Özgürlük – Zygmunt Bauman

 

“Özgürlük üzerine yapılan çoğu akademik tartışma özgürlüğe ya felsefi bir kavram ya da politik ideolojinin bir öğretisi olarak yaklaşır. Oysa bu kitapta özgürlük bir fikir ya da önerme olarak değil, toplumsal bir ilişki olarak analiz ediliyor. Böyle görüldüğünde özgürlük, göreceli doğasını açığa çıkarır: Tarih boyunca, özgürlük ya üstün ya da zayıf güçler karşısında deneyimlenen bir ayrıcalıktır. En nihayetinde, sosyolojinin kendisi, modern toplumun, yani üyelerinin kendi güdüleriyle davranmaları beklenen ve eylemlerinden sorumlu tutulan, özgür failleri “bireyleştiren” toplumun bir bilimi olarak gelişmiştir. Dolayısıyla sosyoloji insan eylemlerinin özgür ve gönüllü doğasına bir araştırma konusu değil, bir varsayım olarak yaklaşma eğilimindedir. Kitap bu eğilimden sapar. “Özgür failler”in toplumsal üretiminin yanı sıra, sistemle bütünleşme ve toplumsal kontrol meseleleri arasındaki yakın ilişkiyi keşfeder. Kitabın merkezi önermesi, modern toplumun çağdaş tüketici evresinde, toplum üyelerinin çoğunluğu için toplumsal kontrol yöntemi olarak “baskılama”nın yerini “baştan çıkarma”nın aldığıdır. Bununla birlikte, tüketici özgürlüğü daha önceki bir aşamada emeğin kapladığı yere taşınır: Sistemsel yeniden üretim, toplumsal bütünleşme ve bireysel eylem arasında bir odak merkezi haline gelir. Bize benzer toplumlar, özgürlüğün sorunsalları ve savaş alanları, üretim alanından tüketim alanına kayar; bireysel özgürlük her şeyden önce tüketicinin özgürlüğünden oluşur. Etkili bir pazarın varlığına bağlanır ve karşılığında bu pazarın varlık koşullarını temin eder.” Özgürlük’ten Özgürlüğün Getirileri ve Bedelleri başlıklı bölümü sunuyoruz.

Özgürlüğün Getirileri ve Bedelleri

Özgürlük arzusu, baskının deneyimlenmesiyle; yani kişinin rızasının olmadığı bir şeyi yapmaktan kaçamaması (en azından talep edilene razı olmaktan daha tatsız bir cezaya maruz kalmadan yapmaktan kaçamaması) ya da tam aksine yapmayı istediği bir şeyi yapamaması (en azından eylemi gerçekleştirememiş olmaktan daha tatsız bir cezaya maruz kalmadan yapamaması) hissiyle birlikte gelir.

Kişi bazen baskının kaynağını tanıdığı, doğrudan iletişimde bulunduğu insanlarda konumlandırır. Başta “kamusal yaşam”ın kullanışsız kurallarından ve resmiyetinden kaçarak, silahlarını bir kenara koyup rahatlıkla gerçek duygularını açığa vurma umuduyla oluşturduğu ya da katıldığı küçük, samimi gruplar kısa sürede kendi çapında birer baskı kaynağına dönüşebilir. Barrington Moore Jr. şöyle der:

Samimi gruplar hatta âşık çiftler arasındaki yaygın deneyim gösteriyor ki dostane sıcaklık zamanla yüksek gerilimli düşmanlığa dönüşebilir. Koruma, baskıya dönüşebilir. Bu dönüşümün bir nedeni katıksız can sıkıntısı ve doymuşluktur. Bir diğeri ise… işbirliğine dayalı ilişkilerin çöküşüdür.

Karmaşık ve işlevsel olarak bölünmüş toplumumuzda yalnızca samimi grupların ve çiftlerin sunabildiği “dostane sıcaklığa” duyulan ihtiyaç, muhtemelen eskisinden bile daha kuvvetlidir. Bununla birlikte, böyle grupların yeni ve kötü niyetli birer baskı kaynağına dönüşmesi ihtimali de aynı şekilde kuvvetlenmiştir. Gruplar karşılanması neredeyse imkânsız ve boşa çıktığında karşılıklı suçlamaya sebebiyet veren beklentilerle aşırı yüklenmiştir. Nicklas Luhmann daha önce alıntılanan çalışmasında, çağdaş samimiyetin böylesi aşırı yüklenme halinin izini, insanların artık bireysel kimlik onayını ve “toplumsal doğrulamayı” seven/sevilen partnerde aradıkları gerçeğine kadar sürmüştür.

Diğer durumlarda baskı deneyimi dağılmış, sabit bir yere “demirlenemeyen” ve kaynağı belirsiz olabilir. Kişi haksızlığa uğradığı hissine sahiptir fakat anonim bir “onlar”dan (yalnızca kişinin bilgisizliğinin kabul görmesi için tayin edilen) başka suçlayacak birini göremez. John Lachs, apaçık bir kabahatin suçlularını tespit etmenin bu bilindik zorluğunu, “eylemin dolayımlanması”yla yani çok boyutlu ve özenle arıtılmış işbölümüne sahip karmaşık bir toplumda çoğu eylem girişiminin ve fiili edimlerinin nadiren tek bir kişide kesiştiği gerçeğiyle açıklar. Komut ile icrası arasında, tasarım ile uygulama arasında uzun bir toplumsal mesafe vardır: her biri katıldığı faaliyetin başlangıçtaki amacı ve nihai hedefi hakkında yalnızca belli belirsiz bir bilgiye sahip sayısız insanla dolu bir mesafe. Norbert Elias’a göre “dolayımlanmış eylem”i düşünmenin alternatif bir yolu da modern toplumumuza karakterini veren “genişletilmiş bağımlılıklar zinciri” üzerinden olacaktır:

