Öylesine Bir Röportaj Ve Biraz Kahve – Cenk Kayakuş

 

“Her gün yeni bir macera gibi başlar ama yaşanan her şey çoğunlukla tekdüzedir ve hemen hepsi hayal kırıklığı ile biter. Bazen gün boyunca yeni insanlar tanırsınız, onlarla ve yarattıkları şeylerle zaman geçirirsiniz, farklı yerlere gidersiniz ve her an bir şeyler olacakmış gibi gelir ama günün sonunda, ta uykunuzun geldiği o istemsiz âna kadar hiçbir şey olmaz. Hayat bir film, kitap ya da tiyatro oyunu değildir çünkü. Çok daha ışıltısız, çok daha plânsız ve çok daha acımasızdır. Ondan yine de keyif alırız çünkü bir şeylerin olacağına dair umudumuz vardır. Bu umudu tamamen kaybetmiş olanlar ya intihar ederler ya da benim gibi bir alkolik olurlar.” Çıplak ve Kadınlar Arasında kitabından Öylesine Bir Röportaj ve Biraz Kahve isimli öyküyü paylaşıyoruz…

 

“…Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı.
Çoğunluk çabadan, yenilikten korkuyordu.
Ne kolaydı onlara uymak!”
Yusuf Atılgan

Onu beklerken yapacak fazla bir şeyim yoktu. Ben de çevremi incelemeyi sürdürdüm. Yıllardır görmeye alıştığım bu metropol manzarasında farklı bir şey yoktu. Hemen herkes kafasını telefonuna, tabletine ya da bilgisayarına gömmüş, yanı başlarında duran pahalı kahveleri soğurken, sanki çok matah bir bok yiyorlarmış gibi öylece oturuyorlardı. Birlikte kahve içmeye gelenler bile birbirlerine çok uzaktılar. Neredeyse kimse birbiriyle konuşmuyor, sadece ellerindeki parlak ekranlara bakıyordu. Eğer İstanbul’da yaşıyorsanız olayın nerede geçtiğini tahmin etmişsinizdir.

Bir Starbucks…

İç mekan.

Gündüz.

Röportaj için burada buluşmayı teklif etmişti ve ben de sorun çıkarmak istemediğim için teklifini kabul etmiştim. Oysa nefret ediyordum buradan.

Pahalı kahve, bedava internet, sınırlı hareket alanı ve sınırsız oturma özgürlüğü… Her anlamda, her şey kapitalizm içindi burada. Ve açık konuşmak gerekirse ben kapitalizm denen illeti kahveden bir gram bile fazla sevmiyordum. İkisi de aynı şeydi bence; hayata karşı yersiz bir ayık kalma çabası içine sokuyordu adamı.

Saatime baktım. İkiyi yirmi geçiyordu. Oysa tam ikide buluşacaktık. Tam yirmi dakika geç kalmıştı. Kalkıp gitmeyi düşündüm.

Tam bu sırada içeri girdi.

Onu kapıda görür görmez elimi kaldırdım. Şöyle bir sağa sola baktıktan sonra beni fark etti. Hızlı adımlarla yanıma geldi. Alımlı bir kadındı. Omuzlarına dökülen saçları dalgalanıyordu her adımında. Bir dergi çalışanından çok, stil sahibi bir sanat yönetmenini andırıyordu. Yanıma gelip durdu ve mercan yeşili gözleri o anda delip geçti beni. Oldukça güzeldi. Benimle iletişim kurabilen her kadını güzel bulmuşumdur gerçi. Çünkü zekâları gözlerinden fışkırır ve vücutlarının yüzde doksanı kıyafetlerle kaplıdır.

Ayağa kalktım.

“Çok özür dilerim,” dedi elimi hafifçe sıkarken. “Yayın yönetmenim tam çıkarken yakaladı beni. Bir türlü bırakmak bilmedi.”

“Önemli değil,” dedim. “İnsan beklerken etrafta oyalanacak pek çok şey buluyor.”

