‘Kendisinin zannettiğinden çok daha aptal olduğunu anlamaya hazır olmayan kimse bu deneye kalkışmasın.’

 

“Yazar ve psikanalist Marion Milner, yirmi altı yaşındayken son derece şahsi ve ilginç bir “deney”e girişir. Kendisini nelerin mutlu ettiğini bir günlüğe tek tek kaydetmeye başlar. Amacı hayatta tesadüfen karşısına çıkan mutluluk anlarını artırmaktır. Yıllar sonra bu günlüğü elden geçirmeye karar verdiğindeyse, ortaya Kendine Ait Bir Hayat çıkar: İç dünyasını keşfetmekte epey yol kat etmiş birinin, öğrendiği şaşırtıcı şeyleri başkalarıyla paylaşma arzusunun ürünü. Kitapta belki de en çok, hayata aklın dar odağından bakmakla tüm benliğin daha geniş odağından bakmak arasındaki fark üzerinde duruluyor. Milner ilkinin beraberinde yoğun bir eksiklik ve tatminsizlik, ikincisinin ise belirgin bir doygunluk ve bütünlük hissi getirdiğini söylüyor, zira akıl her ne kadar temel bir unsur olsa da, aklın hükümranlığının dışında kalan duyguları, arzuları ve ihtiyaçlarıyla insan çok daha karmaşık bir varlık. Öyle ki, biraz durup bakışlarımızı kendi içimize çevirdiğimizde, aslında kendimiz hakkında ne kadar az şey bildiğimizi, bastırdığımız ya da görmezden geldiğimiz ne çok yönümüzün olduğunu fark ediyoruz. Bu kitap bize tam da bunu hatırlatıyor ve bir bütün olarak benliğimizle bağlantı kurmamızın tatminkâr bir hayat için ne kadar önemli olduğunu vurguluyor.” Yazıldığı 1934 yılından bu yana ilgi uyandıran bu ilginç psikiyatri kitabı ‘Kendine Ait Bir Hayat’, Aslı Biçen‘in çevirisiyle Metis Yayınlarından çıktı. Kitabın 15. Bölümü olan “”Öteki”nin Keşfi” başlıklı makalenin tamamını, yayınevinin desteğiyle sunuyoruz.

‘Öteki’nin Keşfi

 

Gözlerimi gemiye çevirdim; kıyıya yarım mil mesafede duruyordu çünkü onu zaptettikleri anda demir atmışlardı ve hava iyi olduğundan küçük derenin ağzının biraz açığında demir tutmuştu, sular da yüksek olduğundan kaptan filikasıyla benim sallarımın ilk yanaştığı yerin yakınlarına yanaştı ve kapımın önünde karaya ayak bastı. Şaşkınlıktan bayılacak gibi olmuştum çünkü kurtuluşum getirilip ellerime konmuştu, her şey kolaydı ve kocaman bir gemi beni istediğim yere götürmeye hazırdı. Rahatlamanın ve düşüncemi izlemenin türlü faydaları olsa da bunu nasıl sürekli yapabileceğimi henüz öğrenmemiştim. Bu konuya kafa yorarken, zihnimden başarılı olduğum bütün vakaları geçirdim ve her seferinde de yalnız olduğumu fark ettim, çünkü yanımda başka insanlar olduğunda kasılıyordum ve kendimle dünya arasında koruyucu bir halka oluşturuyordum.
DANİEL DEFOE

