Şöhret

İngilizce şöhret anlamına gelen fame sözcüğünün kökeni Roma tanrıçası Fama’ya dayanır. Fama dedikodu, rivayet ve şöhret tanrıçasıdır. Vergilius’un Aeneas adlı eserinde yarattığı Fama, ahlaksız ve kötü bir tanrıçadır. Virgilius onu vebadan hızlı olarak tasvir eder. Sayısız gözü ve birçok ağzı vardır. Ayakları yerde başı bulutlarda olan bu tanrıça, küçük olanı büyük, büyük olanı muhteşem gösterir. Her şeye kan- ma, korku, yalan, neşe, dehşet ve cazibe onun arkadaşlarıdır. Kontrol edilemez. Aeneas’ta Kraliçe Dido ve Akhilleus’un aşklarını herkese yaydığı için bu aşkın sonunu hazırladığı anlatılır (Mandelbaum, 1972).

Tanınırlık şöhret fenomenindeki anahtar faktördür. Boorstin’in (1962) ünlü sözünde, “Şöhretli kişi, tanınmışlığıyla tanınan kişidir!” der. Her ne kadar bu dairesel tanımın şöhretin tam olarak ne olduğunu tanımlamadığı iddia edilebilse de, bu ifade bir kişiyi şöhret yapanın ne olduğunun özünü kapsamaktadır: Tanınırlık. İnsanlar bir kişiyi ne kadar tanırlarsa, o kişiye o kadar şan atfedilebilir ve bu kişi o kadar daha büyük bir yıldız olur.

İnsanlar tanıdıkları insanlara ve nesnelere tanımadıklarına oranla daha yüksek bir mevki atfetme eğilimindedirler. Goldstein ve Gigerenzer (1999), bunu katılımcılarına şehirleri nüfus büyüklüğüne göre oranlamalarını istediği bir seri deneyle göstermiştir. Sonuçlar, katılımcıların tanıdıkları şehirleri, daha önce duymadıkları şehirlere göre daha yüksek nüfuslu olarak sıraladıklarını göstermiştir. Nesneleri sı- ralarken tanıdıklığı kullanmak, iki öğeden hangisinin daha yüksek bir değeri olduğuna karar verme konusunda hızlı ve ekonomik bir sistem olarak bulunmuştur.

Aynı şey insanlar için de geçerlidir. Kişiler, tanıdıkları kişilere, tanımadıklarına oranla daha yüksek mevki ve itibar atfederler. Bu durum, uluslararası yıldızların neden ulusal yıldızlardan daha itibarlı olduğunu da açıklar.

Görmek İnanmaktır

2006 yılında, Tom Cruise ve Katie Holmes, kızları Suri’nin Nisan’ın 18’inde doğduğunu yazılı bir ifadeyle açıkladılar ancak aylarca kızlarının bir resmini yayımlamayı reddettiler. Dünya basını, gerçekten bir kızlarının olup olmadığına dair spekülasyonlar üretti, insanlar fotoğraflı bir kanıt olmadan bir bebeğin gerçek olduğundan tereddüt ediyorlardı. Eylül ayında beklenen kanıt (ve rahatlama) sonunda geldi ve Suri bebeğin resimleri Vanity Fair dergisinin kapağında yayımlandı. Bir resim, binlerce söze bedeldir ve şöhretlerle ilgili dedikodu vakalarının pek çoğunda, bir fotoğraf binlerce sö- zün satılabileceğinin çok daha fazlasına satılır. Vanity Fair Suri’nin fotoğraflarını yayımlama hakkını satın almak için milyonlarca dolar ödemiştir ve o gün internet siteleri tam 4,3 milyon “tık” almıştır.

Tarih boyunca insanlar, tanınırlıklarını artırmak için görsel iletişim yoluna başvurmuşlardır. Fotoğrafın icat edilmesinden çok önce, eski zamanlarda, sözden başka araçların tanınırlığı artırdığı düşünülüyordu. Örneğin tarihin ilk gerçek şöhreti olarak kabul edilen Büyük İskender tanınırlığını kendi görsellerini çoğaltarak artırmıştır. Büyük İskender’in heykelleri, stratejik olarak halka açık mekânlara dikilmiş; görüntüsü bileziklere, yemek takımlarına, bezemelere ve paralara bastırmıştır (Giles, 2002). Onunla hiç karşılaşmamış olan insanlar, onu tanımaya başlamış ve bu fiziksel tanıdıklık onu tarihteki ilk muhteşem şöhret olma iddiasına kavuşturmuştur. Ünlü simaların paraların ve banknotların üzerinde tasvir edilmesi günümüzde hâlâ yaygındır. Peki neden seyirci görsel olan bilgiye, görsel olmayan bilgiye kıyasla daha güçlü bir yanıt veriyor?

