Özyönetim Düşüncesi – Caner Sancaktar

 

“Özyönetim düşüncesi, Rousseau’dan Yugoslavya’ya uzanan henüz bitmemiş “özgürlük arayışıdır”. Bu arayışın kaynağında “liberal temsili demokrasinin, özel mülkiyetin, kapitalizmin ve devletçiliğin” eleştirisi vardır. Liberal temsili demokrasinin ilk felsefi eleştirisini Fransız filozof Rousseau yapmıştır. “İnsanlar arası eşitsizlikler”in ve çeşitli murdarlıkların (hile, açgözlülük, bencillik, cimrilik, merhametsizlik, çıkar çatışması, savaş) kökeninde “özel mülkiyet”in olduğunu keşfetmiştir. Rousseau’nun bu keşfi, hem modern özyönetim düşüncesini hem de sosyalist ve anarşist düşünürleri derinden etkilemiştir. Son yıllarda ülkemizde de tartışma gündeminde önemli bir yer bulan “özyönetim” kavramı, her açıdan, hem düşünsel hem de pratik arayışlara ihtiyaç duyuyor. Caner Sancaktar’ın bu kitabı, önemli bir boşluğa işaret ederken, toplumsal yaşamdaki bir damara da işaret ediyor: Özyönetim düşüncesi “hayatı değiştirmek istiyor”.” Özyönetim Düşüncesi’nden Anarşizm başlıklı bölümü yayımlıyoruz. 

Anarşizm

Özyönetim düşüncesinin gelişiminde önemli rol oynamış olan anarşizmin temel tezleri aşağıdaki gibidir:

  1. İnsan doğası, içinde bulunulan toplumsal, siyasal ve ekonomik ortamdan etkilenir. Öyleyse insan doğası sabit değildir, değiştirilebilir. İnsanları adaletsizliğe, bencilliğe ve saldırganlığa yönelten temel sebep devletin ve olumsuz çevrenin yozlaştırıcı etkisidir.
  2. Her türlü iktidar baskıcıdır ve insanın özgürleşmesini engeller. Devlet, siyasal iktidarın en üst biçimi olarak insanı sömürür, baskı altına alır ve özgürlükleri yok eder. Ayrıca devlet yıkıcıdır ve savaşların temel sorumlusudur. Bu nedenle devlet –biçimi ve rejimi ne olursa olsun fak etmez– gereksiz bir kötülüktür ve insanın özgürleşebilmesi için ortadan kaldırılması gerekir. Bu bağlamda anarşistler, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde –Marx ve Engels’in önerdiği– bir proleter devletin kurulması fikrini de eleştirmiş ve reddetmişlerdir. Çünkü diğer devlet türleri gibi, proleter devlet de anarşistlere göre, baskıcı olacaktır ve insanın özgürleşmesini engelleyecektir.
  3. Din, devletin en önemli destekçisidir ve insanın özgürleşmesi önünde büyük bir engeldir. Dolayısıyla insanın özgürleşmesi için dinin ve dinsel kurumların yok edilmesi gerekir.
  4. Toplum ekonomik anlamda “sömürenler” ve “sömürülenler” olarak iki gruba ayrılır. Sermaye birikimi sömürüye dayanır. Sömürü ilişkileri bir grubu yoksullaştırırken diğer grubu zenginleştirir. Yani sömürü, hem yoksulluğun hem de zenginliğin kaynağıdır.
  5. Sömürüye yol açan iki temel faktör “devlet” ve “özel mülkiyet”tir. Yani sömürü, devletten ve özel mülkiyetten kaynaklanır. Devlet ve özel mülkiyet sahipleri emekçi kitleleri sömürür.
  6. Sömürü aynı zamanda özgürleşmenin önünde bir engeldir. Sömürüyü ve yoksulluğu ortadan kaldırıp özgürleşmek için “devleti” ve “özel mülkiyeti” ortadan kaldırmak gerekir. Bu ise ancak bir “toplumsal devrim” ile mümkündür.

Kısaca bu şekilde özetleyebileceğimiz anarşizmin en önemli entelektüel ve siyasal lideri Proudhon idi. Anarşist düşüncenin ve hareketin gelişimine büyük katkılar sağlamış olan bir başka düşünür ve devrimci ise Bakunin’dir.