Gülümsedi. “Her gittiği yerde etrafı incelemek, bir yazarın olmazsa olmazıdır değil mi?”

“Hikâyeler zaten olup bitiyor. Ben sadece kelimeleri bir araya getiriyorum.”

“Nasılsınız Cem Bey?”

“Kafein pek bana göre değil,” dedim. “Ve arkamdaki şu iki veledi dövmek istiyorum.”

Şaşırarak omzumdan geriye baktı. Ellerindeki tablete kafalarını gömmüş sürekli oyun oynayan iki çocuk vardı orada. “Neden? Ne yaptılar ki size?”

“Bana bir şey yapmadılar ama gelecekte insanlığa yapacaklar.”

“Henüz çocuk onlar.”

“Bir an önce büyüseler iyi ederler.”

Gülümsedi. “Gerçek hayata da yazdıklarınız gibi karanlık bakıyorsunuz galiba.”

“Her zaman değil,” dedim. “Sadece insanlarla birlikteyken.”

Çantasını omzundan çıkardı ve karşımdaki sandalyeyi çekip oturdu. “Röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

“Başlayalım mı hemen?”

“Olur.”

“Telefonda da söylemiştim gerçi. Bu daha çok, son yazdığınız kitap üzerine olacak. Delirmenin Argosu. Ama genel konulardan da bahsetmek istiyorum. Kişisel yaşamınız gibi…”

“Tamam.”

Çantasından birkaç kağıt çıkarıp bana uzattı. “Bunlar size soracağım sorular. İsterseniz bir göz atın.”

Başımı salladım. “Gerek yok. İşin büyüsü bozulmasın.”

“Peki,” dedi. Şaşırmıştı.

“Bu arada,” diyerek durdurdum onu. “Rica etsem birbirimize isimlerimizle hitap edebilir miyiz? Söz konusu içini dökmek olunca bu resmiyet beni geriyor.”

“Anlaştık.”

Sevdim onu. Uyumlu bir kıza benziyordu. “O zaman sorularını sormaya başla sevgili Canan,” dedim. “Bu işi bir an önce bitirelim ve sonra birlikte bir yemek yiyelim.””

Bana irileşen gözleriyle baktı. “Yemek mi?”

“Evet.”

Şöyle bir saatine göz attı önce. Sonra da “Gerçekten çok isterdim,” dedi. “Ama ne yazık ki buna pek vaktim olacağını sanmıyorum Cem Bey. Yani Cem…”

“Öyle mi?” diye sordum. Sonra da ellerimi iki yana açtım. “Pekâlâ Canan… Üzgünüm ama yemek yoksa, röportaj da yok.”

Bu tepki yüzünden daha da şaşırmıştı. Başını yana atarak gülümsedi. “Sizden… yani senden sonra programım var ama Cem.”

“Bak Canan,” dedim ve öne doğru eğildim. “Birazdan söyleyeceklerimin muhtemelen beşte birini falan yazabileceksin dergiye. Değil mi? Ve diğer söylediklerim uçup gidecek. Sana işini öğretecek değilim tabii ama o dediğim beşte birini -ancak beni biraz tanırsan- doğru şekilde seçebilirsin. Belki yemekte öyle ilginç bir şey söyleyeceğim ki tüm röportajı çöpe atıp onu kullanacaksın. Yanlış mı düşünüyorum?”

“Haklısın ama…”

“Ama ne?”

Bir süre düşündü. “Öyleyse senden sonraki randevumu iptal etmeme izin ver,” dedi sonra. Sanırım ikna olmuştu. Ardından da cep telefonunu çıkardı ve birine bir mesaj yolladı. Tekrar bana döndüğünde gülümsüyordu.

Karşılık verdim.

Her kadın sürprizlerden hoşlanır.

Ben bugünün sürpriziydim.

Bekledik. On saniye sonra telefonu çaldı. Ekrana bir kere daha baktı ve “Tamam,” dedi. “Röportajdan sonra yemek yiyoruz.”

Sırıttım ve “O zaman şu işi hemen bitirelim de buradan kurtulalım bir an önce,” dedim. “Kahveden nefret ederim zaten.”