Bunun için en yaklaşık açıklama, görsellerin inandırıcılık kattığı yönünde: Görmek, inanmaktır. 1800’lü yılların başına fotoğraf icat edilmeden önce, gazetelerde metinleri res- metmek için gravürler kullanılıyordu. 19. yüzyılın ortaların- dan itibaren, resimli gazeteler, Avrupa’da, Kuzey ve Güney Amerika’da popülarite kazandı (Giles, 2002).

fotoğraf 1

Resimler bir metne inandırıcılık katar, çünkü izleyicinin bir olaya dair deneyimini yükseltirler, belki de kişisel olarak olaya tanık oldukları hissini uyandırırlar. Bu inandırıcılık faktörü, bulvar gazetelerinin ve dedikodu dergilerinin neden bu kadar fazla miktarda görsel içerik verdiğini açıklıyor. Resimler, genellikle göründüğünden çok daha az doğru olan haberlerin güvenilirliğini artırmak için gereklidir. Benzer sebeplerden dolayı, bulvar gazeteleri ve dedikodu dergileri genellikle röportaj formatında sunulurlar, böylece okuyucular, bilgiyi birinci elden edindikleri izlenimine kapılırlar. Bir başka teknik de, bilginin şöhrete yakın bir kaynaktan geldiğini iddia etmektir. Gerçek, sözlerle çok kolay çarpıtılabilir, öte yandan, fotoğraflar manipüle edilebilirliklerine rağmen, okuyucuda gerçeği gördüklerine dair bir özgünlük hissi uyandırır (Giles, 2002).

Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında, bu göz tanıklığı/görgü tanıklığı fenomeni çok da şaşırtıcı değildir. Aracılı görsel bilgi iki yüz yılı aşkın bir süredir var olsa da, evrimsel açıdan bakıldığında bu göz açıp kapayıncaya kadar geçmiş bir süredir. Seçilimin, pek çok jenerasyonda oluşan değişimlerle gelişen yavaş bir süreç olduğunu aklımızda tutarsak, zihnimizin bilgiyi işleme koyma şeklinin de henüz değişmemiş olabileceğini düşünmek mümkündür. Yani zihnimiz bugün var olan kitle-yönelimli ortamı yorumlamak için yeterince adapte olmayabilir. Türler, içlerinde yaşadıkları ortama adapte olmaya çalışırlar. Her tür, diğer türlerden farklı olarak üremeyle ilgili belirli sorunlar yaşar, çünkü ortamları ve yaşam şekilleri farklıdır. Türler yaşamda kalabilmek ve üreme başarısı için üremeye dair sorunları çözmek zorundadırlar, örneğin yemek bulmak, eş bulmak vesaire gibi. Çevreye adapte olabilmek psikolojik mekanizmalar bağlamında da önemlidir, çünkü bu adaptasyon becerileri doğal seçilim esnasında ortaya çıkarlar. Psikolojik mekanizmalara dair adaptasyon becerilerimiz en çok buzul çağında, atalarımız avcı-toplayıcıyken ortaya çık- mıştır. Modern toplumlar bu buzul çağından çok farklı ortamlar sunmaktadır. Kitle-yönelimli görsel uyaranlar (fotoğraf, video) bizim psikolojik mekanizmalarımızın şekillendiği o dönemde yoktular. Belki de bu durum bir dereceye kadar, bu uyaranları doğru yorumlama ve doğru yanıtlama güçlüklerimizi açıklayabilir (Giles, 2002).

Buzul çağında şekillenmiş olan bazı psikolojik mekanizmalar modern fenomenler tarafından tetiklenebilir (plastik yılanlar gibi). Psikolojik mekanizmalarımızdaki kökünü geçmişten alan böylesi uyumsuzluklar ve modern çevrede karşılaştığımız bazı ipuçları, evrimsel olarak hiçbir anlam ifade etmeyen ve fit olmayı desteklemeyen davranışların açıklamasında bize yardımcı olabilir.

Kitle-yönelimli görseller, bizim gerçek yaşamın görsel girdileriyle başa çıkmak için geliştirdiğimiz bazı evrimleş- miş psikolojik mekanizmaları devreye sokuyor olabilir. Tıpkı plastik bir yılanın gerçek bir yılana benzemesi gibi, kitle- yönelimli görseller de gerçekmiş gibi dururlar ve bu durum göz-tanıklığı halini kolaylıkla görgü tanıklığı deneyimine dönüştürebilir. Bu durum insanların, pornografiden neden bu kadar uyarıldıklarını (Salmon, 2005) veya yıldızların resimlerini sürekli gördükleri zaman arkadaşlık ve rekabetle ilişkili duygu deneyimlerine nasıl geçtiklerini de açıklar.

