Ortaklar ve Hissedarlar – Öykü Didem Aydın

 

“O evde bir çocuk yoktu. Fakat eğer olması gerekseydi o çocuk ben olmak isterdim… Sabri, Şehmus, Cemal, Serdar, Turan: Terk eden Babalar… Çınar, Hande, Serkan, Mert, Üvey Oğul: Terk edilmiş Çocuklar. Türkiye’nin X Kuşağı. Ve Küçük Çocuk ile Ulubey’i: Zaman-ötesi vicdanın anlatısı. Şüpheli bir uçak kazasında babası, pilot yüzbaşı Serdar’ı yitiren Serkan, asker arkadaşı Mert’in yardımıyla intikam almaya yemin eder. Holding patronu Hande’nin aşığı avukat Çınar, yas duyguları ve çevresi ile hesaplaşma içinde savrulduğu serüvenlerde kâh bir Odysseia kâh bir Sinbad’dır. Komşu araziye masalsı bir çiftlik kurup yerleşen Almancı Cemal’in karısı Hertha ile Küçük Çocuk arasında gelişen dostluk ikisinin de hayatını değiştirecektir. İhtişamlı çiftlik evinin sağlam yapısı, Hertha ile üvey oğulları arasında süregiden “dava”da çözülürken, bir kuşağın babalarıyla ve Türkiye’nin düzeni ile hesaplaşmasına sahne olacaktır. Ortaklar ve Hissedarlar, Öykü Didem Aydın’ın benzersiz bir tat bırakan anlatımı, unutulmayacak karakterleri ile gerçek içinde masalın, suç içinde masumiyetin romanı… Başat çatışmalar içindeyken cins-ötesi aşkta kendilerini bulan iki ihtiraslı kadının ve sarsıntılı “ev”in romanı… Yalnızca üniversitesi, holdingleri ve altın madenleri değil; bireyleri, değerleri ve ortaklıkları çalkantılı bir dünyanın romanı…” Ortaklar ve Hissedarlar’dan bir bölüm yayımlıyoruz. 

Queer: Cinsaşırı

 

Hiç öyle bir duyguya kapılmamıştım ben o zamana kadar.

İstismar edilmekten hoşlandığımı düşündüm. Orada öylece ayakta… kalakalmıştım. Başım dönmüştü. Ejderhayı öldürmüş, kanıyla yıkanıyorum sanıyordum ama sırtıma dökülen ıhlamur yaprağından habersiz damar çeperlerimde belki bir ES-ES-Sİ, Ultimate Ayereo Tİ-Tİ işte çoktan altıncı vitese takmıştı. “Şu Venlafaksin-Klonazepam ikilisini o kadar çabuk kesmemeliydim,” dedim kendi kendime. İstismar edilmek değildi hoşlandığım, hayır. Ne kadar istismar ediliyor görünürsem görüneyim, istismar edilemeyeceğim yanılgısının suvadığı gururumdu. Öyleyse içimdeki sarsıntı ne? İçimin neresinde tam olarak şu sarsıntı? Yan binanın yapımı tamamlanıncaya kadar bana “tahsis edilen” toplantı salonundaki kocaman maun masanın çevresine dizili siyah, deri kaplı sandalyelerden ortadakini seçip oturdum üstüne.

