“Bir tarafta gencin yetiştiği geleneksel dindarlık algısı, diğer yanda güç vaat eden modern yaşam…”

 

Sosyolog Özlem Avcı, İletişim Yayınları’ndan çıkan, dini bir cemaat veya tarikatla doğrudan ya da dolaylı biçimde bağlantısı olmuş; büyük kısmı söz konusu ilişkiyi devam ettiren 60 üniversite öğrencisiyle yaptığı derinlemesine görüşmeler üzerine inşa ettiği İki Dünya Arasında incelemesinde, Türkiye’de dindar üniversite gençliği hakkında önemli gerçekliklere işaret ediyor. Sayısız politik klişenin ve polemiklerin konusu olan “dindar” gençleri anlamak, bu gençlerin eğilimleri hakkındaki değerlendirmelere bilim çerçevesinden bakmak için Özlem Avcı’nın kitabı, büyük bir fırsat…

“Dindarlık” kavramına nasıl yaklaştınız?
Çalışmaya başlarken bir “dindarlık” tanımlamasından hareket edilmedi. Çünkü böylesine bir önkabulle başlanması araştırmanın yönünü ve sonuçlarını istenmeyen noktalara götürebilirdi. Ve bu tanımlamanın ancak sahadan çıkarılabileceği düşüncesiyle hareket edildi. Saha çalışmasına başlarken de ölçütümüz öncelikle görüşmecinin kendini doğrudan “dindar olarak” ya da “dini hassasiyetlere sahip olarak” tanımlamasıydı. Yaklaşık iki yıl süren görüşmelerin sonunda farklı ölçütler etrafından şekillenen “çoğul” bir dindarlık profili çıktı. Görüşmecilerin sahip oldukları birçok değişkene bağlı olarak, dindarlık ölçütleri ve tanımlamaları da değişiyordu. Hatta bu iki yıl boyunca bazı görüşmecilerle birkaç kez görüşme fırsatımız oldu. Aynı kişi tarafından bile ölçütlerin ve bu ölçütlerin önceliklerinin değiştiği bir “dindarlık” algı ve tanımlamalarıyla da karşılaşılıyordu. Araştırmanın sonunda, yapılan görüşmeler ekseninde bir “dindarlık ölçeği (skalası)” oluşturuldu. Bu ölçeğe göre dindarlık yedi farklı ölçüte dayanarak açıklanıyordu ve önceliklere göre bir “dindarlık” tanımlaması yapılmaya çalışıldı.

Dolayısıyla “dindarlık” kavramını görüşmecilerin nasıl tanımladığı ve ona nasıl yaklaştığı üzerinde hareket edilmeye çalışıldı. Yani sahaya hazır bir tanımla gidilmedi. Çünkü bu soru araştırmanın merkezinde olan ve gençler arasındaki farklılaşmaların ve bu konudaki tartışmaların başladığı bir nokta. Dindarlığın, doğrudan ibadetlerin yerine getirilme biçiminden tutun da, dini konulara daha sorgulayıcı bakabilmeye ya da dini bir gruba dahil olmaya, İslami ahlaka sahip olmaya, örtünme biçimlerine kadar birçok eksende tanımlandığı görülmektedir. Genel olarak tüm bu ifadelerin tamamı dindarlığın içinde var olan unsurlar ama diğer unsurları dışarda bırakmadan kendi içlerinde derecelendirerek yapılan bir tanımlama söz konusu.

Geleneksel dindarlığın dışında ve bu geleneksel dindarlığı da eleştiren, daha çok sorgulayıcı dini algılar söz konusu. Mesela birinci sınıf öğrencileri dindarlığı daha çok ibadetler üzerinden tanımlarken, son sınıf öğrencileri en temel dini kuralların bile sorgulanması üzerinden ele alıyorlar. Aslında bu sorgulamayla kuralları doğruluyorlar. Ve burada biçimsel dindarlığın yerine daha çok anlama vurgu yapan bir dindarlığa geçişten bahsedilebilir.

ÖZLEM.AVCI4 ÖZLEM.AVCI2

Bu çalışmada 60 gençle konuştunuz ve katılımcılarınız dini cemaat ya da tarikatlarla bir şekilde bağlantılanmış gençler. “Dindarlık” sosyolojik anlamda, dinle ilgili bir örgütlenmeye dahil olmayı içeren bir tanım mıdır?
Din, her şeyden önce toplumsal bir olgudur. Bireysel olarak inançlara, inanışlara sahipsinizdir. Bu inanç / inanış biçimleri toplumsal alanda paylaşılmaya ve yaygınlaştırılmaya başladığında bir “din” halini alır. İslam dini ölçütünde düşünüldüğünde ise “İslamiyet”in bir cemaat (topluluk [communty]) dini olduğu” oldukça güçlü bir algıdır. İbadetlerin toplu olarak yapılması sürekli tavsiye edilen bir davranış biçimidir, “rahmet ve bereketin” topluluklar üzerine indiği düşüncesi hâkimdir. Gençler arasındaki yaygın inanış da bundan çok farklı değildir. Bu konuda bir görüşmeci dini grupların neden insanlar açısından önemli olduğunu şöyle ifade etmiştir: “Tek başınıza sesinizi ne kadar duyurabilirsiniz ki, bunu toplu halde daha etkili olarak gerçekleştirirsiniz. Bu nedenle dini gruplar önemlidir. Bir topluluk insana dini anlamda öncülük eder, hem de bireysel olarak dini pratiklerin sürdürülebilmesinde etkindir.” Bu durum ise genelde gençlerin dini gruplara bakışını ve bu grupların gerekliliğini yansıtan bir ifade ve tavırdır. Zaten üniversite gençleri arasında dini bir gruba dahil olmanın, dindarlığın en önemli ölçütlerinden ve göstergelerinden biri olduğu görülmektedir.

Hiçbir tarikat ya da cemaatle bağlantısı olmadan kendini “dindar” olarak tanımlayan gençler çalışmanızın kapsamında mıydı?
Elbette, çalışmaya başlarken herhangi bir dini grupla doğrudan ya da dolaylı bağları olması gerektiği ölçütüyle hareket edilmedi.