Dikkat çekici olan şey, yanlış eylemleri ya da apaçık adaletsizlikleri gördüğümüzde, onları tanıyabilmemizdir. Bizi şaşırtan, her birimiz yalnızca zararsız eylemlerde bulunurken tüm bunların nasıl meydana geldiğidir. Hepimizin tiksindiği bu korkunçlukları açıklamak için kurulmuş tezgâhlar ve suçlayacak birilerini ararız. Tüm bunları planlayan ya da bunlara neden olan bir kişi ya da grubun olmadığı fikrini kabullenmek zor gelir.

Hevesli uğraşımıza rağmen suçu “kişileştirme”yi her başaramadığımızda, toplumsal baskıdan; yani toplumun kendi varoluşu sonucu kaçınılmaz, doğal bir gereklilik (ona yönelik bir şey yapma niyetimiz olmadığında) ya da kusurlu düzenlenmiş bir toplumun sonucu (hâlâ ondan kurtulma umudumuz olduğunda) olarak doğan bir baskıdan bahsetme eğiliminde oluruz.

Kişi baskı hissini nasıl açıklarsa açıklasın, bu hissin kökleri her zaman kendi niyetleri (ya da kendi niyeti olarak deneyimledikleri) ile onlara etkime olanakları arasındaki çarpışmada yatar. Böyle bir çarpışma, içinde yaşayan hemen hemen herkesin, sürekli olarak daha geniş bir toplumun yarı özerk işlevsel sektörlerinden gelen, koordine edilmemiş ve çoğunlukla tutarsız talep ve baskılara, bunların karşılıklı örtüşmeyen değerlendirmelerine maruz kalma suretiyle “toplumsal olarak yerinden edilen” bir toplumdan beklenmesi gerekendir. Paradoksal olarak toplum, işlevsel farklılaşması sayesinde bireye çok fazla seçenek bırakıp onu gerçekten “özgür” bir birey yaparken, aynı toplum büyük ölçekte baskı deneyiminin de sorumlusudur.

Baskı deneyimi yaygınlaştığında özgürlük dürtüsü de onunla birlikte yaygınlaşır. Özgürlüğün anlamı, baskının karşılığı olarak; yani o an en yoğun haliyle hissedilen isteği en acılı şekilde engelleyen şu ya da bu kısıtlamanın ortadan kaldırılması olarak düşünüldüğü sürece nettir. Özgürlüğü olumlu anlamıyla yani sürekli bir durum olarak gözümüzde canlandırmak daha güçtür. Bunu yapmaya yönelik çabaların tümü, daima hiçbir ikna edici çözümü bulunamamış çelişkilere yol açar.

“Tam özgürlük” yalnızca tek başınalık durumunda, yani diğer insanlarla iletişime geçmekten bütünüyle kaçınma yoluyla (uygulanamıyor da olsa) hayal edilebilir. Böylesi bir durum teoride bile savunulamaz. İlk olarak, toplumsal bağlardan özgürleşmek, “özgür” kişiyi doğanın ezici üstünlükleri karşısında yalnız bırakır; diğer insanlar, istenmeyen taleplerin kaynağı olarak her ne kadar zararlı ve rahatsız edici olsalar da aynı zamanda yokluklarında tüm fiziksel sağ kalma çabalarının kötü sonuçlanacağı kaynaklardır. İkinci olarak, kişinin seçimlerinin onaylandığı ve eylemlerinin anlam kazandığı yer, diğer insanlarla kurduğu iletişimdedir. Kişinin amaçları ne kadar kişisel görünürse görünsün, onlar her seferinde yeni baştan icat edilmek yerine basitçe ödünç alınır ya da en azından bazı toplumsal gruplaşmaların rızasıyla geçmişe bakarak anlamlandırılır (rıza göstermeyi reddetmelerine rağmen sorgulanan amaca bağlılık göstermek ise toplumsal açıdan bir delilik vakası olarak sınıflandırılır). Bu nedenle, insan topluluğundan ısrarcı bir şekilde ayrılmak, korunmasızlık ve artan belirsizlik denilen ikiz lanetleri içerir: Bunlardan her ikisi de özgürlüğün hayal edebildiğimiz tüm kazanımlarını kayba dönüştürmeye yeterlidir.

Eğer tam özgürlük, yaşanan bir deneyim olmaktan çok zihinsel bir deneyse “mahremiyet” adı altında daha fazla seyreltilmiş formdaki bir özgürlük uygulanır. Mahremiyet, diğer insanların (bireyler ya da bazı insan-üstü otoritelerin failleri olarak) belirli yerlere, belirli zamanlarda ya da belirli faaliyetler süresince izinsiz girişlerine karşı çıkma hakkıdır. Mahremiyetin keyfini sürerken birey “gözlerden uzak”, yani izlenmediğinden emin olabilir ve bu yüzden ayıplanma kaygısı yaşamadan meşgul olmak istediği ne varsa onunla meşgul olabilir. Mahremiyet taraflı bir kural olarak kesintili, belirli yerler ve yaşamın seçilmiş yönleriyle sınırlanmıştır. Belirli sınırların ötesinde yalnızlığa dönüşebilir ve bu yüzden hayali “tam” özgürlüğün bazı korkularını tadımlık sunar. Mahremiyet, içine girip çıkmakta özgür olduğumuz sürece, topluma entegreolduğumuz dönemler arası bir mola, yani tercihen kendi belirlediğimiz bir zamana sabitlenebilen bir ara dönem olarak kaldığı sürece, toplumsal baskıların panzehri olma işlevini en iyi şekilde yerine getirir.