Şaşkındım. Altı ayda avucumun içine aldığımı sandığım bina bir anda bana esrarengiz bir yer gibi gelmişti. Terlemiştim. Bu terin yalnızca yerden ısıtılan şu binanın sıcağından olmadığını biliyordum. Aşağıdaki garaj. İki dört-çarpı-dört, üç Mercedes, dört-beş Be Me Ve ve diğer otomobiller. Az önce oraya, üç kat aşağıya, sigara içmeye inmiştim. Kırk yaşından genç olanlar asansör kullanmasın diye buyrulmuştu. Ben… Bunalmıştım. Sonra… sonra duygu gelip çatmış ve dehşete düşürmüştü beni. Müzik dinlemekten o kadar hoşlanmamama, aslına bakarsanız başka bir şey yapılabilirken yapılabilen şeyleri yapmaktan hiç de haz almamama, yalnızca altmış saniye süren herhangi bir parçayı öyle hemen kabul edecek konuksever bir dimağımın olmamasına karşın durmaksızın Posies’in Every Kind of Light albümündeki Love Comes Inside You şarkısını dinliyordum. ‘Aşk senin içine doğar, içine gelir, içini sarar’. Birinden biri… Şirketin yeni verdiği Vaio’nun içinde önceden kayıtlı gelmişti. Önümdeki sözleşme taslağını bir yana ittim. Bindokuzyüzseksende beş yaşında olduğunu söylemişti. Ne vesileyle söylemişti ki bunu? Unutmuştum. “İkibinyedi eksi bindokuzyüzseksen artı beş eşittir… filan” gibi bir hesap da yapmıştım. Benden beş yaş küçüktü ama benim beş yıl önceki halime hiç mi hiç benzemiyordu. “İşçiler filan da ölüyor mesela, bize dava açılınca, Dünya Bankası lender’ları reputasyon garantisi istiyorlar… Ellerine sağlam bir metin verin.”

İşim ele sağlam bir metin vermekten ibaretti de ölen işçilerin ölmediğine inandırmak zordu Dünya Bankası’nı. Buna kalkışacak raddeye gelecek, ama hemen sonra nedamet getirip teşebbüsten dönecek ve işte belki de bu sayede kırk yıllık aslanı tarafından “nedensiz yere (!)” parçalanan terbiyecinin yazgısını yaşamayacaktım. Kazandığım her kuruşun, satırlardan kurulu narin yapılardan oluşan iskambil kulelerinin ayakta kalışına bağlı olduğuna inanıyordum o zamanlar. Ve hep aynı söz, kâğıt üstünde oynanan bir oyundu. Fakat artık basit bir pastra mı yoksa briç mi olduğuna karar veremiyordum.

Şimdi benden bir an önce sağlam bir metin bekleyen kadın bir mühendis. İnşaat yapıyor. Materyallerin direnci, duraylığı, devimselliği, betonarmesi ve dayanırlığı, yapı malzemesi ve kaplaması ve hidroliği ve zemin iyileştirmesi bilgisiyle ayakta kalabilmenin hesabını kitabını iyi yapıyor. Yine de bir yerlere eskimeye mahkûm şeyler kondurmaktan o da gocunmuş olsa gerek, inşaat mühendisliğinin üstüne bir de finans öğrenimi görmüş: Finansman ve Stratejik Planlama. Hem o hem ben, emtiayı değil emtiayı temsil eden fikirleri değiş tokuş etmenin bol kazanç getirdiği bir çağa doğmuştuk ve bisiklete binmeyi, paten kaymayı, legolarımızla çeşit çeşit yapılar kurmayı, resim çizmeyi, enstrüman çalmayı öğrenmeye başladığımızda uç veren bu çağın doruk dönemlerinden birini yaşıyorduk.

Hande telekonferansına ara verip Çınar’ın -başı iki elinin arasında- öylece oturduğu toplantı salonuna girdi. Aslında bu bir giriş sayılmazdı. Kız genellikle kapılar yokmuş gibi davranır, odaların içine kelimenin tam anlamıyla dalardı:

“Ortakların şimdilik haberi olmasın, aman idareyle biz arayı yapalım da, pilot ortağız, anlaşmayı biz imzalicaaz. Ben çıkıyorum…”

Onu geldiği yöne şöyle bir bakış bile atmadan, yine başı ellerinin arasında dinleyen Çınar isteksizce, “tamam,” dedi.

