Ormandaki Canavar – Henry James

 

“Yalnızlık, kader, aşk ve ölüm temalarının işlendiği bu kitap, Henry James’in en iyi kısa anlatılarından biri olarak kabul edilir. James’in bu uzun öyküsünü okurken, yaşamın anlamını sorgulayan bir başkahramanın hüznüne şahit olacaksınız.” Ormandaki Canavar’dan okuma parçası yayımlıyoruz.

Karşılaşmaları sırasında konuşmalarına yön verirken adamı şaşırtan şey, pek de mühim değildi çünkü bunu yapan, onun bilerek söylediği sözler değildi. Tanışıklıklarını tazeledikten sonra birlikte yavaşça yürürlerken sarf ettiği sözlerdi bunu yapan. Arkadaşları tarafından bir ya da iki saat önce, kadının kaldığı eve getirilmişti. Kendisinin de aralarında bulunduğu ve aklındaki teoriyi borçlu olduğu diğer evdeki konuk grubu, kendisi, her zamanki gibi kalabalıkta kaybolurken, öğle yemeğine davet edilmişti. Yemekten sonra insanlar dağılmıştı ve bu dağılma, asıl amaca hizmet etmekteydi; Weatherend’ı ve güzel şeyleri, mekânı neredeyse ünlü kılan zatî özellikleri, resimleri, nesilden nesile aktarılan değerli eşyaları, tüm sanat eserleri görülecekti. O geniş odaların sayısı da öyle fazlaydı ki, misafirler istedikleri gibi dolaşabiliyor, önde giden gruptan geri kalarak kendilerini tüm ciddiyetleriyle, gizemli, olumlu eleştirilere ve değerlendirmelere kaptırıyorlardı. Ellerini dizlerine koyup farklı bir koku almışlar gibi kafalarını sallayarak dip köşelerde objelere doğru eğilen, tek başına ya da çiftler hâlinde gözlemlenmesi gereken insanlar vardı. İki kişi olduklarında ya beğenilerini belli eden sesleri birbirine karışıyor ya da daha da derin bir anlam taşıyan sessizliklere gömülüyorlardı ki böylece,  Marcher’a göre, evdeki eşyalarla ilgili düşleri kışkırtan ya da onu söndüren, uzun uzun reklamı yapılmış bir satış öncesi ‘etrafa bakınma’ havasını veren durumlar oluşuyordu. Weatherend’da bu düşler gerçekten de vahşi olmak zorundaydı ve John Marcher da kendini bu gibi durumlarda, çok şey bilenler ve hiçbir şey bilmeyenlerin huzurunda, hemen hemen aynı derecede rahatsız hissettiğini fark etti. Büyük odalar, onun üzerine öyle şiir ve tarih aksettirmişti ki onlarla gerçek bir ilişki içinde olduğunu hissedebilmek için oradan biraz ayrılma ihtiyacı duydu. Oysa bu dürtüsü, bazı dostlarının duyduğu şeytanca zevklerin aksine, bir dolabı koklayan köpeğin hareketleriyle kıyaslanamazdı. Varsayılmayan bir sebeple alakalıydı.