Mahremiyet kelimenin tam manasıyla masraflıdır. Bazı insanlar zorla ondan mahrum bırakılır ve dolayısıyla tıpkı Bentham’ın panoptikonundaki mahkûmlar gibi dışsal kontrollerin acımasız tetikteliğine maruz kalırlar; hapishaneler, askeri koğuşlar, hastaneler, akıl hastaneleri, okullar gibi kurumların hepsinde mahremiyetin engellenmesi, belirlenmiş amaçlara hizmet etmek için uygulanan teknikler arasında büyük önem taşır. Baskıyla desteklenmiş yasaklamaların yokluğu yine de mahremiyetin özgürce ulaşılabilir olduğu anlamına gelmez. Mahremiyet özel odalar, etrafı çevrili bahçeler, gizli mekânlar, davetsiz misafirlere karşı korunan ormanlar gibi sadece kişisel kullanım için işaretlenmiş; “izinsiz girilmek”ten etkili bir şekilde korunan yerleri, yani “sığınaklar”ı (Orest Ranum ) gereksinir. Böyle yerlere erişim her zaman bir ayrıcalık ve lüks konusudur; yalnızca zengin ve güçlü olanlar mahremiyeti gerçekten her an ulaşılabilir bir seçenek olarak varsayabilir. Geri kalanlar için mahremiyet uygulanabilir bir sav olsa bile şüpheli, uzak bir hedef; başka bir deyişle yorucu çaba ve özveri gerektiren bir amaçtır.

Mahremiyet aynı zamanda karşılığında feda edilmek zorunda kalınan diğer kişisel gereksinimler açısından da masraflıdır. En önemlisi, mahremiyet toplumsal ilişkinin en azından geçici olarak durdurulmasını gereksinir; kişinin hayallerini, kaygılarını ya da korkularını paylaşacak, yardımına koşacak ya da onu koruyacak hiç kimse yoktur. Mahremiyete yalnızca, diğerlerinin refakatine, onlarla düşünce ve amaçlarını paylaşma olanağına geri dönmenin her zaman mümkün olduğu umudu sayesinde katlanılabilir. Her türden iletişime bir bedel olarak iliştirilen bu baskının öznel masrafları, mahremiyetin uzunluğuyla ters orantılı olma eğilimindedir.

Yukarıdaki değerlendirmeden çıkan genel resimlerden biri müphemliğe aittir. Baskıya duyulan nefret yalnızlık korkusuyla dengelenir; çevreye uyma [conformity] dayatmasına duyulan hoşnutsuzluk, kişinin başkalarıyla paylaşamadığı sorumluluğun getireceği endişe tarafından sıfırlanma eğilimindedir. Özgürlüğün tabiatında var olan ikircimliğe öteki taraftan bakan George Balandier, onun baskıcı gücün aynı derecede kalıcı müphemliğiyle olan yakınlığına dikkat çeker. Güç, deyim yerindeyse, “özgürlükten özgürleşmeyi” teklif eder: O, genellikle istenenden daha riskli ve dolayısıyla daima can sıkıcı olan tercih sorumluluğundan kurtuluşu getirir. Özellikle de baskıcı ve hatta etkili bir biçimde baskıcı olabileceğinden dolayı güç, nizamın garantisi sayılıp düzen ve emniyet olarak deneyimlenebilir. Sırf bu nedenle, her ne kadar ona, tartışmalı konuların kişinin aleyhinde çözüldüğü özel bir tür düzen koruyucusu olduğu gerekçesiyle kızılıyorsa da o kabullenilmeye yatkındır. Kabullenme ve meydan okuma, kişinin güce yönelik tavrında sadece değişimli olarak değil, çoğu zaman kişinin özgürlüğe takındığı tavırdaki gibi güçle ilişkilerinde de zorla harmanlanarak yer alır. İster geleneğe ister bürokratik akılcılığa uyum sağlıyor olsun, tüm siyasi rejimler bu müphemliği açığa vurur.

Biri özgürlük deneyimiyle diğeri ise bir grubun tüm üyelerinin bağlı olduğu kısıtlamalarla ilişkili, iki müphemlik örneği sürekli olarak topluluk rüyasını yaratır. Bu topluluk, tarihçilerin ve antropologların bildiği (Mary Douglas’ın kesin yargısına göre, “küçük ölçekli toplumlar, topluluğun idealize edilmiş görüntüsüne bir örnek teşkil etmez” ) gerçek herhangi bir topluluğa benzemeyen, adeta özel bir tür topluluktur. Özgürlüğün rahatsız edici müphemliğinin doğurduğu ve beslediği hayal, yalnızlık korkusunu ve baskı dehşetini aynı anda ortadan kaldıran, tatsız iki aşırı ucu basitçe “dengelemek” yerine etkili bir şekilde temelli ortadan kaldıran, deyim yerindeyse hiçbir bedel ödenmeden hem özgürlüğün hem birlikteliğin aynı anda tadına varıldığı bir topluluktur. Hayali kurulan böyle topluluklar, günlük yaşamın gerçekliğinde her zaman karşılaşılan ama hiçbir zaman kesin olarak çözülmeyen çelişki için aldatıcı bir çözüm işlevi görür. Böyle hayaller sıklıkla nostaljinin tezahürleri olarak yanlış yorumlanır ve ardından tarihsel kusurluluk bahanesiyle işine son verilir. Ne var ki bu hayallerin kökleri mevcut gerçekliğin içine sıkıca tutunmuştur ve tam da bu yüzden hayali topluluklar, modern toplumsal yaşamın içinde gömülmüş son derece gerçek çelişkileri daha iyi anlamamıza neden olur.

