‘Bizim özgürlüğümüz, doğanın özgür bir şekilde kendi varlığını sürdürmesine bağlı.’

 

Doğaya yapılan kıyımlar, talanlar, nükleer felaketler, hayvanlara yönelik şiddet ve insanın insana zulmü… Dünya artık hepimizin fark ettiği üzere her geçen gün daha da yaşanmaz bir hal alıyor. Pek çok kişinin geleceğe dönük tasavvurunda bugünkü dünyadan eser yok. Artık kanıksadığımız, sıradan gördüğümüz bir durum olmaya başladı üstelik bu. Sıradanlaştırmamaya çalışan küçük bir gruba inat. Özcan Doğan Yeryüzünde Sesler kitabıyla bizlere umut kapılarını aralıyor. Bazen hayal etmek bile bir parça rahatlatıyor insanı. Bir umut, tüm olan bitene rağmen… Özcan Doğan ile Yeryüzünde Sesler üzerine konuştuk.

Öncelikle girişte de belirttiğim gibi gittikçe yaşanamayacak hale gelen dünyada Yeryüzünde Sesler, bir ses, bir umut olmaya çalışıyor diyebilir miyiz?
Umut da yoksa, elimizde başka şey kalmıyor. Haksızlığın, adaletsizliğin, şiddetin, sömürünün, ölümün, katliamın kol gezdiği şu zamanda bizi hayatta tutacak, devam etmemizi sağlayacak en güçlü dayanak, bir şeylerin mutlaka değişeceğine dair umudumuz değil mi?  Yeryüzünde Sesler bu umudun edebiyat sayesinde gerçekleşme hikâyesi diyebiliriz. Bir irade beyanı, “Yapabiliriz” demenin edebi bir yolu.

IMG_5759

Duvarın üstünde ölü bir denizatı, sokağın köşesinde görünüp kaybolan kutup ayısı, zehirli, tehlikeli yapışkan sıvılar, asit yağmurları… Kahramanımız gazeteci Memet, yolda bunları görüyor, yaşıyor ama pek de şaşırmıyor. Sizin de kitapta bahsettiğiniz gibi bazı filmler, bazı kitaplar düşünce olarak hazırladı belki de bizi böyle durumlara. Acaba bizler de artık en olmayacak şeyleri bile sıradan karşılar hale mi geldik? Kötüye, zararlıya böyle aşinalığımıza, her şeyi böyle kolayca kabullenmemize bir gönderi miydi Memet’in başına gelen bu durumlar?
Evet, yerinde bir tespit. Zaten bugünkü asıl sorunumuz da bu değil mi? Çoğunluğun sessizliği, görmezden gelmesi ve en kötüsü de korku yahut menfaat duygusuyla olup bitenlere razı olması. “Aman başıma bir şey gelmesin” ile “aman keyfim bozulmasın” arasında gidip geliyor insanlar. Romanın bahsettiğiniz bölümünde, Memet’in kısa bir yürüyüş sırasında yolda tanık oldukları veya yaşadıkları anlatılıyor. Ekolojik sorunlara dair klasik bir bilgi dökümü yapmak yerine, böyle alegorik bir anlatımı tercih ettim.  İlk anlarda Memet şaşkınlık ve üzüntü duyuyor; ama etrafındaki dünyadan ona da sirayet eden duyarsızlaşma, alışma, kanıksama, görmeme hastalığından o da nasibini alıyor zamanla.  Tabii bu Memet’ten ziyade, Memet üzerinden ötekileri yansıtan alegorik bir anlatım. Bugün yaşanan çevre felaketlerini, büyük ekolojik sorunları ve insanların tepkisini ya da tepkisizliğini Memet’in gözünden anlatıyor.

Memet’ten bahsetmişken diğer kahramanımız Romi’yi de analım. Romi bir nevi Dr. Watson, olayları çözmede yardımcı oluyor Memet’e. Romi Kürtçede batılılara verilen admış. Gerçek adını bilmediğimiz arkadaşına Memet neden Romi diyor, bir ilgisi var mı?
Romi ve Memet çok yakın iki arkadaş. Biri gazeteci, biri çevirmen ve her ikisi de serbest çalışıyor. Sık sık buluşan dostlar bunlar. Olayların başlamasıyla birlikte bu daha da sıklaşıyor ve başından sonuna bir fikir kovalamacası yaşayarak olayları anlamaya çalışıyorlar. Romi ismi Memet’in arkadaşına taktığı hayali bir isim. Bu ismin anlamı metindeki bir diyalogda geçiyor aslında. Herkesin bir ikizi var mıdır, esprisi etrafında dönen bir diyalog. Memet, dünyanın başka bir yerinde yaşayıp da arkadaşına benzeyen bir kişi hayal edip onun ismiyle sesleniyor arkadaşına. Sevdiği bir isim olduğu için Memet onu seçiyor. Romi’nin Kürtçe’de Batılılara verilen bir isim olduğunu şimdi sizden öğrendim. Ama Memet’in Romi ismiyle uzaklardaki birini kast etmesi ile Kürtçe’de “Batıda yaşayan” anlamına gelmesi güzel bir örtüşme olmuş; tümüyle tesadüf ama güzel gerçekten.