Bu, onu hemen, bu ekim öğleden sonrasında, May Bartram ile olan birebir görüşmesine getirdi. Uzunca bir masada ayrı yerlerde oturduklarından ona tanıdık gelse de pek bir şey ifade etmeyen kadının yüzü, adamı biraz da hoş bir şekilde rahatsız etmeye başlamıştı. Onu, başlangıcını kaybettiği bir şeyin sonu gibi etkilemişti. O, bunu biliyor ve o süre için memnuniyetle karşılıyordu fakat ilgi mi yoksa eğlence mi olduğu belli olmayan bu durumda ki kadından doğrudan bir işaret gelmiyordu, genç kadının yapmakta olduğu işini bırakmadığından haberdarken, bunun nereye gittiğini hiç bilmiyordu. Kadın bu işi bırakmıyordu ve onun da anladığı üzere, adam bu işe elini atmadığı sürece de durmayacaktı. Adamın gördüğü yalnızca bu değildi; gördüğü başka şeyler de vardı; o an kaza eseri aynı gruba düşerek yüz yüze gelmiş olmalarına rağmen geçmişte bir bağları olsa da bunun mühim bir şey olmayacağı fikri üzerinde nafile düşüncelere daldığı gerçeği ışığında, kendisine oldukça garip gelen şeyler görmüştü. Eğer bu mühim değilse, kadının bıraktığı etkinin neden bu kadar yoğun olduğunu da bilmiyordu. Aslında, bunun cevabı da, o an için yaşadıkları varsayılan tarzda bir hayatta, insanların yalnızca işleri olduğu gibi kabul etmekten başka bir şey yapamayacağıydı. Neden olduğunu bilmediği hâlde, bu genç hanımefendinin, evdeki fakir akrabalardan biri olma ihtimaliyle mutlu oluyordu. Ayrıca orada kısa bir ziyaret sebebiyle bulunmadığını fakat yine de evin bir parçası olduğunu düşününce de mutlu oluyordu; sanki evin çalışan, parası ödenen bir parçası olmasıyla hissediyordu bunu. Arada bir başka hizmetler sunmanın yanı sıra evi gezdirip orayı tanıtarak, yorucu insanlarla uğraşırken, binadaki tarihler, mobilyaların tarzları, ressamlar ve evdeki hortlaklar hakkında soruları cevaplarken, bunun karşılığında oraya sığınmıyor muydu? Ona para verebilecekmişsiniz gibi durduğundan değildi bu; böyle görünmemek imkânsızdı. Ancak nihayetinde kadın, fark edilebilir güzelliği ve yaşlı hâliyle –onu gördüğü zamanda olduğundan daha yaşlıydı– ona doğru yaklaşırken, son birkaç saattir, her şeyden çok hayal gücünü çalıştırdığını ve böylece diğerlerinin bunu anlayamayacak kadar aptal olduğu bir çeşit gerçeği bulduğunu anladı. Kadın orada, herkesin olduğundan daha sert koşullarla bulunuyordu; arada kalan yıllarda bir şekilde çektiklerinin neticesinde oradaydı. Adamın onu hatırladığı gibi, o da adamı hatırlıyordu; yalnız o daha iyi hatırlıyordu.

image7

Sonunda konuşmaya geldiklerinde, –önünden arkadaşlarının geçtiği odalardan birinde şöminenin önünde, dikkat çekici bir yerdi– yalnız kalmışlardı ve buranın büyüsü, konuşmadan önce dahi, konuşmak için insanlardan geri kalmayı planlamışlar etkisi vermiş olmasıydı. Ne mutlu ki büyü, başka şeyler için de geçerliydi; Weatherend’da arkada kalınacak tek nokta olmamasında da büyünün kısmen rolü vardı. Solarken yüksek camlardan gözüken bu sonbahar gününde; alçak, loş gökyüzünden uzanıp eski döşemeler, eski goblen, eski altın ve eski renk üzerinde oynaşan kızıl renkteydi. Büyü belki de en çok, kadın, daha kolay işlerle ilgilenmekle yükümlü olduğundan, adamın olayı denetimi altında tutması gerekse, onun dikkatini işinin bir parçasıymışçasına çekebilecekmiş gibi geliyor olmasındaydı. Fakat kadının sesini duyar duymaz boşluk dolmuş, kayıp bağlantı kurulmuştu. Onun tavırlarında hissettiği hafif alay, avantajını kaybetmişti. Oraya kadından önce varabilmek için neredeyse atladı. “Sizinle yıllar yıllar önce Roma’da karşılaşmıştık. Her şeyi hatırlıyorum.” Kadın hayal kırıklığına uğradığını itiraf etti. Adamın bunu hatırlamadığına emindi ve o da gayet iyi hatırladığını kanıtlamak için çabaladıkça aklına gelen detayları aktarmaya başladı. Şu an emrinde olan yüzü ve sesi âdeta bir mucize işlevi görmüştü; bu etki, ateşin içine tek tek gaz alevi atan fener çakmağının ışığı gibiydi. Marcher, nasıl da her şeyi hatırladığıyla övünürken kadının bir yandan eğlenerek ona aceleyle, doğru sandığı her şeyi yanlış aktardığını söylemesine memnun olmuştu. Roma’da değil Nepal’deydiler; sekiz yıl değil, neredeyse on yıl olmuştu. Amcası ve halasıyla değil, annesi ve erkek kardeşiyle birlikteydi. Üstelik Pemblelar ile değil, onlarla beraber Roma’dan dönen Boyerlar ileydi. Bu konuda adam ne kadar şaşkınsa da o, ısrar etti ve bunun için kanıtı da vardı. Boyerları tanıyordu fakat Pembleların ismini duymuş olmasına rağmen onları tanımıyordu ve onları tanıştıran da adamın beraberinde olan insanlardı. Onları bir kazıya sığınmaya zorlayacak kadar sert bir sağanak başlamıştı. Bu sığınma olayı da Sezar Sarayı’nda değil, Pompeii’de gerçekleşmişti ve bu da, önemli bir bulgu için oraya gittiklerinde olmuştu.