Pierre-Joseph Proudhon

Fransız anarşist Proudhon (1809-1865) Paris’te yoksul bir ailede doğdu ve maddi sıkıntılardan dolayı küçük yaşta okulu bırakıp bir yayınevinde çalışmaya başladı. Ama kendisini yetiştirip çok önemli bir düşünür, siyasetçi ve devrimci olmayı başardı. 1848 Fransız Devrimi sürecinde aktif olarak yer aldı ve Kurucu Meclis’e seçildi. Devrimci-anarşist görüşlerinden ötürü iki defa üçer yıl hapis yattı. “Anarşizmin babası” olarak kabul edilen Proudhon’un en büyük amacı/tutkusu, her türlü siyasal iktidara ve ekonomik sömürüye/eşitsizliklere karşı bireyin özgürleşmesini sağlamaktı. Bunun için de her türlü iktidar biçimine karşı tarafların eşitliğine dayalı özgür “sözleşme mekanizmasını”, ekonomik ve toplumsal alanda bireyciliğe karşı “dayanışmacılığı” ve siyasal alanda merkeziciliğe karşı “federalizmi” (ademimerkeziyetçiliği) savundu.

Proudhon’un felsefesinin ve ekonomik-siyasal düşüncesinin temelinde “adalet” yer alır. “Adalet”, Proudhon’a göre, insanın “doğal özelliği” ve “temel prensibi”dir. Bu nedenle insan sürekli adaleti arar ve adaletli bir toplum içinde yaşamak ister. Adalet; “eşitlik ve özgürlük” demektir. Eşitlik; insanın kattığı emek oranında toplumsal zenginlikten pay alması ve aynı üretim/çalışma olanaklarına sahip olmasıdır. Özgürlük ise, insanın kendisinin efendisi olmasıdır. Dolayısıyla eğer bir toplumsal düzende insanlar toplumsal zenginlikten kattıkları emek değerinde pay alamıyorlarsa ve/veya eşit üretim/çalışma olanaklarına sahip değillerse eşitlikten söz edilemez. Ayrıca eğer bir toplumda insan, başka bir insan, sınıf, grup, parti, kurum veya devlet tarafından yönetiliyorsa özgürlükten söz edilemez. Eşitliğin ve özgürlüğün olmadığı bir toplumda ise adaletten söz edilemez.

Anarşi, Proudhon’a göre, hiçbir kuralın, ilkenin ve düzenin olmadığı kaotik bir ortam değildir. Anarşi, “efendinin” yani herhangi bir “egemenin” olmadığı bir toplumdur. Dolayısıyla anarşi, gerçek anlamada özgürlük demektir; özgürlük ise anarşidir. Anarşide toplum “kendi kendini yönetir” ve bir “endüstriyel demokrasi” söz konusudur. Endüstriyel demokrasi, ekonomik hayatın bizzat çalışanlar/üretenler tarafından yönetilmesidir. “Bu durumda çalışan kitleler gerçek ve olumlu bir biçimde egemendir… Ekonomik düzen bütünüyle onlara aittir…”  Böylece “endüstriyel demokrasi; paranın saltanatını ayaklar altına alacak… emek ve sermaye arasındaki ilişkileri değiştirecek ve ekonomik hukuku kuracaktır.”

Anarşide halkın doğrudan yönetimi (özyönetim), dayanışmacılık (mutualizm), ortaklık, ademimerkeziyetçilik, eşit taraflar arasında yapılmış sözleşmeler ve bu sözleşmelere dayalı federal birlik (federasyon) vardır. Bu federal ademimerkeziyetçi birlik içinde özellikle yerel yönetimlerin (belediye ve illerin) güçlü olmasını istemiştir Proudhon. Federasyona katılan aktörler arasında ise sözleşmelerden doğan karşılıklı hak ve yükümlülükler olacaktır.

Anarşi, adaletli bir yönetim biçimidir. Çünkü anarşi; her bireyin kendi kendini yönetebildiği, kattığı emek-değer oranında zenginlikten pay alabildiği ve eşit çalışma olanaklarına sahip olduğu bir özyönetim düzenidir. Özgürlüğün, eşitliğin ve dolayısıyla da adaletin gerçekleşmesine mâni olan devlet veya buna benzer bir siyasal iktidar, özel mülkiyet, sınıfsal farklılıklar ve sömürü ilişkileri anarşide yoktur. Ekonomik ve siyasal olarak kendi kendini yöneten insanlar topluluğu söz konusudur. Yani Proudhon’un tasvir ettiği anarşi; iktidar ve sömürü ilişkilerini içermeyen adalete (eşitlik ve özgürlüğe) dayalı bir özyönetimdir.