Neden kahveden nefret ettiğimi sormadı.

Belki de bugün hayatta olmamın bir bardak kahveyle alâkası olduğu için, dedim ben yine de, tabii içimden. Bu yüzden nefret ederim ondan. Dünyadaki tüm kahve çekirdeklerinden nefret ederim hatta… Kahvenin hayatla tek gerçek bağı, ikisinin de acı ve siyah olması bana göre. Üstelik içtiğiniz herhangi bir şeyin sizi uyuşturması gerekiyorken, o daha beter yapıyor ve ayıltıyor. Kapitalizm gibi.

Kayıt cihazını çalıştırdı ve aramıza koydu. Sonra elindeki deftere kaydı gözleri. Derin bir nefes aldım.

İşte başlıyorduk.

Soruları beklediğimden iyiydi. Hava yeterince soğuk olmasaydı, cevap verirken terleyebilirdim bile. Yine de arkama yaslanarak ve yarın ölecekmişim gibi yanıtladım hepsini, bazılarının ise üzerlerinde düşünerek… Ses kayıt cihazı en başından beri aynı yerde, sehpanın üzerindeydi. Ağzımdan çıkan her bir kelimeyi ölümsüzleştiriyordu. İyi olmalıydım. Hata yapmanın sırası değildi ve biriyle konuşurken çok hata yaparım.

Elindeki not defterinin sayfasını çevirdi ve bir sonraki soruyu sordu. “Peki insanların İnternet üzerinde bütün hayatlarını paylaşması onları daha mı mutlu ediyor sizce?”

Yeşil gözlerinin içine baktım bir süre ve “Kesinlikle,” dedim. “Bundan haz alıyorlar.”

“Nasıl?”

“Yediklerini, içtiklerini, sıçtıklarını, gittikleri yerleri, her boku paylaşıyorlar orada… Başkalarının zihninde mutlu oldukları yanılsamasını yaratmak için ne varsa yapıyorlar. Başkaları onları takip ediyor. Başkaları onları beğeniyor. Başkaları onlar hakkında konuşuyor. Bu da onlara sonsuz bir keyif veriyor. Popüler olamadıkları için, yaptıkları başka hiçbir şey popüler olmalarına yetmediği için, bu şekilde popüler olma sanrısı yaşıyorlar. Beğenilmek modern çağın uyuşturucusu gibi…”

“Sizce bu işin sonu nereye gidecek peki?”

“Bilmiyorum,” dedim. “Bu kestirilmesi güç bir şey. Gerçekliğin doğası kaotiktir. Ama bütün bu beğeni zehirlenmesi pek çoğunu etkileyecek, o kesin…”

“Toplum için aydınlık bir gelecek görmüyorsunuz anladığım kadarıyla?”

“Aydınlık bir gelecek mi? Bu ancak herhangi birimizin odasını aydınlatan son ampulün patladığı gün olabilir,” dedim. “Elektriği unutup, telefonlarımızı ve bilgisayarlarımızı fırlatıp, karanlıkta kalmaya alışarak her şeye sıfırdan başladığımızda yani…”

Gözlerimin içine bakıyordu şimdi. “Karakterlerinizin çoğu toplumdan soyutlanmış tipler oluyor,” dedi. “Bu bir tesadüf değil o zaman?”

“Değil,” dedim.

“Niçin?”

“Sıradan toplum, üzerinde yazmak istemeyeceğim kadar tuhaf ve karmaşık. Ben karakterlerimi topluma dışarıdan bakan bir yerde ve onu ancak bu şekilde eleştirebilen uzak bir düzlemde oluşturuyorum.”

“Karakterlerinizin mücadele ettiği insanlara sizin de bir yazar olarak söylemek istediğiniz bir şeyler var gibi öyleyse. Yanılıyor muyum?”

“Evet var.”

“Nedir?”

