Parfümün Dansı – Tom Robbins


“Oyunculuk uçarılık değil, bilgeliktir” diyerek çılgınlık derecesinde “oyuncul” romanlar yazan Tom Robbins, bu romanda hayatımızı var eden en temel kavramlar hakkında düşünmeye ve insanın doğayla ilişkisinin kopma sürecinin anlatıldığı düşsel/tarihsel bir yolculuğa çağırıyor bizi. Batı’dan Doğu’ya, oradan da Yeni Dünya’ya uzanan, ölümsüzlüğü kovalayan ve yüzyıllar süren bir yolculuktur bu. Batı, acı çekmeyi seven, mantığa, bireyciliğe ve üretime tapınanların diyarıdır. Doğu, aşka, boş zamana, münzeviliğe, bilinmezliğe hayatında yer veren insanların yaşadığı su ve parfüm diyarıdır. Yeni Dünya’da ise sadece “başarı” ve hırs vardır. Yolculuğun en ilginç kişisi ise keçi ayaklı, zevk ve bereket tanrısı Pan’dır. Pan, insanların duyguları ile düşünceleri arasına duvar çekmeleri; yaşamak yerine, cennete kabul edilmek ve doğayı tahakküm altına almak için çalışmaları; dans, müzik ve aşkla ilgilenmek yerine, doğru ve yanlışla uğraşan Aristo, İsa ve Descartes’a inanmaları ile gücünü yitiren bir tanrıdır. Aynı zamanda Bay Mantıksız, Bay İçgüdü, Bay Hayvani Sır, Bay Çingene, Bay Koku, Bay Aydedeye Havlayan, Bay Şaşırtıp Kaçan, Bay Mastürbasyon, Bay İnatçı Güç, Bay Küstahlık, Bay Doğa En İyisini Bilir…dir. Pan’ın en yakın arkadaşları ise, “insanın kalbiyle yaşamasını” savunan kendi kendinin kralı Alobar ve Kama-Sutra’yı bütün incelikleriyle bilen koku bilgesi Kudra’dır. Bugün Pan’ın, Alobar’ın ve Kudra’nın izleyicileri günahlarından pişman olmayan günahkârlar, inançsızlar, şehvetli kadınlar, müzisyenler, âşıklar, asiler, şairler ve delilerdir. Bu kitapta hayatlarını bir “deney” olarak yaşayanlar anlatılmaz. Onların okumalarına da gerek yoktur!..” Türkiye’de okurların büyük ilgi gösterdiği, defalarca baskı yapmış bu güzel romanı hatırlamak istiyor ve Parfümün Dansı’ndan bir bölüm yayımlıyoruz.

Seattle

Priscilla, stüdyo denilen türde ufacık bir dairede oturuyordu. Bu tür yerlere “stüdyo” denmesinin nedeni, sanatın göz alıcı bir şey sayılması kadar, ressamların çalıştıkları yerde yatıp kalkmaktan hoşlanan insanlar olduğuna bizi inandırmakla ev sahiplerinin daha çok para kazanabileceği kanısından ötürüdür. Gerçek ressamlar hemen hiçbir zaman stüdyo dairelerde oturmazlar. Hem yer azdır, hem de ışık yanlıştır. O tür dairelerde daha çok memurlar oturur. Dosyalama memurları, mağaza tezgâhtarları, üniversite öğrencileri, yaşlı dullar, bir de Priscilla gibi evlenmemiş garson kızlar.

Bu bina, 1929’daki ekonomik bunalım döneminde yapılmıştı. Seattle’da bu tür bina pek çoktu. Washington Gölü’yle Eliott Körfezi arasındaki tepe eteklerine serpilmiş, kırmızı tuğlalarını mevsim yağmurlarıyla renklendiren binalar. Mimari açıdan binanın dümdüz çizgileri, sade cephesi, Eleanor Roosevelt’in açılış balolarında giydiği tuvaletleri hatırlatıyordu. İç duvarları ise nice mutfakta pişen nohut ve fasulye yemeklerinin rengini almıştı. Yıllardır bu binada öyle çok insan yaşamıştı ki, sonunda bina da kendine göre bir yaşam edinmişti. Her tuvalet, İtalyan tenorları gibi gargara sesleri çıkarır, her buzdolabı çayırda otlayan bufalolar gibi homurdanırdı.