Anarşide ekonomik alan “dayanışmacı (mutualist) birlikler” şeklinde örgütlenecektir. Mutualist birlik içinde yer alan tüm üyeler özgür ve eşittir: Her üyeye çalışma ve üretim olanakları sağlanır. Mutualist birlik içinde kullanılan üretim araçları özel mülkiyet/sahiplik altında değil, “grup mülkiyeti/sahipliği” altındadır. Üye, üretim araçlarını ve olanaklarını kullanarak meydana getirdiği zenginlikten kattığı emek-değer oranında pay alır.

Her insan, kendi isteği ile mutualist birliğe katılır ve kendi isteğiyle birlikten ayrılır. Hiçbir insan, herhangi bir mutualist birliğe katılmaya veya birlikten ayrılmaya zorlanamaz. Mutualist birlik içinde yer alan insan, bir şahsın, devletin veya grubun/birliğin boyunduruğu altında değildir; kendi kendisinin sahibi ve yöneticisidir. Bu özgür ve eşit insanlar arasında gönüllülük esasına dayalı “toplumsal sözleşmeler” yapılır. Nitekim mutualist birliği ortaya çıkaran şey, insan-insan arasında yapılan müşterek “toplumsal sözleşmeler”dir.

Ayrıca mutualist birlikler arasında da isteğe bağlı olarak “toplumsal sözleşmeler” düzenlenir. Böylece anarşist toplum, gönüllü toplumsal sözleşmeler vasıtasıyla kurulan ve işleyen bir “mutualist birlikler federasyonu”dur. Hiçbir mutualist birlik, toplumsal sözleşmeye taraf olup federasyona katılmaya veya federasyondan ayrılmaya zorlanamaz. Ayrıca federal birlik içinde yer alan mutualist birlikler arasında hiçbir hiyerarşik ilişki yoktur. Mutualist birlikler arası ilişkiler yatay ve eşittir.

Anarşizmde benzer bir örgütlenme biçimi siyasal alanda da gerçekleşecektir. Bu alanda temel örgütlenme birimi “komün”dür. Belli bir coğrafi bölgede yaşayan tüm insanlar komünü oluşturur. Komün içinde herkesin karar alma sürecinde bir oy hakkı vardır. ‘‘Mutualist birlik’’ gibi komün de özyönetimseldir. Ayrıca komünler arasında da toplumsal sözleşmeler vasıtasıyla bir federal birlik oluşturulur. Bu sözleşmeler yoluyla federasyona katılma veya federasyondan ayrılma gönüllülük esasına dayanır. Yani hiçbir komün, toplumsal sözleşme yapmaya ve federal birliğe katılmaya zorlanamaz. Eşit ve özgür komünler arası ilişkiler hiyerarşik karakter içermez. Anarşist toplumda komünler arası ilişkiler yatay ve eşit olacaktır.

Proudhon’un kapitalizme bir alternatif olarak tasarladığı anarşist toplumsal düzende, mutualist birlikler ve komünler üzerinde herhangi bir üst siyasal iktidar yer almayacaktır. Sadece sözleşmelerin sağlıklı biçimde işlemesini sağlamak amacıyla bir meclis oluşturulacaktır. Komün temsilcilerinden oluşan meclis, ayrıca kendi içinden bir yürütme komisyonu seçecektir. Meclis ve yürütme komisyonu, federasyon içinde yer alan mutualist birliklere ve komünlere birtakım dayatmalarda bulunamaz; haklar, görevler ve sorumluluklar yükleyemez. Çünkü anarşide, mutualist birlikler ve komünler arasında yapılan özgür, isteğe bağlı “toplumsal sözleşmeler” vasıtasıyla bir “özyönetim” gerçekleşecektir: mutualist birliklerin ve komünlerin özyönetimi.

Kâra ve paraya karşı çıkan Proudhon, piyasa mekanizmasına ve rekabete karşı çıkmamıştır. Çünkü ona göre eşitsizlikleri ve sömürüyü arttıran faktör, rekabetçi piyasa değildir; tam tersine, rekabetçi piyasanın var olmaması veya tekelleşmeler nedeniyle piyasanın sağlıklı biçimde işlememesidir. Proudhon’un düşüncesine göre; rekabetçi piyasa, mutualist birlikleri ve komünleri içeren özyönetimsel federal yapı yani anarşist toplum içinde eşitliğin sağlanmasında ve sürdürülmesinde hayati rol oynayacaktır.

