‘Beni tetikleyen gerçek dünyanın bende yarattığı tüm sıkışmışlık hissi idi.’

 

Yangın, alegorik bir roman. Baştan sona “yangın” imgesiyle örülmüş. Bütün alegorik yapıtlarda olduğu gibi simgeler gerçek yaşama tekabül ediyor. Yangın’ı etkileyici kılan da bu. Romanı şu sözler özetliyor: “Renkler yok olmuş… Bunca zamanda böyle hızlı bir çöküş… Toprak kurumaktan taşlaşmış, ağaçların tutamadığı rüzgârlar toprağa çarptıkça delikler açmış dağlarda irili ufaklı. Kum her yer kum…” Bu yüzden, yok oluşun ve yok oluşa karşı çıkışın romanı da denebilir Yangın’a. Romanın yazarı Özge Sarıoğlu ile konuştuk.

Bütünüyle gerçek dışı bir dünya kurmuşsunuz romanınızda. Ama bir yandan da bütünüyle gerçek bir dünya. Yazarken sizde ağır basan hangisiydi, gerçek mi gerçek dışı mı?
Beni tetikleyen gerçek dünyanın bende yarattığı tüm sıkışmışlık hissi idi, dolayısıyla gerçek dünyaya dair başladım ama onu olduğu gibi değil de içimde yarattığı bu sıkışmışlığı dökmek için, bende yarattığı gerçek dışı duygular ve benzetmelerle yazmaya başladım. Ve yazdıkça bir de baktım, giderek gerçek dışı bir dünya oluşturmaya başlamışım. Böylece o dünya beni içine çekti ve o saatten sonra bu gerçek dışı dünyaya daldım tümüyle.

Dünyada “düzen” dediğimiz bir yangından mı ibaret?
Hobbes’un “insan insanın kurdudur” sözüne inananlardanım ben. Dolayısıyla eğer düzen bu kötücüllüğü kısıtlamak üzerine sistemler kurgulayamıyorsa, düzen olmuyor, yangın çıkıyor diye düşünüyorum.

Romanınızda “göç” ve “göçmenlik” kavramları da önemli bir yer tutuyor. Neden bu kadar önemli sizin için bu iki kavram?
Göçmenlik her gün üstüne düşündüğüm bir kavram değil aslında. Ama insanlığa dair ne zaman utansak ya da bıksak, usansak, “gidelim buralardan” deriz ya… Peki gidince, gittiğiniz yerde oralı olmayıp göçmen olduğunuzda ne olacak? Bu bence “gidelim buralardan” cümlesini çok kolay söylesek de bir türlü gidemememize yol açan bir kaygıyı barındırıyor içinde. Ve bu çelişki, işte bu, benim için, üstüne düşünmeye değer bir şey…


Birer karakter olarak “Cübbeliler” var romanda. Cübbeliler toplumdaki hiyerarşik yapıyı mı temsil ediyor?
Cübbeliler sıradan birer vatandaş olmayan, birbirleriyle tam bir hiyerarşik yapıları da olmayan, devletin içinde farklı farklı yerleri olan birer kimlik. Bana sorarsanız bu nedenle hem yangında daha korunaklılar hem de bir yandan kaybedecek daha çok şeyleri var!

“Cübbelilerin renkleri hayatta oynadıkları role göre değişiyor, renkler açıktan koyuya gittikçe toplumdaki rolleri sertleşiyor.”deniyor. Ancak mavi cübbeli baba, kızlarına beklenmedik biçimde anlayışlı davranıyor. Toplumsal yaşam ile özel yaşam arasındaki rollerde bölünmeler olabilir mi böyle?
Olmaz mı?! Özel yaşamında sevgi dolu olup, iş yaşamında hırslarını bürünen ne çok insan var! Ya da tersten bakmak da mümkün, aslında insanları toplum ya da grup olarak sınıflandırmayıp insan ve birey olarak gördüğümüz durumlarda önyargılarımız çürüyebiliyor ve o zaman toplumdaki sertliğimizi kırabiliyoruz.

“Kızıl Sakallı Adam” “iyi”yi arıyor. O bir nev-i romanın baş kahramanı, her şeyi o başlatıyor. Kitapta Kızıl Sakallı Adam’ı anlatıcıdan dinliyoruz. Bir de siz “Özge Sarıoğlu” olarak anlatır mısınız “Kızıl Sakallı Adam”ı ?
Kızıl Sakallı Adam romanın sağduyusu benim için. Yeğen ise kıvılcımı. İkisi de bir şeyleri değiştirmeye çabalıyor ama yolları hep birbirinin tersinden… Sağduyu kulağa çok daha doğru geliyor genelde, fakat Picasso’nun dediği bir cümle var hani “Sağduyu yaratıcılığın baş düşmanıdır” diye… Peki öyleyse yangının döngüsünü kırmak acaba hangisiyle mümkün olabilir? Bu çelişkili seçim, her konuda her tür çözüm arayışımızda önümüze geliyor. Sanırım ondan, her iki karakteri de anlatmaktan, onların fikirlerini çarpıştırmaktan çok keyif aldım.

