Pamplona – Jan Van Mersbergen

 

“Profesyonel bir boksör. Her şeye karşı hissettiği öfkenin, kendisini şiddet içeren davranışlara yönlendirdiği Hollanda’dan kaçıp Pamplona’ya giden bir boksör. Danny. Bunun için otostop çeker, Danny. Robertarabasını durdurur ve Danny’yi arabasına alır. Birlikte, Fransa yolculuğuna başlarlar. Pamplona, yukarıda birkaç cümleyle anlattığımız şu koca roman, Danny’nin bakış açısıyla ulaşır bize. Roman boyunca karşımıza çıkan duru, kısa cümleler, otobanda uzun bir yolculuğa çıkmaya benziyor. Kesik, kısa frenlerle. Bir de sayfaları büyük bir heyecanla çevirmemizi sağlayan iki gerilim noktası var: Pamplona’da neler olacak ve Danny’nin parasız ve yanına hiçbir şey almadan Hollanda’ya geri dönmesine neden olacak olay ne? Pamplona, ister istemez, Ernest Hemingway’in Güneş de Doğar adlı romanını kaçınılmaz biçimde çağrıştırır bize. Ama Van Mersbergen, Hemingway’ın becerikli fakat bulaşıcı olan üslubundan uzaklaşıyor. Daha çok, Hemingway’in cesur karakterlerine ait sınırlı hayatlarının parodisini yapıyor. Mesela ilk başlarda sempati duyduğumuz Danny, Pamplona’da aptalca, Hollanda’da alçakça hareketlerde bulunan bir karaktere dönüşür. Tabi ki baskı karşısında zarafet erir gider, yok olur. Ölür.” Pamplona’dan bir okuma parçası yayımlıyoruz.

Kentin sokaklarında bir boksör koşuyor. Her iki yakası yüksek binalarla çevrili sokaklardan koşarak geçiyor. Park edilmiş araçların arasından fırlayıp bir dörtyol ağzına varıyor, asfaltın karşısına geçip bir bisiklet yoluna çıkıyor, az sonra bir köprüyü aşıp tramvay raylarının döndüğü sapaktan sapıyor; yoldan gelip geçenler boksörün antrenman olsun diye koştuğunu düşünüyor belki oysa adamın koşu temposu olağandan hızlı; nefesini kontrol edemiyor, gözleri fal taşı olmuş, iri iri.

Bağcıklı boksör botları kaldırım taşlarının üzerinden uçarca ama sessiz süzülüyor; bir zil sesinin eşlik ettiği bölük pörçük cümleler yankılanıyor beyninde; kulak zarlarını zonklatan başıboş, anlamsız sözcükler çınlayarak bir uğultu halinde uzaklaşıyorlar. Ve apansız berraklaşıveriyorlar.

Dur.

Yumruğunu indiriyor.

Ayrıl.

Bir yumruk daha indiriyor ve zil sesini duyuyor yine, öncekinden yeğin, daha keskin bir zil sesi bu. Dur, diye bağırıyor birileri. Omzunda bir elin varlığını hissediyor, bir dirsek hamlesiyle eli savuşturuyor üstünden. Elin sahibinin suratının tam orta yerine bir sol kroşe geçirip gerisingeri hasmına yöneliyor.

Ayrıl, dendiğini duyuyor yine. Lakin durmuyor boksör, indirdikçe indiriyor yumrukları, bir daha, bir daha, bir daha.

Geniş, işlek bir caddeden karşıya geçiyor, koşarak bir parktan içeri dalıyor. Ortasında bronz bir heykelin yükseldiği bir çayırlıkta buluyor kendini; kollarında tuttuğu çocuğu havaya kaldırmış bronzdan bir kadın heykeli bu. Çocuğu bulutların koynuna bıraktı bırakacakmış gibi duruyor kadın.

Yavaşlıyor boksör; kesik kesik nefes alıyor, gözlerini heykele dikiyor. Az sonra gidip bir banka çöküyor. Çalılık ve ağaçlar tramvayın geçtiği cadde ile boksörün arasında devinmeden öylece duruyorlar. Kopkoyu gri bulutlar ağaçların ardından kayarcasına süzülüyor. Etrafta hiç kuş yok, güvercin bile.

İnceden yağan bir yağmurun yüzüne vurduğunu duyuyor. Ağaçların yaprakları çıkan rüzgârla birlikte usulca salınıyorlar. Parkın karşı tarafında, köşedeki tekel bayiinin tentesinin altında bir adam dikiliyor. Üstünde kot ceket var, boksörden tarafa bakıyor. Tekel bayiinden başka bir adam daha çıkıyor, bir sigara yakıp, kot ceketli adamla laflamaya koyuluyor. Gözlerini boksörden ayırmadan karşılık veriyor beriki. Sigara dumanı yükselerek havaya karışıyor. Boksörün bakışları bacaklarına, yediği yağmurla rengi ağırdan ağıra koyulmakta olan bankın tahtalarına kayıyor.