Özetle, görseller yazılı bilginin inandırıcılığını artırmak için eklenirler, bu günümüzdeki medya formatlarında neden bu kadar çok kullanıldıklarının iyi bir açıklamasıdır. Görsel uyaranlar duygularımızı harekete geçirir. Resimler, tıpkı gözümüzle görüyormuşuz hissini uyandırlar. İşte bu yüzden yıldızlara arkadaşlarımızmış gibi bakıyor olabiliriz (Giles, 2002).

Şöhretin Yapısı

Şöhret tanrıçasının ifade ediliş biçimi şöhretin yapısı hakkında bize çok şey anlatır. Şöhret’in bu ilk tanımı hâlâ geçerlidir. Sosyologlardan bazıları “Şöhret” olgusunu bir pa- toloji veya bir ticari emtia olarak değerlendirirler. Bazı teorisyenlere göre günümüz toplumunda şöhret sahibi olmak için ortalama kişilerden daha yetenekli ve zeki olmak gerekmez. Sadece paketin daha iyi olması, pazarlanması ve kitlelere sunulması yeterlidir. Eğer bu teorisyenlere inanacak olursak şöhret sahibi kişi, insanlığın başına gelebilecek en büyük felaketlerden biridir.

Sosyoloji profesörü Rojek (2001), şöhretin ticari bir emtia olduğunu, şöhret sahibi kişilerin kapitalist pazarın bir ürünü olduğunu ve toplumda tanrıların ve hükümdarların yerine geçtiğini öne sürmektedir.

Şöhret’in tarihi kitleleri çekmek ve güç sahibi olmak is- teyen kişilerin kullandıkları yolların tarihidir. Şöhret olmak arzusunu etkileyen siyasi, sosyal veya psikolojik faktörler ne olursa olsun tanınırlık bir görseli, tekrar tekrar çoğaltıp dağıtmak suretiyle elde edilir. Geçmişte kullanılan medya; edebiyat, tiyatro ve kamusal alanlara dikilen anıtlardır. Rönesans’ta bu medya portre resimleri olmuş, günümüzde ise fotoğraf, radyo, filmler ve televizyon bu iletişim araçlarına eklenmiştir. Kitle iletişim araçları genişledikçe, insanların tanınmak için yapmaları gerekenler azalmış, şöhret sahibi kişilerin sayısı artmıştır.

Televizyon, ünlü simaları ve sesleri evimize konuk ederken, eskinin özgün Hollywood yıldızlarından daha farklı şöhret biçimleri türemeye başlamıştır. Hatta zaman zaman bu şöhretler, hem halk hem de kendileri için oldukça tatsız olabilecek nedenlerle bile nam salmaya başlamıştır. Hayran kitleleri devlet başkanlarını, liderleri son derece sert bir şekilde eleştirmekten zevk alırlar. Bir insan “şöhretse” sanki herkes onunla ilgili fikirlerini istediği gibi ifade etmekte öz- gürdür. Hayranlar eleştirilerini veya hayranlıklarını sonuçlarına katlanmadan ifade ederler. Şöhret tarihinin belki de en ezici mesajı, şöhretin bireysel kontrolün, hatta demokratik toplumların kontrolünün bile dışında işlediğidir (Giles, 2002).

Toplumun televizyonda görünürlüğünün artması, kamera aracılığıyla, normalde toplumun fark edilmeyen üyelerinin yıldızlara dönüşmesine olanak sağlamıştır. Bahçede bahçesini çapalayan ismini bilmediğiniz komşunuz, bir gün gündelik yaşamı konu alan yarışma programlarından birin- de, ekranda yüzünü gösterebilmektedir.

Böylesi bir kültürel ortamda, şöhretin anlamı, büyük iş- lerin hakkının verilmesi olmaktan çıkmış, bayağı bir hal almış, değişime uğramıştır. Eğer kapı komşunuz sebepsiz yere şöhret olabiliyor ise, belki de şöhret elde edildiğine değer bir şey değildir. Bu tarz kültürel değişimler, şöhret karşısındaki arzumuzu azaltmaktansa, bizim “özel” görünme ihtiyacımızı teşvik etmiş ve bir tür “tanınır olma hakkını alma” arzumuza karşılık geliyor da olabilir. Ancak eğer şöhret prensipleri olmayan ahlaksız bir tanrıça ise, bize şöhret olacağımızı kim garanti edebilir? Kendi değerlerimizi koruyarak, şöhretin “keyfi” doğasıyla uzlaşmak mümkün müdür?