Kitabın sunuşunda böyle tarif ediliyor…
Araştırmanın vardığı sonuçlardan biri buydu. Özellikle İstanbul gibi bir kentte, üniversite öğrencileri, eğer biraz dini hassasiyetleri varsa, en azından arada bir cuma namazlarına gidiyorlarsa ya da ramazan aylarında oruç tutuyorlarsa, bir şekilde dini bir grupla yolları kesişmeye başlıyor. Hatta bu konuda dini grupların oldukça dikkatli oldukları, bu gençleri takip ettikleri görülüyor.

Kitabınızda dindar gençlikle ilgili çok sayıda bulgunuz var. Peki gençler için din ve dindarlık algısı, siyasal bir söylemle mi yoksa yaşamsal bir pratikle mi şekilleniyor?
Daha çok yaşamsal bir pratik. Ama unutmamak gerekir ki, “yaşam biçimlerini” temsil eden şey, aslında siyasal bir tercihtir ve siyasal bir söylem barındırır içinde. Dolayısıyla yaşamdaki tercihler, beklentiler, istekler bir siyasal söyleme sahiptir. Elbette dindarlığa ilişkin tüm pratikler, yaşam biçiminin tam da merkezinde yer alan pratiklerdir; yaşam biçimini şekillendirir ve adını koyar: “İslami yaşam biçimleri…”

Dindar gençler, “İslami kimlik”lerini nasıl oluşturuyorlar ve toplumsal alanda ifade ediyorlar?
Toplumsal kimlikler, “ne düşündüğümüzden ziyade yaşama dair her şeyi nelerle ilişkilendirdiğimiz”le alakalıdır. Dolayısıyla yaşama dair her şeyin, İslami değer ve kurallarla birlikte düşünülüp adlandırılması ve bunun yaşamsal pratiklere dönüştürülerek görünür kılınmasının, İslami kimliğin oluşumunu sağlayan unsur olduğu söylenebilir. Gençler arasında İslami kimliğin oluşumu ve söyleme dönüşmesi, yaşam biçimlerinin oluşmasıyla doğrudan ilişkili bir durum. Örneğin araştırmanın en belirleyici sorularından biri olan “Gündelik yaşamınızı dini kurallara göre mi belirliyorsunuz (günü 5 vakte bölmek gibi)?” ya da “Gündelik yaşam içinde imkân buldukça mı dini kuralları gözetiyorsunuz (namazları vakitlerinde kılma fırsatı bulamayıp, kaza etmek gibi)?” soruları gündelik yaşam içinde dinin bir kimliğe ve yaşam tarzına dönüşüp dönüşmediğini anlamaya yönelik sorulardı. Verilen cevaplar bunun toplumsal alanda bir kimliğe ve yaşam tarzına dönüştüğünü göstermektedir. Bu dönüşümde ise elbette üniversite hayatı en önemli dönüm noktası. Burada “Müslüman kimliği” ile “İslami kimliği” belirgin bir biçimde birbirinden ayırmak gerekir. “Müslüman kimliği” doğuştan verilen bir statü özelliği taşırken, “İslami kimliğin” sonradan kazanılan ve beraberinde yeniden yorumlanan, dini değer ve kurallar etrafında şekillenen bir yaşam biçimini ifade ettiği söylenebilir.

ÖZLEM.AVCI9 ÖZLEM.AVCI5

Dindar gençlerin yaşadıkları sorunlar neler? Siz çalışmanızda hangi noktalarda rahatsızlık içinde gördünüz gençleri?
Özellikle şehir dışından ya da şehrin çeperlerinden gelenlerin kente ve üniversite hayatına uyum sorunları söz konusu. Özellikle yoğun ve karmaşık kent hayatı içinde birtakım dini değer ve kuralları aynı özen ve titizlikle devam ettirmekte sorunlar ve gerilimler yaşayabiliyorlar. En çok da “nefs”le olan mücadeleleri ağır basıyor: eğlence, karşı cinse olan zaaflar, arkadaş ortamları, gösterişe dayalı bir tüketim algısı gibi. Diğer yandan kent ve üniversite hayatı bazı temel dini pratiklerin sürdürülmesinde engel olabiliyor. Mesela, derslerin ve sınavların yoğunluğu, kentlerde mesafelerin uzunluğu, trafik gibi nedenler namaz vakitlerinin geçirilmesine neden olabiliyor. Ya da kadınların namaz kılmak için camiye gitmeleri, aptes almaları uzun bir zaman aldığı için (örtünmeden dolayı) bazen sorun olabiliyor. Ama bu gibi durumların kendi içinde çözümler ürettiği de görülmekte. Mesela, öğrenci camii olarak ifade edilen bir camide, öğrencilerin bir derse ya da sınava yetişmesi gerektiği noktada imam namazın sünnetlerini kıldırmayabiliyor (öğrencilerin isteği üzerine) ya da cuma hutbesini okumayabiliyor. Elbette bu yaşanan duruma oldukça sert bir eleştiriyle yaklaşan öğrenciler de var. “Hutbesiz cuma namazı olur mu?” ya da “Bu gerçekten zaruretse taviz verilebilir; yaşananlar bir zaruret hali değildir” diye eleştirenler de söz konusu.

Bir diğer sorun ise dini sembollerin taşıyıcısı olan gençlerin, içinde bulundukları çevrelerde dışlanması ya da “ötekileştirilmesi” sorunu. Bu tavır sokaktaki insandan, üniversitedeki arkadaşlarından ya da hocalarından kaynaklanabiliyor. Bu “ötekileş(tir)me” sorunu aslında kendi içinde çok katmanlı bir özelliğe sahip. Gençler arasında genel anlamda “dindar” ve “laik” ayrımı ifadesi varken, benzer bir ayrıştırma ise dindar kesim içinde de görülüyor. Belki “laik” ve “dindar” diye keskin ve katı bir ayrım değil ama farklı dini grupların birbirlerine karşı eleştirisiyle başlayan bir ayrım söz konusu. Özellikle dindarlığın ölçütleri konusunda en çok “biz” ve “onlar” ifadeleri kullanılıyor. Tam da modernleşmenin bize öğrettiği bir şey: Benzerlikler yerine farklılıklar üzerinden kurulan, ayrıştırıcı bir dil.

