Benim de bir hayalim var

 

“Ankara Dişhekimleri Odası tarafından 2014 yılında birincisi düzenlenen ve ana teması “Ütopya: Benim de Bir Hayalim Var” olan öykü yarışmasında, Ayla Kutlu, Özcan Karabulut, Aysu Erden, Orhan Tüleylioğlu ve Helin Aras’tan oluşan Seçici Kurul’un değerlendirmesi ile dereceye giren ve yarışmaya katılan öyküler bu seçkide yer alıyor.” Seçkiden Merve Kurun’un Öteki isimli öyküsünü paylaşıyoruz.

Öteki – Merve Kurun

Bu fikir aklıma nasıl geldi bilmiyorum. Aslında pek de öyle zeki bir çocuk değilim. Semra Öğretmen anneme söylerken duydum, “Pek de öyle zeki bir çocuk değil ama…’’

Boğazım ağrıyordu. Annem beni dispanserdeki çocuk doktoruna götürdü. Doktor, kısa boylu ve göbekliydi. Hatta uçlarını kıvırdığı bir bıyığı bile vardı. Doktorluğu bırakıp filmlerde fabrikatör baba rolünü oynayabilirdi. Bunu ona söylemeyi düşündüm fakat kocaman ellerini başıma koyup neyim olduğunu sorunca vazgeçtim. “Ben,’’ dedim, “aslında pek de öyle zeki biri değilim ama sanırım boğazım ağrıyor.’’

Anneme baktı, annem başını salladı. “İşte,” dedim, “annem de onaylıyor…” Sonra bana döndü. Elindeki minik ışıldağı yakıp göz kapaklarımı sıyırdı ve gözlerime bakmaya başladı. Ben zeki olmayabilirdim ama acaba doktorum da mı benim gibiydi? “Hayır,’’ dedim, “gözüm değil, boğazım ağrıyor.’’

Güldü, “Biliyor musun çocuk, buradan midendeki leblebileri bile görebiliyorum, hatta beynindeki fikirleri de…’’

Dehşete kapıldım. Leblebi yediğimi nasıl anlamıştı? Demek ki gözlerime bakınca içimde saklı olan her şey ona görünür oluyordu. Demek gözlerim dışarıya açılan kapımdı. Öyleyse beynime ulaşmam için izlemem gereken yol gözlerimden başlıyordu.

Öğrendiklerim üzerine düşünüp planlar yaptım. Pek çok kâğıdı, sakalı uzun ressamlarınkine benzer karalamalarla doldurdum. Hepsi de o kadar harikaydı ki hangisini uygulayacağıma bir türlü karar veremiyordum. En sonunda, iyinin kötüsü olmaz, diyerek birini seçtim.

Akşam annemle beraber kaplumbağa kabukları hakkında bir film izledik. Annem filmin yarısından sonra uyudu, ben bitmesini bekledim ama ekrana bakmıyordum. Gözlerimle beynim arasındaki yolu düşünüyor, kabuğu üzerinde ters dönen kaplumbağa gibi çırpınan kalbimi dinliyordum.

En sonunda annem yattı. Ben de odamın kapısını sıkıca kapatıp işe koyuldum. Gereken her şeyi önceden yatağımın altındaki bir ayakkabı kutusuna sığdırmıştım. Kutuyu çıkardım ve yatağımın üzerine oturdum.

Makas, doktorun minik ışıldağı (hırsızlık sayılmaz bu, sonuçta bilim adına uğraşıyorum), ekmek bıçağı, ayna, ip, iğne, karbon kağıdı (bununla ne yapacağımı bilmiyorum), tabaka mum, alçı, kaşık, ispirto ocağı, su, spatül, kibrit.

İspirto ocağını yaktım. Bıçağımın ucunu kızdırdım. Kurşunlanan kaçaklar da filmlerde böyle yapıyordu. Televizyonun faydaları… Biraz bekledim, sonra bıçağın ucunu göz küremle kemik arasına dokundurdum. Boşluğu hissedince bıçağı bir hamlede arkaya ittim. Aynı işlemi göz küremin üstü için de tekrarlayınca kaygan yuvarlak, yuvasında bollaştı. Onu kolayca tuttum. Bedenimle arasında çektikçe uzayan tek bir sinir yumağı kalmıştı, onu da makasla kesince istediğim oldu. Sol gözümü de böyle oydum, göz küremi güzelce çıkardım. Sonra akıllılık ederek  onları aynanın önüne yerleştirdim.