/“Odaya giren Hande’nin benim aklımdaki Hande ile rekabet etmesi olanaksızdı.”/

Oturduğu yerde kıpırtısız oturan Çınar’a tepeden bakmayı sürdüren Hande devam etti:

“Çabuk biter mi? Yani bi- an önce bir zemin oluşsun da…”

Beriki lütfen başını çevirdi. Hande’ye bakınca gölgeli bir gülümseme yayıldı yüzüne. Cevap verdi:

“Çabuk olursa hatalı olur Hande Hanım, gene kavga etmeyelim…”

“Çabuk olsun Çınar Hanım, zamanla yarışıyoruz… Hayır, manyak mı bunlar yaa! Kuruluş esnasında hisseleri teminat olarak gösteremeyeceksem nası- alcam ben o kredileri? Şimdi kısa kes-cem, adamların müsteşarına git-cem şimdi. Lübnanlı da tutturmuş rüçhan hakkı diye. Bana bak Lübnanlı diyece-m ama demiyorum. Vermiyorum kardeşim, yok rüçhan hakkı, hisse satışını da karşılıklı izne bağlayalım, siz tavsiye ettiğiniz gibi draft ettiniz, değil mi? Satıp kaçmasınlar sonra yani!”

Çınar, Hande’nin gözlerinin içine bu kere iyiden iyiye dalgın ve donuk bakarak, “Ya biz satıp kaçmak istersek? Ben de o konu üstünde düşünüyordum,” dedi.

“Ya-a şimdi biz de mi dalaşalım bur-da?! Dün dedik ya satmıycaz diye!”

“Hayır, ucuza alıp pahalıya satmak diye bir şey vardır da ticaret denir adına. Daha önceki ihale projelerinizden bilirsiniz.”

“Töv-fbee yaa… Bu sefer, sat-ma-ya-ca-ğım! Anladınız mı?”

“Tamam. Uyarmak benim görevim. Bilesiniz.”

Ankara’da yapılması planlanan devasa sanayi ve ticaret fuarıyla birlikte bir askeri havaalanını Türkiye’nin en büyük sivil havalanına dönüştürmeye koyulmuşlardı. Fuarla havaalanı birleşecek ve büyük bir kompleks kurulacaktı. Hande, ‘çabuk olsun ha, çabuk,’ diye yineledikten sonra ardında reçine dermeli bir koku bırakıp odadan çıktı, karşı odada bir başka ateşli telekonferansa dönmüştü. Çınar, “gene şalını düşürdü yere,” diye fısıldadı kendi kendine. Sonra silkindi. Ayağa kalktı, pencereyi kıyık-açtı ve Anadolu’nun orta yerinin onyıllardır özler göründüğü ikinci havaalanını yapılandıracak, değiştirip dönüştürecek yeni şirketin anasözleşmesini yazmaya koyuldu.

Hande’nin şirketinin başını çektiği ortaklara yap-işlet-devret ihalesini veren idare, kazanan ortaklığın anonim şirkete dönüştürülmesi için yalnızca iki ay süre tanımıştı. Bu süre zarfında, ihaleyi kazanan ortaklık gerçek bir ticari şirket olarak yapılandırılmalı ve ihale projesinde tarif edilen havaalanı ile fuar alanını devralmak için gereken tüm hazırlıklarını tamamlamalıydı. İşte ben kurulması gereken yeni şirketi, ve şirketin “küçük yavruları”nı kuruyordum. Gözlerimi bilgisayarın ekrarına dikmiş, bir yandan durmaksızın akan e-posta trafiği içindeki “acil” mesajlara yanıt veriyor, çalan telefonları açıyor, bir yandan da kurulacak yeni şirketin yönetim kurulu, genel kurul toplantı ve karar nisaplarıyla ilgili birtakım matematik formüller üzerinde düşünüp duruma uyacak en iyi modeli oluşturmaya çalışıyordum. Dimağımın içindeki sözleşme yazımına özgü cinleri çıkarma, birbirleriyle mücadele eden olumlu ve olumsuz savları bir an önce düzene koyma telaşı içinde kendi çalışma sessizliğime gömülmüşken duyduğum bir gürültüyle irkildim. Dışarıda, şirketin ana giriş kapısının önünde bir bağırtı kopmuştu gene:

“Size demedim mi buraya park edilmeyecek diye! Ne laf anlamaz adamlarsınız be!.. Hayaaatiii! Çıkar arabayı şurdan, çıkaar dediim, çıkar… Bakıyo- yaa… Geri zekâlı! Ne bakıyo-sun yaa?!.. Ne bakıyo-sun dedim neee?!”