“Onlara şöyle demek istiyorum aslında; siz bugün televizyona ve cep telefonlarınıza bakmaktan başka hiçbir şey yapmıyorsunuz ve bu gidişle de kimse için hayırlı tek bir şey bile yapmadan öleceksiniz. Elinizde telefonlarla, karşınızda monitörlerle ve boynunuza kravatlar bağlı hâlde öleceksiniz. Banka gişelerinde, havasız ofislerde, sıkışık otobüslerde ve tüm bu gri betonun arasında sürünürken öleceksiniz. Bir gün toprağın altına girdiğinizde ise bu dünya ve evren sizi sonsuza kadar lanetleyecek. Güzel olan her şey çevrenizde, ama siz hiçbirini görmüyor ve avuçlarınız arasına dek alabildiğiniz o küçük, parlak ekranlardan gözünüzü bir an bile ayırmıyorsunuz.”

Daha devam edebilirdim ama susmam gerekiyordu. Dudaklarımı büzerek ona baktım. Suratı bir tuhaf gibiydi.

“İşte bunları söylemek istiyorum onlara,” dedim. “Bunları yazmaman daha iyi belki de… Bilmiyorum, çok gerçekçi olmak iyi değil. İnsanlar kaldıramıyor. O yüzden çoğu insan benden nefret eder.”

Suratıma bakmayı sürdürüyordu.

“Ama ne yazık ki gerçekler böyle,” diye devam ettim. “Bana sorarsan bu iş artık çığrından çıktı. Kokuyor her şey. Kemiklerine kadar kokuyor. Ama kimse ortaya çıkan bu kokuyu umursamıyor. Ne yazık ki her şeyin farkına vardıklarında da çok geç olacak. Çünkü ancak ölürken görecekler ne bok yediklerini. Tüm bu günler geride kaldığında ve yaşlandıklarında görebilecekler. İşte o gün geriye dönüp şöyle bir bakacaklar ve tıpkı Mark Twain’in dediği gibi, yaptıklarından çok yapamadıkları için pişman olacaklar. Üzerlerine çöken bu lanetin farkına ancak yaşlandıklarında varacaklar. Çünkü insanların çoğu tekdüzeliğin kölesidir ve bunu bir şekilde kanıksar.”

Ben bunları söyledikten sonra uzun bir süre daha sessiz kaldı. Önce ses kayıt cihazına sonra da ona baktım. Yüzü bir tuhaftı. Gözleri dolmuş gibiydi. Birden aramızda duran ses kayıt cihazına uzandı ve aleti kapattı. “Teşekkür ederim,” dedi. “Söylediklerin için…”

“Bu kadar mı? Bitti mi?”

“Bitti,” dedi. “Hepsi bu kadar.”

Derin bir nefes aldım. “Güzel bir röportajdı,” dedim. “Soruların harikaydı. Yemeğe nereye gitmek istersin?”

“Hayır,” dedi. Gözünden bir damla yaş aktı. Sesi daha da fazla titriyordu şimdi. “Üzgünüm ama benim gitmem gerekiyor. Çok iyi hissetmiyorum ve yapmam gereken işler var.”

Ben ona öylece bakmayı sürdürürken sinirli hareketlerle çantasını topladı ve yerinden kalktı. Neye kızmıştı anlamadım. Söylediklerimden hangisi canını acıtmıştı acaba?

“Röportaj için teşekkür ederim,” dedi. “Size en kısa zamanda son halini yollarım. Yayımlanmadan önce bir göz atarsınız.”

Uzatmakta tereddüt ettiğim elimi çabucak sıktı ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Tek bir kelime bile edemeden arkasından baktım bir süre. Kalçaları iyiydi. Kapıyı açtı ve gözden kayboldu.

İnsanlarla konuşurken neyi beceremediğimi hâlâ bilmiyordum. Sadece içimden geçenleri söylüyor ve içimden geçenleri yapıyordum burada, ama görünen o ki bu birilerini gerçekten üzüyordu. Hayatı benim gördüğüm şekliyle düşünmek canlarını acıtıyor olmalıydı. Benim gördüğüm manzara onları benden uzaklaştırıyordu, oysa ben de onlardan biriydim. Sadece manzaraya farklı bir noktadan bakıyordum ve gördüklerimi kabul edebiliyordum. Onlar ise korkuyorlardı.