“Patlama denilince akla gelen yıkım, yaralanma ve ölüm görüntülerinin hiçbiri yoktu. Eksilen değil, artan bir şeyler vardı hep. Patlama yok etmiyor, tam tersine yaratıyordu…” Hikayede sayısı her geçen gün artan patlamalar var, gürültü var ama kimseye, hiçbir şeye zarar gelmiyor. Ve de her patlama sonunda yeni insanlar çıkıyor ortaya, çıplak, her şeyden habersiz. Patlama kötü bir his uyandırsa da kötü sonuçlanmaması ve ortaya çıkan yeni insanlar nasıl bir mesaj veriyor bize? Yeniden doğuş için iyi bir silkelenme mi gerek?
Romanda patlayan bombaların farklı anlamları var. Öncelikle bomba ve patlama gibi sözcüklerin çağrıştırdığı anlamları tersine çevirmek istedim. Artık korktuğumuz ve bize karşı olan değil, bizden yana ve beklediğimiz patlamalar bunlar. Bir insanlık patlaması. Bunu bekliyoruz bugün ve roman da bunu alegorik olarak gerçekleştiriyor. Romanda her patlamayla birlikte muhalifler güçleniyor; iktidar sahipleri ise korku ve çaresizlik içinde giderek küçülüyorlar; patlamalar onları tüketiyor. Yani bugünkü tablonun tam tersi yaşanıyor romanda.  Bombaların ikinci anlamı ise kaybettiğimiz insanlarla ilgili.  Bugüne dek türlü katliamlarla, bombalı saldırılarla, devlet şiddetiyle ve benzer sebeplerle sayısız insanımızı yitirdik. İşte kaybettiğimiz bu insanlar romanda patlamalarla dünyaya geri geliyorlar bir bakıma. Gerçek hayatta can verenler romanda yeniden hayat buluyor. Onlarla birlikte yüzbinlerce yeni insan çıkıp geliyor. Gelip büyük bir insanlık yürüyüşü başlatıyorlar; yeryüzü, insanlık ve tüm yaşam için.


Yeryüzünde sesler, yaşanan olaylar itibariyle paralel evrende geçiyor hissi uyandırıyor okurken…

Romanda zaman ve mekânın belirgin olmaması, başka bir yerde ve zamanda yaşanıyor izlenimi verebiliyor. Ama kahramanın ismi (Memet) ve romanın sonundaki meydan teması (Taksim’i düşünerek yazdım) anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu söylüyor.  Bir de zamansal boyut var. Romanda başkanlık sistemi gelmiş, nükleer santraller inşa edilmiş, vs. Bu da bizimkine paralel bir zaman yaratıyor görünürde. Aslında bunlar romana distopik bir boyut katan unsurlar. Zira biz yıllardır bu tartışmaları yaşıyoruz ülkede. Bugün geldiğimiz noktada başkanlık sisteminin eşiğindeyiz maalesef.

Bir bölümde edebiyat karşıtı bir grubun gösteriler yaptığını görüyoruz. Dünya artık bir hayli kötü bir hal almış olacak ki edebiyat da tabi son derece zararlı kalıyor böylesi bir ortamda. Edebiyatın da yok edilmesi artık dünyanın dibe vurması mı demek? Dibe vurmadan çıkılmaz ya hani bataklıktan, sonrasında patlamalar oluyor ve yeni bir kapı aralanıyor?
Edebiyatı protesto eden adamlar meselesinin de farklı anlamları var. Nasıl baktığınıza göre değişiyor diyebilirim. Burada birkaç anlamdan söz edebilirim. Birincisi, dediğiniz gibi, edebiyatı ve sanatı sakıncalı gören ve hatta zaman zaman yasaklayan zihniyete bir gönderme bu. Sanat gerçeği söyleme yollarından biri ve muktedirler hiçbir dönemde gerçeklerden hazzetmemiştir. Gerçeğin yerine koydukları yalanlarla dünyayı döndürmeye çalışırlar. Kitleleri peşinden sürüklemenin en etkili yolunun büyük yalanlar söylemek olduğunu biliyorlar. Sanat da o yalanı deşifre etmeye çalıştığı için, muktedirler sanattan hazzetmezler;  yalanı yıkan değil, yalanı destekleyen bir “sanat” istiyorlar, ama o zaten sanat olmuyor.  Sanatın içi boşaldığında zanaate dönüşüyor.  Bir diğer anlamı ise şöyle: Nihayetinde romanda anlatılan bir hikâyedir; gerçek sokaktadır; kitabı okuduktan sonra bu hikâyeyi bir kenara bırak ve sokağa çık diyor bir bakıma. Asıl hikâyen orada. Zaten romanda edebiyatı protesto edenler bile sokakta yaşanan gerçeğin içindeler, o büyük olayları yaşıyorlar, ondan kaçamıyorlar. Bir de bu protesto olayının absürt diyebileceğim bir boyutu var ki, oraya girip uzatmayalım hiç.

