Otoportre – Édouard Levé

 

“Édouard Levé bu eserinde hiçbir gizlisi saklısı olmadan tüm benliğini okura açıyor. Hatta diyebiliriz ki, samimiyet mefhumunu da aşarak okur karşısında sahiden çırılçıplak kalıyor. Okuru yer yer kendisiyle özdeşleştiren, yer yer kıskandıran, utandıran, kızdıran bir üslup var karşımızda. Nefes almadan yazılan, cümleleri akla geldiği gibi sıralanan, gerçeklikle kurmacanın iç içe geçtiği Otoportre, tıpkı yazıldığı şekilde okunmaya davetiye çıkarıyor. Daha da önemlisi, Levé’i İntihar’ı yazmaya ve yazdığını yaşamaya, kendi canını almaya götüren yolun taşlarının nasıl döşendiğinin ipuçları Otoportre’de yer alıyor.” Otoportre’den bir bölüm yayımlıyoruz.

Ergenliğimde, Yaşam Kullanma Kılavuzu’nun yaşamama, İntihar Kullanma Kılavuzu’nunsa ölmeme yardımcı olacağını düşünürdüm. Üç yıl, üç ay yurtdışında kaldım. Soluma bakmayı yeğlerim. Arkadaşlarımdan biri ihanetten zevk alıyor. Yolculukların sonundan da bir romanın sonunun verdiği o hüzünlü tadı alırım. Hoşuma gitmeyen şeyi unuturum. Birini öldürmüş bir kişiyle konuşmuş olabilirim bilmeden. Gidip çıkmazlara bakarım. Yaşamın sonunda olan şey beni korkutmuyor. Bana söylenenleri gerçek anlamda dinlemem. İnsanların bana pek tanımamalarına karşın ad takmalarına şaşırıyorum. Birinin bana kötü davrandığını anlamam zaman alır, bunun olmasına da çok şaşırırım: Kötülük bir anlamda gerçekdışı bir şey. Arşiv yaparım. İki yaşımdayken, Salvador Dalí’yle konuşmuştum. Rekabet bana kışkırtıcı gelmez. Yaşamımı tam olarak anlatmaya kalksam, yaşadığımdan daha uzun süre gerekirdi. Yaşlanınca gerici olup olmayacağımı sorguluyorum. Bacaklarım çıplakken yapay deriye oturunca tenim kaymıyor, gıcırdıyor. İki kadını aldattım, ikisine de söyledim, biri aldırmadı, öteki aldırdı. Ölümle şaka yaparım. Kendimi sevmem. Kendimden nefret etmem. Unutmayı unutmam. Şeytan’ın varlığına inanmam. Adli sicilim temizdir. Mevsimlerin bir hafta sürmesini isterdim. İki kişi baş başa sıkılmaktansa, tek başıma sıkılmayı yeğlerim. Boş alanlarda gezinir, ıssız lokantalarda yemek yerim. Besin konusunda, tuzluyu şekerliye, çiği pişmişe, serti yumuşağa, soğuğu sıcağa, kokuluyu kokusuza yeğlerim. Buzdolabımda yiyecek hiçbir şey olmadığında rahat rahat yazı yazamam. İçkiden de, tütünden de kolaylıkla vazgeçebilirim. Yabancı bir ülkede, karşımdaki konuşurken geğirirse, gülmeye çekinirim. Daha o kadar yaşlanmamış olmalarına karşın saçları ağarmış insanlar gözüme çarpar. Teknik tıp kitaplarını, özellikle de kimi hastalıkların belirtilerini anlatan bölümleri okumasam daha iyi olur: Varlıklarını öğrendikçe, o belirtilerin içimde çoğaldığını hissederim. Savaş bana öyle gerçekdışı bir şey gibi görünür ki, babamın savaştığına inanmakta güçlük çekerim. Yüzünün sol yanında sağ yanındakinden farklı bir ifade olan bir adam görmüştüm. New York’u sevip sevmediğimden emin değilim. “A, B’den daha iyidir” değil de “A’yı B’ye yeğlerim” derim. Durmaksızın karşılaştırma yaparım. Yolculuktan döndüğümde, en güzel an ne havaalanından geçiş, ne de eve varıştır, en güzel an ikisini birbirine bağlayan taksi yolculuğudur: Yine bir yolculuktur