Peki dindar gençlik, gündelik pratik zorluklar dışında, seküler dünyanın sınırlarıyla mı “dava”lılar, kendi “otorite”lerine karşı nasıl ilişkileniyorlar?
En önemli sorun ibadetlerin sürdürülebilmesi noktasında ve bu bireysel düzeyde iç gerilimlere neden olabiliyor. Ama daha derinden olan toplumsallık noktasında yaşanan sorunlar ise görmezden gelinmeye, dışlanmaya, bazen de psikolojik şiddet gösterme noktasına kadar varabiliyor. Dolayısıyla en önemli eleştirileri de modern zamanların kendilerini dönüştürmeleri ve dünyevi olanla aralarında kurduğu güçlü bağlar. Kapitalizmle olan güçlü eklenmeler…

Üniversite gençliği, dini çevreleri etkileyebilme ve dönüştürebilme gücüne sahip mi siyasal kültür anlamında?
Kendi içlerinde, özellikle de dini gruplar ekseninde, hem dini anlamda hem de dindışı konularda beslendikleri çok önemli kaynaklar, kanaat önderleri var. Bu konuda kendi etraflarında, arkadaş ve aile çevrelerinde dönüştürücü olma kapasitesine sahip olduklarını da gözlemlemek mümkün. Bir de ait olunan dini gruplar içinde hiyerarşik bir sıralama söz konusu ve bu sıralamada daha yukarıda yer alan gençlerin, daha aşağıda olanları etkileme ve dönüştürme gücüne sahip oldukları görülüyor.

“Dinin Modernlikle İmtihanı: Dünyevileşme” bölümünde, tüketim kültürüyle birlikte “dinin sahip olduğu değerlerin ve pratiklerin yeniden tanımlanarak tüketiciye sunulması”nın söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Dindar gençlik bunu benimsiyor ve yaşamına içselleştiriyor mu, yoksa bir gerilim mi yaşıyor?
Elbette öncelikle bu durum bireysel olarak bir iç gerilime daha sonra da ait olunan topluluk içinde bir gerilime neden olmakta. Zaten modernleşme, sekülerleşme ve kapitalizm en önemli gerilim noktaları. Ama daha sonra kendi iç dinamikleriyle bu gerilimlerin yavaş yavaş ortadan kalktığı görülüyor. Zaten modern dünyaya dair içselleştirilen ve dini anlamda yeniden tanımlanan her durum, önce bir gerilime daha sonra ise bir kabule dönüşüyor. Çünkü modern dünya içinde, dinin daha yaşanılabilir kılınması için, gerilimler noktasında yeni içtihatlar, fetvalar almak da artık çok kolay. Ama yine de bu duruma, toplum genelinde bakıldığında eğitim seviyesi yükselen gençlerin daha çok karşı durmaya çalıştığı görülmekte ve ne kadar yaşamsal pratikler içinde yer bulsa da, bazen kendi iç eleştirileri olarak da ortaya çıkmaktadır.

Geleneksel dini formlarla bağları kopuyor mu?
Bir yanda gencin yetiştiği geleneksel bir dindarlık biçimi ve algısı var, diğer yanda ilerleme, gelişme, güç vaat eden modern yaşam var. Tam da bu noktada, bu iç çelişkilerle birlikte geleneksel olanın modernleşme içinde yeniden yorumlanmaya başlandığını görüyorsunuz. Burada, geleneksel ve modern olanın karşılıklı birbirini dönüştürmesi söz konusu. Yani İslam’ın modernleşmeye başladığını söylerken diğer yandan aslında modernizmin İslami bir biçime büründüğünü (özellikle de kurumları aracılığıyla) de söylemek gerekir. Moda ve tüketim biçimleri burada verilebilecek önemli bir örnek. Dünyaca ünlü kadın giyim firmaları, örtülü kadınlar için ayrı bir kreasyon yapıyor.

Müslümanların tüketim kültürüne dahil olmaları, bu anlamda görünürlük, her kesimin tartıştığı bir şey. Dindar gençler, bu tartışmayı hangi temelde yapıyor?
Tüketim alışkanlıkları, gençlerin kendi içlerinde en çok eleştiri yaptıkları konuların başında gelmektedir. Çünkü tüketim kültürünü de içinde barındıran modernizmin sunduğu “haz” odaklı yaşam biçimlerinin kaçınılmaz olarak her yeri ve her şeyi kuşattığı gibi dindar kesimi de kuşattığını, başını döndürdüğünü görüyorsunuz. Tüketim üzerinden tanımlanmaya çalışma ve daha görünür olma isteği, dindar gençliğin de kendini uzak tutamadığı bir durum. İslami modanın bu kadar yaygınlaşması ve sektörel olarak büyümesi, en son teknoloji ürünlerine olan talepler, lüks konutlar, İslami değer ve kurallar gözetilerek kurulan tatil köyleri bu durumun en somut örnekleri olarak verilebilir. Elbette kız öğrencilerin tüketim davranışları (özellikle örtünme konusunda) erkeklere göre daha yoğun. Ama bu durum zaten dindar olmayla alakalı olmaktan öte cinsiyetle alakalı bir durum sanırım. Ve bu tavırlarıyla diğer gençlerden farklı bir durumda değiller. Onlar da en moda şeyleri takip ediyorlar, en iyi yerlerde yemek yemek istiyorlar, en iyi tatilleri yapmak istiyorlar.