Zihnin görünmez duyargalarını olabildiğince uzatmanın, kendimi manzaraya ya da uçan bir kuşun hareketlerine sokmanın mümkün olduğunu ilk keşfettiğimde nasıl paniğe kapıldığımı hatırladım. Ancak zamanla korkunç bir şey olmadığını, aksine büyük keyif aldığımı öğrenince böylesi olumsuz duyguları kaybettim ve bu doğal âlemde kendimi güvende hissetmeye başladım; ama başka algılama teşebbüslerimin hepsinde korku pusudaydı. Bazen müzik dinlerken kendimi kaptırırdım ve geriye ne ben ne de başka bir şey, sadece müzik kalırdı, ama bunun verdiği keyfe rağmen beni özbilincin sıkıcı dünyasına geri döndürsün diye aylak bir düşünceye sarılırdım can havliyle. Bir keresinde bir Brahms Dörtlüsü dinlerken aniden bağırmak istedim: “Durun, durun, kalbini böyle ortaya koymasın, incinebilir. Bunlar insanın saklaması gereken şeyler.” Aynı şekilde mimariye bakarken de korkuyu keşfettim. Binalar bana asla resimler kadar ilginç gelmemiştir ama nasıl bakılacağını bilsem ilginç bulacağımı düşünmüşümdür. Başka insanlarla birlikte kiliselerde, herkesin görülmesi ve takdir edilmesi gerektiğini söylediği meşhur yerlerde gezinirdim ama hep dikkatim dağılır, bir an önce şu iş bitse de güneşe çıksak derdim, çünkü bilinçli geniş algılama jestim bu tür yerlerde asla işe yaramazdı; belki de denemeye bile başlayamıyordum. Rahatlama konusunda bir miktar talim yaptıktan sonra bir gün beni bir heykeli görmeyi götürdüler (bu sanat biçimini daima biraz kafa karıştırıcı bulmuşumdur). Ama bu sefer tamamiyle hareketsiz kalarak ve bana söylenmiş olan her şeyi unutarak karanlık gerilimlerin, vurguların ve zorlamaların, karanlık ama derin bir tatmine dönüştüğü bir dünyaya dalmayı başardım. Kemiklerimde, ayaklarımda ve soluğumda hissedebiliyordum bunu. Bundan kısa süre sonra, anıtlar ve koltuklar yığınıyla bana daima yorucu gelmiş olan Westminster Abbey’e gittim. Müziğin başlamasını beklerken etrafıma baktım; çağrışımlar sisini dağıtmaya ve kiliselerde sıkıldığım önyargısından kaçmaya çalışıyordum. Birden başardım, zihnimi bütün bu fikirlerden temizledim ve süslemelerin altında kalan binanın çıplak yapısını ve taşın büyüyen çizgilerini hissettim. Ama bir an nefesimi tuttuğumu hissettim çünkü bir korku yankısı vardı. Burada da gerçek boyutlu heykellerde bulunan aynı vurgular ve gerilimler vardı ama insanüstü boyuttaydı ve adeta varlığımı tehdit ediyordu. Belki de mimariyi anlamak için, dağcıların yükseklere dayanıklı olması gibi kütlelere dayanıklı olmak gerekiyordu. Kişisel kaygıların emniyetine sığınarak ve baktığım şeylere dair hislerden ziyade düşüncelere ağırlık vererek, daha önceki bütün kilise gezilerimde kendimi güvende hissetmeyi başarmıştım; sokakta da birtakım amaçlar peşinde koşup binaları görmemek çok kolaydı. Ama üzerimde yükselen ve bana doğru eğilen kolonlarla kemerlerin yarattığı bu dehşetin, derin bir keyfe karışan yok olma korkusu olduğunu fark ettim.

Bunun ardından başka insanların yanındayken rahatlama sorununu daha iyi anlamaya başladım. Tıpkı daha önce görünmez duyargalarımı nesnelerin etrafına uzattığım gibi şimdi de insanların etrafına uzatabiliyordum. Ama bu alanda bu eylemi yapabilmek için her zamankinden fazla güvenlik zeminine ihtiyaç duyuyordum çünkü sık sık kendimi bir şeye karşı korumam gerektiğini hissediyordum, bu da zaman zaman tanımak istediğim insanlarla arama giriyordu. Bu korkunun ne olduğunu anlamak uzun zaman aldı. Algı âleminde istediğim şeyin kendimi algıladığım şeyde kaybetmek olduğunu artık iyice idrak ettiğim halde, başka bir insan söz konusu olduğunda bu düşünceyi tam manasıyla kabul etmek çok zordu. Bunu olduğu gibi kavrayamadığım için de kör düşünce seviyesinde kalıyordu ve beni sürekli arzuladığım dalma eylemine karşı savunmaya geçmeye zorluyordu.

Sonunda beni kurtaracak bilgi aniden geliverdi. Elbette kaçmak istediğim şeye dair bazı kısmi bilgiler ve pek çok ipucu vardı ama tam manasıyla anlamam, günün birinde yaptığım keşifleri incelerken oldu. Mutluluk kaynağı olarak gördüğüm şeylerin her türlü gerilimden kurtularak rahatlamaya, dikkatimi şahsi ilgilerimin ötesinde genişletmeye ve kendi deneyimime uzaktan bakabilmeye bağlı olması üzerine düşünüyordum. Bu rahatlama ve uzaklaşmanın temel bir emniyet hissine bağlı olması gerektiğini daha yeni fark etmiştim, yine de kendimi asla bunu gerçekleştirecek kadar güvende hissedemiyordum çünkü içimde hayal meyal algıladığım ama henüz yüzleşmeyi başaramadığım bir itki vardı. İşte o zaman şunu düşündüm: En azından bir kez olsun bildiğin her şeyle –bütün evrenle– tam bir teslimiyet içinde yüzleşemezsen ve “sen olmayan” her şeyin üzerinden aşıp seni yutmasına izin vermezsen kalıcı bir emniyet hissi kazanamazsın.