sonuçta, ama tam da değil. Yalan yanlış şarkı söylerim, o yüzden söylemem. Gülünç biri olduğum için, insanlar beni mutlu sanır. Umarım bir çayırda asla bir kulak bulmam. Sözcükleri bir çekiçten ya da bir vidadan daha çok sevmem. Yeşil oğlanları tanımam. Anglosakson ülkelerindeki vitrin yazılarını, Fransızca “sale” olarak okurum. Kıpırdayan, horlayan, derin derin soluyan ya da örtüleri çekiştiren biriyle uyuyamam. Kıpırdamayan biriyle sarmaş dolaş uyuyabilirim. Bir Düş Müzesi kurmayı düşünmüştüm. Konuşmada rahatlık olsun diye, gerçekte öyle olmayan insanlara “arkadaşım” demeye eğilimliyim; tanımama, sevmeme karşın aramızda özel bir bağ olmayan o insanları niteleyecek başka sözcük bulamıyorum. Trende, gittiğimiz yönün tersinde, şeylerin yaklaştığını değil, uzaklaştığını görürüm. Emekliliğimi hazırlamıyorum. Bence bir çorabın en iyi yeri deliğidir. Banka hesabımda ne kadar para olduğuna aldırmam. Banka hesabım seyrek eksiye geçer. Shoah, Numéro zéro, Mobutu roi du Zaïre, Urgences,

Titicut Follies, bir de La Conquête de Clichy beni en iyi kurgusal filmlerden daha çok etkilemiştir. Jean-Marc Chapoulie’nin çektiği ready-made filmler beni en iyi güldürülerden daha çok güldürmüştür. Bir kez intihara kalkıştım, dört kez de intihara kalkışmaya kalkıştım. Yazın, uzaklardan gelen bir çim biçme makinesinin sesi güzel çocukluk anılarını aklıma getirir. Bir şeyleri atmakta zorlanırım. Büyük akrabalarımdan biri her şeyi saklamaya meraklıydı, o ölünce, üstündeki etikete özenli bir elyazısıyla “Hiçbir İşe Yaramayacak İplik Parçaları” yazılmış bir ayakkabı kutusu buldular. Bilgelerin bilgeliğinin yiteceğine inanmam. Yerli yazı üstüne bir müze kitap hazırlamayı tasarlamıştım, kimliği belirsiz kişilerin elle yazılmış iletilerini kopyalayacak, türlerine göre sınıflandıracaktım: kaybolan hayvanlar için yazılmış duyurular, parkmetre ücretini ödememek için görevlilere yazılıp ön cama iliştirilmiş açıklamalar, vahşi tanık arama belgeleri, değişen mal sahibi bildirimleri, işyeri notları, ev içi notlar, insanların kendilerine yazdığı notlar. Yaşlı bir adam bana yaşamını anlatırken, “Bu adam kendi kendisinin müzesi” diye düşünmüştüm. Amerikalı siyah bir militanla Fransız bir toplumbilimcinin oğlunun konuşmasını dinlerken, “Bu adam bir ready-made,” diye düşünmüştüm. Solgun bir adam görünce, “Bu adam kendi kendisinin hayaleti,” diye düşünmüştüm. Annemle babam bir televizyon edinene dek her Cuma akşamı sinemaya gitti. Kağıt torbanın katışıksız sesini severim, buna karşılık poliüretan torbanın kıpır kıpır sesinden hoşlanmam. Bir meyvenin dalından düştüğünü duyup da göremediğim olmuştur. Özel adlar, anlamlarını bilmediğim için beni büyüler. Bir arkadaşım insanları evine yemeğe çağırdığında, yemekleri sofraya koymayıp, tabakları lokantalarda olduğu gibi dolu getirir, dolayısıyla bir tabak daha almak söz konusu bile olmaz. Yıllarca sosyal güvencesiz yaşadım. Nazik birinin yanında kendimi kötü yürekli birinin yanında olduğundan daha rahatsız hissedebilirim. Kötü yolculuk anılarımı anlatmak iyilerini anlatmaktan daha eğlencelidir. Bir çocuğun bana “beyefendi” demesi