Anarşide tek merkezi kurum “değişim bankası” olacaktır. Her üretici, ürettiği ürün ve hizmetin değerine denk düşen “değişim bonosu”nu ‘‘değişim bankası’’ndan alacak ve bu bonolar vasıtasıyla ihtiyacını duyduğu diğer ürün ve hizmetleri tedarik edebilecektir. Böylece ürünler ve hizmetler arasında değiş tokuş, ‘‘değişim bankası’’nın bastırdığı ve dağıttığı değişim bonoları vasıtasıyla gerçekleşecektir anarşist toplumda. Yani ürün ve hizmetler, içerdikleri emek-değer üzerinden piyasada bonolar vasıtasıyla değiş tokuşa tabi tutulacaktır. Böylece Proudhon, derin eşitsizliklere neden olan “kâr” kategorisini ve “para” aracını ortadan kaldırmayı amaçlamıştır.

Fransız düşünüre göre her siyasal düzen/sistem iki karşıt ilkeyi içerir: otorite ve özgürlük. Siyasal iktidar, toplumun içinden çıkar, ama bir kere ortaya çıktıktan sonra toplumu ve bireyleri yönetmeye başlar. Bireyler ise özgür olmak isterler. Böylece “siyasal iktidar” ile “özgürlük” arasında bir karşıtlık ve mücadele başlar. Siyasal iktidar ne kadar güçlenirse özgürlük o kadar azalır; siyasal iktidar ne kadar zayıflarsa özgürlük o kadar artar.

Bu önemli ve doğru tespitten hareketle Proudhon, siyasal hak ve özgürlüklerin mümkün mertebede genişletilmesini savunmuştur: Basın ve ifade özgürlüğü, parlamenter girişim, jüri sisteminin yaygınlaştırılması, basın-yayın yoluyla denetim, toplanma ve örgütlenme özgürlüğü, kişi-konut-haberleşme gizliliği, dokunulmazlığı ve özgürlüğü, yargı-yasama-yürütme arasında tam ayrılık vb… Bunlara ilaveten Proudhon, ayrıca sürekli düzenli orduların tasfiye edilmesini önermiştir. Proudhon’a göre, tüm bunlar gerçekleştirilirse, siyasal iktidar zayıflayacak ve böylece bireyin siyasal iktidar karşısında özgürleşmesi artacaktır. Bu gibi siyasal hak ve özgürlüklerin olmadığı bir toplumda ise, siyasal iktidar çok güçlenir, keyfileşir, zorbalaşır ve böylece bireysel özgürlüğü azaltır ve hatta yok eder.

Yukarıda kısaca özetlediğim Proudhon’un görüşleri ile “Yugoslav özyönetim sistemi (1950-1980)” arasında büyük benzerlikler vardır. Çünkü Yugoslavya, bir “ademimerkeziyetçi federal birlik” idi. Bu birliğin ekonomi alanında temel birimleri “birleşik emek örgütleri”, siyasal alanda ise “komünler” idi. Birleşik emek örgütleri, burada çalışan personelin seçtiği “işçi konseyleri” tarafından yönetiliyordu. Komünleri ise, burada ikamet eden vatandaşların seçtikleri “komün meclisleri” yönetiyordu. Proudhon, ekonomide piyasa ilişkilerine tamamen karşı değildi. Yugoslavya’da da “sınırlı” piyasa ekonomisi mevcuttu. Yani hükümet, tamamen piyasaya müdahale etmiyordu ve “özyönetimsel işletmeler” arasında belli bir ölçüde rekabet mevcuttu. Ayrıca Yugoslav sisteminde “özyönetimsel sözleşmeler” ve “toplumsal anlaşmalar” uygulanıyordu. Bu da bize Proudhon’un “toplumsal sözleşmeler” düşüncesini/önerisini fazlasıyla hatırlatıyor.

Mihail Aleksandroviç Bakunin

Rusya’da anarşist düşüncenin ve hareketin lideri Bakunin (1814-1876) idi. Bakunin, toprak sahibi aristokrat bir ailenin en büyük oğluydu. Pek çok aristokrat aile çocuğu gibi o da askeri okulda okudu. Ama mezun olduktan sonra ordudan ayrıldı. Çünkü askeri disiplin ve hiyerarşi onun asi ruhuna uygun değildi. İzleyen beş yıl boyunca önce Moskova’da ve ardından Berlin’de felsefe ve edebiyat eğitimi aldı. 1842’de Dresden’de bir dergide ilk devrimci anarşist makalesini yayımladı. Anarşistlerin sloganı haline gelecek olan ünlü sözünü bu makalede ortaya koydu: “Yıkıcı tutku aynı zamanda yaratıcı bir dürtüdür.”