Bunları düşünüp dururken önümdeki boş kahve bardağına kaydı gözlerim. Boş kahve bardağına kaydılar ve yıllar önce babamın içemediği o kahve aklıma geldi. Kaos kelebeği o gün bir arabanın camına yapışıp ölseydi keşke ve ben insanları daha fazla mutsuz etmeseydim, diye düşündüm. Sonra da bir şişe viski alıp eve döndüm ve biraz yazı yazdım.

İki gün sonra aradı beni.

“Cem Bey, merhaba. Canan ben.”

“Selam,” dedim. “Nasılsın?”

“İyiyim. Röportajı hazırladım. Kontrol etmeniz için adresinize gönderdim.”

“Tamam. Teşekkür ederim.”

“Bir şey daha var.”

“Nedir?”

“O gün birdenbire kalkıp gittiğim için özür dilerim.”

“Sorun değil.”

“Konuştuğumuz yemeği bugün yiyebiliriz.”

Bir süre sessiz kaldım.

“Cem Bey?”

“Buradayım.”

“Bugün yemek yiyebiliriz diyordum.”

“Tamam. Peki… Saat sekizde sizi gazetenin önünden alırım. Uygun mu?”

“Tamam. Sekizde bekliyor olacağım.”

Sekizde gerçekten de bekliyordu.

Arabamı kenara çektim. Bana doğru yaklaştı. Şaşırmıştı arabayı görünce. “Değişik bir arabanız varmış,” dedi binerken. “Markası ne?”

“Volkswagen,” dedim. “Karmann Ghia.”

“Ne?”

“Volkswagen’ın altmışlı yıllarda ürettiği klasik bir model.”

“Arabalardan pek anlamam aslında. Ama çok güzelmiş.”

“Teşekkür ederim.” Sonra iki üç kere kornayı çaldım. “O da teşekkür ediyor,” dedim.

Güldü. Ben de birkaç kere daha çaldım kornayı.

Yirmi dakika sonra ayarladığım restorana geldik. Garson kız bizi alıp üst kata çıkardı. Asma kattaki terasta duran güzel bir masaya oturttu. Canan başta gergin gibiydi. Herhangi bir konu açmadım. Garson tekrar geldi. Bir şişe şarap söyledik. İlk kadehten sonra rahatlamıştı.

“O gün kalkıp gittim,” dedi birden. “Çünkü…”

Tam bu sırada çakmağımı sigarama götürüyordum. Öylece donup ona baktım ve devam etmesini bekledim. Ne söyleyeceğini merak etmiştim.

“Söylediğin şeyler çok gerçekti Cem,” dedi. Tekrar senli benli olmuştuk anlaşılan. Gözlerime bakarak konuşmaya devam etti. “Benim hayatımda da olan ve baş edemediğim şeyleri büyük bir yalınlıkla söyledin… Ben de bu düşüncelerle dolu, kasvetli bir adam olduğunu düşündüm ve apar topar kaçmak istedim.”

Donduğum o andan kurtuldum söyledikleri bitince. Sigaramı yaktım. “Önemli değil.”

“Kusura bakma.”

“Boşver. Kasvetli olduğum doğru, ama bunu sana yansıtmam. Bazen salaklık yaptığım oluyor, ama o kadar da büyük boylu değil.”

“Biliyorum. Anlık bir tepkiydi. O gün pek iyi bir günümde değildim zaten.”

“Ne oldu o gün?”

“Bir evlilik teklifi aldım.”

“Bunun neresi kötü ki?” diye sordum.

“Çünkü reddetmek zorunda kaldım,” dedi.

Sigaramdan derin bir nefes aldım. Sonra da kadehteki şarabı bitirdim. Şarap bira gibi değildi. Çabuk bitiyordu.

“Neden reddettin?”

“Tam da söylediğin şeyler yüzünden.”