Ayak sesleri geliyor kulağına. Bir an için kaderine boyun eğmiş gibi duruyor. Boğuk bir sesin ona bir şey söylemesini, adını çağırmasıyla oturduğu yere mıhlanıp kalmayı bekliyor. Ne ki hiç beklemediği bir perdeden geliyor bu ses: Yahu sen Danny Clare değil misin?

Kot ceketli adam tam önünde dikiliyor. Yakaları kalkık. Sigara içen arkadaşı biraz geride onun çaprazında duruyor. Boş bakışlarla adamları süzüyor boksör.

O sensin ama değil mi? Hani şu boksör?

Danny oturduğu banktan doğruluyor.

Maçını seyrettiydik senin, diye açıklamaya girişiyor kot ceketli. Ceketinin yakalarını bir kez daha çekeliyor. Belli ki ensesini yağmurdan koruma derdinde.

Şu çam yarması Sarı’yla dövüştüydün hani. Şu Macar’la.

Bulgar’dı Bulgar, diye düzeltiyor öteki.

Danny karşılık vermiyor. Ellerini birbirine kavuşturuyor.

Ne maçtı ama.

Adam ıslak çakıllı toprağa düşen sigarayı ayağının ucuyla eziyor. Gülümseyerek bakıyorlar Danny’ye. Kot ceketli ağzında bir şeyler daha geveliyor, ama adamın sesi ağırdan ağıra yitip gidiyor, Danny bakışlarını yerde hâlâ için için yanmakta olan sigara izmaritinde, ardından ayakkabılarında gezdiriyor. Şimdi kulaklarında boks salonundayken Pavel’le yaptığı konuşmadan arda kalan bölük pörçük sözcükleri duyabiliyor; beyninin içinde gene o her şeyin yerli yerine oturduğunu bildiren klik sesi; hemen ardından da etrafındaki her şeyin paramparça olduğunu, kapkara bir perdenin gözlerinin önüne apansız iniverdiğini bildiren o klik sesi.

Neden söz ettiğinizi bilmiyorum, diyerek kestirip atıyor Danny, iki adamı ve bronz heykeli ardında bırakarak parkın çıkışına yöneliyor. Parkın kapısından çıkarak tramvay yolundan karşıya geçiyor ve bina duvarları boyunca köşeyi dönünceye dek koşuyor. Sonunda, kenti terk etmekte olan araçların oluşturduğu uzun kuyruklarla trafiği alabildiğine yoğun çift yönlü karayolu şeridine çıkıyor. İçinden bu yolu izlemek geliyor. Yağmur damlaları yüzüne çarpıyor. Zenci bir oğlanın katar katar dizili alışveriş arabalarını içeriye doğru ittiği bir süpermarketin önünden geçiyor. Yağmur sularını sızdıran ağır metalden kirişlerin taşıdığı bir viyadükün altından yürüyor. Kiriş duvarlarına yapıştırılmış afişler yerdeki su birikintilerine belli belirsiz yansımakta. Geniş bir göbekli kavşağa varınca bir ağacın altına sığınıyor. Sağında, caddenin yukarı tarafında demiryolu uzanıyor, göbekli kavşağın biraz ilerisindeki istasyonu seçiyor gözleri. Uzun bir yük katarı istasyondan içeri giriyor. Tekerleklerden keskin, tiz gıcırtılar yükseliyor. Danny ellerini ceplerine sokuyor. Anahtar destesi, cepte kalmış biraz bozuk para, cep telefonu, neyi var neyi yoksa boks salonundaki soyunma odasında bıraktığı yerde hâlâ.

Göbekli kavşağın çevresinde işleyen yoğun araç trafiği kentin içine ve kent dışına uzanan yollara da yayılıyor. Danny otobana çıkan yolu seçiyor kendine. Asfalt yolu geçiyor, refüjün ortasındaki uzun çayırlarda bir parça yürüyor, araç trafiği dinene dek refüj kenarında birkaç dakika bekleyip karşıya geçiyor ve yolun kıyısında dikilip başparmağını havaya dikiyor. Çok geçmeden bir otomobil yanaşıp Danny’nin önünde duruyor. Kellifelli bir adam oturuyor direksiyon başında. Otoban üstünden birkaç kilometre götürebilirim, diye lafa giriyor.