Sıklıkla anlaşmazlık içinde olmalarına rağmen birbirinden ayrılmayan özgürlük gereksinimi ile toplumsal etkileşim gereksinimi, insan durumunun sabit bir özelliği gibi görünür. Kabaca söylemek gerekirse, ikisinden birinin hissettirdiği keskinlik, diğerinin yerine getirilme ya da aşılma derecesine bağlıdır. Aralarındaki denge bir tarihsel devirden diğerine ya da bir toplumdan diğerine hareket ettikçe değişir. Kapitalist devrim, popüler hayal gücünü, papazların ve kurumların bıktırıcı müdahaleleri ve rütbe adaletsizliğinden özgürleşme hayaliyle kışkırtır. Çoğu insan böyle kısıtlamaların kırılışı ve terk edilişiyle, özgürlüğün kişinin kendi kaynaklarına dayanması gerekliliğini anlar ki bu, kişi dayanabileceği kaynaklara sahip olduğu sürece uygundur. Çoğuları için güçlü yetki bir kez daha bir öncelik haline gelir ve kafası karışmış olana sağlam bir miktar yasa, düzen ve kesinliğin sözünü veren muhtemel bir diktatör, geniş ölçüde duyulma ve arzuyla dinlenme fırsatı yakalar.

İçinde yaşadığımız türde bir toplumda sarkaç hangi yöne doğru hareket etme eğilimindedir? Özgürlüğü mü yoksa komünal birlikteliği mi daha çok özleriz? Toplumumuz, varlık ve toplumsal saygınlık peşinde koşma özgürlüğüyle, serbest rekabeti ve durmadan büyüyen çeşitlilikteki tüketici seçenekleriyle kişinin arzuladığı tüm özgürlüğü sağlar mı? Öteki gereksinimin, yani komünal desteğin tatmini hâlâ toplumsal ajandada kalan son görev midir?

Bu sorunun anlaşılır bir cevabını bulmak kolay değildir, doğruluğunu ispatlamak ise daha da zordur. Bilişsel algıda güç algılanan kaymalar (hayatın yüzleri ya da durumlarına odaklanılan insanların kategorileri arasında) geniş ölçüde çeşitli görüşlere yol açabilir. Birçok gözlemci, haklı olarak kapitalizmin, özellikle tüketici safhasında, çoğu insanın aklını, iradesini ve değerlendirmesini daha önce hiç duyulmamış bir derecede (örneğin Bryan S. Turner’ın bireysel özgürlüğün iyileştirilmesinde tüketici tercihinin rolü üzerine yaptığı yorumla karşılaştırıldığında) kullanma ihtimalini açığa çıkardığına dikkat çeker. Diğerleri, eşit derecede haklı olarak, bireysel yaşam üzerine uygulanan toplumsal kontrolün, bilgi teknolojisindeki olağanüstü ilerlemeler, sözümona “ilgili meslekler” ve doğrusu “toplumsal Taylorizm”in yeni bir sürümü tarafından mümkün kılınmış muazzam gelişiminin, bu kez tüketici davranışını hedeflediğini vurgular. Robins ve Webster’in çalışmasından yapılan aşağıdaki alıntı, bu görüşün dengeli ve ılımlı bir ifadesidir:

yaşam alanları geçmişe (açlık, baskı ve doğanın tahakkümünün başlıca kontrol aracı olduğu zamanlara) göre daha bilinçli ve daha sistemli düzenlenir ve daha kararlı idare edilir hale gelmiş; insanların arzu, istek, güdü ve eylemlerini tahmin etmek, yönetmek ve bunlardan fayda sağlamak daha da kolaylaşmıştır. Kanımızca kontrol toplumsal ilişkilerle eskisinden daha çok bütünleşmiştir ve o ters ya da hoşa gitmeyen bir form almamış olsa da eskisinden daha kapsamlıdır, öyle ki rutinden ve işin tahmin edilebilir alanından hobilere, tatillere, fantezilere vb kaçma çabaları bile genellikle paketlenir ve senaryolaştırılır.

Yakın tarihli analizlerde bir nebze ayrılmış duran bir akım, çağdaş toplumun ürettiği küresel özgürlük ve tutsaklık miktarıyla, bu toplumun sunabileceği özgürlüğün değişen karakteriyle ilgilendiği kadar ilgilenmez. Okurun önceki bölümden hatırlayacağı gibi özgürlüğün modern sürümü, bireysellik ve kapitalizmle olan yakın birlikteliğiyle dikkat çeker fakat artık hızla yok olduğu ilan edilen bağ da tam olarak budur. Toplumumuzun içinde hangi özgürlüğü bulursak bulalım –söylendiğine göre– o, kesinlikle, onun modern zamanların ve kapitalist toplumun doğuşundan beri en belirgin şekilde somutlaşması olduğunu düşündüğümüz, kendinden çok emin, bağımsız , egemen birey biçimini kesinlikle almayacaktır. Bu nedenle Abercrombie, Hill ve Turner şunu ortaya koyar: “Bireycilik ve kapitalizm artık birbirlerine hizmet etmiyor. Kapitalizm bireyciliği aşıyor ve artık eskiden olduğu kadar onun tarafından şekillendirilmiyor. Doğrusu istenirse modern dünyadaki bireyciliğin kapitalizm için işlevsiz olabileceğine dair işaretler var.” Ardından şu sonuca varırlar: “Özgürlük alanında ilerleyici bir erozyon ve karşılığında özel yaşamın bırakıldığı noktaya doğru bir geri çekilme vardır.”