Eski yapım apartmanların çoğunda, renkler ve sesler gibi, kokular da kuşaklar boyunca birikmiş olurdu. Fırında pişen kekler, tencerede haşlanan sebzeler! Ama Priscilla’nın dairesi bu açıdan ötekilerden farklıydı. Burası kimyasal madde kokardı… Zehirli değildi; ama pek de tatlı olmayan bir kokuydu. Gece yarısı, yorgun argın eve gelip kapısını açtığı zaman onu evde hapis kalmış köpek gibi karşılamaya ilk koşan da bu koku olurdu.

Işığı açar açmaz ilk önce, garsonluk yaparken giydiği alçak topuklu pabuçlarını ayağından birer tekmeyle fırlattı. İkinci olarak da ayağının başparmağını masanın ayağına çarptı. Nice dul kadının iskambil oynamak üzere başına oturmuşluğu olan masa sarsıldı, titredi; üzerindeki kimyasal madde şişeleri şangırdayıp, sallandı. Bereket versin içlerindeki ilaçlardan en fazla birkaç damlası ziyan oldu.

Priscilla yatak işlevi de gören kanepeye kendini attı, ayağına masaj yapmaya başladı. Demin acıyan başparmağa özellikle dikkat ediyordu. “Allah kahretsin” diye söylendi bir yandan. “Ne sakarım! Bu dünyada yaşamayı bile hak etmiyorum. Yer çekimi olmayan gezegenlerden birine sürgüne yollamalı beni.”

Az önce lokantada bir tepsi dolusu kokteyl bardağını düşürmüştü.

Külotlu çorabın içinde ayağı yeni doğmuş bir fare yavrusu kadar kırmızı görünüyordu. Ayakları adeta tütüyordu. Priscilla ayaklarını rahatlatana kadar ovdu, sonra gözlerini ovuşturmaya koyuldu. Uykulu uykulu içini çekti, kendini kanepeye sırtüstü attı, birden madeni paraların dökülmesiyle irkildi. Akşam topladığı bahşişler cebinden saçılmış, başının, omuzlarının çevresine yayılmıştı. Yerde bile paralar vardı.

Bir on sentliğin eski halı üzerinde yuvarlanıp kendine bir çıkış kapısı arayışını seyretti. Enflasyon kaçağı diye buna mı diyorlar acaba, diye düşündü, paraya seslendi: “Gel buraya, korkak!”

Tekrar içini çekti, kalktı, parayı yerden aldı. Birkaç buruşuk kâğıt parayı da çantasına soktu, bozuk paraları tuvalet masasının üzerindeki tozlu kâseye attı. Kâse zaten dolmuş, taşıyordu. Yarın bankada hesap açayım, diye ahdetti kendi kendine. Bu yemini daha önce de etmişliği vardı.

Üniformasını sırtından çıkardı. Lacivert bir bahriyeli elbisesiydi bu. Kırmızı ve beyaz şeritleri vardı. Fırlatıp köşeye savurdu. Ayağında külotlu çorabı, üzerinde sutyeniyle banyoya yürüyüp başını eğdi, saçlarını yıkadı. Aslında saçını yıkayamayacak kadar yorgundu; ama mutfağın yağ kokusuyla salonun sigara kokusu üstüne öyle bir sinmişti ki, apartmanın kokusuyla yarış edebilirdi. Olacak şey değildi. Şampuan şişesinin kapağı kaybolmuştu. En son ne zaman kapaklıydı o şişe… hatırlayamıyordu. Diş macununun da en son ne zaman kapaklı olduğunu hatırlamıyordu zaten. “Satın aldığımda birer kapakları bulunduğundan çok eminim” dedi kendi kendine.