Devrimci faaliyetlerinden dolayı 1844’te Çar 1. Nikola, Bakunin’in bütün aristokratik haklarını elinden aldı, Rusya’daki malvarlığına el koydu ve Sibirya’ya müebbet sürgüne mahkûm etti. Bu nedenle ülkesine dönmeyen Bakunin sırasıyla İsviçre, Belçika ve Paris’te yaşadı. Paris’te Marx ve Proudhon’la tanışan Rus anarşist, 1848 Şubat Devrimi’nde sokak çatışmalarına katıldı. 1848 sonlarında “Slav Halklarına Çağrı” adlı bildirisini yayımladı. Amacı Avusturya İmparatorluğu’nu yıkıp Orta ve Doğu Avrupa’da bir “Slav Federasyonu” kurmaktı. Mayıs 1849’daki Dresden Ayaklanması’na katıldığı için müebbet hapis cezası aldı. Bir yıl hapis yattıktan sonra Avusturya’ya teslim edildi ve buradan da Rusya’ya gönderildi. 1851-1857 yıllarını Rus hapishanelerinde geçirdikten sonra Sibirya’ya sürgüne gönderildi. 1861’de Sibirya’dan kaçmayı başardı. Gizlice Japonya ve Amerika üzerinden Londra’ya geçti. Ardından İsveç ve İtalya’ya taşındı. İlk devrimci anarşist derneklerini İtalya’da oluşturmaya başladı.

Cenevre’ye taşındıktan sonra 1. Enternasyonal’e üye olan Bakunin, burada Marx ve Marksistlerle mücadele etti. Çünkü Marx ile Engels, yukarıda açıkladığım gibi, kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde proletarya diktatörlüğünün yani devrimci işçi devletinin kurulmasını önermişti. Bakunin ise, proletarya diktatörlüğü dahil her türlü sınıfsal diktatörlüğe ve işçi devleti dahil her türlü devlete karşı çıktı. Çünkü ona göre; “devlet hükümranlık demektir, hükümranlık da sömürme” demektir. “Bir devlet varsa, zorunlu olarak hükümranlık ve onun için de kölelik olacaktır; açık ya da saklı kölelik olmadan bir devlet düşünülemez.” Yani eğer ortada bir devlet var ise, kaçınılmaz olarak yönetilen halk ve köleler olacaktır. Devlet, bir işçi devleti olsa bile, nihayetinde sömürüye yol açacaktır ve toplumu, “yöneticiler-yönetilenler”, “efendiler-köleler”, “sömürenler-sömürülenler” şeklinde bölecektir.

Proletarya diktatörlüğünde devlet yöneticileri elbette işçiler arasından ve işçiler tarafından seçilecektir. Ama Bakunin’e göre, yönetici olarak seçilen işçiler, artık işçi olmayacaklardır; işçileri ve tüm halkı yöneten “yönetici elitlere” dönüşeceklerdir. Bu andan itibaren “yönetici işçiler”, işçilere ve diğer emekçi kitlelere yukarıdan bakmaya ve emekçi halkı, yönetilmesi gereken “cahil sürü” olarak görmeye başlayacaklar. Böylece toplum, “devlet teknisyenleri” ve “sanayi-tarım orduları” (emekçi kitleler) şeklinde ikiye bölünecektir. Dolayısıyla proletarya diktatörlüğü, kaçınılmaz olarak şu sonuca varacaktır: “Büyük halk kitlelerinin küçük bir ayrıcalıklı azınlık tarafından yönetilmesi.” Ayrıca Bakunin’e göre her diktatörlüğün amacı kendi diktatörlüğünü sürdürmektir. Bu nedenle, proletarya diktatörlüğü, Marx’ın iddia ettiği gibi kapitalizmden komünizme geçiş sürecinde bir “geçici iktidar” olmayacaktır. Çünkü proletarya diktatörlüğü, diğer tüm diktatörlük türleri gibi, bir kez kurulduktan sonra kendi iktidarını devam ettirmeye çalışacaktır.

Bu nedenle Bakunin, Marx’ın “proletarya diktatörlüğü” düşüncesini/önerisini eleştirdi ve 1. Enternasyonal’de Marx’a karşı mücadele etti. Marx’a karşı verdiği bu fikirsel ve siyasal mücadeleyi kaybeden Rus anarşist, 1872 Lahey Kongresi’nde 1. Enternasyonal’den ihraç edildi. Buna rağmen Bakunin özellikle Rus, Leh, Sırp ve Rum öğrenciler ve göçmenler arasında geniş taraftar kitlesi buldu. “Bakuninciler”, Bakunin öldükten sonra da devrim mücadelesine devam ettiler. Bakuninci anarşist örgütler 20. yüzyılın ilk yarısında İspanya ve İtalya’da güçlüydüler. Bakunincilerin nihai amacı, devrim yoluyla kapitalizmi, devleti, her türlü insani ve dinsel iktidarı yıkıp anarşist toplumu kurmak ve böylece insanı özgürleştirmekti.  “Bakunincilik” İkinci Dünya Savaşı sonrasında iyice etkisini yitirdi. Ama Bakunin, anarşizmin ve modern özyönetim düşüncesinin oluşumuna ve gelişimine büyük katkı sağladı. Onun fikirleri Yugoslav özyönetim sistemini de etkiledi.