“Nasıl yani?”

“O bir bankacıydı,” dedi. Yani boynunda kravat bağlı olan ve gözünü monitörlerden ayırmayan tiplerden… Çok iyi ve nazikti ama diğer her şeyiyle işine bağlıydı. Söylediklerinle adeta onu tarif ettin, son derece gerçekçi bir biçimde ve ben de s…”

“Sana kötü hissettirdiysem özür dilerim.”

“Nerden bilebilirdin ki?”

Kadehleri tazeledim. “Boşver. Evliliğin teklif edilmesinin nedeni, karşı tarafın bunu geri çevirme hakkı olduğu içindir. Doğru olanı yaptığını düşünüyorsan sorun yok.”

“Sanırım doğru olanı yaptım.”

Mumlar titriyordu. Kadehleri tokuşturduk.

O ikinci kadehini yarılamıştı ama ben şişeyi çoktan bitirmiştim. Bir şişe şarap daha söyledim.

“Her zaman böyle çok içer misin?” diye sordu.

“Her zaman değil,” diye yalan söyledim.

Bu sırada yemeklerimiz geldi. Siyah pirinç pilavı yatağında taze ördek budu. Lezzetliydi. Yemeği yerken gazetecilikten, medyadan ve sonra yine ilişkilerden konuştuk. “Sen neden ayrıldın ki kız arkadaşınla?” diye sordu.

“Bencil olduğumu düşünüyordu,” dedim.

“Öyle misin peki?”

“Bilmiyorum. Ama belki bir gün daha az bencil olduğumu düşünen biri çıkar elbet. Tek sıkıntı, zaman beklerken çok ağır akıyor.”

“Önce onu aklından çıkarabilmen lâzım.”

“Çıkarmadığımı nerden biliyorsun?”

“Senin gibi adamlar kaderlerine pek boyun eğmezler.”

Şarabı aldım tekrar ve kadehine doldurdum. “Ben kaderimden çok kadehime boyun eğemiyorum galiba,” dedim. “Alkolik olduğumu falan söylüyorlar. Bazen öyl…”

Tam bu sırada masa sallanmaya başladı.

İlk önce başımın döndüğünü sandım ama anlaşılan durum öyle değildi. Restoranın diğer ucunda insanlar çoktan masalarından kalkmış ve dışarı kaçışmaya başlamışlardı. Kadının biri çığlık attı.

“Ne oluyor?” diye sordum şarabı kadehin içine denk getirmeye çalışarak.

“Deprem oluyor,” dedi Canan.

Apar topar kalkıp dışarı çıktık. Çıkarken şarabı ve onun yarı dolu kadehini yanıma almıştım neyse ki. Deprem kısa sürdü ama herkes ölümüne korkmuştu ve kimse tekrar içeri girmek istemiyordu. Neyse ki büyük İstanbul depremi bir kere daha gelmemiş ve bir kere daha herkesin o muhteşem hayatını mahvetmemişti. Uzun bir süre dışarıda bekleyip durduk ama yeni bir depremin olacağı yoktu ve ben sıkılmıştım. “İçelim,” dedim ve eline tutuşturduğum kadehe biraz daha şarap koydum.

“Teşekkür ederim,” dedi. Ben de şişeden diktim.

Kalan şarabı restoranın önünde bitirdik. Yani o kadehini bitirdi, ben de şişenin geri kalanını. Kafam iyice kıyak oldu. Neyse ki ördek budu bitmişti. Siyah pirinçten yemesem de olurdu. Üşüdüğünü fark edince ona ceketimi verdim. Tekrar teşekkür etti. Sürekli teşekkür ediyordu.

“Hadi bana gidelim,” dedim birden. “Evim yedi sene önce deprem yönetmeliğine göre yapıldı. İstediği kadar sallansın İstanbul. Benim eve bir şey olmaz.”

Bir süre düşündü bunu. Ardından da kabul etti. Kendi kaldığı eve güvenmiyordu anlaşılan.