Norbert Elias, bilindik bir hipotezi hecelemek yerine, kapitalizm ile “egemen birey” arasındaki bu ilerleyici ayrılığı kaçınılmaz olarak tarif eden bir teori geliştirmiştir. Aslında ikincinin hayatta kalması eğer birinciyi tanımlayan prensip (“serbest rekabet”) vasıfsız bir şekilde uygulanırsa imkânsızdır. Bu, cömert tarihsel delillerin derin bir analiziyle temellenen ve kusursuz mantıkla geliştirilen güçlü bir teoridir.

Elias’ın teorisinin en önemli kavramları “eleme yarışı” ve “tekel işlev”dir. Temelde feodal dağılımdan mutlakçı anlayışa geçişin nedenini açıklamak için geliştirilmiş olmasına rağmen, yüksek seviyede bir genellemenin içinde yer bulmuştur. Nihai sonuç, birbiriyle serbest rekabet halindeki bağımsız birkaç birimin oluşturduğu bir tasvirin içsel mantığına dayanarak açıklanır:

görece eşit boyutlarda güç ve mülkiyet birimlerinden oluşan bir toplumda, şiddetli rekabetçi baskılar altında birtakım birimler diğerlerine oranla genişlemeye ve nihayetinde tekelleşmeye yönelir… Nispeten fazla sayıda güç sahibi birimi barındırdığından dolayı rekabet halinde olduğu insan tasviri, bu denge durumundan (birçoğu, diğer birçoğu tarafından dengelenen; nispeten özgür bir rekabet) sapma ve içinde gittikçe daha az birimin rekabet edebildiği farklı bir duruma yaklaşma eğilimi gösterir…

Bu hareket sırasında yakalanmış insan tasviri, dengeleyici önlemler alınmadığı takdirde tüm fırsatların kontrol altına alındığı bir duruma yaklaşacaktır… Açık imkânlara sahip bir sistem, kapalı imkânlara sahip bir sistem halini alır…

Giderek artan sayıdaki güç olanakları, bir dizi eleme yarışı yoluyla, giderek azalan sayıda insanın elinde birikme eğilimindedir.

Yarışı kaybedenlerin birçoğu, artık kazanan bir avuç insanın hizmetçisi haline gelir. Yani tasvir her ne kadar kendini oluşturan birimlerinin mükemmel eşitliğiyle başlamış olsa da (ki pratikte durum hiçbir zaman böyle değildir) en sonunda kaçınılmaz olarak birtakım az sayıda güç sahibi birim kalır ve çok sayıda eylemleri güdümlü ve “egemen” olmadıkları aşikâr astlara dönüşmüş birim tahliye edilir. Daha küçük bir ölçekte, Elias’ın “eleme yarışı” prensibinin harekete geçtiği çarpıcı bir örnek yakınlarda görülmüştür. Artan rekabet namına gerçekleştirilen “serbestleşme” hızla ve sürekli olarak, alanın aslan payını kendi aralarında tekelleştiren birkaç devasa yığının oluşumuna ve “bağımsız girişimci” fikrinin (Amerikan havayolları ya da Londra borsacıları durumunda olduğu gibi) sonunu getiren tüm pratik niyet ve amaçlara yol açar.

“Eleme yarışı” ve “tekel işlev” uygulamaya sokulduğunda, bireysel özgürlüğün tipik kapitalist yorumunun, nüfusun gittikçe daha küçük bir parçasına hapsolmuş olması beklenir. Kendi göbeğini kendi keserek toplumun en üst noktalarına kadar yükselen yalnız kodamanların zamanı geçmiştir. Kendi kendini yetiştirmiş bu kodamanlar birer efsane, popüler hayallerin birer kahramanı olarak bile ölüdür. Kitle okurluğunu amaçlayan çağdaş edebiyat öğrencileri “endüstrinin öncüleri” türünde eski usul başarı hikâyelerine duyulan ilginin neredeyse tamamen ortadan kaybolduğunu fark ederler; bu ilgiyle birlikte bir zamanlar bireysel karakterin, kişisel niteliklerin başarılı bir hayatta belirleyici bir etken olduğuna duyulan yaygın inanç da kaybolmuştur. John G. Cavelti’nin sözleriyle:

Başarı felsefesinin bir zamanlar kapladığı yeri alacak popüler bir ideal henüz ortaya çıkmamıştır. Buna karşılık, kendi kendini var etmiş insan ideali, bireysel ve toplumsal hedefleri belirlemek için yeni bir standart yaratmadan yavaş yavaş aşınmış görünüyor… Günümüzün ofis çalışanı, Harvard İşletme Okulu’nun kariyeri için bir ömür boyu çalışkanlık, tutumluluk, ölçülülük ve dindarlıktan daha faydalı olacağını bilir.