IMG_5763

“Nükleer santaller derhal kapatılacak!”
“Fosil yakıt tüketimine son verilecek!”
“Bazı ihtiyaçlar alternatif ve kolektif yöntemlerle karşılanacak!”
“Sera gazları, orman katliamları, zehirli atıklar, endüstriyel çiftlikler ve hayvanlara yönelik şiddet…”
Patlamaları üstlenen örgütün hükümetten öncelikli istekleri bunlardı. Daha sonraki aşamalarda kölelik, iş hayatı, çalışma koşulları, baskı ve sömürü, savaş politikaları, hapishaneler…vb istekler geliyor. Doğanın yaşanılır olmadığı bir yerde, insanların iyi koşullarda yaşamasının veya çalışmasının bir anlamı olmayacağını mı anlatmaya çalışıyor örgüt bize? Ve tabi siz? Kendinizi eko-anarşist olarak tanımlamışsınız. Bu bağlamda sizin de önceliğiniz doğa mı?
Yaşanacak bir dünya kalmamışsa iyi bir yaşam sürmemiz zaten olanaksız. Havanın, toprağın, suyun ölümcül derecede kirletildiği, doğal dengenin ve canlı çeşitliliğinin alt üst edildiği bir dünyada insanın ideal bir yaşam kurması mümkün mü? Yeryüzüne yönelik talan, ekolojik yıkım artık en önemli gündemlerimizden biri olmalı. Aksi taktirde, bu gidişle, o hep hayalini kurduğumuz eşitlikçi ve özgürlükçü dünyayı, o ideal dünyayı kurduğumuzda, yani beklediğimiz devrimi yaptığımızda, bir de bakacağız ki üzerinde yaşayacak bir dünya kalmamış. Yaşanmaz halde olan bir dünya 7 milyar insanı yaşatabilir mi? Kendimi eko-anarşist diye tanımlamamın nedeni de bu aslında. Meseleyi artık sadece insanlar arasında eşitliği ve özgürlüğü sağlamakla sınırlı görmüyorum. Bu bizim en büyük görevlerimizden biri, ama bizi kurtarmaya yetmeyecek. Bu yüzden, sadece insanlar üzerinde değil, tüm doğal yaşam üzerindeki yıkım ve tahakküme karşı mücadele etmek gerektiğine inanıyorum. Bu artık bir zorunluluk. Zira bizim özgürlüğümüz doğanın özgürlüğüne, yani insanın tahrip edici/yıkıcı müdahalesi olmadan doğanın özgür bir şekilde kendi varlığını sürdürmesine bağlı. Ve bunu yalnızca kendi iyiliğimiz için söylemiyorum. İnsan-merkezci bir şeyden söz etmiyorum. Kendi hakkımız gibi, doğanın da hakkını savunmak gerekir diyorum. Tüm canlıların doğal denge içindeki yaşam hakkını savunmalıyız. İnsanın yanında bir köpeğin, kedinin, kuşun,  kuzunun, balığın, ağacın, dağın taşın hakkını savunmalıyız. Kurtuluş mücadelesi yalnızca insanlarla sınırlı değil, olmamalıdır.