Her toplumda özel hayatının en azından bir bölümünü kamu önünde yaşamaya itirazı olmayan bireyler bulunur. Bir toplum ne kadar büyük, ne kadar heterojen ve demokra- tik olursa bu bireylerin sayısı o kadar artacaktır. Gelişen bir toplumda şöhret arayan veya şöhret basamaklarını tırmanan kişilerin varlığı şarttır. Ancak eğlence dünyasının yıldızları, politikacılar gibi halkın ilgisinin sürekli peşinde olduğu bireyler toplumun sıradan bireyleri olarak kabul edilemezler (Giles, 2002).

fotoğraf 2

Şöhretin Tipolojisi

Şöhretin tipolojisi incelendiğinde, dört ayrı tip şöhretten söz etmek mümkündür (Rojek, 2001).

  • Toplumdaki rolleri nedeniyle halkın yakından tanıdığı kimselerdir. Bunlara en iyi örnek, siyasi figürler olarak gösterilebilir. Toplumda böylesi bir rol üstlenen kimselere, şöhret kendiliğinden yapışır.
  • Kazanılmış, hak edilmiş şöhretler: Bu kategori, Braudy’nin (1961) ideal şöhret tanımına en yakın olanıdır ve uzun süreli başarı sonucu elde edilir. Spor, bilim ve sanat alanında başarı elde eden kim- seler, çoğunlukla şöhreti hak ederek kazanmışlardır.
  • Eğlence sektörü yıldızları: Sahne önündeki perfor- mansındansa, yaşam stilleri ve kişilikleri sayesinde şöhretlenen kimseler…
  • Medyanın ilgisini çekmeyi başarmış ve fark edilerek ünlenen kişiler. Bu kategoride katiller ve maktuller bile yer alabilir.

Şöhretin tipolojisi, şöhrete giden belirli yollar detaylandırılarak da genişletilebilir.
Kimler şöhret olarak tanımlanır? Bu soruya yanıt vermek için, daha genel bir seviyeden başlamalı ve önce bir “ün” süreci tarafından belirlenen “yıldızları” ve “yıldız olmayı” açıklamalı. Öyleyse sırasıyla Kişi neden ünlü? Kişi ne kadar ünlü? Kişi ne kadar zamandır ünlü? meselelerini tartışırken, bütün bu faktörlerin bir kişinin “şöhret” olarak tanımlanmasını nasıl belirlediğini gös- termeye çalışacağız.

Genel anlamda, literatürde yıldızlığa giden üç ana yol belirlenmiştir (Rojek, 2001).

  • Şöhret veraset yoluyla gelebilir; bazıları ünlü doğarlar, kraliyet ailesi ya da ünlü anne babası olan çocuklar gibi…
  • Şöhret futbol, şarkıcılık, konuşmak, yemek pişirmek, yüzmek, yazmak ve benzeri alanlarda, insanların çoğuna göre kusursuzlaşan bir beceri sahibi olunduğu için edinilebilir.
  • Şöhret bazı insanlara verilir çünkü kendileri ya da bazı davranışları izleyicinin ya da kalabalık bir insan topluluğunun dikkatini çeker. Pek çok realite TV yıldızı bu kategoriye girer.

Verilen ve edinilen ün arasındaki fark, birincisinde amaç, ikincisinde ise yan ürün olmasıdır. Kendi edinimleri sonu- cu şöhret olan yıldızlar şöhret olmayı amaçlamazlar, sadece bir alanda kusursuzlaşırlar ve ün sonuç olarak ortaya çıkar. İzleyicinin ilgisi sonucu şöhret olan yıldızlar ise, şöhret ol- mayı amaç edinmişlerdir ve bunu elde etmek için her çareye başvurabilirler. Örneğin bir realite şovunda veya yetenek yarışmasında rezil olmayı göze almak gibi… Son olarak, şöhret olarak tanımlanmayı garantiye almak için, kişinin yeterince uzun süredir tanınır olması gerekir.