Sabuna bir yığın, kısa, kıvırcık saç yapışmıştı. Bakınca yüzünü buruşturdu. Kendi saçlarına bakmak, ona işinde geçen bir olayı hatırlatmıştı. Ricki’yle ikisi dinlenme molalarını birlikte alırlardı genellikle. Gidip müstahdem tuvaletine kilitlenir, ya esrar tüttürür ya da kokain çekerlerdi. Ricki sonunda garip teklifler yapmaya başlamıştı. Ara sıra elini rahat bir tavırla Priscilla’nın vücudunun bir tarafına dayıyordu. Priscilla’nın aslında bundan alındığı, gücendiği yoktu. O lokantada çalışan insanlar arasında, yemek listesinden daha entelektüel bir yazıyı okuyup da anlamını çıkarabilecek tek tük insandan biriydi Ricki. Hem güzel kızdı. Biraz da erkeksi bir yanı vardı. Belki de Priscilla iltifat sayıyordu Ricki’nin bu sululuklarını. Genellikle güler, savuştururdu o hareketi. İkisi de gülüp şakaya alırlardı işi. Ama bu akşam, sözde Priscilla’nın uyluk arasında biriken tüy topağını almak bahanesiyle, bacağı iyice mıncıklanınca, Priscilla aksilenmiş, kızın koluna bir de tokat atmıştı. Mola sona erdiğinde Priscilla tabii özür dilemişti arkadaşından. “Yorgunum da ondan” demişti Ricki’ye. “Canım çıkmış durumda.” Ricki de, “Ziyanı yok” demişti. Ama bunu söylerken kullandığı ses tonu, dostluklarının içten içe yaralandığını ima eder gibiydi. Priscilla sabunun üzerinden saçları ayıklarken bu olayı düşünüp surat astı.

Banyodaki aynanın ikinci görevi, zihinsel çamurdaki mırıltıları ölçmekti. Priscilla sismografına göz attığı anda, sonuçtan hiç hoşlanmadığını gördü. Bir kere teni fena halde solgundu. Sabunu lavabonun içine attı, aynaya zorla gülümsedi. Köpüklü parmağıyla ufacık bir mısır koçanına benzeyen sivri burnunun ucuna bastırdı, her iki gözünü kırptı… İkisi de kocaman ve menekşe rengindeydi. Sol gözünü kolaylıkla kırpabiliyordu da sağ gözünü kırparken zorlanıp yüzünü buruşturuyordu. Sonbahar rengindeki ıslak saçlarını, imdat frenine asılıyormuş gibi asılıp çekti. “Hâlâ çok şekersin” dedi kendine. Dudaklarını toplayıp uzattı, göz altlarındaki mor torbaları unutana kadar da bu hareketi abarttı. “Belki göz altlarımda heybecikler var; ama henüz kenti terk etmeye hazırlanıyor değilim” diye mırıldandı. “Ricki’nin bana bayılması boşuna değil. Ne de olsa, o da bir insan.”

Başını lavabonun kenarına dayadı, birden ağlamaya başladı. Ağladı, ağladı, sonunda gözyaşlarının sıcaklığı ve hızı, başlangıcı zaten belirsiz olan ağlama nöbetinin nedenini unutturdu. Ondan sonra anılar birer birer su yüzüne çıkmaya başladı. Yorgunluğun ve yalnızlığın bile suda kolay eriyen maddeler olduğu anlaşıldı. O zaman Priscilla gözyaşı kapaklarını kapattı. Neredeyse kulakla duyulabilecek kadar büyük bir kararlılıkla kapattı. Burnunu sümkürdü (tuvalet kâğıdı kaç gündür bittiğinden, oradaki küçük bir havluya sümkürüp kirliye attı), yapış yapış saçlarını savurdu, çamaşırlarının üzerine bir laboratuvar önlüğü geçirdi, salon-yatak odası-laboratuvar karışımı yere adımını attı, ispirto ocaklarının, cam tüplerin, kavanozların başına dikildi, orada şafak sökünceye kadar kendinden beklenmeyecek bir dikkat ve özenle çalışmaya hazırlandı.

Dâhi garson Priscilla’nın hayatında bu gecenin, diğer gecelerden hiçbir ayrıcalığı yoktu. Onu yılın diğer gecelerinden farklı kılan bir tek şey oldu. Sabaha karşı saat beş dolaylarında (saatini kurmayı unuttuğundan durmuştu), kapısı yavaşça vuruldu. Oturduğu mahalle, suç oranı yüksek bir mahalleydi. Ricki’nin ya da ihtiyaç nedeniyle bir tek kere birlikte yatıp sonra unuttuğu herhangi bir erkeğin gelip işini yarıda kesmesini de istemediğinden, Priscilla kapıyı açmadı. Güneş doğduğunda, geleneksel ve kendisine hep az gelen altı saatlik uykusunu uyumak amacıyla yatmak üzereyken kapıyı araladı, acaba demin çalan, bir not bırakmış mıdır, diye baktı. Kapının dibinde duran cisim onu şaşırttı. Eline alıp incelediğinde bunun bir pancar olduğunu anlayınca daha da şaşırdı.