Ancak yok olmayı kabullenmeye hazırlıklı olabilirse insan, asıl ölüm hali olan o ruhun “yalnız ikameti” hissinden kurtulabilir.

İnsanın kendini emniyette hissetmedikçe, diğer bütün becerilerden fazla gerilimden azade olmayı gerektiren başkalarıyla iletişim kurma becerisinde pek bir varlık gösteremediğini yeni fark etmiştim. İletişim kurmak derken elbette sadece entelektüel sohbetleri değil estetik ve duygusal ilişkilerin tümünü kastediyorum; deneyimlerimi incelemeye başladığımda nasıl en çok doğal şeylerden keyif almışsam, şimdi de günlük mutluluklarımı başkalarıyla ilişkilerim sayesinde yakalıyordum. Bu alanda özellikle sözsüz anlaşmak gayet önemli görünüyordu. Eskiden arkadaşlarımla yaptığım görüşmelerin kıymetini daha ziyade konuşulan şeylerle ölçerdim. Şimdi ilişkinin sessiz kısmı daha önemli geliyordu – gerçi bu belki de on sekiz ayımı henüz konuşmayı öğrenmemiş biriyle geçirmiş olmamın sonucuydu kısmen.

Bu noktada doğrudan iletişimin yepyeni dünyasını da keşfetmeye başladım; kelimeler, eylemler ve jestler gibi simgeler üzerinden değil, görünmez duyargaları uzatmakla ortaya çıkan neredeyse doğrudan bir duygu değiştokuşu yoluyla. Sadece algım açılmakla kalmadı, hatta kendimi insanlara doğru uzatarak “onların varlığının ihtiyaçlarını hissetmekle” kalmadım, onlar da bundan bir şeyler alımladılar zira davranışlarındaki değişikliği başka türlü açıklayamıyorum. Mesela bir gün çok yaşlı bir hanımın sandalyesinden yatağına gitmesine yardım ediyordum. Öyle yaşlıydı ki makul idrak yaşını geçmişti ve çoğu açıdan çocuk gibiydi, yatağa gitmeyi istememesi de dahil. O kadar kiloluydu ki bu durumu nasıl halledeceğimi bilemedim ve sıkıldım, kasıldım, bir an önce bitmesini istemeye başladım. Sonra çaresizce inatçı ayakları gözüme çarptı ve beni kendimden çıkıp onun sorunuyla ilgilenmeye sevk etti, öyle ki onun sorunu benim sorunum halini aldı ve bir anda inadı kırılıp ona yardım etmeme razı oldu. Elbette ona yardım etme konusundaki beceriksiz gayretlerimde belli belirsiz bir değişiklik sezmiş olması muhtemel, ama başka zamanlarda, hiçbir görünür hareket yapmadığım sadece içimdeki duyargaları uzattığım zaman bile insanların ruh hallerinin değiştiğini gördüm. Bu yüzden de bebeğimi uyumaya ikna etmek istediğimde çoğunlukla yanında hiç kıpırdamadan ama kalbimde huzurla otururdum. Zihnime sabırsızlık ve endişenin hâkim olmasına izin verdiğim anda bebek yine huzursuzlanırdı. Bu sadece tesadüf de olabilir tabii ama öyle çok tekrar etti ki benim ruh halimin onun üzerinde doğrudan etkisi olduğu inancını savuşturmakta zorlandım.

İletişim, toplum hayatının bütün karmaşık dokusunu da kapsayacak bir hal almıştı. Daha önce renklere ve şekillere bakmayı öğrendiğim gibi, şimdi de beni “hiçbir yere götürmediği” için eskiden sıkıcı rutinden ibaret gördüğüm ev işi gibi eylemleri başlı başına bir gaye gibi görmeye başlamıştım. Şimdi günlük mutluluğumun bir kısmını, yerleri süpürmekten ya da yemek pişirmekten almaya başlamıştım (daha önceleri o kadar zaman harcadıktan sonra ortaya hiçbir şey çıkmadığı için ev işinden nefret ederdim); hoşuma gitmesinin sebebi bir tür iletişim olmasıydı, temizlediğim eve ve içinde yaşayan insanlara karşı hislerimi ifade ediyordu. Elbette böyle karşılık beklememeyi her zaman başaramıyordum, tıpkı nesnelerin benim maksatlarıma nasıl hizmet edeceklerine değil de sadece renklerine ve şekillerine bakmayı her zaman başaramamam gibi. Eylemleri oldukları gibi göremediğim zamanlar çoktu, misafirler evi pis bulup ayıplamasınlar diye temizlik yapmalıydım ya da kendimi iyi bir aşçı olarak görmek için yemek pişirmeliydim. Ama bu sebeplerle yaptığım ev işleri asla günlük mutluluk listemde yer almıyordu.