Bir kişi birkaç günlüğüne medyanın ciddi oranda dikkati- ni çekebilir, örneğin milli piyango çekilişini kazanan bir kişi ilgiyi bir süreliğine üzerine çeker ancak bu ilgi devam etmezse kişi “şöhret” olamaz. Tanınırlığın süresiyle ilgili olarak üç kategorinin varlığından söz etmek mümkündür: şöhretçikler, şöhretler ve ikonlar. Şöhretçikler belirli bir üne sahip olurlar ancak bu ün kısa ömürlüdür (Rojek, 2001). Şöhretçiklere örnek olarak, piyangoyu kazanan adam, kocasını öldüren ka- dın ya da çatıdan düştüğü halde hayatta kalan çocuk gösterilebilir. Bunlar bir süreliğine şöhret olan sıradan insanlardır. 15 dakikalık şöhret bir kişinin veya bir fenomenin kısa süre için medyanın ilgisini çekmesidir. Bu terimi ilk kez 1968’de ortaya atan Andy Warhol, “Gelecekte herkes 15 dakika için meşhur olacak!” demiştir, Bu ifade genellikle eğlence sektörü, popüler kültürdeki yarışma programları veya YouTube’da şöhretlenen kişiler için kullanılır. Şöhretler ise, daha uzun süreliğine tanınır olan, hatta çoğu ömürleri boyunca tanınır olan insanlardır. Ancak şöhretli kimse, yaşayan bir kimsedir; öldükten sonra ise ikona dönüşür. Bir ikon, şöhretli kişinin yaşamı boyunca halk üzerinde oluşturduğu imajdan beslenir. Yaşayan şöhretlerin hem ölümden sonra da yaşamaya devam edecek olan bir imajları hem de bu imajlarını besleyen fiziksel bir bedenleri vardır.

Sosyolog George Herbert Mead’e göre her birey özne ben ve nesne ben’lerden oluşur. Özne ben öznel kendiliğe karşılık gelir, nesne ben ise bireyin başkaları tarafından nasıl algılandığına karşılık gelir (Reck, 1964). Bunu şöhretin ne olduğunu tanımlamaya uygularsak, şöhretler hem kendi- leri, eğlence endüstrisi ve izleyicileri tarafından yaratılmış olan aleni, yani halka açık kendiliği (nesne ben), hem de bu imajın arkasındaki kişiyi (özne ben) kapsar. Saussure’a (1916) göre göstergebilimsel terimle “şöhret” hem gösterilen hem de gösteren’dir. “Gösterilen” gerçek fiziksel kişiye karşılık gelir ve biz buna “şöhretlenen” diyoruz. “Gösteren” ise “şöhretlendiren”, yani medya ve izleyici tarafından yaratılan imajdır. İkonlar açısından bakıldığında, şöhretlenen hayatını kaybettiğinde geriye şöhretlendiren kalır. Örneğin, Leydi Diana Spencer, yaşarken dünya genelinde bir şöhretti ve yıldız olma mevkiini öldükten sonra bile korudu. Leydi Di bir ikona dönüştü, ama yaşarken bir şöhretti.

fotoğraf 3

‘Yıldızlar ve seyircileri arasındaki ilişki, tek yönlüdür.’

Yıldızlar ve seyircileri arasındaki ilişki, tek yönlüdür. Yıldızlar özel hayatları hakkında, çoğunlukla isteksiz bir şekilde, halk içinde rol yaparlar ve halk buna duygusal bir tepki gösterir. İlişki tek yönlüdür, çünkü halk ya da seyirci kendi özel hayatlarını yıldızlara çoğunlukla açamaz ve yıldızlar genellikle seyircilerine duygusal yanıtlar vermezler, olanlar istisnadır. Bu ilişkinin tek yönlü olması, para-sosyal olarak tanımlanmasına neden olur (Giles, 2002).

Para-sosyal ilişkilerin işlevleri üzerine yapılan çalışmalar, bu ilişkilerin tüketicilerin sosyal yaşamlarının eksikliğinin telafisi değil, bir uzantısı olarak görülmesi gerektiğini vurgu- lamaktadır. Her ne kadar gerçek iletişim yerine geçmese de, para-sosyal ilişkiler düşük özgüveni olan kişilerin bunu biraz yükseltmesini sağlayabilmektedir. Sevilen televizyon programları aynı zamanda, ortalama insanda yalnızlık duygusunu ve düşük duygu durumunu azaltmaktadır (Giles, 2002).

Aslında, para-sosyal ilişkilerin dinamiklerinin tek yönlü süreçleri gerçek hayat ilişkilerinin “patern”lerine çok benzer. Bir arkadaşı kaybetme düşüncesi bizi nasıl strese sokarsa, favori televizyon karakterlerimizin de ortadan kaybolması bizi öyle strese sokar. Örneğin en sevdiğimiz dizinin yapımcısı diziyi bitirmeye karar verirse… 2011 yılında yayın hayatına başlayan ve Osmanlı İmparatorluğu padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın hayatı üzerine kurgulanan televizyon dizisi Muhteşem Yüzyıl, bazı muhafazakâr ve milliyetçi kesimler tarafından Kanuni Sultan Süleyman zevk ve sefa düşkünü olarak gösterildiği gerekçesiyle suçlanmıştır. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç da dizi hakkında yasal işlem başlatmıştır. Dizi toplam 42 ülkede 200 milyondan fazla izleyiciye ulaşmıştır. Bu satırlar yazıldığı sırada Facebook ve twitter’da Muhteşem Yüzyıl bitmesin grupları oluşturulmuştur, bu grupların binlerce üyesi bulunmaktadır. Dahası, aynı cinsiyetten olan arkadaşlarla kurulan yakınlık düzeyiyle para-sosyal arkadaşlarla yaşanan yakınlık düzeyi arasında bir ilişki vardır, yani bir kişinin gerçek yaşam arkadaşlıkları ne kadar yakınsa, para-sosyal arkadaşlıkları da o kadar yakın olacaktır.