Bakunin’in siyasal düşüncesinin temelinde insanın özgürleşmesi yatar. Onun nihai amacı insanı özgürleştirmektir. Bu nedenle kapitalizme, sadece neden olduğu ekonomik eşitsizliklerden dolayı değil, aynı zamanda insan üzerinde tiranlık uyguladığı için karşı çıktı. Ayrıca insanın özgürlüğünü kısıtlayan tüm dinlere, dini kurumlara, her türlü devlete, siyasal iktidara, dinsel ve insani yasalara karşı çıktı. Bu bağlamda insan, sadece doğal yasalara boyun eğmelidir; ama dinlerden veya insandan gelen, ortaklaşa veya bireysel herhangi bir dış irade tarafından konulmuş yasalara boyun eğmemelidir. Ne var ki insan, doğuştan çok iyi olmasa bile, “özgür yaşamaya elverecek kadar iyi” bir canlıdır. Yani insan özgür olmayı başarabilecek güce ve iradeye sahiptir. Bakunin’e göre “özgürlük”;

“Doğa yasalarına saygıyla boyun eğerek dış şeyler üstünde egemenlik kurmaktır; insanların düzmece hak iddialarından ve despotça eylemlerinden bağımsızlıktır; bilimdir, çalışmadır, siyasal ayaklanmadır ve nihayet, (…) aynı zamanda hem planlanmış hem de özgür bir toplumsal ortamın örgütlenmesidir.”

Özgürlük; “(…) bireyin (…) ister ortaklaşa olsun ister yalnız başına, başka insan iradelerince konulmuş bütün yasalar bakımından bağımsızlığıdır.” Özgürlük; “(…) insanın kendi içindeki bütün yetilerin mümkün olduğu kadar tam gelişimi, herkesin iradesinin, başkasının iradesinden bağımsızlığıdır.”

İnsanın özgürleşmesi hiç de kolay bir süreç değildir Bakunin’e göre. İnsanın özgürleşmesi için evvela aşağıdaki koşulların sağlanması gerekir:

–             Devletin ve her türlü siyasal-ekonomik-dinsel iktidarın yıkılması,
–             Herkesin eşit eğitim olanaklarına sahip olması ve yeterli düzeyde bilimsel eğitim görmesi/bilgilenmesi,
–             Herkesin emeğinin karşılığını alması (emek sömürüsünün ortadan kalkması),
–             Özerk birimlerden oluşan federal toplumsal birliğin kurulması,
–             Her insanda saklı olan tüm maddi, manevi ve düşünsel yetilerin ve güçlerin tam gelişmesi,
–             Her türlü tiranlığa karşı toplumsal isyanın gerçekleşmesi,
–             Her insanın diğer insanların özgürlüğüne saygı göstermesi,
–             Yoksulluğun yok edilmesi (insanın, günlük yaşamın maddi endişelerinden kurtulması),
–             İnsanın, kendisini geliştirmesi için ekonomik faaliyetlerin dışında yeterli boş zamana sahip olması.

Tüm bu şartlar sağlanmadan insanın özgürleşmesi mümkün değildir. Ayrıca Bakunin’e göre insan tek başına özgürleşemez, ancak diğer insanlarla birlikte özgürleşebilir. Çünkü “ancak çevremdeki –erkek, kadın– bütün insanlar eşit ölçüde özgür olunca ben de özgür olurum… Ben ancak başkalarının özgürlükleri sayesinde gerçek anlamıyla özgür olurum: Çevremdeki özgür insanların sayısı ne denli çok ve özgürlükleri ne denli derin, büyük ve geniş olursa, benim özgürlüğüm de o denli derin ve geniş olur.”

“İnsan olmak” ile “özgür olmak” aynı şeydir Bakunin’e göre. Bir insan, ancak diğer insanların özgürlüğüne saygı gösterdiği ve diğer insanlar da onun özgürlüğüne saygı gösterdiği zaman gerçek anlamda insan olabilir. Dolayısıyla, diğer insanların özgürlüğüne engel olan, diğer insanların özgürlüğüne yani insanlığına saygı göstermeyen bir kişi, aslında insan değildir ve olamaz: “Kölelerin efendisi, insan değil, efendidir. Kölelerinin insanlığına aldırış etmemekle, kendi insanlığına aldırış etmemiş olur.”