karşısında ne yapacağımı şaşırırım. İnsanların karşımda sevişmelerine ilk kez bir eş değiştirme kulübünde tanık oldum. Bir kadının önünde mastürbasyon yapmam. Resimlerdense anılarımla mastürbasyon yaparım. Gerçekten düşündüğüm şeyi söyledim diye asla yerinmedim. Aşk öyküleri beni sıkar. Kendi aşk öykülerimi anlatmam. Birlikte olduğum kadınlardan pek söz etmem, ama arkadaşlarımın kendi yaşadıklarını anlatmalarını dinlemekten hoşlanırım. Bir kadın, bir buçuk aylık bir ayrılıktan sonra uzak bir ülkeye, yanıma gelmişti, onu özlememiştim, birkaç saniye sonra artık onu sevmediğimi anladım. Hindistan’da, tanımadığım İsviçreli bir adamla bir gece boyunca yolculuk ettim, Kerala Ovalarından geçiyorduk, kendimle ilgili en iyi arkadaşlarıma yıllar içinde anlattığım şeyleri ona birkaç saat içinde anlattım, onu bir daha görmeyeceğimi biliyordum, önemsiz bir kulaktı yalnızca. Kuşkucu davrandığım olur. Eski fotoğraflara bakmak bana bedenin evrildiğini düşündürür. Başkalarında onların bende eleştirdiği şeyleri eleştiririm. Elim sıkı değildir, tam gerektiği kadar harcamaya bayılırım. Kimi üniformaları, simgeledikleri şeyden ötürü değil, işlevsel ölçülülüklerinden ötürü severim. Beni ilgilendiren iyi bir haberi sevdiğim birine söyleyince, kıskandığını görüp şaşırdığım olmuştur. Annemle babamın ünlü olmasını istemezdim. Yakışıklı değilim. Çirkin değilim. Güneşte yanıp, siyah gömlek giydiğimde, kimi açılardan kendimi yakışıklı bulabilirim. Kendimi yakışıklı bulduğumdan daha çok çirkin bulurum. Kendimi yakışıklı bulduğum anlar öyle olmak istediğim anlara denk düşmez. Yandan görüntümü, karşıdan görüntümden daha çirkin bulurum. Gözlerimi, ellerimi, alnımı, kıçımı, kollarımı, tenimi severim; uyluklarımı, baldırlarımı, çenemi, kulaklarımı, boynumun arkasındaki eğriliği, alttan göründüklerinde burun deliklerimi sevmem, cinsel organımla ilgili bir düşüncem yok. Yüzüm çarpıktır. Yüzümün sol yanı sağ yanına benzemez. İçki içtiğim bir geceden sonra ya da gripken uyandığımda, sesimi severim. Hiçbir şeye gereksinim duymuyorum. Birkenstock giyen birini tavlamaya çalışmam. Ayak parmaklarını sevmem. Tırnağım olmasın isterdim. Tıraş edilmesi gereken bir sakalım olmasın isterdim. Saygınlığın ardında koşmam, seçkinliğe değer vermem, ödüller umurumda değildir. Tuhaf insanlara meraklıyım. Zavallılar bana cana yakın gelir. Babacılığı sevmem. Yaşlıların yanında, gençlerin yanında olduğundan daha rahat hissederim kendimi. Bir daha asla görmeyeceğimi düşündüğüm insanlara sayısız soru sorabilirim. Bir gün, mor kadife bir takım elbisenin altına siyah kovboy çizmeleri giyeceğim. Gübre şerbetinin kokusu bana eski bir dönemi anımsatır, yaş toprak kokusuysa aklıma özel herhangi bir zamanı getirmez. Az önce tanıştırıldığım insanların önadlarını belleğimde tutamam. Ailemden utanmıyorum, yine de sergi açılışlarıma çağırmıyorum. Sık âşık oldum. Kendimi sevildiğimden daha az seviyorum. Birilerinin beni sevmesine şaşırıyorum. Bir kadın yakışıklı olduğumu düşününce, öyle olduğuma inanmam. Zekam inişli çıkışlıdır. Âşıkken içinde bulunduğum haller hem birbirine, hem de başkalarınınkilere