New Orleans

“Saat kaç, V’lu?”

“Ne kaç?”

“Saat. Saat kaç?”

“Ama madam, saatin üzerinde ne gözüküyorsa saat odur. İki rakamın ortasında bir yer.”

“V’lu!” Madam Devalier’nin sesini yükseltmesi, Elmas Jim’in pokerde potu yükseltmesi gibi bir şeydi. Binanın temelini kemiren kurtlar bile dikkat kesilirdi. “Saat kaç?”

“Saat üç, madam.”

Madam Devalier sutyeninin üzerinden taflan memelerini hayret içinde avuçladı. “Sabahın üçü!” diye söylendi.

“Gecenin üçü, madam. New Orleans’ta güneş doğana kadar sabah olmaz.” V’lu güldü. Gülüşü oyuncak bir ksilofondan çıkan çıngırtıyı andırıyordu. “Kasırga gelmeye kalkarsa, bütün gün sabah olmaz.”

“Yine her zamanki gibi haklısın, chérie. Ama kasırgadan söz etmesek daha iyi. Biz bu dükkânda yalnız parfümle uğraşırız. Hem de ne parfüm! Sabahın ü… yani gecenin üçü! Bu koku öyle başımı döndürdü ki zaman kavramını hepten kaybettim.” Bir kavanozun içinde damıtılmaya bırakılmış çiçek yapraklarına baktı. Kavanozun içindeki görünüm, Ester Williams’ın su balesinden bir sahnenin cehennemde çekilmiş haline benziyordu. “Ömrümde kokladığım en keskin yasemin kokusu bu. Başımı döndürüyor, V’lu. Malı yine mutlaka o Jamaica’lıdan alalım.”

Çikolata renkli hizmetçi başını salladı. “Herkes o adalı zenciden söz ediyor, madam. Bir yandan çiçek satıyor, bir yandan şarkılar söylüyor, başının etrafında da her an balarıları vızıldayıp dolanıyor.”

“Çok tuhaf” diye ona katıldı Madam Devalier. “Bazen başının çevresinde aziz halesi gibi oluyorlar, bazen de şeytan boynuzuna benziyorlar. Arıları taç gibi kullanıyor adam. Canlı bir taç gibi.”

“Gece yatağına yatarken de o arıları başından çıkarmıyordur belki de, ha?”

Madam Devalier genç kadına parmağını salladı. Parmağı, tombul, buruşuk ve yüzüklü, tırnakları kırmızı ojeliydi. “Eğer akıllı bir kadınsan, güzel kafanı, adamın yatağında olup bitenlere yormazsın. Şimdi bana biraz alkol ver chérie. Kimyasal reaksiyon başlayıp bu usareyi patlatmadan, New Orleans’ı Meksika Körfezi’ne uçurmadan sulandırmamız gerek. Burada bir yasemin Nagazaki’si pişiriyoruz adeta!”

Doğruydu da. O sırada Royal Caddesi’nden geçmekte olan bir sarhoş, küçük dükkânın kepenkleri arasından sızan keskin kokudan bir anda ayılır gibi oldu. Uzun zamandan beri o bölgede oturan biriydi. Başını kaldırıp solmuş tabelada, Parfümeri Devalier yazısını okudu, yoluna devam etmeden önce istavroz çıkardı.

Madam Devalier kırk yıldır çalıştırıyordu bu dükkânı. Ondan önce de elli yıl babası çalıştırmıştı. Zamanında birtakım garip işler de yapmışlığı vardı dükkânın. Ay ışığı ilaçları, caz pudraları gibi. Şans bitkileri ve sevgilileri kavuşturan merhemler gibi. Mojo kremi ve loa losyonu gibi. Kasırga damlası, ölümsüzlük suyu, gece yarısı yağı gibi (bu sonuncusunun işyerinde fazla mesai yapmakla ilgisi yoktu). Fransız Mahallesi’nin kibar halkı arasında Madam Devalier, güzel kokular kraliçesi olarak tanınırdı. Bir zamanlar, mahalle halkı bir tür sihir bulunduğunu sanırdı o kokularda. Ama artık mahallenin de, dükkânın da cakası kaçmış, süngüsü düşmüştü. Madam, bir süreden beri uluslararası parfüm şirketlerine kaptırdığı müşterilerini geri alma mücadelesindeydi. Bu yüzden parfümlerle meşgul oluyor, başka alanlara hiç dağılmıyordu. Ya da… kendisi öyle diyordu.