“İnsanlık sömürücü bir azınlıkla sömürücü bir çoğunluğa bölünmüş oldukça, özgürlük olanaksızdır, bu tam bir yalan olur.”  Yoksulluğun ve ekonomik eşitsizliğin olduğu bir yerde özgürlük var olmaz. Sosyalizm ise, sömürüyü, yoksulluğu ve ekonomik eşitsizliği ortadan kaldırır. Böylece sosyalizm, insanın özgürleşmesine hizmet eder. Özgürlük ise, sosyalizmi güçlendirir ve geliştirir. Dolayısıyla “Sosyalizm olmadan özgürlük, ayrıcalık ve adaletsizliktir, özgürlüksüz sosyalizm de kölelik ve hayvanlıktır.”  Yani Bakunin’e göre özgürlük ile sosyalizm karşılıklı olarak birbirini tamamlar. Ama sosyalizmin özgürlük anlayışı ile burjuvazinin (liberalizmin) özgürlük anlayışı mutlak olarak çelişir, birbirlerine zıttır. Çünkü burjuvazinin “özgürlük dediği şey, aslında proletaryayı sömürme özgürlüğüdür.”

Ayrıca Bakunin’e göre anarşizm ile özgürlük aynı şeydir. Çünkü anarşizmin nihai amacı her insanın özgürleşmesidir. İnsanın da tarihsel olarak nihai amacı özgürleşmektir. Anarşizm insanı özgürleştirecektir. Yani insan anarşist toplum içinde özgürleşecektir. Anarşizm, Bakunin’e göre “devletsiz sosyalizm”dir. Başka bir ifadeyle, devleti içermeyen sosyalizm anarşizmdir. Yani anarşizmde hiçbir devlet (işçi devleti, köylü devleti, halk devleti, proletarya diktatörlüğü vs) olmayacaktır. Dolayısıyla anarşizmde siyasal iktidar da olmayacaktır. Çünkü “siyasal iktidar var oldukça, yöneten ve yönetilen, efendiler ve köleler, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.”  Bu nedenle anarşist toplumda siyasal iktidarın ve devletin yerini, “üretici güçler ve ekonomik hizmetler örgütü” alacaktır. Böylece anarşizmde “özgür toplumsal örgütlenme” gerçekleşecektir. İşçiler ve köylüler, aşağıdan yukarıya doğru özgür biçimde örgütlenecekler. Bu amaçla tarım, sanayi, edebiyat ve bilim alanlarında “işçi-köylü dernekleri” oluşturulacaktır.

Anarşist toplumda insanlar, kendilerini maddi ve manevi bakımdan geliştirmek için gerekli araçlara ve olanaklara eşit biçimde sahip olacaklardır. Her insan yaratılan toplumsal zenginlikten yaptığı katkı oranında pay alacaktır. Böylece her insan emeğinin karşılığını alacak ve emek sömürüsü ortadan kalkacaktır. Bu amaçla üretim araçları, toprak ve madenler üzerinde özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti ortadan kalkacaktır. Çünkü hem özel mülkiyet hem de devlet mülkiyeti emeğin sömürülmesine neden olur. Anarşizmde bunların yerini “kolektif (ortak) mülkiyet” alacaktır. Tüm üretim araçları, madenler ve topraklar işçi-köylü derneklerinin kontrolü ve yönetimi altında olacaktır. Özel mülkiyet ile birlikte “miras hakkı” da lağvedilecektir. Ölen kişinin malvarlığı toplumsal fona devredilecektir. Ölen kişinin yetişkin olmayan çocuklarının bakımı toplumsal fon tarafından karşılanacaktır.

Bakunin’e göre anarşizm federalist nitelikte olmalıdır.  Devlet, uydurma ve soyut siyasal birliktir. Toplum ise, gelenek-görenekleriyle, alışkanlıklarıyla, düşünceleriyle yaşayan yegâne gerçek ve üretken birliktir. Anarşist toplum, federal biçimde aşağıdan yukarı doğru örgütlenmelidir. Yani bir federal toplumsal birlik kurulmalıdır. Çünkü merkeziyetçi siyasal birlik (devlet), kaçınılmaz olarak siyasal iktidarı güçlendirir. Bu ise insanın ve toplumun özgürleşmesini engeller. Zaten devletin yok olup gitmesiyle birlikte merkeziyetçilik de yok olup gidecek ve federal toplumsal birlik, tüm dünya çapında tüm insani görkemiyle serpilip açılacaktır.

