişeli anneler çağrıyı devam ettiriyordu, “Bakın, kurt­lara iyi bakın!”

En sonunda Anne Kurt’un boynunun diken diken olma­sıyla birlikte Baba Kurt, Kurbağa Mowgli’yi oturup gülerek oynadığı parıldayan çakıl taşlarının bulunduğu merkeze doğru iteledi. Akela, kafasını pençelerinden kaldırmadı ve tekdüze ses tonuyla seslendi: “İyi bakın!” Kayaların arkasın­dan boğuk bir kükreme sesi geldi. Shera Khan sesleniyordu: “Yavru benimdir. Onu bana verin. Özgür varlıklar bir insan yavrusuyla ne yapabilir ki?”

Akela kulaklarını bile titreştirmeden seslendi: “Kurda iyi bakın!”

Derin homurtulardan bir koro oluşmuştu ve dördüncü yılında olan genç bir kurt, Shere Khan’ın Akela’ya sorduğu sorunun ardına atladı. Ormanın Kanunu’na göre, bir yav­runun sürüye kabul edilmesinde herhangi bir anlaşmazlık olursa, sürüden annesi ve babası dışında iki kişi onun adına konuşmalıydı. Akela bu kurala uyarak sürüye, “Yavru için kim konuşacak? Özgür varlıklar içinden kim konuşacak?” diye sordu. Hiç kimse cevap vermiyordu ve Anne Kurt eğer iş kavga noktasına gelirse son kavgası olacağını bilerek ha­zırlandı.

Sürü konseyine üye olmasına izin verilmiş diğer bir var­lık ise Baloo’ydu. Yavru kurtlara Orman Kanunu’nu öğreten uykucu kahverengi ayı. Yaşlı Baloo, istediği her yere gelebilir ve gidebilirdi çünkü sadece ceviz, kök, bal ve arka bölümler­de açan gülleri yiyor ve homurdanıyordu.

“İnsan yavrusu… İnsan yavrusu? İnsan yavrusu için ben konuşuyorum. İnsan yavrusundan gelebilecek hiçbir zarar yok. Kelimelerimi süslemiyorum ama doğruyu söylüyorum. Sürüyle konuşmasına ve diğerleriyle beraber olmasına izin verin. Ona ben öğreteceğim.” dedi Baloo.

“Hâlâ bir kişiye daha ihtiyacımız var,” dedi Akela. “Genç yavrularımızın öğretmeni Baloo dışında kim konuşacak?”

Merkeze karanlık bir gölge düştü. Her tarafı kapkara olan bu gölgenin sahibi Siyah Panter Bagheera’ydı. Panter işaretleri belirli ışıklarda sulanmış ipek örnekleri gibi görü­lüyordu. Herkes Bagheera’yı tanıyordu ve kimse patikasın­dan geçmeyi önemsemiyordu. Çünkü o da Tabaqui gibi do­landırıcı, vahşi bir bufalo kadar cüretkâr ve yaralanmış bir fil kadar umursamazdı. Ama öyle yumuşak bir sesi vardı ki sanki ağaçtan yabani bal damlıyordu o konuşurken ve öyle bir derisi vardı ki şafak vaktinden bile daha yumuşaktı.

“Ey Akela ve siz, özgür varlıklar,” diyerek mırıldandı, “si­zin meclisinizde hiçbir hakkım yok ama Orman Kanunu di­yor ki, eğer yeni yavrunun öldürülmesi hakkında bir şüphe varsa eğer yavrunun hayatı bir bedel karşılığında satın alına­bilir. Haksız mıyım?” dedi.

Her halükarda aç olan genç kurtlar “İyi! İyi!” diye seslen­diler hep bir ağızdan. “Bagheera’yı dinleyin. Yavru, bir bedel karşılığında alınabilir. Yasa Bu.”

“Burada konuşma hakkım olmadığı için kararı size bıra­kıyorum,” dedi panter. Yirmi ağız aynı anda, “Konuş o za­man!” diye seslendi.

“Çıplak bir yavruyu öldürmek utanç verici. Ayrıca büyüdü­ğü zaman size daha yararlı olabilir. Baloo, kendi adına konuştu. Şimdi Baloo’nun kelimelerine ek olarak ben de buradan yarım kilometre ötede yeni öldürülmüş, şişman bir boğa ekleyeceğim. Eğer insan yavrusunu yasalara göre kabul ederseniz. Çok zor bir şey mi bu?” dedi.

Çok sayıda gürültünün olduğu bir ortam oluşmuştu. “Ne fark eder? Kış yağmurlarında ölecek. Güneşten dolayı yanacak. Çıp­lak bir kurbağa bize ne zarar verebilir? Boğa nerede, Bagheera? Kabul edilsin!” Sesleri yükseliyordu. Ve derinden Akela’nın ulu­ması geldi. “İyi bakın, kurda iyi bakın!” Çakıl taşları Mowgli’nin o kadar ilgisini çekmişti ki kurtların tek tek gelip ona baktığını fark etmemişti. Sonuç olarak hepsi ölü boğa için tepeden aşağı indiler ve sadece Akela, Bagheera, Baloo ve Mowgli’nin kendi kurtları geride kaldı. Shere Khan, Mowgli ona teslim edilmediği için çok sinirliydi ve hâlâ kükrüyordu:

“Hey, iyi kükre,” dedi Bagheera ve bıyıklarının altından konuşmaya devam etti, “bir gün gelecek ve bu çıplak şey ya seni başka bir tonda kükretecek ya da ben insanlar hakkında hiçbir şey bilmiyorum.”

“İyi oynandı,” dedi Akela. Adam ve yavruları akıllıca davrandı. Belki bir gün yardımı olur.”

“Açıkçası, yardım gerektiğinde hiç kimse sonsuza kadar sürüyü yönetmeyi umamaz,” dedi Bagheera.

Akela hiçbir şey söylemedi. Her sürü lideri kuvvetinin azalıp gittikçe güçsüzleştiği ve sonunda kurtlar tarafından öldürülüp başa yeni liderin getirilişini düşünüyordu. Öldü­rülme sırası onundu.

(…)

Çevirmen: Esen Saba

*Bu okuma parçasının yayını için Dante Kitap’a teşekkür ederiz.

Joseph Rudyard Kipling (d. 30 Aralık 1865, Bombay, Hin­distan – ö.17 Ocak 1936, Londra), İngiliz şair, roman ve hikâ­ye yazarı. Lahor’da gazeteciliğe başlayıp genç yaşta yazıları ile kendini kabul ettirdi. 1889’da İngiltere’ye dönüp Londra’ya yerleşti. İngiliz dilini ustalıkla kullanması, Hindistan’daki yaşantıyı yazılarında konu alarak romantizmle ve realizmle birleştirmeyi başarması ona 1907 yılındaki Nobel Edebiyat Ödülünü kazandırdı. İki kez şövalyelik ödülüne layık görül­düğü halde kabul etmedi. Kipling çocuklar için birçok kitap yazdı. Tüm yazıların­da hayata ve insanlara duyduğu bağlılık ve hayranlığı hisset­tirmeyi bildi. Yarattığı tiplemeler ve öyküler sayesinde insan yaşamının en derin öğelerini bir portre gibi betimlemeyi ba­şardı. Fil Tomai, Ayı Baloo, Kara Panter Bagera, Kaplan Shere Khan ve Hint Faresi Riki-Tiki-Tavi unutulmaz tiplemelerinden birkaçıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.