Danny başıyla onaylayarak biniyor otomobile.

Benzin istasyonuna varınca inersin. Oradan rahatça tekrar otostop çekebilirsin.

Yaşlı adam sakınırca gaz veriyor araca, birkaç virajı aldıktan sonra otobana çıkıyor. Radyodan aralıksız opera ezgileri yükselmekte; motorun gürültüsünden güç bela duyuluyor şarkıcının sesi, ne ki insanın içine içine işleyen, yanık bir ses bu. Adam Danny’nin radyoya baktığını anlayınca, düğmeyi çevirip müziği iyice bağırtıyor. Şarkıcının sesi bu kez sinirlerini iyiden iyiye laçka ediyor. Hiç konuşmadan geçen birkaç dakikadan sonra adam direksiyonu benzin istasyonuna çıkan sapağa kırıyor. Benzin pompalarının orada adama teşekkür edip araçtan iniyor, havadaki keskin benzin kokusu genzine doluyor.

Lafı bile olmaz, diye karşılık veriyor adam.

Aracın kapısını çarparak kapatıyor Danny.

*

Benzin istasyonunun sundurması altında çim kaplı bankette beklemeye koyuluyor. Yağmur şimdi bardaktan boşanırcasına iniyor. Saçları alnına, ıslanan tişörtü geniş göğsüne yapışıyor. Bariyerlerin öte tarafında rengârenk benekleri çağrıştıran araçlar onun gitmek istediği yöne doğru son sürat geçip gitmekteler. İstasyonda deposunu doldurup yeniden otobanda yola koyulmaya hazırlanan her araca havaya diktiği başparmağıyla otostop çekiyor. Fazlaca gönülsüz bir hali var; sürücü koltuğundan tarafa kaymıyor bile bakışları.

Çok geçmeden büyük bir steyşın vagon yanaşıyor. Bir aile otomobili. Otomatikman kalkıyor başparmağı havaya; otomobil durduğunda, açılan kapıya doğru yürümesi ve sürücüye soracağını sorması biraz vakit alıyor. Otomobile iyice yaklaştığında öne doğru eğiliyor, fakat yeterince değil; aracın tavanı gözlerini sürücüden gizliyor.

Yolculuk ne tarafa? Telaşlı bir ses.

Yeniden doğruluyor Danny, omzundan arkaya bakıyor. Yağmur aracın tavanını dövüyor, cam silecekleri gıcırdıyor. Sürücüye yüzünü göstererek cevap veriyor: Şu tarafa doğru.

Otobana doğru işaret ettiği sırada rüzgâr kıyasıya şiddetleniyor; yağmur suları motor kaputunu döverken, adam Danny’ye araçtan içeri girmesini, yağmurun altında öyle dikilmemesi gerektiğini söylüyor.

Altında durduğu benzin istasyonunun tentesinin ötesinde, uzaktan seçilen birbirine bitişik yüksek binaların, ardında bıraktığı kentin siluetine, girintili çıkıntılı bir ufuk çizgisinin üzerinde uzanan iş kulelerine kayıyor gözleri. Kendisi için hiçbir şey ifade etmese de bir anlığına bu imgeyle oracıkta vedalaşıvermek geliyor içinden. Kentin siluetine bir kez daha bakıyor, ardından araca binip kapıyı hızla çekerek kapatıyor. Paspasın üstü buruşturulup fırlatılmış kâğıtlardan, boş şekerleme ambalajlarından geçilmiyor. Kapaksız, plastik bir şişe. Otomobil köprülü kavşak üzerinden geçip başka bir araca yol vererek sağ şeride kaydığında, koltuk döşemesini ıslattığı için özür diliyor sürücüden.

Şansına şükret, artık yağmurdan kurtuldun, hiç değilse ıslanmıyorsun şimdi, diye karşılık veriyor sürücü, Danny’den tarafa kısa bir bakış fırlatıyor. Adam habire gözlerini kırpıştırmakta, belli ki bir tik. Adamın bakışlarına karşılık verirken, kendini tebessüme zorluyor.

Adam Danny’den yaşlıca, kırkını geçkin duruyor. Yanı sıra daha ufak tefek; omuzları dar, ince kollarının rengi solgun. Üstünde beyaz pantolon ve polo yaka beyaz bir tişört var, göbekli.

Epeydir bekliyor muydun?