Çınar, dikkatini dağıtan sesin tam olarak kimden geldiğini algılayınca yerinden kalktı, kendi içsel merakına sesin sahibinin çıkardığı gürültüyü bahane ederek çıktı ve şirketin giriş kapısına doğru seğirtti. “Telekonferansı bitti mi? Ne zaman esti bu dışarıya?” Jipin yanında, uzayda kapladığı alanı iyiden iyiye daraltmak istercesine ellerini karnına kavuşturmuş, boynunu kısaltarak omuzlarının arasına çekip pusmuş adama, “Hemen defol, defol! Tozol! Arabayı ben kullanacağım,” diye bağırdığını duydu sonra Hande’nin. Şoförcağız Hayati, boynu bükük uzaklaşırken ona gözlerini kapatarak selam veren Çınar, arabanın yanına gitti. Hande, yüzü kıpkırmızı, jipinin şoför koltuğuna yerleşmeye çalışırken Çınar pencereyi tıkladı. Beriki utangaç bir tavırla açarken o, “Azıcık take it easy ama…” dedi.

“Bu serseriler aldıkları tek kuruşu haketmiyo-!” diye cevap verdi Hande. Neden sonra sakinleşip, “Çok yorulduk ya-a. Bugün dinlenelim. Siz de dinlenin…” diye ekledi.

“Bence de iyi olur…Tamam…”

“O Key, ben müsteşar mı ne, şu kele gideyim bi- dak-ka, sonra hak-katen dinlen-cem. Hadi bence siz de dinlenin.”

“Peki…”

Jipinin motoruna haddinden fazla gaz vererek park yerinden çıkıp uzaklaşacak oldu ki birden keskin bir frenle durup arkasından bakan Çınar’a seslendi Hande:

“Baksanıza!”

/“İrkilmiştim. Kaldırımdan inerken jipin arkasına düşüvermiş bir tekirciği neredeyse eziyordu Hande.”/

Kediyi kovalarken kendisine seslenen Hande’ye döndü. Hande bu kere daha yumuşak bir sesle, “Bırakayım mı bir tarafa sizi? Yukarı kadar götürebilirim,” dedi.

“Hayır hayır, siz gidin, biraz yürümek istiyorum. Az daha bi- kediyi cennete gönderecektiniz, farkına varmadınız mı?” diye seslendi Çınar. Jipin beş on metre gerisindeydi.

“A-aamaaan, Allah’ın yolunda… kedisine de!”

Sonra Çınar jipin bulunduğu yere, aynadan geriye doğru bakan gözlerine doğru yürüdü Hande’nin. Kızın yanına gelince ona, “Sen git, azıcık dinlen…” dedi. Bir yandan başını eğerek şoför koltuğunda oturan Hande’yle gözgöze gelmiş, bir yandan da camdan içeri elini sokup yanağına dokunmuştu.

/“Hayır, Hande’nin yüzünün aydınlandığını duyumsadım o an ama sonra bu hareketimden utandım ve geri çekildim. Dirseğimi dikiz aynasına dayayıp sokağın ucuna, gideceği yöne doğru bakmaya başladım.”/

Sesine iyiden iyiye incelikli bir tını düşürerek, “Gerçekten götürebilirim,” diye üsteledi Hande. Çınar ona bakmadan yanıt verdi: “Hayır hayır. Biraz hava almak istiyorum. Yürüyeceğim ben. Yolunuzdan alıkoymayayım.”