Dindarlar, bir taraftan siyasal iktidar karşısında “ben dindar olarak kalacağım” derken, bir taraftan kapitalizme, modern hayata çok çabuk teslim olmuş durumda. Bunu gençler arasında çok daha net görebiliyorsunuz. Dindeki en önemli kaidelerden biri israf etmemek olmasına rağmen bir bayan öğrenci bir başörtüsü için yüzlerce lira verebiliyor. Modaya tüketim kültürüne çok fazla adapte olmuş durumda dindar kesim. Aşırı ve lüks tüketim eleştirileri karşısında “Müslüman”ın iyi giyinmeye hakkı yok mu? Müslüman’ın iyi yaşamaya hakkı yok mu?” deniyor. Dünya değişiyor ve bir şekilde farkında olmadan bu sistemin içine dahil oluyorsunuz. Fakat her şeyden önce inanç insanı o kadar kontrol eden bir şey ki, bir taraftan da vicdanınız sizi sürekli rahatsız ediyor. Bir arada kalmışlık yaşıyorsunuz. Ama bu konuda vicdanları rahatlatmak için birtakım meşrulaştırıcı araçlar da bulmak çok zor değil.

Ve… Modern dünyaya dair her şey aslında nefse hoş gelen şeyler. Din ve modern hayat noktasında bu, önemli bir gerilim noktası.

Örgütlü dindar gençlik çevreleri, antiemperyalist bir çizgide, Amerikan karşıtı olmuştur çoğunlukla… Sizin araştırmanıza göre, bugünün dindar gençliği bu anlamda nasıl bir pozisyon alıyor?
Bu konuda, tahmin edilenden daha derin bir biçimde aktivist olduklarını düşünüyorum. Özellikle son dönemlerdeki örgütlenmelerin sadece yerel ölçüde değil, evrensel bir ölçüde gittikçe arttığı görülüyor. Arap baharının başlangıcından bugüne kadar dindar-İslami gençlerin yoğun bir biçimde benzer hareketler içinde oldukları görülmekte. Bu tavırla da bireysel ölçüde “geleneksel” olana yapılan sürekli bir atıfla güçlendirmeye çalışıldığı görülüyor. Kendi içinde çoğulcu bir yapıya ve çeşitliliğe sahip olan İslami gençliğin, toplumsal, siyasal, kültürel ve çevresel konulardaki tavırlarını gösterdikleri örgütsel bir tavır içinde oldukları da, son İslami hareketler içinde görülmektedir.

ÖZLEM.AVCI6

Başörtülü genç kadınların sorunları ifade kanalları buldu, biraz olsun kendilerini anlatabildiler. Genç kadınların İslami çevreler içinde ya da genel olarak toplumda, üniversitede ne tür sorunları var?
Kadınlar, İslami hareketin ve dolayısıyla görünür olmaya başlayan İslami yaşam biçimlerinin, doğrudan İslami sembollerin taşıyıcısı olduklarından dolayı, toplumsal alan içindeki en temel aktörleri. Dolayısıyla İslami yaşam biçimlerine ilişkin olan en doğrudan ve dolaylı tepkilerin odak noktası ve muhatapları bu nokta kadınlar. Ve üniversite hayatında da, özellikle başörtüsü sorununun yaşandığı dönemlerde, okul girişlerinde, derslere katılmalarda ya da merkezi sınav sistemlerine girişlerde çok büyük sıkıntılarla karşı karşıya kaldıklarını biliyoruz. Bunlar yasal alanın koyduğu engellerle birlikte yaşanan sorunlar. Bir de toplumsal alanda karşı karşıya oldukları sorunlar var… Hâlâ “dine” olumsuz anlamlar yükleyerek, toplumsal alanda görünür olmalarından rahatsızlık duyan ve bunu her fırsatta sözle ve davranışlarla ifade eden bir kesim var. Ama burada unutmamak gerekir ki, Foucault’nun söylediği gibi “iktidarın olduğu her yerde aslında direnme de vardır”. Ve bu gençlerin de kendi direnme biçimlerini yarattıklarını görüyoruz. Ve sorunlar sadece “laik ya da ulusalcı” olarak tanımlanan kesimlerle yaşanmamakta, kendi içlerinde de, dindar olan diğer kesimlerle de birtakım sorunlar yaşanmakta. En başta da aileyle…

Dindar erkekler özgürlükçü mü? Kadın-erkek ilişkileri anlamında nasıl bir noktadalar?
Erkeklerin eğitim seviyesi ne kadar yükselirse yükselsin, dünyaya bakış ufukları ne kadar genişlerse genişlesin, cinsiyet eşitsizliğine dayanan geleneksel cinsiyet algılarının hâlâ güçlü bir biçimde devam ettiği görülmekte. Bir kadın, bir erkek için hâlâ her şeyden önce bir eş ve anne… Dindar bir erkek ise, her ne kadar kadın iyi bir eğitim de alsa ve başarılı da olsa, eşinin çalışmasını tercih etmiyor. Bu konuda kadınlar erkeklerden daha özgürlükçü… Kadın-erkek ilişkileri, elbette üniversite hayatı ve değişen dindarlık algılarıyla birlikte değişiyor ama yine de katı, değişmez çizgilerin olduğu görülüyor.

Kadın ve erkek diye baktığımızda, dindarlık algısı ve dindar yaşam biçimi farklılıklar gösteriyor mu gençler arasında?
Dindarlığın tanımlanmasında, bir kimliğe ve görünür bir biçime dönüşmesinde ve söylemsel olarak ifade edilmesinde erkeklerin kadınlara göre daha ön planda olduğu görülüyor. Ama bu durum erkeklerin daha dindar olduğunun bir göstergesi değil. Özellikle yaptığımız görüşmelerde erkekler arasında söylem ile pratiğin çelişkisine rastlanırken, kadınlarda bunun uyumlu olduğu görülüyor. Dini değer ve kurallarda erkeklerin daha tavizkâr olduğu görülürken, kadınların daha tutarlı oldukları görülmekte. Kadınlar daha ortalama bir dindarlığa sahipken, radikal dindarlığın erkekler arasında daha yoğun olduğu görülüyor. Bu durumun, erkeklerin sosyal alanlarda daha aktif ve doğrudan ilişki içinde olmalarından kaynaklandığı söylenebilir. Zaten İslam dininin de erkek egemen bir din olduğunu unutmamak gerekir.