Daha önceki keşiflerimin bu iletişim sorununa uygulanabileceğini fark etmiştim. Daha araştırmamın başlarında kendim için bazı sonuçlar istemenin, bazı şeyleri mutluluk beklentisiyle yapmanın genelde ölümcül sonuçları olduğunu, keyif pınarını kaynağında kuruttuğunu tespit etmiştim. (Elbette günün büyük bölümü, başka bir şey olsun diye yapılan işlerle doluydu; ama burada dışarıdan dayatılan gerekliliklerden bahsetmiyorum, insanın seçme özgürlüğü olduğunda kendi eylemlerini ve tavırlarını nasıl idare edeceğinden bahsediyorum.) Başka insanlar için sonuçlar talep etmenin de daha önce umduğum gibi bir çıkış yolu olmadığını anlamaya başlamıştım. Bana bezginlik veren kendime gömülmüşlüğüm içinde hep başkaları için bir şeyler yapan insanları kıskanırdım. Ama daha gözlemci bir hal aldıkça bunun da huzur için garanti bir yol olmadığını fark ettim, çünkü insan yaptığı şeyden sonuç beklediği müddetçe bu alanda çok daha fazla hüsran kaynağı vardı. İnsan başkalarının sorunlarına burnunu sokma hakkını kendinde gördüğünde onların sorunları kendi sorunlarından daha fazla endişe vermeye başlıyordu, zira ne de olsa insan kendi sorunu karşısında en iyi bildiği şey neyse onu yapabilir ama başka insanlar yanlış şeyi yapmak için daima ısrarlı bir eğilim gösterir. Hem başkaları için neyin iyi olduğunu bildiğimi zannetmek çok kolaydı; yardım edebilecek bir konumda olduğumu düşünmek beni daha üst bir mevkiye yerleştiriyor, aynı zamanda kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu, kendime belli belirsiz bir üstünlük biriktiyor, daha takdir edilesi bir karaktere dönüşüyordum. Duruma müdahale etmem, başka insanlara onların iyilikleri için yardım etmem gerektiği hissine direnmeyi öğrenmem uzun zaman aldı. Başkalarının bunu yaptığını bildiğimden kendim de yapmam gerektiğini hissediyordum, ama yapılacak en iyi şeyin ne olduğu konusunda kafam asla çok net olmuyordu. Sonra gereklilik hissine ek olarak başka bir insanın ıstırabı karşısında duyulan acı da vardı ki daha iyi algılamayı öğrendikçe bu acı azalmadı arttı. Ancak zaman içinde insanlar için bir şey yapmanın, bir cömertlik edimi olarak kıymetli olduğunu, sonuçtan ziyade eylemin kendisinin önemli olduğunu öğrendim. Başkaları için bir fedakârlık yapıyorsam, onlara vereceğim şeye gerçekten ihtiyaçları olduğunu düşündüğümden değil (çünkü bu hakaret olurdu, kendimi örtük olarak onların üzerinde konumlandırmış gibi olurdum) onlara karşı hislerimi ifade etmek için fedakârlık yapmalıydım. Burada sadece vermek kendi başına yeterliydi, sonuç elde etmemi sağlayacak bir vasıta değildi.

Başka bir zihni tanıyabildiğim ama ondan hiçbir şey istemediğim uzaktan görme anlarında ne büyük keyiflerin yattığını zamanla anlamaya başladım. Böylesi bir iletişim için ille de zamanda ve mekânda temas halinde olmak gerekmiyordu çünkü bazen bir kitaptan ya da resimden, günlük keyiflerime katacak insani bir anlam yakalıyordum. İnsanların zor bir sanat eserinin anlamını kavradıklarında hissettikleri o gıcık üstünlük tavrına şaşmamayı öğrenmiştim, halbuki bu tavır benim de zaman zaman sinirimi bozardı ve benim anlamadığım müziklerle resimleri seven insanların yanında kendimi çok küçük hissederdim. Şimdi bu görünürdeki küstahlığın sebebini anlayabiliyordum çünkü bazen benim için de bir resim, bina ya da şiir aniden canlanıveriyordu. Böylesi zamanlarda iletişimden, sanatçıyla insani temas kurmaktan öyle büyük bir coşku duyuyordum ki bu paylaşılan deneyim ânında gerçekten yepyeni, daha büyük bir insan gibi hissediyordum kendimi; bu yüzden de birazcık olsun böbürlenmemek zordu çünkü kör düşünce, bu güzel şeyin yaratılmasında neredeyse bir payı olduğunu düşünüyordu.

Çeviren: Aslı Biçen

* Metis Yayınlarından çıkan Marion Milner’ın ‘Kendine Ait Bir Hayat’ kitabından sunduğumuz bu okuma parçasının yayını için kuruma teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.