V’lu hanımının dikkatli bakışları altında, melastan damıtılmış alkolü çanağa boşalttı. Suya oturtulmuş kavanoza bağlı filtre tüpünden damıtılan esans yağı çanağın içinde birikiyordu. Jamaica yasemini öyle keskindi ki, her şeye rağmen sulandırma maddeleri onu yumuşatamıyordu.

“Ooo-la-la!” dedi Madam Devalier. Putperest totemlerine benzeyen vücudunu koyu yeşil kadife kanepenin üzerine attı. “Bu koku bayıltacak sonunda beni!”

V’lu, “Feci başım ağrımaya başladı” diye yakındı.

Royal Caddesi’nde ilerleyip kaybolan sarhoşun ardından, bu sefer uzun boylu, ince bir siyah adam çıktı ortaya. Yeşilimsi sarı bir takke giymişti. Parfümeri Devalier’nin kepenkleri önünde durdu, havayı derin derin kokladı. Sonra bir daha kokladı. Ellerini çırpıp tavuk gibi keyifle gıdakladı. Başındaki takke biraz kımıldadı, uykulu bir fısıltı sesi çıkardı, sayısız minik kanatlarını oynattı.

Orada başka tanık olmadığından, V’lu’nun yatağında bulduğu tek bir pancardan bu adamın sorumlu olup olmadığını bilmeye olanak yoktu. Pancar, sokaktan ikinci kattaki odaya fırlatılarak atılmıştı. V’lu, hanımı ona kasırga damlası koklatıp baş ağrısını tedavi ettikten sonra yatağına gittiğinde onu orada bulmuştu. Vakit hâlâ geceydi, değil mi, V’lu?

Paris

Mermer masanın ortasında, kristal avizenin tam altında, gümüş bir tepsinin içinde iri, çiğ bir pancar duruyordu. Topraktan çıkarılalı bir hafta ya da daha fazla bir zaman geçmişe benziyordu. Rengi kanserli hasta gibi kül rengine dönüşmüştü. Yine de avizenin ışığı, üzerine belli bir açıdan düştükçe, yüreğinin içindeki şaraplardan süzülmüş kadife de parıldıyordu.

Masa, bir büroda; büro bir gökdelendeydi. Gökdelen tıpkı diğer benzerleri gibi çelik ve camdan yapılmış incecik bir kuleydi. Süsü püsü yoktu. Yirmi üç katlıydı yalnız. Pek etkileyici yüksekliği yoktu. Tek ilginç yanı, içinden yükseldiği mahalleydi. Kapısının tam karşısında bir manastırla bir katedral vardı. Sağ tarafındaki blok, bisiklet satıcılarıyla ve kahvelerle doluydu. Solundaki eğik damlı otelde yıllardan beri ressamlar, sanatçılar kalır, dört duvar arasında çalışır; bu sefaletlerinin, ileride “stüdyo” daire adı altında romantikleştirilip bir piyasa oluşturacağından habersiz yaşarlardı. Binanın üzerindeki gökyüzünün gri, eskimiş rengi sanki Sefiller romanından bir bölümdü. Altında ise (evet, her şey mutlaka bir başka şeyin üzerine otururdu) bir zamanlar karşı kaldırımın rahiplerinin bira fabrikası olarak kullandığı yerin harabeleri vardı. 1200’lerde Haçlılar, Filistin’den döndüklerinde parfüm denilen şeyi Fransa’ya lanse etmiş; sonra da güzel kokular orada sevilmeye, tutulmaya başlamıştı. Papazlar parfüm yapmasını da bira yapmak kadar iyi öğrendiler. Bugün gökdelenin bodrumunda, eski parfüm atölyesinin karanlık dehlizlerini görmek mümkündü. Zaten gökdeleni oraya kuran LeFever ailesi, parfüm işini manastırdan on yedinci yüzyılda satın almıştı. Sanayi, hâlâ yürütülüyordu aile tarafından.

Havanın, Victor Hugo’nun en kötümser sayfalarına taş çıkardığı o günde, Claude LeFever, kalkıp Marcel LeFever’nin çalışma odasına habersiz dalmıştı. Neden dalmasındı ki? Özbeöz akrabaydılar. Şirketin de başkan yardımcılarıydılar. Resmiyet gerekmezdi aralarında. Ama Marcel yine de pek sıkılmış gözüktü. Belki o sıra yüzünde balina maskesi bulunduğu için sıkılmıştı.