Bir buçuk asır önce yaşamış, varlık ve güç için acımasız rekabetçi bir mücadele içine girmiş çoğu insan için makul bir hayata giden yol, artık kurumsal olarak belirlenmiş hedeflere, kurallara ve davranış kalıplarına uyumculukta sivrilmekten geçer. Onlar, özgürlüğün, girişimci kapitalizmin kendi kendini var eden kahramanına göre başarının vazgeçilmez olan bir parçasından feragat etmek zorundadır. Aynı zamanda girişimci atalarının birlikte yaşamaya hazır olduğundan çok daha yüksek dozda baskıya katlanmaları gerekir. Emirleri kabul etmek, itaat etmeye istekli olduklarını göstermek, eylemlerini amirleri tarafından tasarlanan ölçülerde budamak zorundadırlar. Varlıkta, güçte ve şöhrette ne kadar yükselirlerse yükselsinler, Bentham’ın panoptikonundaki orta-rütbeli gözetmenler gibi “görüldüklerinin”, gözlemlendiklerinin ve sansürlendiklerinin bilincindedirler. Özgürlüğün geleneksel kapitalist kalıbı onlar için uygun değildir. Kendi özgürlük dürtüleri başka çıkış yolları aramak ve yeni biçimler bulmak mecburiyetindedir. Varlığın üretildiği toprakta varsa bile çok az sayıda el değmemiş arsa bırakılmıştır. Ne var ki bu, özgürlük için hiçbir alternatif sunulmadığı anlamına gelmez.

Bireyin kendisine ait gösterme dürtüsü malzeme üretimi alanından sıkıp çıkarılmıştır. Karşılığında, yeni “öncü keşif sahası”nda; yani hızla genişleyen, görünüşte sınırsız tüketim dünyasında onun için her zamankinden daha geniş bir boşluk açılmıştır. Bu dünyada kapitalizm nihayet felsefe taşının sırrını bulmuş gibidir: Tüketicilerin ayrıcalıklı görüş açısından görünen tüketici dünyası (varlık ve gücün üretim ve dağıtım alanının aksine), eleme yarışı ve tekel işlevin lanetinden uzaktadır. Burada, yarış eleme olmadan sürüp gidebilir ve katılımcılarının sayısı küçülmek yerine aslında büyüyebilir. Bu zaten yeterince korkutucu bir başarı değilmiş gibi tüketim dünyası özgürlüğü bir başka beladan daha sıyrılır: emniyetsizlik. Bireysel özgürlük, belki ruhani emniyetin altında yatan kesinliği kurban etmeden de tüketici versiyonunda uygulanabilir. Gerçekten devrim niteliğindeki bu iki başarı, tüketim evresindeki geç kapitalist toplumun, insan özgürlüğüne, geçmişte ya da günümüzde bilinen hiçbir toplumunun sunamadığı kadar geniş bir alan sunduğu düşüncesini meşrulaştırmıştır.

Tüketici dünyasının, tüm kendini yok etme eğilimi içindeki diğer rekabet biçimlerinden dikkat çekici bir biçimde özgürleşmesine, insanlar arası çekişmenin varlık ve güçten (doğa tarafından sınırlı miktarda sağlanan ve dolayısıyla durdurulamaz tekelleşme dürtüsüne sebep olan mallar) sembollere yükseltilmesi yoluyla ulaşılmıştır. Tüketim dünyasında malların sahipliği, rekabet kozlarından yalnızca birisidir. Kavga aynı zamanda sembollerle, onların işaret ettiği fark ve ayrımlarla da ilgilidir. Hal böyle olunca, bu rekabet kozlarını kavga esnasında peyderpey kullanmak yerine çoğaltmak için kendine has bir kapasiteye sahip olur.

Tüketimcilik sonunda kendini göstermeden yıllar önce, sezgileri kuvvetli Amerikan sosyologlarından biri olan Thornstein Veblen, bu sembolik rekabet potansiyelini fark etmiştir: “Mücadele, saygınlık adına haksız rekabet bazındaki bir yarışın esası olduğundan, kesin bir başarıya yaklaşmak mümkün değildir.”  Hiçbir zaman sonuçlanmayan, her daim taze dürtülerle beslenen ve umutları daima canlı tutan mücadele, amacını ve enerjisini kendi momentumundan alarak varlığını kendi kendine sonsuza kadar sürdürebilir. Bu kendi kendini itme ve varlığını sürdürme mekanizması ileri gelen Fransız sosyologlarından Pierre Bourdieu tarafından etkili ve güncel bir araştırmaya tabi tutulmuştur.  Vardığı sonuç özetle şudur: Rekabetin gerçek silahları, tüketim dünyası içinde de tanımlandığı gibi, toplumsal pozisyonların kendileri değil, bu pozisyonlar arasındaki farklardır. “Durumlar ve hepsinden önemlisi pozisyonlar arasındaki farklar sembolik bir düzeyde sistematik bir genişlemenin nesnesidir.”  Pozisyon farkları sonsuz sayıdadır. Prensipte, kısıtlı doğal kaynakların hiçbiri ya da ulaşılabilir varlıkların önündeki hiçbir kısıtlama onu sınırlama ihtiyacı duymaz. Yeni farklar, tüketiciler arasındaki çekişme boyunca durmadan üretilir ve dolayısıyla bazı rakipler tarafından kazanılan ödüllerin, diğerlerinin şansını düşürmesi gerekli değildir. Tam aksine, geri kalanları daha güçlü olmaya ve daha büyük bir azimle gayret etmeye teşvik eder. Oyunun gidişatını sembolize eden maddi ödüller yerine çekişmede yer almak ayrımı belirler.