Doğrulup geri çekilirken şirket binasının bulunduğu sokağın daraldığı yerde çalan bir taksi kornasıyla irkilmiştim. Şoföre işaret ettim, taksiye bindim ve evime, artık hem evim hem de çalışma yerim, yeni emlakçılara göre ev-ofisim haline gelmiş büroma döndüm. Tükenmiş bir halde kendimi koltuğa attım. Gözlerimi kapadım. Ama hemen bana aman vermek istemeyen cep telefonum pantolonumun arka cebinde titredi. Vücudumu yana atarak telefonu çıkardım. Kısa mesajda gene Hande, “kusura bakmayın, çok acayip stres altındayım,” cümlesini kurmuş-tu. Bu kere de kuyruksokumumda başlayıp bacaklarıma inen başka türlü bir titreme hissettim.

Şoförünü azarlamasından birkaç gün önce kamu idaresinin birindeki daire başkanlarının, uzmanların yanında beni de azarlamış, sözleşmede eksik bırakılan bir madde için düpedüz suçlamıştı. Önce sesimi çıkarmamış, ama sonra, genel müdürün birine toplantının başında verdiği gereksiz açıktan sözederek karşılık vermeye çalışmıştım: “Siz de Hande Hanım, adamın aklına ne diye o maddeyi getirdiniz ki? Unutmuş gitmişti çoktan! Şimdi gene onların menfaatine revize etmemiz gerekecek!” “Bu ne demek oluyor şimdi Çınar Hanım? Cevap mı yani şimdi bu? Bir bir filan mı oldu yani ha?” “Cevap değil, doğru. Haklısınız.”

O gün hem Hande’nin hem de Çınar’ın, New York’tan İstan-bul’a kalkan uçakta, birbirlerinin varlığından habersiz, yurda dönüşlerinin altıncı yılıydı.

“Doğru mu Çınar?”

“Doğru, Küçük Çocuk da 16 Mayıs o toplantının olduğu gün değil, ondan birkaç gün sonra, işte şu gürültülü park meselesinden sonra benim Hande’nin yanağına dokunduğum gün…”

Rizom

“Sayın dinleyiciler, şimdi aldığımız bir haberi veriyoruz. Yine milletçe yüreğimize ateş düştü… Silahlı Güçlerimize ait nakliye uçağı Ankara yakınlarında yere çakıldı. Kazada otuzyedi asker şehit düştü. Uçağın meskûn mahale düşmemesinin bir mucize olduğu belirtiliyor. Ankara’ya gitmek üzere, Diyarbakır Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı Ana Jet Üssü’nden havalanan ve Ankara üzerindeyken arızalanan Vulture 666 tipi nakliye uçağındaki subay ve assubaylar, Genelkurmay’a bağlı Özel Operasyon Güçleri Komutanlığı’nda görevliydi. Uçağın, kuleyle irtibatsızlık ve yanlış yönlendirilme sonucu düşmüş olabileceği kaydedildi… Paramparça olan uçağın enkazı, beşyüz metrelik bir alana yayıldı. İniş için alçaldığı sırada kuleyle irtibatını kaybettiği belirtilen uçak, askeri havaalanı yakınındaki açık araziye çakıldı… Kazadan sonra bölgede askeri birliklerce geniş güvenlik önlemleri alındı; enkazın yakınlarına gazetecilerin yaklaşmasına izin verilmedi. Olay yerinden toplanan cesetler Ankara Asker Hastanesi’ne götürüldü. Bu arada şehitlerin sayısı ilk önce kırk olarak açıklandı. Ancak yapılan araştırmada uçağın manifesto-sunda kırk isim bulunduğu, ancak bunlardan üçünün üstünün çizildiği, bu kişilerin uçağa binmedikleri öğrenildi. Havaalanı yakınlarında olaya şahit olanlar korkunç manzarayı ayrıntılarıyla anlattı. Bunlardan biri, uçağın düşmemesi için pilotun büyük bir çaba harcadığını söyledi. Konuştuğumuz bazı köylüler, olayla ilgili olarak şunları söyledi:

‘Evde havaalanına inen kalkan uçakları balkonumuzdan görürüz. O zaman tesadüfen havaalanı tarafına bakıyordum. Uçak havaalanını sanki geçti, inmeyecek gibi. Yakındaki mahallenin üzerine doğru hızla alçalıyordu. Hepimiz heyecanla uçağın evlerin üstüne düşüşünü beklerken pilot ani bir hareket yaptı. Uçak, havaalanı bölgesinin yakınındaki açık bir tepeye doğru döndü. Bu sırada pilotların atlamaya çalıştığını gördük. Ancak uçak dikine yere çakılınca, pilotlar da atlayamadı. Uçak düştükten sonra büyük bir patlama oldu. Sonra uçak alev aldı. Sivil giyimli iki kişinin cesedini gördük. Her tarafta ceset parçaları vardı. Çok sayıda parçalanmış silah da vardı.’

…‘Ben havaalanı yakınından geçerken olayı gördüm. Uçak inmek için havada süzülürken aniden yön değiştirir gibi yaptı. Biz bi- tuhaflık görmedik önce. Ama başımı kaldırdığımda aniden yakınımızdaki tepelik yere dik olarak düştü ve büyük bir patlama oldu. Uçak yanmaya başladı. Yaklaşmaya çalıştık ancak uçak yanıyordu ve paramparça olmuştu. Bence oradan sağ çıkan olmamıştır…’.

‘Uçak havadayken sesinde bir değişiklik oldu. Havada bir iki garip hareket yaptığını gördüm. Bu sırada iki kişi atladı, ama onlar da uçağın düştüğü yere düştüler. Uçak çok büyük bir gürültüyle patladı. Atlayanlar eğer başka bir yere düşmüş olsalardı kesin kurtulurlardı…’

Uçağın yere çakılışını görenlerin, inişe geçiş esnasındaki manevraları hakkında çelişkili açıklamalar yaptıkları, kiminin uçağın normal olarak indiği sırada havaalanının çok yakınındaki tepeye doğru yöneldiğini, kimininse uçağın havada bazı alışılmadık manevralar yaptığını söylediği kaydedildi.

Kazaya, havaalanı trafik kontrol elektronik donanım ve yazılımının güncellenmemesinin mi sebep olduğu spekülatif olarak tartışılıyor. Havaalanı elektronik donanım ve yazılımı, Barut Holding iştiraklerinden Barut Hava Ulaşım Teknolojileri ve Elektronik Teçhizat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi tarafından kurulmuştu.”

Pas Geçmek

Üzerinde bulunduğu alana ayrıca bir teknoloji parkı da yapılacağı bildirilen askeri havaalanına inen ilk Vulture 666 devlet töreniyle karşılanmış ve havaalanının açılışı herkes için “gurur kaynağı” olmuştu. Gazeteler, “yapımı tamamlanan askeri havalanına inen” ilk uçağın güneydoğuda görev yapan askeri yetkilileri Ankara’ya getirdiğini yazıyordu. Uçak iner inmez yapılan karşılama töreninde konuşma yapan paşa, bu havaalanının büyük bir projenin küçük bir parçası olduğunu ifade etmiş ve projenin İleri Teknoloji ve Endüstri Parkı Projesi’nin başarıyla tamamlanan ilk adımı olduğunu söylemişti. Gelecekte konfor düzeyi yükselecek, havaalanının getirisi Silahlı Güçler’in projelerine yansıyacaktı. İleri Teknoloji Parkı’nın Silahlı Güçler’in en önemli projelerinden olduğu ısrarla vurgulanmıştı. Savunma İşleri Bakanlığı’nın büyük çalışmalarını kapsayan İleri Teknoloji Endüstrisi Projesi’nin bir parçası olan havaalanından elde edilecek gelirin, Savunma ve Silah Endüstrileri Müsteşarlığı’nın alımlarına ek kaynak oluşturacağı bildiriliyordu.