Danny kestiremiyor ki. Birkaç dakika, olmadı, bir çeyrek saat. Hız göstergesi ile ibreli, kadranlı başka bir göstergenin arasında duran dijital saati keşfediyor bakışları. Çok bekledim sayılmaz, diye yanıtlıyor, dijital saatin rakamları arasındaki iki nokta sürekli kırpışırken, sürücünün ona ille de yanıtlanması gereken sorular sormadığını ayrımsıyor. Saatin rakamları sıçrayıveriyor. Rakamlar bir kez daha sıçrayana dek gözlerini ayırmıyor saatten. Derken bakışları ön konsola tutturulmuş ufak bir çerçeveye kayıyor. İçinde bir fotoğraf var. Düz saçları omuzlarına dek inen bir kadının fotoğrafı bu; önünde bir kız ve bir oğlan çocuğuyla poz vermiş, elini kızın omzuna koymuş kadın.

Başını pencereden yana çeviriyor Danny, cama doğru bir küfür savuruyor, arkada bıraktığı kadının adı dökülüyor dudaklarından, nefesiyle buğulanıveriyor cam. Lanet olsun, Ragna. Bir anlığına sanki Ragna arka koltukta oturuyormuş da ona bir şeyler fısıldıyormuş gibi geliyor.

Otomobil bir köprüyolun altından geçerken, rengi koyulan camdaki aksine takılıyor gözleri. Derken başını öbür yana çeviriyor, içerisi yeniden gökyüzünün grisiyle aydınlandığında, bakışları bu kez motor kapağına, otomobilin önü sıra rotasını tutturma gayretiyle titrekçe uzayıp giderken düşüncelerini kazıyıp bereleyen beyaz asfalt şeritlerine odaklanıyor.

Bir kamyonu solluyorlar. Devasa tekerleri çepeçevre saran yağmur suyundan halkalar etrafa sıçrıyor. Kamyon şoförü deri sabolu ayağını cama dayamış, üst taraftan dizi sırıtıyor. Kendi sardığı tütünü içiyor. Şoförün gözleri Danny’nin üstünde. Onun ıslanmış giysilerinde, ıslak saçlarında. Suratında. Hızlanıp kamyonu arkada bıraktıklarında, şoförün giderek ufaldığını görüyor kanat aynadan; kamyon bütünüyle görünmez olduğunda ise cama doğru bir parça yaslanıyor. Bir titremedir alıyor bedenini.

Havlu ister misin?

Kurudum sayılır.

Arkandaki çantada var bir tane.

Arka koltuğun üstünde birkaç plastik poşet, bir spor çantası ve bir sırt çantası duruyor, sürücü koltuğunun arkasında ise şu ünlü süpermarketin kırmızı alışveriş çantalarından bir tane var. Kepekli ekmek, bir paket kraker, bir şişe maden suyu görüyor çantanın içinde. Yeşil olanda ha, diye tembihliyor adam, Danny spor çantasını kendine doğru çekerek fermuarını açıp içinden bir havlu çıkarıyor. Saçlarını kuruladıktan sonra yüzünü gömüyor havluya. Yumuşatıcı kokusu geliyor burnuna. Az sonra havluyu koltuğun arkalığına serip sırtına yaslanıyor.

Sürücü soruyor: Daha iyicesin ya?

Pek öyle olmasa da, başıyla onaylıyor.

Kemerini takar mısın?

Ne?

Emniyet kemerini diyorum, takabilir misin?

Danny kayışı kendine doğru çekip tokayı yuvasına oturtuyor. Islak tişörtünün soğuğunu içinde duyuyor. Sırtına bir şeyler batıyor: sivri uçlu, sert bir cisim. Oralı olmuyor. Otoban alabildiğine geniş; üç şeridin yanı sıra bir banket yol. Orta şeride geçip bir süre aynı şeritte seyrediyorlar. Sürücü arada bir Danny’den tarafa çeviriyor bakışlarını.

Otostopçu gördüm mü alırım arabama.

Danny karşılık vermiyor.

Şimdilerde arabasına otostopçu alan pek çıkmıyor, ama ben öyle değilim. Öksürüyor. Sırf merakımdan. Ne anlatacaklar diye merak ettiğimden.

Danny bakışlarını sürücüye dikiyor. Beriki konuşuyor: Kısa ya da uzun mesafeymiş, hiç fark etmez, arabaya binmeyegörsünler, illa ki hepsinin de anlatacak bir şeyleri çıkar. İşten güçten olsun. Ev halinden, ilişkilerinden yahut evcil hayvanlarından olsun, anlatırlar da anlatırlar. Artık ne olursa. Başlarına gelen şeylerden. Çoğun nahoş şeylerdir bunlar. Yani demem o ki, kulak verip dinlemesi pek hoş olmayan şeylerdir.

Oturup sana kendimi anlatacağımı da nerden çıkardın?