Marc Guillaume, pazardan satın alınan malların, tüketimcilik evresinde “simge işlevi” en yüksek mevkiyi alırken, “kullanım işlevi”nin gölgede kaldığını söyler.  İstenen, rağbet gören, satın alınan ve tüketilen; simgelerdir. Malların kişinin bedenini ya da zihnini geliştirme (onları daha sağlıklı, zengin ve yapmacık yapma) kapasiteleri için değil, bedene ve ruha büyülü bir şekilde özel, seçkin ve dolayısıyla arzu edilen bir biçim (farklılığın doğru tarafında aidiyet belirten bir rozet işlevi gören özel bir görünüş) verme potansiyelleri için istendiklerini söyleyebiliriz. Aynı zamanda Guillaume’den öteye gidip, pazarlanabilir malların esas çekiciliğini hatta gerçek “kullanım işlevleri”ni oluşturanın simgeleme kapasitesi olduğu gerçeğini göz önünde bulundurursak, “kullanım” ile “simge” işlevleri arasındaki ayrımın pek bir şey ifade etmediğini de söyleyebiliriz.

Bireysel özgürlük alanının, varlık ve güç uğruna rekabetten sembolik bir çekişmeye kayması tamamen yeni bir bireysel kendini gösterme ihtimalini yaratır; olması yakın ve muhakkak, neticelendirici bir yenilginin tehlikesiyle asla karşı karşıya gelmeyen, dolayısıyla hüsranın ve kendi kendini yok etmenin tohumlarını taşımak zorunda olmayan bir dava. Tüketici çekişmesini “tam bir özgürlük olarak değil” de “gerçek rekabeti” bastırmak için bir bedel, büyük mağazacılık şirketlerinin aldatma ya da kumpasının bir ürünü olarak kuramlaştırmak, ne olursa olsun gerçekte küçük bir değişiklik yaratacaktır. Çekişme, onun davet ettiği enerji, mümkün kıldığı çeşitli tercihler, getirdiği kişisel memnuniyet, tüm bunlar yeterince gerçektir. Bunların tadı çıkarılır, bunlara değer verilir, bunlar kendini ortaya koymaya eşdeğer görülür ve kolayca, hele ki gereksinimlerin sistemli yönetimi ve hoşnutlukların karneye bağlanması karşılığında, vazgeçilmezler.

Artık kapitalizm ile bireyin özgürlüğü arasındaki evliliğin tarihsel kaderine dair evvelki ön değerlendirmemizi bir nebze değiştirebiliriz. Evlilik boşanmaya varmaz. O, tam aksine, iyi ve hayat doludur. Sadece uzun evliliklerde olması beklenen bir şeydir: her iki partner de onları evlendiklerinden beri ilk kez gören birisi için tanıdık gelmenin ötesinde değişmiş görünmelerini sağlayan bir dizi dönüşüm geçirirler. Kapitalizm bugün artık rekabetle tanımlanmaz. O, “herkes için serbest”, görünürde hiçbir engeli olmayan bir sınır, yaratıcılık için verimli bir toprak, girişken ve saf kas gücü olmayı bırakalı uzun zaman olmuştur. Bunun yerine artık o, her biri eskisinden daha etkili ve masraflı teknolojik bilgi toplama ve üretme araçlarıyla donatılmış, sınırlı (ve hâlâ küçülen) sayıda kontrol merkezlerinden yönlendirilip izlenen son derece organize bir sistemdir. Kapitalist rekabet tüm rekabetin amacına yaklaşmış görünüyor: kendini işe, deyim yerindeyse dibine kadar, işsiz kalana kadar işe vermek. Bu hedef, en azından yeni rakiplerin girişinin iyice zorlaştığı noktaya yaklaşmıştır; böylece geleneksel, erken-kapitalist formundaki rekabet, kitle dağılımına göre elverişsiz bir teklif haline gelir.

Evlilikteki diğer partner de değişmiştir. Erken kapitalist dönemin kendini ortaya koyan, kimliğini oluşturmak ve toplumsal olarak kabul ettirmekle ilgilenen bireyi hâlâ oldukça canlıdır; yalnız o artık sorunlarının çözümünü başka bir yaşam alanında arar ve gereğince farklı araçlar kullanır. Bilakis tercih özgürlüğü ve bununla birlikte gelen kendini ortaya koymaya yönelik yaşama şekli, günümüzde, öncülerinin zamanındakinden çok daha geniş bir toplum kesitine açık ve ulaşılabilir bir seçenektir. “Sonradan görme zengin” vaizler, bizi tam aksine ikna etmek için ne kadar uğraşsalar da gerçekte, kapitalist rekabet içinde özgürlüğünü tam anlamıyla kullanabilecek insan sayısı her zaman oldukça sınırlıdır. Öncülerin ve kodamanların zamanı, aynı zamanda toplumun üyelerinin ezici çoğunluğunun hayatları boyunca panoptikon tarzı bir hiyerarşinin alt basamaklarına kapatıldığı bir zamandır. Özgürlük bir ayrıcalıktır; birkaç eşsiz ve hep kısa ömürlü olayın (Birleşik Devletler’in “Vahşi Batısı” gibi) haricinde çok az kişi için elde edilebilir bir ayrıcalıktır. Ayrıcalıktan yararlanan toplam insan sayısının sıklıkla ifade edildiği gibi yıllar içinde azalan bir eğilim gösterip göstermediğinden bile emin olunamaz. Sayı makul bir şekilde sabit kalmış olabilir ve hâlâ geçmişteki herhangi bir zamandaki kadar büyüktür (ya da küçük). Kendi kendini yetiştirmiş gözü pek ve sert girişimcinin ölümüyle karıştırılan, kapitalist toplumun uygulamasındaki değil ideolojisindeki iki katlı değişikliktir. İlkin, inatçı kanıt en sonunda kabul edilir ve kapitalist toplumun öz bilinci, birkaç olağanüstü başarılı kodamanın özgün hayat hikâyelerinin büyük halk kitleleri için hiçbir zaman evrensel bir şahsi başarı motifine dönüşmeyeceği gerçeğiyle bağdaşır. İkinci olaraksa, eski “girişimle ilgili” başarı motifi, ayrıcalıklı karakteriyle birlikte popülerliğinden epey şey kaybeder. Benzer derecede çekici ve daha gerçekçi, kitle dağılımı için daha uygun başka motifler ortaya çıkar.