Bu bağlamda, David Giles’in (2002) para-sosyal ilişkileri çalışmak için getirdiği çerçeveyi dikkate almak ilginç olacaktır. Giles’e göre, farklı para-sosyal bağlar arasında bir ayrıma gitmek gerekir. Giles, seyirciye direkt olarak hitap eden med- ya karakterleriyle olan ilişkiye birinci dereceden para-sosyal etkileşim adını vermiştir. Buna örnek olarak talk show su- nucuları gösterilebilir. Daha önce sözünü ettiğimiz, “şöhret- lenen” ve “şöhretlendiren” bu durumda birbirinden anlamlı bir şekilde ayrılmaz. İkinci dereceden para-sosyal etkileşim- ler, bir dereceye kadar sahte olan medya karakterleriyle kurulan etkileşimlerdir ancak bunların yine de bir gerçek hayat emsalleri vardır. Örneğin pembe dizi karakterleri… Burada şöhretlenen ile şöhretlendiren birbirinden ayrıdır. Ancak “şöhretlendiren”, potansiyel olarak yıldızla karşılaşabilmeyi garanti eder. Üçüncü dereceden para-sosyal etkileşimler ise, fantezi ya da çizgi karakterleri içerir. Bunların gerçek hayat- ta karşılığı hiç yoktur. Burada şöhretlendiren ortada yoktur, sadece şöhretlenen vardır. Teknik olarak konuşmak gerekirse ikonlar bu kategoriye girer.

fotoğraf 2-1

Şöhret Arayışı

Tarihi perspektif, evrimsel perspektifi de kapsayacak şe- kilde genişletildiğinde, birçok insanın zaman zaman tehlikeli bir noktaya erişecek kadar saplantı haline getirdiği şöhret sahibi olma arzusunu görüyoruz. Özel insanlar oldukları için şöhretle taçlandırdığımız kişilerin şöhrete kavuşma se- beplerinin gerçekten özel olmaları, kişiliklerinin ya da gen- lerinin özel olması olduğuna dair tezler vardır.

Yine de, bu yaklaşımlar bu vahim şöhret arzusunu tam anlamıyla açıklamada yetersiz kalmaktadırlar. David Giles’in (2002) bu konudaki temel tezi, zaman içerisindeki teknolojik gelişmelerin insanlara, tıpkı DNA’nın kopyalanması gibi, kendilerini çoğaltmaya imkân verdiği yönün- dedir. Giles’e göre, televizyon ve videoyla doruk noktasına ulaşan ve her geçen gün aşamalı olarak daha etkin hale gelen kopyalama cihazlarının icat edilmesi, bireylerin kendi- lerini olağanüstü bir hızla kopyalamalarının yolunu açmış, bu durum şöhretin peşinde saplantılı bir şekilde koşmayı biyolojik olmasa da kültürel olarak evrimsel bir mantığa sokmuştur.

Herkesin içinde, derin bir şöhret olma arzusu yatıyor ola- bilir ancak bunu ancak pek az insan gerçekleştirebilir. Daha muhtemel olan ise, toplumun ancak küçük bir kısmının böyle bir arzuyla yanıp tutuşuyor olması ve bunların da ancak bir kısmının bu hayale erişebiliyor olmasıdır. Ancak şöhret olma arzusu ile şöhrete erişmek arasında bire bir karşılıklılık olduğu düşünülemez. Bazen şöhret istenmeden gelebildiği gibi, bazı durumlarda ise şöhret arzusu bastırılamaz bir hal aldıktan sonra gelir.

1978’de Amerika’da bir eyalet karakoluna mektup yazan bir katil, “Halkın ilgisini çekmek için, gazetelere haber olabilmek için daha kaç cinayet işlememem gerekiyor?” demiştir (Giles, 2002). Kuşkusuz ki her gün gazetelerde buna benzer tanınma arzusuyla yapılan çeşitli çılgınlıkların haberi bulunmaktadır. Acaba bu mektubu yazan kişi meşhur olabilmek için mi cinayet işlemiştir yoksa katil ruhuyla sanki son derece normal bir şeymiş gibi ün peşinde olduğunu mu ifade etmiştir? Şu kadarı gerçektir ki özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra bilgiye ulaşılması son derece kolaylaşmış ve tanınır olma yolları artmıştır. Bu süreç içinde halka mal olmuş başarılar ile kişilik patolojileri arasındaki çizgi son derece incelmiştir (Braudy, 1986).