benzer, oysa yaptığım işler ne birbirine, ne de başkalarınınkilere o kadar benzer. Sona eren bir aşkın acısında hoş bir şeyler bulurum. Kimseyle ortak harcama yapmam. Bir arkadaşımın söylediğine göre, evime konuk geldiğinde de, kalkıp giderlerken de mutlu görünüyormuşum. Bitirdiğimden çok başlarım. Benim için insanların evine gitmek, oradan ayrılmaktan daha kolaydır. Canımı sıkan birinin sözünü kesmeyi beceremem. Kendimi hemen açık büfeye atıp midem bulanana dek yerim. Sindirimim iyidir. Yaz yağmurunu severim. Başkalarının başarısızlığı kendiminkilerden daha çok üzer beni. Düşmanlarımın başarısızlığı beni sevindirmez. Birilerine aptalca armağanlar verilmesini anlamakta güçlük çekerim. İster vereyim, ister alayım, armağanlar beni rahatsız eder, tabii doğru armağansa başka, ama ona da seyrek rastlanır. Aşk bana çok büyük hazlar verir, ama çok zamanımı alır. Aşk, organlarımı açığa çıkaran bir cerrah neşteri gibi, benliğimin müstehcen yenilikleriyle gözümü korkutan başka başka yüzlerini gösterir bana. Hasta değilim. Doktora yılda bir kezden fazla gitmem. Miyopum, biraz da astigmatım. Annemle babamın önünde hiç sevgilimi öpmedim. Korsika’da, arkadaşlarım beni dalış dersine sürükledi, bir eğitmen birkaç saniye içinde altı metre derinliğe indirdi beni, sol kulağım patladı, yüzeye çıktım, denge duyumumu yitirmiştim, ondan beridir uçakla inerken, bir iğnenin kulağımın içini eşelediğini, sonra birden havanın kulak zarından geçip dışarı çıktığını hissediyorum. Çiçek adlarını pek bilmem. Atkestanesi ağacını, ıhlamur ağacını, kavağı, söğüdü, salkımsöğüdü, meşeyi, kestane ağacını, çamı, köknarı, kayını, çınarı, fındık ağacını, elma ağacını, kiraz ağacını, leylağı, erik ağacını, armut ağacını, incir ağacını, sediri, sekoyayı, baobabı, palmiyeyi, hindistancevizi ağacını, mantar meşesini, akçaağacı, zeytin ağacını tanırım. Dişbudağın, titrek kavağın, karaağacın, taflanın, kocayemişin, begonvilin, katalpanın adını bilirim ama görünce tanımam. Lepisteslerim, tetrazonlarım, ışıklı tetralarım, yılan biçiminde sarı-siyah çizgili bir balığım, adlarını unuttuğum daha bir sürü akvaryum balığım oldu. İçinde fırıl fırıl dönecek denli hızlı koştuğu turkuvaz mavisi plastik çarkına düşkünlüğü nedeniyle Topaç adını verdiğim dişi bir hamsterim vardı. İngilizcesi pek iyi olmayan bir kız arkadaşım, Boogie Wonderland şarkısındaki “Set in your shoes” sözünü “C’est quelque chose” anlardı. Arada sırada karanlık yollarda koşarım. Bir amcam bana Scorlipochon bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on oynatırdı, o beni gıdıklayıp engel olmaya çalışırken Scorlipochon bir iki üç dört beş altı yedi sekiz dokuz on demeyi başarmam gerekiyordu. Bir amcam rezalet çıkarmaya, bir de kumara düşkündü, yalnız eğlence olsun diye mağazalardan bir şeyler çalar, Hara-Kiri dergisini alıp bana okutur, kumsalda akıl hastası numarası yapar, güneşlenen bir kadının üstüne atlardı avaz avaz bağırıp salyalarını akıta akıta, komşu bir çiftçi kadına varolmayan sözcüklerle sorular sorar, tanımadığı insanları telefonla arayıp Orly’de onları bir yılanın beklediğini söyler, kumarhanede bile