Herkes bu habere inanmış, kimse, uzun yıllar sonra bu havaalanının işletmesinin, teknoloji parkını filan öngörmeyen yap-işlet-devret ihalesi yoluyla Barut Holding’in başını çekeceği bir konsorsiyuma devredileceğini tahmin etmemişti.

Açılışın yapıldığı gün, havaalanına bir devlet havayolları uçağı da inmişti. Uçaktaki üst düzey ekibi getiren jet, önce pisti pas geçmek zorunda kalmış, ancak ikinci seferde inişini gerçekleştirebilmişti. O zaman da kimse, bu uçağın pisti neden pas geçmek zorunda kaldığını merak etmemişti.

Barut Holding’in tüm işletmesini, Ankara’da kurulacak sivil bir havaalanı ve fuar yatırımı ihalesiyle altı yıl sonra alacağı bu askeri havaalanının ilk kule elektronik teçhizatı da, yine Barut Holding’in iştiraklerinden biri olan Barut Ulaşım Teknolojileri ve Elektronik Teçhizat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi: Barut-Taş tarafından kurulmuştu. Barut Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Şehmus Barut, kulenin elektronik donanımı ihalesini kazanmak için yabancı ortaklarla bir konsorsiyum kurmuş ve bu konsorsiyumun idaresini, oğlu Ceyhan’ın denetimi altındaki oğlu Fırat’a, Hande’nin üvey kardeşlerine vermişti.

/“O zamanlar, yurtdışından döneli henüz birkaç yıl olan Fırat’ın bu çapta bir projeyi yürütecek yeterli tecrübesi yoktu. Tüm karar ve uygulamalarımda daha özenli bulduğum oğlum Ceyhan’ın tavsiye ve talimatlarından yararlanmıştım”./

Yine de Fırat, dışarıya karşı, elektronik sistemleri ihalesinin yurtdışından gelen yıldızı olarak tanıtılmış ve sık sık, elektronik ulaşım ekipmanları konusundaki engin bilgi ve tecrübesinden sözeden yayınlar yaptırılmıştı. Yayınlar, yaptırılabilir. Birisi bir haberi yaymak istemezse, her zaman olmasa da çoğunlukla, yayın olmaz.

İşte o ilk Vulture marka uçak askeri havaalanına indiğinde Fırat, tören erkanının arasında, donattığı kulenin mükemmelliğinden emin görünerek, güvenle havaya bakıyordu. Vulture 666’nın ilk inişinden sonra yaptığı inişi pas geçmesinin nedeni, kuleyle yürütülen iletişimde yaşanan önemli bir aksaklık olabilir miydi? Kimseye bir şey olmazsa herhangi bir kazadan sözedilemez. O gün de, devlet havayolları uçağı nasılsa indiği için kimsenin aklına, apaçık-havada, herşey yolunda giderken bu uçağın neden pisti pas geçmek zorunda kaldığı sorusunu sormak gelmemişti. Ama sonraki Vulture 666’lardan biri, işte tanıkların anlattığı gibi düpedüz yere çakılacaktı.

Birinci Seyahat

Televizyon, Vulture 666 kazasının haberini verirken Hande de, Çınar da New York City’den 16 Mayıs akşamı kalkan İstanbul uçağındaydı. Hande, Syracuse Üniversitesi’nde tamamladığı finans master’ından, babasının Barut Holding’inin Stratejik Planlama ve Finansman Bölümü Başkanlığı’na; Çınar, Columbia Üniversitesi’nde tamamladığı hukuk doktorasından, Ankara’da yeni kurulan Çağdaş Üniversitesi Ceza Hukuku Kürsüsü Başkanlığı’yla, babasının Meriçer & Meriçer Hukuk Bürosu ortaklığına doğru jet-stream’ı arkalarına almış, saatte sekizyüz kilometreden fazla bir hızla yolalıyorlardı. Henüz birbirlerini tanımayan iki genç kadın, küçük zaman yolculuğunda, parlak akılları başlarında, pahalı bavulları uçağın hangarında, kendi kendilerinden hoşnut, uzun bir süre için belki de son kez kendi kendileriyle başbaşaydılar. Hande’nin elinde The Economist, Çınar’ın elinde International Herald Tribune; The Economist’in açık sayfalarında Türkiye’nin özelleştirme politikaları konusunda finansal bir analiz, International Herald Tribune’ün açık sayfasında ise, Berlin’deki bir diskotekte patlayan bombanın haberi vardı.