Claude ellerini kalçalarına dayadı, kuzenine baktı. “Balina, balina!” diye haykırdı.

Marcel maskenin içinden, “Kıçımı ye” dedi.

“Özür dilerim ama balığın kıçını nerede aramak gerektiğini pek bilemiyorum!”

“Balina balık değildir, aptal!”

“Ha, evet.”

(Claude’la Marcel LeFever aslında Fransızca konuşmaktaydılar. Yapılan bu simültane tercüme okurlara edebi uydu aracılığıyla verilmektedir.)

Claude üniversitede hem muhasebe, hem de hukuk okumuş olduğu için, LeFever ailesinin tüm mali kararlarını o verirdi. Marcel ise parfüm laboratuvarlarında büyümüştü. Burnuyla düşünmeyi öğrenmişti oralarda. Bu nedenle işin “yaratıcılık” tarafı onun sorumluluğundaydı. Bu deyimin tam ne demek olduğunu Claude pek anlayamıyordu; ama çok gerekli olduğunu anlaması bile onun kıratını ortaya koyuyordu. Eğer yaratıcılık, yönetici odalarında kâğıttan maskelerle dolaşmayı gerektiriyorsa, Claude’a göre hava hoştu. Sekreterlerin ödü koparsa kopsundu. Marcel’in, balina avlarını engelleme çabasına girişen çevreci komandolara büyük bağışlar yapma huyu vardı. Claude bu bağışların büyüklüğüne biraz kaygılanıyordu. Ama Claude, esmeramberin parfüm sanayiinden önceki dönemde ne kadar önemli olduğunu da biliyordu. Bu madde hastalanan balinaların kusmuğundan elde edilmekteydi. Claude’a göre, petrokimya ürünleriyle kömür katranı sabitleştiricileri onun işini bal gibi görürse de… kim bilir! Ara sıra Marcel’e, “Balık kusmuğunun devri geçti artık” derdi.

“Balina memeli hayvandır, budala.”

“Ha, evet.”

Marcel’in odasında da, bitişiğindeki Claude’un odasında da, yerden tavana kadar bir pencere vardı. Buradan katedral kuleleri görünüyordu. Claude sık sık, “Biz cennete papazlardan daha yakınız” der dururdu. Ama bugün gökyüzü, gri, bulutlu, kirli havadan ötürü duman duman olduğundan, Claude’un içinde pek cennetle ilgili duygular doğurmuyordu. Bir tek şeyi getiriyordu aklına bu karanlık gökyüzü: Sabahleyin yönetim kurulu toplantısına yetişebilmek için kahvaltı etmeden çıkmak zorunda kaldığını. Marcel de o toplantıya gelmemişti. Belki de isabet olmuştu. “O saçma şeyi suratından çıkarsan da öğle yemeğine gitsek” diye öneride bulundu Claude.

Marcel maskenin göz deliklerinden hâlâ pencereye, pencereden dışarıya doğru bakıyordu. “Bu sabahki postada oldukça ilginç bir şey geldi” dedi.

“Neymiş o?”

“Pancar tabii, ne olacaktı?” Marcel’in gözleri masanın ortasına döndü.

“Ha, evet, ben de şu pancardan hiç söz etmeyeyim diyordum. Kuzen olarak olsun, ortak olarak olsun, bunca yıldır edindiğim tecrübe, bana uyuyan yılanın kuyruğuna basmamayı öğretmiştir. Ama konuyu sen kendin açtığına göre, masanda bir pancar bulunduğunu ben de kabullenmek zorundayım. Postayla mı geldi demiştin?”

Marcel, hiç çekingenlik göstermeksizin maskeyi çıkardı, sandalyesinin yanına, yere koydu, koca burnunu, kırçıl sakalını, nemli kahverengi gözlerini, yamyassı geriye taranıp deriye benzetilmiş siyah saçlarını ortaya çıkardı. Claude’un gözleri biraz daha az bedbin, saçları biraz daha az yağlı olmasa, iki kuzen birbirinin tıpkısı olacaktı. Çizgili takım elbiselerinin dikiliş biçimine kadar hem de. İş hayatındaki rakipleri onlardan sık sık LeFever ikizleri diye söz ederdi.