Dindar üniversite gençliğinin gelecek düşü nedir? “Asr-ı Saadet” miti mi, yoksa evrensel özgürlükçü kriterler mi belirliyor gelecek tahayyüllerini?
Asr-ı Saadet dönemi yaşam biçimleri, sürekli gündelik yaşam içindeki gerilimleri anlamaya ve açıklamaya çalışılırken referans verilen bir dönem. Ama günümüz dünyasında Asr-ı Saadet döneminin yaşanabilir olmadığının da farkındalar ve bu da sık sık ifade ediliyor. Öncelikle toplumsal alanda dinin ve dindarlığın daha rahat ve daha merkezi bir önemde ve yerde olduğu bir gelecek anlayışı belirgin, daha sonra elbette evrensel bir bakış açısı hâkim. Dolayısıyla geleceğe ilişkin söylemlerde, merkezden, kendilerinden başlayan ve tüm evrensel alana doğru yayılan tasavvur ve tahayyülün hâkim olduğu görülüyor. Zaten özellikle son dönem İslami gençlik hareketlerine baktığımızda da evrensel kaygıların daha belirleyici ve hareket ettirici bir unsur olduğunu görüyoruz.

Dini gruplar arasında ayrımlar, gençlerin yaşam biçimlerini nasıl değiştiriyor? Siz kitabınızda dört büyük cemaate eğilmişsiniz.
Bu kadar çok çeşitli dindarlık algı ve görünümü, aslında dini gruplar arasındaki çeşitliliğe ve farklılığa dayanmaktadır. Çünkü her dini grup, kendi içtihatlarını yaparken beraberinde yeni dindarlık algı ve görünümüne yol açmaktadır. Bu ayrışmalar o kadar belirgin ve keskin çizgilerle görülüyor ki, neredeyse bu dini gruplar arasında husumetlere varan karşıtlıklar söz konusu olabiliyor. Bu gençlerin, hem hayata bakışlarında hem dindarlığı tanımlamalarında çok önemli farklılıkların olduğu ilk dikkat çekici unsurlardan biri. Tabii ki bu farklılıklar aile yapısı, yetişilmiş olunan çevre ve içinde bulunulan –ya da sadece düşünce ve gönül bağı ölçüsünde– dini gruplarla iyice belirginleşmektedir.

Gençler arasında ifade edilen ve izleri görülen dört büyük dini grup söz konusu ama genel olarak baktığınızda en güçlü ve yaygın olan Fethullah Gülen cemaati. Çünkü bu dini grup, siyasetini gençler üzerinden inşa eden ve güçlendiren bir anlayışa sahip. Bu dini gruba dahil olan öğrencilerin, üniversiteye yeni başlayan ve az da olsa dini eğilimleri olan gençlerin, gruba dahil edilmesi, davet edilmesi noktasında yönlendirildikleri görülüyor. “ ‘Bize cemaat içinden üniversiteye yeni başlayan ya da cemaatle hâlâ bağ kuramamış olan cumaya giden, oruç tutan öğrencileri getirin, yaklaştırın cemaate’ biçiminde cemaatten emirler alıyoruz” diyenler oldu. Ve genel olarak baktığımızda cemaatin gücünü, bu gençler arasındaki güçlü örgütlenmelerinden aldığını görüyoruz.

İslami temsilin görünen yüzü dediğiniz Gülen cemaati, muhafazakâr çevre Süleymancılar, holdingleşen İskender Paşa cemaati ve değişime direnen İsmail Ağa cemaati… Bu dört eğilim dindar gençliğin temel eğilimleri mi? Başka etkiler var mı?
Bu dört cemaat tarihsel olarak çok eski ve güçlü temellere dayanmaktadır. Yani dönemin gençlerinin, bu dini grupların tavırlarını belirleme etkilerinden çok, bu dini grupların içindeki geleneksel yapıdan etkilendiklerinden bahsedilebilir. Gençlerin her ne kadar bu dini gruplarla kendi dindarlık algıları iyice belirginleşiyor ve İslami bir kimliğe dönüşüyorsa da, “dışarı”yla olan güçlü bağları, bu dindarlık algıları ve yaşam biçimleri toplumsal alanda daha farklı değişimlere ve görünümlere neden olmaktadır. Ana başlıklara baktığımızda, varoluşundaki amacını korumaya çalıştığı için hâlâ geleneksel yapısını olabildiğince korumaya çalışan ve bu nedenle muhafazakâr diye tanımladığımız “Süleymancılar” ve özellikle 1970’lerde başlayan, 80’lerde ve 90’larda iyice belirgin ve görünür bir biçimde kendi şirketlerini kuran, 28 Şubat süreciyle kurumlarının zarar görmemesi için dini temsil ve söylemini, görünürlülüğünü toplumsal alanlardan çeken “İskender Paşa cemaati” ile hâlâ geleneksel algısını koruyan, modern dünyayla hiçbir biçimde bağ kurmamaya çalışan –hâlâ çocuklarını kendi “sübyan okulları”nda okutan ve cemaat içinde eğitim almasını istemeyen, hâlâ ezanı çıplak sesle okuyan– “İsmail Ağa cemaati”nden bahsediyoruz. Bu üçünün karşısında ise modern dünyayla doğrudan bağlar kurmaya çalışan ve içinde bulunulan dünyada dini daha yaşanılabilir, tüm toplumsal alanlarda sürdürülebilir olması gerektiği anlayışıyla dini değer ve kuralların yeniden yorumlanabileceğini savunan, bu nedenle diğer dini gruplara göre daha görünür olan “Fethullah Gülen cemaati”.

Genel olarak baktığımızda, bu dini grupların yukarıda bahsettiğimiz tavırlarıyla da doğrudan ilişkili olarak, Gülen cemaatinin gençler arasında daha yaygın ve etkin olduğunu görüyoruz. Bunun bir nedeni de cemaatin, üniversite öğrencilerinin temel ihtiyaçları doğrultusunda hizmet vermeye çalışmasıdır. Başlangıçta bu gruba, karşılıklı bir çıkar ilişkisiyle şekillenen bağlılıklar söz konusu: burs, kalacak yer yardımları ve sonrasında cemaat içinden desteklerle daha kolay çalışma imkânlarına sahip olunması gibi. Dolayısıyla gençlerin dindarlık algı ve yorumlarında dini gruplar belirgin bir etkiye sahip. Dini grupların birbirlerinden farklı içtihatlara ve dolayısıyla farklı dindarlık görünümlerine sahip olmaları, gençler arasında da farklılaşan algılara ve yaşam biçimlerine neden olmaktadır.