“…Zaten terör kavramının değiştiği bir dünyadayız artık. Siber-terörizm, eko-terörizm gibi durumları bugün yaşıyoruz. Bu olaylar ise yeni bir terör tanımına daha ihtiyaç yaratmıştır…” Patlamalar yaşanıyor ama en ufak bir zarar yok, insanlar ölmüyor. Sadece yeni insanlar çıkıyor ortaya, onların da kimseye zararı yok. Buna rağmen devlet, medya, gazeteciler, yorumcular durumu terör olarak tanımlama çabasında. Olura olmaza terör denmesi Memet’i yoruyor, sinirlendiriyor. Tabi bizleri de, çünkü günümüzde de böyle oluyor maalesef. Olura olmaza terör denmesine ne diyorsunuz?
Olura olmaza terör demek siyasi bir taktik tabii ki. Bu tarih boyunca böyle oldu zaten, kavramlar değişti sadece. Dünya çapındaki ekoloji mücadeleleri de bugün birçok ülkede terör eylemleri olarak görülüyor. Bizdeki iktidar da kendisine karşı olan herkese terörist demekte bir sakınca görmüyor. Terör ve terörist kirli kavramlar olduğundan herkesi onunla tanımlayıp mahkum etmek istiyor. Bu da kitlelere yönelik bir mesaj tabii. Zira bireylere değil, kitleye ihtiyacı var. Terörün kelime anlamı “korku”dur. Korku da insandaki en temel dürtülerden biri. İktidarlar terör tanımıyla insanların en temel dürtülerine sesleniyor, onu harekete geçiriyor.  Nerede sıkışan ve zorbalaşan bir iktidar varsa, orada bol bol terör ve terörist kelimelerini duyarız hep. Romanda olanlar da bundan farklı değil. Hükümet, yani muktedirler, baş edemedikleri bir sorunla karşı karşıya ve yaptığı ilk şey yaftalama ve mahkum etme. Bunun için de en kullanışlı ifadelere başvuruyor; terör, terörist, vs. Medya da bunun sözcülüğünü yapıyor tabii ki; iktidarın ideolojik araçlarından biri nihayetinde. Amaç kitleye bir “öcü” gösterip onu korkutmak ve yanına çekmek; kitlenin güvenlik kaygısını harekete geçirmek. Eski ve basit bir numara aslında.

IMG_5758

Yeryüzünde sesler sonunda açık bir kapı bırakıyor. Bu seslerin kimden çıktığını anlamadığımız gibi devamında neler olacağını da merak ediyoruz doğrusu. Devamını öğrenebilecek miyiz? Yoksa hayal gücümüze mi bıraktınız?
Seslerin arkasında Yeryüzü Kurtuluş Hareketi’nin olduğunu biliyoruz. Romanın sonunda Hareket’in bizzat kendini somut olarak göstermesini bekliyor insanlar;  birilerinin çıkıp “işte biz geldik, biz yaptık” demesini. Elbette bir şekilde Hareket kendini gösterecek ve işe başlayacaktır mutlaka; romanın kendi gerçekliği itibariyle bu böyle. Burada romanın sonuyla ilgili çok farklı yorumlar yapılabilir; her okur sonrasını kendince hayal edebilir. O yorumlardan biri de şu olabilir tabii: Memet ve Romi’nin diyalogu bu konuda bir şeyler anlatıyor sanırım. Bir kurtarıcı beklemeyelim, biz buradayız artık, biz yapacağız, diyorlar. Meydanda toplanan kalabalığı artık inisiyatifi ele almaya çağırıyorlar bir bakıma. Romanın sonunu böyle yorumlamak da mümkün, başka şekilde de. Hikâyenin sonunda başka bir ülkede büyük bir patlama oluyor ve roman orada bitiyor. Bu da ülkeden çıkarak dünyaya yayılan bir mücadeleye işaret ediyor.

Son olarak bize yaptıklarınızdan, yazmayı planladıklarınızdan söz eder misiniz?
Yaklaşık bir yıldır üzerinde çalıştığım bir öykü dosyası var. Ara sıra okuyup ufak müdahaleler yapmaya devam ediyorum; bekleyip iyice pişsin diyorum. Bunun dışında yazmak istediğim çok şey var; küçük notlar halinde duruyorlar bir yerlerde. Bunlar öykü mü, uzun öykü mü yoksa roman mı olacak, şu an belli değil tabii. Öykü ağırlıkta gerçi, ama yazınca göreceğiz artık.

Yeryüzünde Sesler/ Yazar: Özcan DOĞAN  / NotaBene Yayınları / Roman / Editör: Sibel ÖZ / Dizgi : Ulaş AKYOL / Kapak Tasarımı: Erkal TÜLEK / 1. Basım: Ocak 2017 / 136 Sayfa

Özcan DOĞAN, çevirmen, redaktör, yazar. 1981 yılında doğdu. Hacettepe Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Notos, Birgün Pazar, Özgür Edebiyat, Öykü Gazetesi, Peyniraltı Edebiyatı, Sarnıç, Kül Öykü, Edebiyathaber, Lacivert, Kirpi Şiir, Yasakmeyve gibi dergilerde öykü, şiir ve yazıları yayımlandı. Bay How Ne Yapmalı? ve Kendime İyi Geceler adlı iki öykü kitabı, Ayakları Pürdikkat Refakatçi Haydutlar adlı bir romanı var.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.