Şöhret arzusu ile şöhrete erişmek arasında ilişkinin doğasını anlamak her zaman kolay değildir. Bunu anlamak istediğimizde tek yapabileceğimiz, zaten şöhrete erişmiş birinin hayatını geriye dönük olarak incelemek ve nasıl şöhret olduklarını araştırmaktır ve buradan elde edilen bilgi çok güvenilir olmayabilir.

Psikoloji araştırmaları ne söylüyor?

Psikolojik bir teori, şöhret olma arzusuna dair bize neler söyleyebilir? Burada faydalanılacak en önemli kaynaklardan biri, Amerikalı araştırmacı D. Keith Simonton’ın çalışmala- rıdır. Simonton (1994), tarihsel figürler, yaratıcılık ve deha üzerine 100’den fazla makale yayımlamıştır. Yücelik: Tarihi Kim Yazar ve Neden? adlı eserinde, bu soruya dair çeşitli teoriler öne sürmüştür.

Francis Galton 1869’da, soyağaçları aracılığıyla şöhretli kişileri birbirleriyle ilişkilendirecek bir kan bağı çalışması yapmıştır. Ona göre bir kişinin şöhreti ne kadar büyük ise, şöhretli akrabalara sahip olma olasılığı o kadar yüksektir. Galton’a göre genetik miras bir insanın davranışını belirleyen en önemli faktördür. Hatta Galton daha da ileri giderek sosyal kontrol aracılığıyla “kötü genlerin” toplumda yayıl- masının önlenmesine dair birtakım fikirler ortaya atmıştır.

Şöhret üzerine bir yazı yazmamış, daha çok yaratıcılık üzerine odaklanarak bu bağlamda yaratıcı sanatçıların birincil olarak güç ve romantik aşka kavuşma hayaliyle birlikte şöhret olma arzusundan beslendiklerini söylemiştir. Özellikle sanatçılarla çalışan bir psikanalist olan John Gedo (1996), hiçbir sanatçının kariyerinin arkasındaki motivasyonun direkt olarak şöhret ve güç arzusu olmadığını, nitekim iyi bir hayata kavuşmak için sanatsal anlamda tanınır olabilme çabasından çok daha kolay yollar olduğunu ileri sürmüştür.

Freudyen teorinin daha ikna edici olduğu ileri dönem eserlerinde, süblimasyon teorisinden söz edilmektedir. Freud’a göre, temel olarak, insanların bütün kültürel aktiviteleri aslında cinsellik dürtüsünün süblime edilmesinden kaynaklanır. Yani daha basit bir şekilde ifade etmek gere- kirse, kültürü icat etmiş olmamızın sebebi daha az cinsellik düşünmektir. Freud bunu çok daha karmaşık bir şekilde tabular ve ensest kaçınmalardan söz ederek açıklamıştır ancak daha sonraki antropolojik araştırmalar Freud’un bu teorisine meydan okur nitelikte olmuşlardır.

fotoğraf 1-1

Kimler şöhret olur?

Şöhret insanın kendisi tarafından belirleniyor olabilir mi? Rousseau gibilerin birden fazla yeteneğinin olmasının nedeni, kişiliklerinden kaynaklanan bir şeyin onları üstün kılması olabilir mi? Bu çok muhtemel değil ancak, belki de şöhret sahibi olanların bazı ortak özellikleri olabilir. Simonton (1994), Tematik Algı Testi (TAT) uygulanan birkaç çalışmadan örnek vermiştir. TAT, çok sık uygulanan nomotetik bir kişilik testidir. Bu testte insanlara üzerinde belirsiz insan resimleri olan 20 kart gösterilir ve her resimle ilgili öncesi ve sonrasını da dahil ederek bir hikâye kurmaları istenir. Psikolog daha sonra belirli bazı kriterlere göre yanıtları kodlar, özellikle de, güç ve bağlanma ilişkilerini araştırır.

Amerikan başkanlarının açılış törenlerinde halka seslenişleri üzerine yapılan bir çalışmada TAT benzeri bir metot kullanılmıştır. Truman ve Kennedy güce en aç olan başkanlar- dır, Kennedy ve Nixon ise bağlanma ile ilgili olarak en yüksek skorları almışlardır. Öte yandan, Roosevelt ve Garfield en dü- şük skorları almışlardır. Genel olarak, güç ihtiyacı içerisinde olmak, başkanların askeri çatışmaya girme olasılıkları, yüksek bağlanma skorları ise adam kayırma, yani akraba ve tanıdıkla- rın kabinede bazı konumlara getirilmesiyle birlikte görülmüş- tür. Benzer sonuçlar Sovyet politikacıların başkanlık seçimleri öncesindeki konuşmalarından da elde edilmiştir.