Kadının yaptığı düzeltmeleri kabullendi, bunları zevkle dinledi ve bunları dile getirmesinin asıl sebebinin, hakkında en ufak şey anımsamadığını göstermek olduğunu düşündü. Ve bunun, her şeyi tarihle bağdaştırdıktan sonra geriye pek de bir şey kalmamış olmasıyla gelen bir geri çekilme olduğunu hissetti. Yine de hâlâ birlikteydiler. Kadın işinden uzak dururken adam da evi ihmal etme konusunda ona eşlik ediyordu. Bir iki hatıra daha akıllarına gelir mi diye bekliyorlardı. Ellerini oluşturan bir deste kâğıt gibi masaya dökülmeleri pek de uzun sürmedi. Fakat destenin maalesef o kadar mükemmel olmadığı anlaşıldı. Çağırılan, davet edilen, cesaretlendirilen geçmişin, doğal olarak bünyesinde sakladıklarından daha fazlasını sunamayacağı ortaya çıkmıştı. Eskiden tanışmışlardı. Kadın yirmi, adam yirmi beş yaşındaydı. Fakat bu kadar meşgullerken daha fazlasını bulamamalarının garip olduğunu birbirlerine söylüyor gibiydiler. Kaçırılmış bir fırsat varmış hissiyle bakıştılar; ‘geçmiş’ uzakta, yabancı diyarlarda böyle ahmakça yetersiz kalmamış olsaydı ‘şimdi’ çok daha iyi olabilirdi. Görünen oydu ki aralarında geçmiş onlarca ufak şey vardı; gençlik saçmalıkları, toyluğun verdiği basitlikler, cehalet aptallıkları, çok derine gömülmüş küçük olası tohumlar… Bunca yıl sonra filizlenemeyecek kadar derine gömülmüş (öyle gözükmüyor muydu?) tohumlar. Marcher, yalnızca ona biraz hizmet etmiş olması gerektiğini hissetti; onu koyda alabora olmuş bir bottan kurtarmalı ya da en azından Nepal sokaklarındaki evsiz serserilerin bıçakla keserek arabasından yürüttükleri el çantasını geri getirmiş olmalıydı. Ya da otelinde yalnız başınayken ateşi yükseldiğinde kadının gelip ona bakması, tanıdıklarına bunu haber vermesi, onu iyileştirmesi güzel olurdu. İşte o zaman gösterilerinde yoksun oldukları malzemeyi elde etmiş olurlardı. Yine de bu gösteri, bozulamayacak kadar güzeldi ve böylece, birkaç dakika daha çaresizce, neden karşılaşmalarının –çünkü aynı insanları tanıyorlardı– bunca zaman gerçekleşmediğini düşündüler. Adını tam olarak koymasalar da, diğerlerine katılma konusundaki gecikmeleri, başarısızlığa uğramasını istemedikleri bir itiraf gibiydi. Neden karşılaşamadıklarına dair yürüttükleri fikirler, birbirlerini ne denli az tanıdıklarını gösteriyordu. Aslında Marcher’ın mantıklı bir yaklaşımı olmuştu. Kadının eski bir arkadaşı olduğunu düşünmesi nafileydi çünkü kadını eski bir arkadaşı olarak görmeyi uygun bulmasına rağmen, arkadaş çevreleri farklıydı. Adamın fazlasıyla yeni dostu vardı; örneğin öteki evde etrafı onlarla çevriliydi. Büyük ihtimalle bu sebeple kadını yeni dostlarından biri olarak fark edemezdi bile. Bir şeyler uydurup aslında romantik veya mühim bir olayın gerçekleştiğine, kadını inandırmak isterdi. Hayal gücünü –zamana karşıymış gibi zorlayarak gerçekten de bir şeyler bulacak gibiydi ve bu olmazsa, oynadıkları yeni başlangıç parodisinin yüzlerine gözlerine bulaşacağını söylüyordu kendisine. Ayrılır ve ikinci ya da üçüncü defa bir şans elde edemezlerdi. Denemiş ve başaramamış olurlardı. Derken o, tam her şeyin geri teptiğini düşünürken kadın, sanki durumu kurtarmak için olayı ele aldı. Kadın konuşur konuşmaz, adam, onun bilerek o zaman söylemiş olduklarını dile getirmediğini ve onlarsız devam etmeyi umduğunu hissetti. Bu, –üç ya da dört dakika sonrasında ancak anlayabildiğinde– adamı büyük ölçüde etkileyen bir tereddüttü. Kadının söyledikleri her ne olursa olsun havayı temizlemiş, bağı kurmuştu; adamın pervasızca kaybetmeyi başarmasının garip olduğu bağdı bu.