Gördüklerim dehşet vericiydi, göz çukurlarım dipsiz, karanlık bir kuyu gibi uzanıyordu. Oysa ben hemen oracıkta beynimi göreceğimi zannetmiştim.

Bundan sonra işim biraz daha kolaylaşıyordu. Lazım olan her şeyi elimin altına dizdim ve amuda kalktım. Mumu parça parça koparıp kaşığıma koyuyor, ateşte eritip göz çukurlarıma döküyordum. Ben döktükçe sıvı karanlık kuyudan beynime yuvarlanıyordu. Okulda öğrendiğim tek faydalı şey buydu herhalde; yerin bizi çektiği…

En sonunda, eskiden göz bebeklerimin olduğu yere dek pembe mum doldurdum. Sonra parmaklarımı yerleştirebilmek için mumla tokmak şeklinde bir çıkıntı oluşturdum.

Bacaklarımı yere uzattım, ayağa kalkıp duvara dayandım. Mumu tokmağından tutup çektim. Etim yarılıyormuş gibi bir acı duydum, belki de etim gerçekten yarılıyordu. O yarılınca altından benim yok olan varlığım görünecekti. Öyle olmadı, beynimin sağ yarısının mumdan kalıbı elma gibi avucuma geldi. Heyecanla diğerini de çıkardım. Sonra onları yan yana getirdim. Tüm kıvrımları kusursuzdu, Semra Öğretmen gelsin de görsündü. Elimde beynimin mumdan kalıbını tutuyordum, benim beynim… Zavallı göz kürelerimin bebekleri büyümüştü. Tanrıyı gören insan gibi beyine bakıyorlardı, daha doğrusu beyinin suretine. Onları yuvalarına güzelce yerleştirdim, kestiğim siniri diktim, yırttığım bağları geri yapıştırdım… O zaman biraz küçüldü göz bebeklerim.

Oyalanmamalıydım, elimdeki mum kalıba göz bebeklerimin olduğu yerden birer delik açtım, alçıyı delikten içeri gönderdim. İşim bitince mumu parçaladım, alçı beynim bir kütle halinde elimdeydi, kocaman bir ayvayla ufak bir kavun arası bir şeydi.

O gece ne yapacağımı bilemedim, annemin ayakları halıya sürtünüyor gibi geldi, beyni hemen yatağımın altına, ayakkabı kutusunu da yine onun yanına koydum ve yatıp uyudum.

İnsan bir kere başlayınca duramıyor. Beynimin kalıbını merakımdan çıkarmıştım, Semra Öğretmen haklı mı diye… Haklı olup olmadığına emin olamıyordum. Beyin bazen kusursuz gibi görünüyordu ama bazen bir yerinde bir gariplik olduğunu hissediyordum. Kalbimin, akciğerlerimin, karaciğerimin, böbreklerimin, dalağımın, safra kesemin, östaki borumun ve mideminkini neden çıkardığımıysa hâlâ bilmiyorum. Sanırım her şeyin tek bir sebebi var, onu da henüz bulamadım.

Yatağımın altı benim alçıdan organlarımla dolmuştu. Bu yüzden iki haftadır odamı kendim temizliyordum. Annem çok mutluydu, benim değiştiğimi, büyüdüğümü söylüyordu. Oysa ben küçülüyordum, kesip yerine diktiğim her parçam eskisinden biraz daha ufalmış oluyordu. Tüm bunlarla ne yapmam gerektiğini düşünürken Semra Öğretmen hepimizi Halk Kütüphanesi’ne götürdü. Orada bir kitap gördüm, “Frankenstein.’’ Akşam evde bir çırpıda okudum ve ertesi gün alçı parçalarımı bir araya getirip kendimin donmuş kireçten kopyasıyla yan yana oturup duvardaki takvimi inceledim. Hiçbir şey istediğim gibi değildi. Alçı ben, heykel gibi bir şeydi. Bana hem benziyor, hem de benzemiyordu. Onda eksik olan bir şey vardı, ama neydi?

Sonra mandalina ağacının altındaki kuş ölüsünü gördüm. Her şeyi vardı. Tüyleri bile pasparlaktı ama uçamıyordu. Anneme sordum, “ölü bir kuş,” dedim, “neden uçamaz?” Ölüm ondan bir şey almıştı, annem ona “ruh’’ diyordu. Ben, var olup olmadığını bilmiyordum fakat denemeliydim. Böylece annemin haklı olup olmadığını da anlayabilirdim.