Siz, geçmişteki “İslami gençlik” eğilimleri ile bugünün liberalizmle barışık dindarlaşmış gençlik çevreleri arasında nasıl bir ilişki görüyorsunuz? Benzerlikler ve ayrımlar neler?
Dönemsel olarak baktığımızda, içinde bulunulan siyasal ve ekonomik durumla doğrudan bağlantılı olan çok belirgin farklılıklar söz konusu. Özellikle 1990’lı yıllardaki İslami gençlik profili ile bugünkü İslami gençlik profiline baktığımızda büyük farklılıklardan bahsedilebilir. Mesela bu konuda öğrenciliği 90’lı yıllarda geçmiş olan ve yaptığı görev gereği bugünkü dindar gençlerle sürekli bir arada olan bir görüşmeci şöyle bir karşılaştırma yapmakta: “Bizim dönemimizde, dindar olarak tanımlanan gençlerin oldukça katı ve belirgin dini duruşları vardı. Hiçbir dini davranıştan taviz verilmezdi. Kız arkadaşlarımıza bir şey sormaya bile çekinirdik. Başörtüsü eylemleri yaptığımız dönemde, kızlar eylem sırasında slogan atmak için ellerini kaldırırken, bir parmaklarıyla da, bilekleri görünmesin diye pardösülerinin ucunu tutarlardı. Oysa şimdi baktığınızda, bu gençlerin dindar olduğunu sadece başörtüsü bağladıkları için anlıyorsunuz. Halbuki, bazı gençlerin (kız ya da erkek olsun) tavır ve davranışlarının dindarlığın temel birçok değerine ters düştüğünü görebiliyoruz. Kız ve erkeklerin oldukça samimi olan arkadaşlıkları ve sohbetleri (flört etmek değil), kızların örtünme biçimleri gibi. Önceki dönemlerin gençlerinde ki, İslami duruşu görmek çok da mümkün değil.”

Buradaki tartışmalar çok önemli. Genel anlamdaki dindarlık algı ve biçimlerindeki gibi gençler arasında da sayıca artan bir dindarlık görünümü söz konusu. Ama niteliksel ve daha derin dindarlık algı ve değerlerinin azaldığı gözlemlenen bir durum. Gençler arasında, sürekli dile getirilen ve konuşulan bir İslami söylem var. Ama bu söylemlerde dile getirilen ve İslami yaşam biçimleriyle ilişkilendirilen birçok değerin pratikte uygulanmadığı da gözlemlenen durumlardan birisi. Yani görünürde sayısal olarak artan bir dindarlık söz konusu: Daha fazla insan cuma namazına gidiyor, daha fazla kadın başörtüsü taşıyor, daha fazla iftar sofraları kuruluyor. Ama tüm bu dini pratiklerin “manasının” ve “hakikatinin” çok da sorgulanmadığı, niteliksel yönü gittikçe zayıflayan dindarlık görünümleriyle karşı karşıyayız. Biraz daha alt söylemde ise bu niceliksel olarak artış, içinde bulunulan dönemin siyasal konjonktürüyle doğrudan alakalı olan ve insanlardan bundan bir fayda sağlamak amacıyla şekillendiği de ifade edildiği görülmekte. Entelektüel bir seviyeye sahip olan gençlerin, günümüzdeki gerek gençler arasında gerekse diğer toplumsal kesimlerde görülen dindarlık algılarına ve yaşam biçimlerine ilişkin olarak eleştirel yaklaştıkları görülmektedir.

Bu konuda şunu da unutmamak gerekir: 1990’larda İslami gençlik, laik ya da ulusalcı bir kesimle mücadele eden, kendi içinde çok fazla çeşitlenmenin olmadığı tek bir görünüme sahipti. Fakat içinde bulunduğumuz dönemde ise oldukça çeşitlenen ve farklı algı ve görünümlere sahip olan çoğul bir İslami gençlik söz konusu ve mücadelenin, eleştirilerin kendi içlerinde, birbirlerine karşı olduğu görülmekte.

ÖZLEM.AVCI10-gerekirse ÖZLEM.AVCI7

Günümüz dindar gençliği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı nasıl değerlendiriyor? Erdoğan’ı, Atatürk’le kıyaslayan anketler ve bu anketlerin sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Elbette Recep Tayyip Erdoğan’ın İslami bir kimliğe sahip ve dindar bir birey olması, toplumsal alanda gençleri oldukça rahatlatmış, sahip olunan söylemi daha kolay ifade etmelerini sağlamıştır. Fakat siyasal bir lider ve iktidar olarak, dindar gençler arasında da çok sık eleştirilmektedir. Bu eleştiriler ise AKP iktidarına dini grupların nasıl baktığıyla da şekillenen bir tavır olduğunu düşünüyorum. Birçok konuda olduğu gibi siyasal alana dair eleştirilerini de ait oldukları dini gruba dayanarak oluşturdukları görülüyor. Bir lider olarak Tayyip Erdoğan’ın Atatürk’le kıyaslandığı tartışmalar hiç yaşanmadı. Fakat Cumhuriyet’in ilk yıllarında dinin toplumsal alanın dışına taşınması, hatta yeraltına itilmesi noktasında Cumhuriyet ideolojilerinin, İslami gençlik tarafından da eleştirilen, sorgulanana bir tavır olduğu söylenebilir.