Yol masallarının ikincisinde “denge küresi” kırılıverir. Denge küresi onarılacak mı sizce, böyle bir şansımız olacak mı?
Emin değilim, pek umutlu da değilim. Bir de bence onarılsa bile kırıklarının izleri daima üstünde kalacak.

Kitapta Estaban avcıyı öldürdüğü anda yeni avcı olduğunu ilan ediyor. Son zamanlarda sıkça duyduğumuz bir söylem “vesayetin el değiştirmesi”. Sizin cümleleriniz ve kitabınız bende şu düşünceyi oluşturdu. Vesayet el değiştirip duracak. Birileri iktidarı, gücü ele geçirdikçe tüfeği öbürüne doğrultacak. Böyle oluyor, böyle mi olacak sizce de?
Bence çoğunlukla bugün böyle oluyor ama tümüyle ve daima böyle olması gerekmiyor. Bana göre, sorunumuz ortak amaçlarımızın yokluğu. O yüzden savaşan toplumlar düşmana karşı organize iken barışlarda her kafadan farklı ses çıkıyor. İnsanların kendilerinin dışında bir amaçları olmadığında, herkes öncelikle kendisini düşünüyor, kendisine göre yontuyor her şeyi. İktidardakiler için de böyle. Ortak hedeflerle yola çıkıp iktidar oluyorlar, zaman geçtikçe ve hedeflere varıldıkça her kafadan bir ses çıkmaya, herkes kendi işine geleni talep etmeye ve topluma dayatmaya başlıyor.

image6

Bir de kıskançlık meselesi var dikkatimi çeken. Bu yangından kaçış mücadelesi içinde kadın karakter kendisini küçük kıskançlıklar içinde yakalar. Bu kıskançlık hareketlerine yön verecek kadar güçlü değildir ama vardır işte. Bitmeyecek mi birbirimize duyduğumuz kıskançlıklar, bitmeli mi?
Kıskançlığın çok insani bir şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden keşke bitse ama bence hiç bitmeyecek. Önemli olan, onu dizginleyip dizginleyemediğimiz.

Biraz da yazıyla ilişkinizi konuşsak… Bazı yazarlar yazıyla her gün iç içe yaşar, çok hızlı üretirler. Bazıları ise daha uzun araştırır ve daha seyrek yazmayı tercih ederler. Siz hangisine daha yakınsınız?
Ben sanırım daha ziyade ikincisine yakınım. Çok uzun uzadıya araştırma yaptığımdan değil, ama her günüm de yazıyla uğraşarak geçmiyor. Genelde farkında olmadan dolduruyorum heybemi. Sonra bir anda bir itki geliyor ve oturup yazıyorum. Yangın’a kadar hep kısa hikâyeler yazdım ve hâlâ da devam ediyorum yazmaya. Hatta Yangın’ın kendisi bile öncelikle roman olarak başlamadı. Hikâye yazar gibi başladım. Sonra sonra, dünyası oluştukça romana dönüştü.

Yeni çalışmalarınız var mı?
Roman anlamında soruyorsanız, aklımda bir proje var ama bu sefer yoğun bir araştırma yapmam gerekiyor. O nedenle ne zaman kendimi hazır hissedeceğimi ve yazmaya başlayabileceğimi çok öngöremiyorum. Ama hikâyeler devam edecek. Zaten bugün de hikâyelerimi, kitaplaşacak kadar çoğalmalarını beklemeden, sıcağı sıcağına blogumda yayınlıyorum, aynı şekilde de yayınlamaya devam edeceğim.

Yangın / Yazar: Özge Sarıoğlu / Roman / İletişim Yayınları / 1. Baskı Aralık 2014 / 192 Sayfa

Özge Sarıoğlu; 1979 Ankara doğumlu. TED Ankara Koleji’nin ardından ODTÜ İşletme Bölümü’nü bitirdi. İstanbul’da yaşamaya ve öykülerini dönem dönem altzine.net ve kişisel blogu www.diger-yarim.blogspot.com’da yayınlamaya devam ediyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.