Anarşizmde federasyonun temelinde “işçi-köylü dernekleri” yer alacaktır. Dernekler birleşerek komünleri (yerel toplumsal birlikleri) oluşturacaktır. Ardından komünlerin birleşmesiyle bölgeler, bölgelerin birleşmesiyle uluslar ve nihayet ulusların birleşmesiyle bir “dünya federasyonu” oluşturulmalıdır. Her birim (işçi-köylü derneği, komün, bölge ve ulus), dünya federasyonuna katılma ve ayrılma özgürlüğüne sahip olmalıdır. Yani federal dünya birliğine katılım zoraki olmayacaktır. Bu birlik içinde yer alan her birimin geniş özerkliği olacaktır.

Bakunin’in bu federal düşüncesini Yugoslavya’da görmek mümkündür. İkinci Dünya Savaşı sonrasında iktidarı ele geçiren YKP/YKB, Sosyalist Yugoslavya’yı federalist tarzda yeniden örgütledi: Alttan üste doğru her biri özerk olan yerel topluluklar, komünler, srezler (bölgeler), iki özerk eyalet, altı cumhuriyet ve tüm bunların meydana getirdiği federasyon (YSFC). Her cumhuriyetin, birlikten (YSFC’den) ayrılma özgürlüğü ve hakkı vardı.

Bakunin’e göre anarşist toplum (devletsiz sosyalizm), reformlar yoluyla veya siyasi devrimle gerçekleşemez. Reformlar ancak işçilere birtakım haklar sunabilir. Siyasal devrim ise ancak siyasal iktidarı zorla bir gruptan, sınıftan veya partiden diğerine geçirir. Oysa yapılması gereken her türlü devleti ve siyasal iktidarı yok etmek ve akabinde anarşizmi kurmaktır. Bunu yapacak olan yegâne güç “toplumsal devrim”dir. Devrim öncelikle mevcut toplumsal düzeni yıkacaktır. Çünkü “olması gerekeni kurabilmek için, olanı devirmek gerekir.”

Bu amaçla Bakunin gizli devrimci dernekler kurdu. Onun anarşist devrim stratejisine göre; gizli devrimci dernekler burjuvaziye ve burjuva devletine karşı bir silahlı ayaklanma gerçekleştirecek, halkı (işçileri ve köylüleri) isyana teşvik edecek, şiddet yoluyla burjuvaziyi devirecek ve burjuva devletini yıkacaktır. Devrim sonrasında ise yeni toplumsal düzen (anarşizm), altta üste doğru işçi-köylü dernekleri, komünler ve bölgeler (komün birlikleri) şeklinde halkın gereksinimlerine göre kurulacaktır. Anarşist düzeni, devrimci dernekler değil, bizzat emekçi kitleler kuracaktır. Devrimci dernekler, sadece devrim sürecinde emekçi kitlelere yardımcı olacaktır. Asıl devrimi yapacak olan güç, emekçi kitlelerin “kendiliğinden sürekli eylemselliği”dir. Hiçbir parti, dernek, kurucu meclis, devrimci grup veya devrimci lider; halkın kendiliğinden sürekli devrimci eylemselliği olmadan devrimi gerçekleştiremez ve anarşist toplumu kuramaz.

Ayrıca Bakunin’e göre devrimciler, “kana susamış caniler” değildir. Yapılacak toplumsal-ekonomik-siyasal değişikliklere yani anarşist toplumun kuruluşuna burjuvazi karşı çıkmazsa burjuvazinin “saçının bir teline bile dokunulmayacaktır.” Ama eğer burjuvazi devrime karşı direnirse, “burjuvazinin şiddet yoluyla ölümü ya da gönüllü intiharı” kaçınılmaz olacaktır.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir.

Caner Sancaktar, 1978 yılında İstanbul’da doğdu; ilk, orta ve lise eğitimini sırasıyla Şehit Kâmil Balkan İlkokulu (1984-1989), Oğuzhan Ortaokulu (1989-1992) ve Sağmalcılar Lisesi’nde (1992-1995) tamamladı. 2000’de İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. 2004’te Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler alanında Yüksek Lisans ve 2009’da İstanbul Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı’nda Doktor derecelerini aldı. 2005-2009 yıllarında Türk Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde (TASAM) çalıştı. 2010’da Kocaeli Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent olarak göreve başladı. 2014’te Uluslararası İlişkiler bilim dalında Doçent unvanını kazanan Caner Sancaktar, halen Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Yazarın, The Serbo-Croat Relations in Yugoslavia: Constructive Cooperation and Destructive Conflict adlı bir kitabı ve çok sayıda yayımlanmış makalesi mevcuttur.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.