isteye, kendini bir daha içeri alınmayasıya kovdurana dek kumar oynar, babasının pokerde kazandığı gece kulüplerinin kirasını toplamaya kalkar, sonra da kendisini şampanyayla kandıran mafya üyesi kiracıların yanından körkütük sarhoş ayrılırdı. Ben kumarhanede kumar oynamam. İşkence altındayken nasıl davranacağımı düşünürüm. Müzede dünyaya sanatçı bakışıyla, sokaktaysa kendi bakışımla bakarım. Tanrı’nın dört adını biliyorum. Bir arkadaşım dört kez esnemenin on beş dakika uyumayla eşdeğer olduğunu söyledi bana, birçok kez denedim, o öğüdün yararını göremedim. Hava sıcaklığının eksi yirmi beş derece olduğunu da gördüm, artı kırk beş derece olduğunu da. Katolikler, Protestanlar, Mormonlar, Yahudiler, Müslümanlar, Hinduistler, Budistler, Amishler, Yehova Şahitleri, Scientology üyeleri tanıdım. Toprağı, dağı, denizi gördüm. Göller, ırmaklar, çaylar, dereler, seller, çağlayanlar gördüm. Yanardağlar gördüm. Haliçler, kıyılar, adalar, anakaralar gördüm. Mağaralar, kanyonlar, peribacaları gördüm. Çöller, kumsallar, kumullar gördüm. Güneşi, ayı gördüm. Yıldızlar, kuyrukluyıldızlar, bir tutulma gördüm. Samanyolu’nu gördüm. Artık on yaşında değilim. İnsanların dahu görebileceğine asla inanmadım. Şeytan’a inanmayanların bulunup bulunmadığını, gerek onun açısından, gerekse Tanrı açısından, ona inanmamanın günah olup olmadığını düşünürüm. Canavarlar ilgimi çeker. Ne zaman “code pin OK” yazısını okusam, “code Pinoquet” diye çınlar kafamda. Yalnızlık beni kararlı kılar. Annemlerin bir kadın arkadaşı dirsek yağı diye bir şeyin olmadığını elli yaşında öğrendi. Bir yetişkin bana, “Bu yalana inanayım mı?” diye sorduğunda, ne diyeceğimi şaşırırdım. Bir yetişkin bana, “Bak bakalım ben orada mıyım?” diye sorduğunda, gülümsemeye çalışırdım. Babam gülünç biridir. Annem beni bunaltmadan sever. Bir rahibin bana hangi günahları işleyebileceğimi anımsamam için ilk günah çıkarmamdan önce verdiği, kimi günahları anlatan, gök mavisi küçük bir kitapçıkta “açık saçık resimler”in olduğunu görmüştüm. Bir sürü sübyancının kol gezdiği bir koleje gittim, ama benim başıma bir şey gelmedi. Okul arkadaşlarımdan birini, on iki yaşındayken, yaşlı bir adam merdiven boşluğuna dek izlemiş, oradan bir mahzene sürükleyip zorla öpmüştü. Arkadaşlarımdan birinin köpeği onun en iyi arkadaşının on dört yaşındayken yüzünü parçalamıştı. Uçuş sırasında patlayan bir uçağı kaçırmadım. Paris-Reims otoyolunda yüz seksenle giderken, torpidoda bir kaset arayacağım diye az kalsın yanımdaki üç kişiyi öldürüyordum.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Sel Yayıncılık’a teşekkür ederiz.

Édouard Levé, 1 Ocak 1965’te doğdu, 15 Ekim 2007’de intihar etti. École supérieure des sciences économiques et commerciales’de işletme okudu. 1991’de resim yapmaya başladı. Soyut resimler yaptıktan sonra bu sanat dalından tamamen vazgeçerek tablolarını yaktı. 1995’te çıktığı iki aylık Hindistan seyahatinden sonra fotoğrafla ilgilenmeye başladı. Çektiği fotoğraflar önemli dergilerde yer aldı ve bu fotoğraflardan yaptığı seçkiler on kitapta yayımlandı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.