“Postaya atılmış değil. Paket de edilmemişti. Doğal ambalajı içinde geldi. Yani kendi pancar haliyle. Ben geldiğimde sabah postasının durduğu sepette öylece bekliyordu.”

“Bir hayrandan gelen mesaj belki. Bir kadın… ya da erkek… bu binadan biri. Pancarın fallik çağrışımlardan pek de uzak olduğu söylenemez.”

“Claude, ben Amerika’dan döndüğümden beri üçüncü keredir postadan pancar geliyor.”

“Gördün mü işte? Biri gönlünü fena kaptırmış… yakışıklı kerata seni! Ya da biri şaka yapıyor.”

“Resepsiyoncunun anlattığına göre pancar gizlice bırakılmadan önce, her üç sefer de holde tatsız bir koku varmış…”

“Dediğim gibi bir şaka işte. LeFever binasında tatsız koku! Eşek şakası.”

“Evet. Kokunun birazı da pancara hâlâ sinmiş durumda. Daha önce de kokladığım bir şey. Misk diyeceğim ama çok daha keskin. Claude, böyle bir kokuya ABD’de rastladım. Yerini hatırlayamıyor, deli oluyorum. Burnum nasıldır, bilirsin.”

“Evet bilirim” dedi Claude. “Bilmesem, burnunu Londra’daki Lloyds şirketine bir milyon franga sigorta ettirmene dünyada izin vermezdim. İşte bu işe boş vermek için ek bir neden de bu zaten. Zihnin sorunu çözemiyorsa bile, burnun sonunda nasılsa çözecektir. Bu arada habire pancarlardan mancarlardan söz etmek beni acıktırdı. Öğle telaşı başlamadan gidelim şu restorana.” Ceketinin düğmelerini ilikledi. Marcel kısa bir kararsızlıktan sonra kalktı, o da ceketini ilikledi. LeFever gökdeleninin deldiği gökteki o kasvetli görünüm, bazı maddelere karşı korunmanın akıllıca bir şey olduğu izlenimini yaratıyordu. “Ha, ABD dedin de aklıma geldi” dedi Claude. “V’lu’dan ne haber?”

V’lu’nun adı geçince Marcel ceketinin düğmelerini açtı, gerisin geri yerine oturdu. Maskeyi tekrar yüzüne geçirdi, midesinden esmeramber fışkırtmaya hazırlanan bir balina gibi inledi.

*Bu okuma parçasının yayını için Ayrıntı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Tom Robbins(d. 1936), Amerikalı roman ve hikâye yazarı. Robbins, “Oyunculluk, uçarılık değil bilgeliktir” görüşünü ön plana çıkarıp çılgınlık derecesinde oyuncul romanlar yazmaktadır. Romanları, hayatın daha ciddi yanlarını inkâr etmez; “her şeye rağmen mutluluk” ilkesinin savunuculuğunu yapar. Bu ilkenin içerdiği mesajı, romanlarındaki karakterlerin felsefeleri ve aynı zamanda da incelikli yazı biçemiyle iletir. Edepsiz kelime oyunları, alakasız sonuçlar, zıtlık içeren ifadeler, ara sözler Robbins’in anlatımının belli başlı özellikleridir. Romanları yalnızca edebi uzlaşımları değil, insanoğlunu tatmin etmenin en iyi yolu hakkında toplumda yer alan varsayımları da sorgular. Robbins, panteizm, mistik Doğu dinleri ve Yeni Fizik gibi çeşitli kaynaklardan alternatif düşünceleri bir araya getirir. Robbins genellikle Thomas Pynchon, John Barth ve Kurt Vonnegut gibi postmodern yazarların edebi takipçisi olarak değerlendirilmektedir. O da bu yazarlar gibi modern hayatın saçmalığını teslim ederken, uyum göstermek adına bireysel anlatımından fedakârlık etmez ve eserlerinde üstkurmaca öğeler kullanır. Çoğunlukla okura doğrudan hitap eder, eserin akışıyla ilgili yorumlarda bulunur ve romanlarında bir karakter olarak varlık gösterir. Ancak çoğunlukla kara komedi türünde yazan ve modern dünya hakkında kasvetli öngörülerde bulunan yakın tarihteki öncellerinin aksine, eserlerinde iyimser bir tona ve genellikle uçarı bir mizaha yer verir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.