Çınar’dan üç-beş koltuk uzaktaki Hande, köpüklü şarabını yudumlarken, Çınar açık sayfasını kapattıktan sonra tüm sayfalarını aynı hizaya getirerek çekidüzen verdiği Herald Tribune’ü önündeki koltuğun cebine sıkıştırdı ve koridora başını uzatarak bir hostes aradı. Uçağa binmeden önce aldığı iki sakinleştiricinin üstüne birkaç kadeh içmiş, Atlantik üzerinde gece yarısını henüz geçtiği bir anda, bir kadeh daha söyleyip söyleyemeyeceği konusunda bir iç hesaplaşmaya girmişti. Azımsanamayacak sayıda Amerikalı ve Amerikalı askeri Türkiye’ye taşıyan uçağın çoğunluğu uykudaydı. Kafasını uzattığı koridorda yolcuların başlarını gözleriyle tarayan Çınar, kendisine yaklaşan hostese seslenmeye kalktığı sırada aksırdı ve birkaç koltuk çaprazında sesin geldiği yöne dönen Hande’yle gözgöze geldi. Kısa süren gözgözelikten sonra birbirlerine gülümsediler. Hande, fazla gürültülü aksıran Çınar’a mendil isteyip istemediğini anlatan bir jest yapmış, Çınar ise elini önce dudaklarına sonra kalbine götürüp Hande’nin bulunduğu yöne doğru açmıştı. O andan beş yıl sonrasına kadar, bir daha gözgöze gelmeyecek, birbirlerinden iki sokak uzakta yaşayacak olmalarına karşın karşılaşmayacaklardı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Öykü Didem Aydın, (d. 1970, Ordu), romancı, yazar, akademisyen ve avukat. Edebiyat Öğretmeni/Turizmci Üren Aydın ve Avukat Ahmet Aydın’ın ortanca çocuğudur. 1986 yılında Antalya Koleji’nden mezun oldu. 1990 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra avukatlık stajını tamamladı. Üniversite öğrenimi sırasında profesyonel turist rehberliği yaptı. 1995 yılına dek Ankara Hukuk Fakültesi’nin Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilimdalı’nda araştırma görevlisi olarak çalıştı. 1992-1994 yılları arasında Ankara, Perugia ve Milano’da, 1995-2003 yılları arasında Mannheim, Köln ve Freiburg’da yaşadı. 1994 yılında Ankara Üniversitesi ve Milano Üniversitesi’nde yüksek lisansını, 2001 yılında Freiburg Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı. 2001-2003 yılları arasında Max Planck Topluluğu’nda araştırma proje yöneticisi olarak çalıştı. Öğrenimi ve araştırmaları sırasında Avrupa Birliği, Konrad Adenauer Vakfı, Max Planck Topluluğu gibi kuruluşlardan burslar aldı. 2004 yılında Türkiye’ye döndükten sonra yardımcı doçent doktor ve öğretim üyesi olarak görev aldı. Babası Avukat Ahmet Aydın tarafından kurulmuş Aydın & Aydın Hukuk Bürosu’nun ortak çalışanı oldu. Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği (ÇEV-BİR) kurucu üyesi. Türkçe, İngilizce, Almanca ve İtalyanca dillerinde telif eserleri ve çevirileri bulunmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.