Bu diğer motifler içinde bir tanesi eskisinden birçok bakımdan daha üstün oluşuyla göze çarpar: tüketici çekişmesi boyunca elde edilebilen bir sembolik ayrımın başarı motifi –(Max Weber’in terimlerini kullanırsak) sınıf içi rekabet ve sınıflar arası mücadele yoluyla değil ama içerideki çekişme ile mevki grupları arasındaki zevk yarışı yoluyla elde edilebilen bir başarı. Bu başarı motifinin, geleneksel olarak kapitalizmle ilişkilendirilmiş ve tarihinin ilk yarısında aktif olarak desteklenmiş olandan üstünlüğü çarpıcıdır. Bu yeni motif, etkili bir bireysel davranış kılavuzu olarak basitçe eskisinin yerini almaz; o, kapitalist toplumda sadece ideolojik fantezilerde değil pratik yaşamda da çoğunluk tarafından takip edilebilen ilk bireysel özgürlük ve kendini gösterme motifidir. Bireysel gelişme potansiyelini bastırmak şöyle dursun, kapitalizm, serbest seçim yaşam motifinin daha önce duyulmamış bir ölçekte uygulanabildiği türde bir topluma yol açmıştır. Ne var ki bu, varlık ve güç uğruna rekabetin yerine sembolik çekişmenin konulması ya da bir diğer deyişle, içinde özgür bireyin eleme yarışının ve tekel işlevin sabit prensiplerinin güvenilir dayanaklar olmayı sürdürdüğü temel güç ilişkileri ağına zarar vermeksizin, kısıtlanmadan iş görebildiği özel bir rezervin arka plana atılmasıyla yakından bağlı bir gelişmedir.

Kapitalizm bu yeniden düzenlemeden güçlenerek çıkar. Güç yarışının yarattığı aşırı gerginlik, merkezi güç yapılarından uzağa, güç kaynaklarının idaresini olumsuz etkilemeden gerilimlerin alınabildiği sağlam bir zemine yönlendirilmiştir. Sembolik çekişme içindeki özgür bireylerden salınan enerjinin görevlendirilmesi, kapitalist endüstrinin ürünlerine yönelik talebi gelmiş geçmiş en yüksek seviyelere çıkarır ve tüketimi “maddi gereksinim” –ki bu gereksinimler mallara yalnızca “kullanım değeri” olarak ihtiyaç duyar– kapasitesi tarafından tanımlanan tüm “doğal” sınırlardan etkili bir biçimde kurtarır. Son fakat aynı derecede önemli olan bir diğer nokta ise tüketimin, bir odak ve bireysel özgürlük için bir oyun alanı olarak kesinkes kabul edilmesiyle birlikte kapitalizmin geleceğinin her zamankinden daha güvenli göründüğüdür. Toplumsal kontrol daha kolay bir görev haline gelir. Kontrolün masraflı, “panoptikal” yöntemleri görüş ayrılıklarıyla dolu olduğundan, elden çıkarılabilir ya da daha az masraflı ve daha etkili bir baştan çıkarma yöntemiyle değiştirilebilir. Daha doğrusu “panoptikal” yöntemlerin görevlendirilmesi, nüfusun herhangi bir sebeple tüketici pazarına entegre olamamış azınlığı için sınırlı olabilir. Kapitalist ekonomik sistem için işlevsel olarak zaruri ve kapitalist politik sistem için zararsız tutumun teşvik edilmesi, tüketici pazarı ve onun atraksiyonlarına bırakılabilir. Bu yüzden kapitalist sistemin yeniden üretilmesine bireysel özgürlük yoluyla ulaşılır, onun baskılanmasıyla değil. Toplumsal kontrol işleminin tümü, sistemsel genel giderlerin tarafına kaydedilmektense artık sistemsel varlıklar arasında sayılabilir.

(…)

Çevirmen: Kübra Eren

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Zygmunt Bauman; 1920’de Polonya’da doğan Bauman sırasıyla faşizmi, sosyalizmi ve kapitalizmi eleştirel bir mesafeyi koruyarak yaşamış ve hiçbir zaman bağımsız entelektüel kişiliğinden taviz vermemiştir. 1968’de Polonya’dan sınır dışı edilmesinin ardından İsrail’e, oradan da Leeds Üniversitesi Sosyoloji Kürsüsü’nün başına geçmek üzere Britanya’ya gitmiştir. Bu görevini 1971-1990 arası başarıyla sürdüren Bauman, ilk yıllardan itibaren hemen her konuda sosyolojik bakışın çerçevesini genişleten eserler vermiştir. Bauman genellemeleri seven bir yazardır; ama yöntembilim ve kavram tartışmaları yerine doğrudan toplumla ilgilenir. Eserleri bir sorun ve teşhis etrafında döner. Bu anlamda Britanya geleneğinden kopar. Göçmenliği, öncelleri K. Mannheim, A. Löwe, N. Elias gibi ona da, ampirik ve pragmatik bir geleneğin şekillendirdiği ada kültürüne dışarıdan bakma imkânı vermiştir. Ayrıca onlar gibi, hakikat ve ahlakı sosyolojiye taşır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.