İhtiyacım olan ruhumdu. Onu nerede bulabileceğimi çok düşündüm. Kolay olmadığını biliyordum. Kimse yerini bilmiyordu, öyle olsaydı herkes ruhunu cebinde taşırdı. Böylece insanların ruhları hep güvende olurdu.

Annemin mutfakta muzlu puding yaptığı bir akşamdı. Ben de onun yemek kitabını karıştırıyordum. Kuzu ciğeri ezmesi midemi bulandırınca tatlıları açtım. Ayva  tatlısı, kabak tatlısı, naneli dondurma, yabanmersini şurubu, erik hoşafı… Erik hoşafını merak ettim. Babam hep sorardı, “hoşafla,” derdi, “kompostonun farkı ne?” Tarifi okurken gözüme şu cümle çarptı; kuru erikleri özlerini çıkarana kadar kaynatın…

“Öz nedir anne?’’

“Ruh gibi bir şey canım.’’

Bu fikir aklıma nasıl geldi bilmiyorum. Aslında pek de öyle zeki bir çocuk değilim ama… Bıçak elimde, artık ucunu kızdırmıyorum, bir kere yapmadım bir şey olmadı. Her yerimden ufak et parçaları kestim. Hepsini annemin reçel tenceresine yerleştirdim. Üzerine su koydum. Su kaynadı, et özünü saldı, ruhum buharlaştı. Minik şişemle buharı topladım, üzerine tıpasını geçirip şişeyi cebime attım. Hazır olunca ötekini yatağın altından dışarı sürükledim. Kalbini kazıyıp içine buhardan bir parça akıttım. Hiçbir şey olmadı. Olmasındı zaten, ilk defa korktum, ötekini hemen yatağın altına itekleyip uyudum.

Sabah uyandığımda ağzım kupkuruydu. Gözlerimi açamıyordum ve şişe cebimde değildi. Yatağın altından boğuk sesler geliyordu. Kafamı uzattım. O, öylece yatıyordu. Sürükleyip çıkardım onu, elleri eski alçı soğukluğundan çok farklı bir ılıklıkla avucumu ısıttı. O sıcaklık benden mi geldi, ondan mı anlamadım. Benden geliyor olamazdı çünkü çok üşüyordum. Onunsa kalbinin olduğu yer kıpkırmızıydı. Orada canlı bir şey vardı, eskiden taş olan deriyi gerdiriyor, kıpırdadığı görünüyordu.

Annem seslendi. Sütün ısındı, dedi. Onu yatağın  altına ittirdim. Kalbinin dev atışları duyulmasın diye üzerine yorganımı örttüm ve kahvaltıya indim.

Akşam eve geldiğimde annem bisküvili havuçlu toplarının üzerine çikolata sosu döküyordu. Çikolata sosunun soğumasını beklerken meyve bıçağını havuçlu toplardan birine batırıp havucu ağzıma attım. Annem yaptığımı gördü, “bıçakla yeme,” dedi, “boğazına batar.” Yanıma gelip bıçağı elimden aldı, bana sarıldı.

O bana sarılınca garip bir şey hissettim, annemin göğsü kalbinin ağırlığıyla benim göğsüme bastırıyordu ama benden ona bir yanıt gelmiyordu, benim göğsüm boştu. Hemen annemden uzaklaştım ve odama çıktım.

Kapıyı açtığım ilk anda gördüm onu, yatağımın üzerinde oturuyordu. Ben kapıyı açınca başını yavaşça kaldırıp bana baktı. Şişeyi elinde tutuyordu ama hâlâ beyazdı. İçindekini içmemişti. “Sen,’’ dedi beni görünce, “ne yaptın? Aslında pek de öyle zeki bir çocuk değilsin ama…’’  Ve şişeyi kafasına dikti.

Olduğum yere yığıldım. Önce parmak uçlarım beyazlaştı. Zeki olmadığım halde ne olacağını hemen anladım. Isım bedenimi terk ediyor, benden ayrılıp ötekine akıyordu. Ben, kireç taşına döndükçe o pembeleşiyordu.

Beni kolumdan tutup yerde sürüdü, yatağın altındaki tozlu karanlığa doğru itilirken annemin sesini duydum, beni akşam yemeği için mutfağa çağırıyordu.

*Bu okuma parçasının yayını için Bencekitap Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.