Simonton kitabında bir bölümün tamamını kişiliklerin geriye dönük analizine ve bunun üstünlüğü belirlemedeki rolünün önemine ayırır. Simonton, risk alma ve başarı arzusunun şöhreti getiren en önemli kişilik özellikleri olduğunu düşünür. Bu çok şaşırtıcı değildir, dahası, tarihsel figürlere, psikometrik testler aracılığıyla bazı özellikler atfetmek öngörücü olmaktan çok tanımlayıcıdır.

Braudy (1997), bir kez daha son sözü söyler. Pek çok müthiş kariyer, uzun süreli planlama harikası gibi görülse de, şöhrete ulaşmada en önemli olan özellik, olaylar karşısındaki hassasiyet ve planlar yolunda gitmediğinde doğaçlama yapabilme yeteneğidir.

Simonton (1994), üstünlüğün gelişimine katkıda bulun- ması muhtemel olan üç ailesel faktörden söz eder. Bunlar arasında, ikna edici olmaktan en uzak olanı, erken zihinsel uyarım savıdır. Bu sava göre, olumlu sevecen bir ortam gelecekteki başarıyı önemli ölçüde teşvik eder ve zengin ortam olan evlerde, çocuklara bir öğrenme aşkı aşılanır. Bu doğru olabilir, ancak tıpkı okulun üstün olmadaki rolünde oldu- ğu gibi, bütün bu faktörler dışarı çıkarıldığında, sosyal sınıf belirleyici bir faktör olarak öne çıkar. Zengin ailelerde, fakir ailelere göre daha gelecek yönelimli bir zaman perspektifi olduğundan söz edilebilir. Ancak bu faktör genel olarak hırsı açıklar, üstünlük onun küçük bir kısmını oluşturur. Karşı sav olarak, üstünlük erken yaşantıda karşılaşılan bir sıkıntıdan kaynaklanıyor olabilir. Ortamdaki genel fakirleşmenin, sıkıntıya etki ettiği düşünülebilir ancak bu teori daha çok geride iz bırakan tek bir travmanın varlığı ve bunun yarattığı sıkıntıyla başa çıkmak için gelişen başarılı olma arzusuyla ilişkilidir (Giles, 2002). Simonton’ın tahminlerine göre, ünlü tarihi figürlerin yarısından fazlası 30 yaşından önce anne ya da baba- sını kaybetmiştir ve Nobel Ödülü kazananların neredeyse üçte biri, çocukluğunda anne ya da babasını kaybetmiştir. Anne ve babanın erken yaşta kaybedilmesinin yaşamın ilerleyen yılla- rındaki başarıyı öngörebileceği düşünülse bile, bu ebeveynlerin çocuklarının bağımsızlaşması için arzulayacağı bir yol değildir.

Simonton tarafından öne sürülen en ilgi çekici gelişimsel teorilerden biri de doğum sırası üzerine olanıdır. Bireyci (ya da genetik) bir perspektiften bakıldığında, bu tamamen rastlantısal bir faktörmüş gibi görünür. Ancak doğum sırasının çocuğun sosyalleşmesi üzerinde çok büyük bir etkisi vardır; eğer Freud haklıysa ve insanın kişiliği çocukluk döneminde şekilleniyor ise, ilk doğan çocuğun, ilginin tek odağı olması sebebiyle çok özel bir ortamı vardır ve anne babasıyla biricik bir bağ kurar.

Bu teoriyi destekleyen kanıtlar oldukça ümit vaat edicidir: Tarih boyunca aynı aileden bir kardeşten fazlasının şöhretlen- diği ender görülmüştür, bu günümüz şöhretleri için de geçerli bir eğilimdir. Ayrıca, Simonton’a göre ilk çocukların başarılı olma olasılıkları daha yüksek gibidir. Buna benzer kanıtlar Galton (1869) tarafından da, öne sürülmüştür. Daha sonraları Adler (1989), bir ekleme yaparak, “İlk çocuklar şöhreti ve başarıyı arzularlar, çünkü kardeşleri doğmadan önce onlara gösterilen müsamahakâr ilgiyi geri kazanmak isterler…” demiştir. Bu durum tabii ki tek çocukların başarısını açıklamaz. Simonton’a göre sonradan doğan çocuklardan şöhretlenenler, daha devrimci figürler ya da yaratıcı yazarlar olmuşlardır.

(…)

Şan, Şöhret ve Paranın Bedeli / Özkan Pektaş / Destek Yayınları – Psikoloji Dizisi / Şubat 2013

 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.