Adam gözlerini kırpıştıra kırpıştıra gülümsüyor.

*

Flüoresan tavan lambalarını söndürdü, koridordan geçip soyunma odasından içeri girdi, bankta her zamanki yerine oturup omuzlarına bir havlu aldı. Soluk soluğaydı hâlâ. Sağ bileğine sarılı bandajın ucunu ısırarak açmaya koyuldu, dişlerinin arasına kıstırdığı bandajı çekerek çözdü, derken öbür elinin bandajından da kurtuldu. Bandajlar karo taşlarının üstüne ayaklarının dibine şerit şerit döküldüler. Ayağa kalkıp lavaboya doğru yürüdü, açtığı musluktan su içti. Akan suyu elleriyle avuçlayıp yüzünü yıkadı. Saçlarını ve ensesini ıslattı sonra.

Danny, sen misin?

Kapı aralığından Richard Rosenberger’in yüzü belirdi. Bacağının üstünde bir anahtar destesi sallanıyordu. Saçları geriye doğru taranmıştı.

N’aber, Ries?

Herkes gitti mi?

Evet.

Ee?

İyi gördüm seni.

Danny kafa salladı. Geçip yeniden banka oturdu, botlarının bağcıklarını çözmeye koyuldu.

Maçın hepi topu ilk çeyreğini seyredebildim.

Şu zenciye karşı olanı mı?

Evet.

Herifin sıkleti daha hafif ama.

O kadar da değil canım.

Öyleyse, boyu daha uzun.

Eh işte sayılır. Babam böyle entipüften şeyleri dert etmemelisin, derdi hep. Hani boymuş filan. Boksörün sıkletini belirlemek için bakılacak tek şey vardır, o da tartıdır. Bunu bilir, bunu söylerdi babam.

Ağabeyin ne zaman dönüyor?

Ne o, özledin mi yoksa?

Birlikte iyi çalışıyoruz da ondan.

Bir haftaya kalmaz dönmüş olur.

Arada bir sessizlik oldu.

Şu Bulgar’ın maçını izledin mi hiç? diyerek sessizliği bozdu Danny.

Bir defa, Almanya’dayken. Antrenmanlara da Almanya’da çıkıyormuş. Azzopardi’nin Kulübü’nde.

Danny anladım dercesine kafa salladı. Richard karşısındaki banka geçip oturdu. Dirseklerini dizlerine dayamıştı.

Onu izlediğimde bir Rus’a karşı çıkmıştı ringe. Babamla beraberdik. İzlediği son maçlardan biriydi. Bahsettiğim Rus üst üste tam yirmi bir maçı almış, sonrasında Hristov’la karşı karşıya gelmişti ringde.

Anladım, dedi Danny. Ayakkabılarını çıkarıp parmaklarını oynattı.

E, peki bu akşama ne diyorsun? Öbür çocuk iyi maç çıkarttı mı sence?

Şu zenciden daha güçlü gibi duruyor ama bayağı da hantal. Atak ya da hücum yaptığı yok, çoğu kez öyle dikiliyor.

Hristov da hiç seri değildir ama.

Yok canım, o kadar da değil.

Doğru, abartmayalım, diye yanıtladı Richard. Birbirlerine baktılar. Richard yerinden doğruldu, elini saçlarında gezdirirken: Neyse sen kafana takma bunları, dedi.

Baban da hep böyle derdi.

Eh, bu kulübü haybeye devralmadık ya.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Mersbergen, 1971 yılında doğdu. İlk romanı De Grasbijter (‘Çim Yiyen’, 2001) ile edebiyat dünyasına girdi. Bu yapıtını, De Macht Over Het Stuur (‘Tekerleklerin Gücü’, 2003), De Hemelrat (‘Uzay faresi’, 2005), Morgen Zijn We in Pamplona (‘Şen Mahallenin Sakinleri’, 2007) ve Zo Begint Het (‘Nasıl Başlar?’, 2009) takip etti. Ardından 2011 yılında Naar de Overkant van de Nacht (Gecenin Öteki Tarafına Yolculuk) ile romancılığının zirvesine çıktı. Gecenin Öteki Tarafına Yolculuk, duygusal maceralarını somut terimlerle ifade edemeyen, yaşamlarında her şeyi tek başına yapmak zorunda kalmış kahramanlara odaklanır. Tipik yalnızlardır bunlar, roman bittiğinde bile okurunu yoğun biçimde etki altında bırakan. Mersbergen’in bu romanı, Hollanda’nın üç büyük ödülü BNG New Literature Prize 2011, Libris Literature Prize 2012 ve Golden Bookowl 2012’yi almıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.