Dindar üniversite gençliğine sorduğunuz sorular kitabın sonunda yayımlanmış. “Dindarlık, milliyetçilik ve muhafazakârlık arasında nasıl bir korelasyon vardır?” sorunuza nasıl yanıtlar aldınız?
Cumhuriyet tarihine baktığımızda, toplumun dinle olan ilişkisi hep görünmez kılınmaya ve toplumsal alanın dışına taşınmaya çalışılmış. Çünkü Cumhuriyet’in karşısındaki en büyük tehlikenin din, şeriat ve irticai faaliyetler olduğu inancının bu dönemlerde oldukça güçlü olduğunu biliyoruz. İslam siyasal alanda belki daha rahat görünür olabiliyordu ama halk arasında İslami söylemin çok kolay bir biçimde ortaya çıkamadığını görüyoruz. Bu durum dönemin sinema, edebiyat, yazılı basın gibi kültür ürünleri üzerinde de bir analiz yapılarak anlaşılabilir ki, özellikle dönemin romanlarında bu anlatının çok güçlü olduğu görülüyor. Dindarlık bir söylem olarak, en kolay bir biçimde muhafazakârlık ve milliyetçilik düşünce akımlarıyla eklemlenerek varlığını sürdürmeye çalışıyor. Fakat bu durumun 1980’lerde yavaş yavaş kırılmaya, siyasal ve toplumsal alanda bunlara gerek kalmadan tek başına bir ideoloji, siyasal bir söylem olarak kendini inşa etmeye başladığını görüyoruz.

Bu dönemin gençlerinin, kendilerini hiçbir biçimde milliyetçilik ya da muhafazakârlık noktasına koymadıkları ve özellikle bunlardan ayırarak sadece “İslami” olarak tanımlanmak istedikleri öne çıkan bir tavır. Hatta bazen bu gençler, kendilerinin “muhafazakâr” olarak tanımlanmasının yerine, en sevmedikleri hatta oldukça rahatsız oldukları “İslamcı” tanımlamasını tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. Bu tutum ve tavır bazı gençler arasında oldukça keskin bir biçimde ifade edilirken, bazı gençler içinde böylesine derin bir anlama sahip değil. Bu gençlerin kendilerini muhafazakâr ya da milliyetçi olarak neden tanımlamadıklarına ilişkin genel söylem bir görüşme alıntısında şöyle ifade edilmektedir: “İslam ve muhafazakârlık, birbirinden apayrı iki söylemdir. Ve beni en çok rahatsız eden muhafazakâr olarak tanımlanmamızdır. Hayır, bizler muhafazakâr değil, İslami gençleriz. Aynı şekilde kendimizi milliyetçi olarak da tanımlayamayız. Çünkü İslam’ın dili, coğrafyası ve ırkı yoktur.”

Genç olmanın en bilinen özelliği olan başkaldırı ruhunu dindar gençlerde gördünüz mü?
Elbette başkaldıran, itiraz eden tavırları (en azından benim görüştüğüm öğrenciler arasında) oldukça belirgindi. Görüşülen öğrenciler arasında, ait oldukları dini gruplar içindeki baskıya itiraz ederek gruptan ayrılanlar, aileleri ve içinde bulundukları çevrelerdeki geleneksel (biçimci) dindarlık biçimlerine itiraz ettikleri için özellikle aileleriyle çatışma içinde olan gençler de vardı. Dolayısıyla gençliğin “asi” ruhunu dindar gençler ve özellikle “erkek” dindar gençler arasında görmek mümkün. Kız öğrenciler arasında ise bu tavır erkeklere göre daha az ve belirsiz.

“İki dünya arasında” kalmış gençleri siz nasıl yorumladınız bu çalışma süresince?
“İki dünya arasında kalmak” ifadesi çok önemli. “İki dünya arasında” kalmak ikilikler arasında yaşanan gerilimleri ifade eden bir durum öncelikle. Geleneksellik ile modernlik, seküler olan ile ilahi olan, yaşanan ile kitabi olan, bilimsel olan ile dini olan gibi birçok ikilik… Bu ikilemlerin en çok yaşandığı dönem aslında gençlerin üniversiteye başladıkları ilk dönemler. Özellikle kırsal bir bölgeden, Anadolu’nun küçük bir şehrinden gelmişse bu tür durumları daha çok yaşıyor ve hissediyor. Burası aynı zamanda dönüşümün başladığı nokta. Artık ait olduğu kültürün, geleneğin dışına çıkarak başka yaşam tarzlarıyla karşı karşıya kalıyor ve içinde olduğu birçok şeyi dışardan bir gözle yeniden anlamaya, tanımlamaya başlıyor. Dini alışkanlıklarını sürdürme, arkadaşlık ilişkileri ve özellikle de karşı cinsiyetle olan ilişkiler, tüketim alışkanlıkları gibi… Bu konuda da kendi ifadeleriyle en çok mücadele etmek zorunda kaldıkları “nefs”. “İki dünya arasındaki” bu ikilikler arasında yaşadıkları gerilimler yaşamlarındaki ve algılarındaki dönüşümü sağlıyor.

Sizi şaşırtan ya da siyasal olarak daha önce gözlemlemediğiniz bir durumla karşılaştınız mı bu çalışmada? Gençlerin sürprizli bir yanı var mıydı?
Beklediğimden çok daha açık ve ufku geniş olan gençlerle karşılaştım. Bu gençler sadece kendi içine kapalı, kendi dünyalarında kapalı değil. Tüm dünyaya dair kendi sözleri olan, her türlü bilgiye, yoruma, eleştiriye açık ve sinemadan edebiyata, müziğe kadar kültürel alanı çok iyi takip edip yorumlayan bir dindar gençlikle karşılaştım. Aslında tüm bunların, gençlerin kendilerini ifade etmek ve daha çok görünür olmak için yaptıkları tavırlar olduğunu düşünüyorum. Geçmişte din ve dindarlık konusuna olan tepkili tavır ve bakışlarına karşın gençlerin geliştirdikleri birtakım direnme mekanizmaları olduğunu düşünüyorum.