“Biliyor musunuz, bana hiçbir zaman unutamadığım ve o günden sonra tekrar tekrar sizi düşünmeme sebep olan bir şey söylemiştiniz. O inanılmaz sıcak günde, biraz serinleyebilmek için Sorrento’da koyun karşısına gitmiştik. Hatırladığım şey, dönüş yolunda, serinliğin tadını çıkararak botun tentesinin altında otururken söylediğiniz şey. Unuttunuz mu?”

Unutmuştu ve utanmaktan çok şaşkındı. Fakat asıl büyük olay, kaba olmayan bu tanıdıktan hiç ‘tatlı’ bir söz duymamış olmasıydı. Kadınların kibri, hafızalarında çokça şey barındırırdı ancak bu kadın ne bir iltifat ne de bir hatayı hatırlatıyordu. Başka bir kadınla, tamamen farklı bir kadınla olsa, bu hatırlatmaların aptalca bir ‘teklif’ olduğundan korkardı. Yani gerçekten de unuttuğunu söylemek zorunda kalarak kazançta değil kayıpta olduğunun bilincindeydi. Bunlardan bahsediyor olmasındaki sebebi anlamıştı. “Düşünmeye çalışıyorum… Ama vazgeçtim. Yine de Sorrento’ya gittiğimiz günü anımsıyorum.”

“Hatırladığınızdan pek de emin değilim,” dedi May Bartram biraz sonra. “Ve hatırlamanızı istemem gerektiğinden de emin değilim. Bir insanı on yıl önce olduğu yere geri götürmek çok korkunç. Hem ondan uzakta yaşadıysanız,” diye gülümsedi, “Bu çok daha iyi.”

“Siz ondan uzak yaşamadıysanız, ben niye yaşayayım?” diye sordu.

“Kendi eski hâlimden uzakta yaşamış olmamı mı kastediyorsunuz?”

“Benim eski hâlimden. Elbette eşeğin biriydim,” diye devam etti Marcher; “Ancak sizden, o zamanlar ne tür bir eşek olduğumu duymak isterim. Aklınızda bir fikir oluştuğu andan itibaren ama; hakkımda bir şeyler öğrendiğiniz an değil.”

Yine de tereddütteydi kadın. “Ama ya artık öyle biri değilseniz?”

“Olsun, bunu da kaldırırım. Hem belki değişmemişimdir.”

“Belki. Ancak şayet değişmediyseniz,” diye ekledi. “Hatırlayacağınızı sanıyorum. Kullandığınız o gücendirici isimle gelen izlenimi anımsadığımdan değil. Sizi yalnızca aptal olarak hatırlasaydım,” diye açıkladı. “Bahsettiğim şeyi bu kadar zaman içimde saklamazdım. Bu sizin hakkınızdaydı.” Sanki, adam hatırlar belki diye bekledi. Ancak meraklı gözleri buluştuğunda hiçbir işaret alamayınca sonunda gemileri yaktı. “Hiç oldu mu?”

Kadına bakmayı sürdürürken bir ışık yandı ve yüzü yavaş yavaş kızararak yanmaya başladı. “Yani size söylemiş miydim?” Ancak anladığı şey doğru olmayabilir, kendini boşuna ele verir diye yine tereddüt etti.

“Biri sizi hatırlıyorsa… Asla unutmamasının gayet doğal olacağı bir şey söylemiştiniz. Bu yüzden,” diye gülümsedi. “O zaman söylediğiniz şey gerçekleşti mi diye soruyorum.”