Sonra evime geldik. Yorgunduk ikimiz de. Gelir gitmez ajanslara düşen deprem haberlerine baktı biraz. Merkez üssü Çanakkale açıklarıymış. Beş nokta iki diyorlardı. Biraz tedirgin oldu ve depremin Marmara Fayı’nı tetiklemesinden korktu ama sonra toparladı. Ben de bu sırada iki Martini hazırlamıştım. Kadehlerden birini önüne koydum. “Bu deprem o deprem değil,” dedim. “Merak etme.”

“Nereden biliyorsun?” diye sordu.

“Bu gece olmamalı,” dedim.

Anlamadı.

Martinileri içtik. Kadehlerin sonuna doğru onu kendime çektim. Sesini çıkarmadı. Bir anlık kararla teslim olmuştu sanki. Öpüştük. Uzun ve sıcaktı. Sonra soydum onu. Önce göğüsleri çıktı ortaya, ardından da külotunu sıyırdım. Çırılçıplak kalıncaya kadar çıkardım kıyafetlerini. Ardından da bacaklarının arasına yumuldum. Dilimle tüm hünerlerimi sergiliyordum. Kasıldı. İnledi. Tekrar kasıldı. İki eliyle başımı tutup kasıklarına yapıştırdı sonra. Bir an için nefes alamadım.

“İçime gir,” dedi sonunda. “Hadi.”

Dediğini yaptım. Evim deprem yönetmeliğine göre falan yapılmamıştı ve tekrar deprem olabilir ve bu son gecemiz olabilirdi. Önce pantolonumu çıkardım. Bacaklarından birini omzuma aldım. Oldukça ıslanmıştı ve girmem kolay oldu. Gidip gelmeye başladım içinde. Dardı. Hoşuma gitti bu. Hızlandığımda çığlık atmaya başladı. İki elinin tırnaklarını koltuğa geçirmişti. Ezkaza elini kaldırsa döşemeyi sökecek gibi sert asılıyordu. Bir süre sonra içinden çıktım. O anda gözlerini açıp bana baktı. Yanakları kızarmıştı. Alev alev yanıyordu yüzü. Belinden tutup arkasına geçtim. İtaat etti. Bir bacağı yerde, bir bacağı koltuğun üstündeydi şimdi. Belini büktü ve kafasını koltuğa gömdü. Ben de tekrar girdim. Bankacı ne yapıyordu acaba şu anda?

İkinci ve üçüncü postaları yatakta gittik. Yorgunluktan geberiyordum. Yine de durmadım. Tam üstünde, nefes nefeseydim.

“Boşal artık,” dedi inleyerek.

“Daha var,” dedim.

“Canım acıyor ama.”

Durdum.

Şaşırarak bana baktı. Oysa çoktan içinden çıkmıştım bile.

“Daha önce kimse yapmadı mı bunu?” diye sordum yanına yatarken.

“Hayır,” dedi. “Senin de önemseyeceğini düşünmedim.”

Öptüm onu. Karşılık verdi. Sonra bir sigara yaktım ve tavanı izlemeye başladım. Dipsiz ve beyaz bir boşluk gibiydi tavan. Bir süre göğsüme yattı. Hiç konuşmadık. Sonra birden doğruldu ve bacaklarımın arasına uzandı. Anlamıştım. İtiraz etmedim. Cilde iyi geliyordu sonuçta.

Ertesi gün röportaj yayınlandı. Güzel yazmıştı. Teşekkür etmek için telefon açtım ve beraber bir şeyler içmeyi önerdim. Kabul etmedi. Sesinden bir bahanesi olmadığını anladım ve ısrar etmedim. Kadınlar sıklıkla fikir değiştiriyordu bugünlerde. Onlar için bir gün var, diğer gün ise yoktunuz ve tersi için yapabileceğiniz bir şey yoktu.

Telefonu kapatıp bir sigara yaktım.

Bu sefer de bankacı işi bozmuştu sanırım.

*Çıplak ve Kadınlar Arasında kitabındaki bu öykünün yayını için Altın Bilek Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.