Artık dindar bir kesimden bahsederken 90’lı yıllardaki gibi –görünür olan– tek bir biçimden bahsetmek mümkün değildir. Gittikçe kendi içinde farklılaşan ve heterojen bir dindar kesim var artık karşımızda. Bu farklı ve çeşitli olan dindarlık algı ve yorumları, İslami yaşam biçimleri en çok gençler arasında gözlemlenebilmekte. Bu farklılıklar, cinsiyet, ekonomik durum, okunan bölüm, yaşanan çevre, dini gruplar gibi birçok değişkene dayanmaktadır. Burada, kendi içinde farklı algı ve yorumlara, yaşam biçimlerine sahip olduğu genel kanısından hareket edildiğinde, değişen dindarlık algı ve görünümlerini anlamak daha kolay bir hale geliyor.

Bir diğer dikkat çekici unsur ise gittikçe zenginleşen bir dindar kesim ve bu kesimin toplumsal alana dair doğrudan ifade edilen beklenti ve talepleri. Ekonomik durum ve dindarlığın ifade edilmesi noktasında aslında belirgin farklılıklar var. Her şeyden önce ekonomik durum, farklılaşan dindarlık algılarında belirgin bir etkiye sahip. Ekonomik düzey arttıkça toplumsal alandaki dini beklentilerin de artmaya başladığı ve daha kolay ifade edilebilir hale geldiği görülüyor. Benim görüştüğüm öğrenciler arasında ekonomik seviyesi yüksek olan bir genç, toplumsal alandaki dini beklentilerini daha kolay ifade ederken daha orta ve alt seviyedeki gençlerin bu konuda isteklerini kolay, doğrudan ifade edemedikleri görülüyor. Örneğin ekonomik durumu daha iyi olan öğrencilerin “toplumsal alanın dini kuralların da gözetilerek düzenlenmesi” konusundaki soruya daha net ve kesin olarak “Evet kesinlikle düzenlenmeli ve mesela ramazan ayında mesailerin iftar saatlerine göre düzenlenmesi ya da bir devlet memurunun namazları kılabileceği mescitlerin olması gerekir” şeklinde cevap verdikleri görülüyor. Ama daha orta ekonomik seviyedeki gençlerin ise bunu istediği ama keskin tavırlarının olmadığı ya da kolay ifade edemedikleri görülmektedir.

İlgi alanları neler?
İlgi alanları daha geniş bir eksende yayılmaya başlıyor. Bunun, hayata, dünyaya ve insanlığa dair daha fazla söz söyleme talebiyle alakalı bir durum olduğunu düşünüyorum. Bir de uzunca yıllar dine ve dindarlığa ilişkin kendi içine kapalılık anlamlarını yıkmaya dönük bir durum olarak ortaya çıkıyor. ötekini tanımaktan ziyade kendini ötekine anlatma biçimi. Yani ötekinin dilini öğrenmek ve bu dil üzerinden kendini anlatma çabası. Zihinlerdeki kalıplaşmış “din ve dindarlık” algısını değiştirme derdinde bir tavır. Aslında belirli alan ve konuların “kuşatılmış” olmadığını da söyleyen bir tavır. Dindar bir genç sinemayla da ilgilenebilir, kendi alternatif rap ve rock müziğini üretebilir, kendi senaryosunu kurgulayabilir…

İslami gençliğin de gittikçe entelektüel bir tavra ve duruşa sahip olduğu görülüyor. Bu gençlerin birçoğu yeni dindarlık algılarında ve hayata bakışlarında, din alanındaki kanaat önderlerinden etkilendikleri gibi, bir kısmının da ilerde başka başka gençler için ve onları değiştirecek dönüştürecek kanaat önderleri olacağını düşünüyorum. Bu nedenle bu alanda yaşanacak ve zamanla gözlemlenebilir hale gelecek olan değişimlerin hangi yönlerde olduğunu ve çok yönlü olan bu değişimin bir yönünü gösterdiğini düşünüyorum.

Sonuç olarak dindar gençler arasında çok ciddi farklılaşmaların hatta zaman zaman düşünsel kutuplaşmaların olduğu görülüyor. Bundan on yıl önce bu farklılaşmaların bu kadar çok ve belirgin olduğunu düşünmüyorum; bundan on yıl sonra ise bu farklılaşmaların daha da çeşitleneceğini düşünüyorum. Tüm bu farklılaşmaların hem nedeni hem de sonucu olarak varoluşsal bir süreç içinde olan dindar bireyin bir özneleşme süreci içinde olduğu düşünülebilir. İktidar karşısında hem ona tabi olarak hem de onu aşmaya çalışarak sürekli kendini yenilediği ve dönüştürdüğü söylenebilir. Bu iktidar bir taraftan ilahi bir güç iken bir taraftan kendi içindeki nefs olabilmekte; bir taraftan ait olduğu dini grupların değerleri ve ilkeleri iken bir taraftan kendi dışındaki dini gruplar ya da dindar olmayan kesim olabilmektedir. Bu durumda bir özne olarak dindar birey, bu iktidarın bazen karşısında bazen ise yanında birtakım direnme biçimleri ve taktikler geliştirerek kendisinin yeniden algılanmasına ve tanımlanmasına neden olmaktadır. Hem kendi içinde bulunduğu toplumsal yapının bir parçası hem de bu yapıyı aşmaya çalışan güç noktası olarak, varoluşsal bir süreç içinde kendini sürekli oluşturan, sergilediği yaşam biçimleriyle, düşünsel pratikleriyle, taşıdığı sembollerle yeniden inşa eden bir “özne” haline geldiği söylenebilir.

İki Dünya Arasında – İstanbul’da Dindar Üniversite Gençliği / Yazar: Özlem Avcı / İletişim Yayınları / Editör: Kıvanç Koçak / Dizi Kapak Tasarımı: Ümit Kıvanç / Kapak: Suat Aysu / Kapak Fotoğrafı: Ekrem Buğra Büte/ 1.Baskı Ocak 2012 / 288 Sayfa

Özlem Avcı; 1977 Ankara doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2000 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini Galatasaray Üniversitesi’nde iletişim alanında, doktorasını ise Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde sosyoloji alanında tamamladı. 2000 yılından beri makale ve kitap çevirileri de yapan Avcı, halen Uşak Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde görevlidir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.