O zaman anladı, ancak meraka düşmüş ve utanmıştı. Ayrıca, kadının bu sebeple kendine acıdığını da anlamıştı; sanki bunu anımsaması bir hataymış gibi. Fakat kadının şaşkın olmadığı gibi ona acımadığını da hissetmesi bir dakikasını aldı. İlk küçük şoktan sonra, kadının bunu bilmesi, tuhaf bir şekilde ona tatlı gelmeye başladı. O zamanlar bunu, dünyada ondan başka anlayan tek kişiydi bu kadın ve soluduğu sırrı anlatılamaz biçimde onu terk ederken kadın, onu bunca yıl içinde tutmuştu. Elbette hiçbir şey olmamış gibi karşılaşamazlardı. “Sanırım,” dedi adam sonunda. “Neden bahsettiğinizi biliyorum. Yalnızca size bu kadar güvenmiş olmamı garipsedim.”

“Başkalarına da bu kadar güvendiğiniz için mi?”

“Hiç kimseye güvenmediğim için. O zamandan beri tek kula söylemedim bunu.”

“Yani bunu bilen tek kişi miyim?”

“Dünyada bunu bilen tek kişi.”

“Eh,” diye cevapladı hemen. “Ben kendi adıma tek kelime etmedim. Bana söylediğiniz şeyi asla ve asla birine tekrar etmedim.” Ona baktı ve böylece adam, ona gerçekten inandı. Gözleri öyle bir şekilde buluştu ki, adam tek şüphe duymadı. “Ve asla da söylemeyeceğim.”

Adamı, olası alayı konusunda rahatlatan, neredeyse gereğinden fazla bir ciddiyetle konuşmuştu kadın. Bir şekilde bu sorun ona lüks gibi gelmişti; kadın bu sırrı öğrendiğinden itibaren bir lüks hâlini almıştı. Onunla alay etmiyorduysa da ona acıyordu ve bu da, uzun zamandır kimsenin ona karşı yapmadığı bir şeydi. Şu an ona anlatmaya başlayamayacağını fakat geçmişte yanlışlıkla bunu yapmış olmasından büyük ölçüde faydalanabileceğini hissetti. “Öyleyse söylemeyin. En fazla onun kadar doğruyuz biz de.”

“Ben öyleyim,” diye güldü. “Eğer siz de öyleyseniz!” Sonra ekledi: “Yani hâlâ aynı şeyi mi hissediyorsunuz?”

Kadının ilgilendiğini inkâr etmek imkânsızdı ancak bu yine de şaşırtıcıydı. Kendini uzunca bir süre, iğrenç bir şekilde yalnız hissetmişti ama işte; biraz olsun yalnız değildi. Görünen oydu ki Sorrento botundaki o dakikalardan beri, bir saat için dahi yalnız kalmamıştı. Ona baktığında görüyordu ki, yanında bulunan bu kadındı; sadakatindeki sapmanın utanmaz gerçeği, onu yanına getirmişti. Ona söylemiş olduğu şeyi söylemek… Bu, ondan bir şeyler istemiş olmaktan başka neydi? O istemeden, sadece kadının anımsamasıyla, bir hissin geri dönmesiyle bir başka buluşmayı beklemeden nezaketi dâhilinde sunduğu bir şeyleri istemek. Ondan ilk başta istediği şey, kendisine gülmemesiydi. On yıl boyunca da bunu yapmamıştı ve şu an da bunu yapıyor değildi. Bu yüzden sonsuz bir minnettarlık besliyordu ona. Sırf bu yüzden, ona tam olarak ne söylediğini bilmeliydi. “Tam olarak ne anlatmıştım?”

“Hisleriniz hakkında mı? Çok basit. Çok önceden beri, nadir görülen ve tuhaf, büyük ihtimalle de muazzam ve korkunç bir şeyler için bekletildiğiniz duygusunu, içinizdeki en derin şey olarak hissettiğinizi, bu şeyin er ya da geç başınıza geleceğini, felaketi kemiklerinizde taşıdığınızı ve bunun belki de sizi boğacağını söylemiştiniz.”

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Henry James 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında edebiyat eleştirileri, romanlar ve kısa hikâyeleri ile ünlendi. Ana tema olarak insan bilincini işleyen James, hayatın çoğunu Avrupa’da geçirdikten sonra, ölümünden kısa bir süre önce İngiliz vatandaşı oldu. Psikoloji biliminin kurucularından sayılan William James’in kardeşidir. The Ambassadors, Daisy Miller, The Turn of the Screw ve Portrait of a Lady gibi klasik eserleri bulunmaktadır. Eserlerinden Bir Kadının Portresi’nin sinema uyarlamasında ünlü aktris Nicole Kidman başrolü oynamıştır. Romanlarında çoğunlukla kadına ve kadınların iç dünyalarına göndermelerde bulunmuştur. Eserlerinde resim kullanmayı sevmez.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.