Paris Mimarı – Charles Belfoure

 

“1942’de Paris’te, yetenekli mimar Lucien Bernard ucunda ölüm riski olan bir teklifi kabul etti. Tek yapması gereken zengin bir Yahudi’nin saklanabileceği gizli bir yer inşa etmekti; en iddialı Alman subayın bile bulamayacağı kadar kusursuz bir saklanma yeri. Ve yeterince zekice davranırsa her türlü beladan uzak durabilirdi. Lucien’in paraya umutsuzca ihtiyacı vardı ve çok sevdiği şehri işgal eden Nazi askerlerine gizliden gizliye meydan okumak karşı koyamayacağı bir fırsattı. Tasarladığı saklanma yerlerinden biri işe yaramaz hâle geldiğinde Lucien kendisini amansız bir mücadelenin içinde buldu, çünkü bir Yahudi’yi saklamak onun için artık son derece kişisel bir sorundu. Paris Mimarı, birbirimize neler borçlu olduğumuzu ve doğru olanı yapmak için ne kadar ileri gidebileceğimizi acımasızca sorgulatıyor. Bir mimar tarafından yazılan bu hikâye, her sayfada daha da gerçeklik kazanıyor ve saklanan her bir kişiyle, kurtarılan her bir hayatla daha da elinizden bırakamayacağınız bir hâl alıyor.” ‘Paris Mimarı’ romanının ilk iki bölümünü tadımlık bir okuma parçası olarak sunuyoruz. 

1

Lucien Bernard, Boetie sokağına döndüğü anda, karşı yönden gelen bir adamla burun buruna geldi. Adam o kadar yakınındaydı ki Lucien yanından geçerken adamın parfüm kokusunu duyabilmişti.

Adamla aynı kokuyu süründüğünü fark ettiği an, bir gürültü duydu. Arkasına döndü. Yalnızca iki metre gerisinde bir adam, sanki biri kafatasındaki bir musluğu açmış gibi, saçsız başının arkasından çağıldayan kanlar içinde kaldırımda yüzüstü uzanıyordu. Koyu kırmızı sıvı, incecik bir dere biçiminde hızla boynundan aşağı buruşuk beyaz yakasına iniyor ve üzerine tam oturan lacivert takımını parlak, koyu mora dönüştürüyordu.

1940’da Almanların ülkeyi işgalinden bu yana, yani son iki sene içinde Paris’te pek çok insan öldürülmüştü ama Lucien o âna kadar bir cesedi bu kadar yakından görmemişti. Tuhaf bir şekilde büyülenmişti, aslında onu büyüleyen ceset değil, kanın takımın üzerinde oluşturduğu yeni renkti. Okuldayken bir resim dersinde sıkıcı renk çemberlerini boyamıştı. Şu an karşılaştığı manzara, maviyle kırmızının karıştığında moru oluşturmasına dair tuhaf bir kanıttı.

“Olduğun yerde kal!”

Elinde mavi, çelik bir Lugar[1] tutan bir Alman subayı yanına koştu, onu ellerinde doğrudan Lucien’i terbiye etmek için kullanacakları hafif makineli tüfekler olan iki uzun asker takip etti.

“Kımıldama, seni orospu çocuğu! Kımıldarsan sen de arkadaşının yanında uyursun!” diye bağırdı subay.

Lucien istese de hareket edemezdi zaten, korkudan donup kalmıştı.

Subay cesedin üstünden atladı, döndü ve sanki ondan ateş isteyecekmiş gibi Lucien’ın etrafında gezinmeye başladı. Yaklaşık otuzunda olan bu adam kartalvari hoş bir burna ve şu an Lucien’in gri-mavi gözlerine takılı kalmış, asil olmayan, koyu kahverengi gözlere sahipti. Lucien’in tüm cesareti kırılıp yitmişti. Almanlar idareyi ele geçirdikten kısa bir süre sonra Fransızlar işgalcilerle nasıl başa çıkılacağı üzerine el ilanları yazmıştı. Serinkanlılığını ve mesafeni koru, onlarla konuşma ve her şeyden önemlisi göz temasından kaçın. Hayvanların dünyasında, doğrudan göz teması bir tür meydan okuma ve saldırı anlamına gelirdi. Ama Lucien, Alman subayın gözleri on santimetre uzağındayken bu kuralı uygulayamıyordu.

“O, benim arkadaşım değil,” dedi sessiz bir şekilde.

Almanın yüzünde kocaman bir sırıtış belirdi.

Üniformasından Waffen – SS’in[2] binbaşılarından biri olduğu belli olan subay, “Bu Yahudi artık hiç kimsenin arkadaşı değil,” dedi. İki asker kahkahalarla güldü.

Lucien öyle korkmuştu ki altına kaçırdığını sandı, hızlı hareket etmesi gerektiğini biliyordu, yoksa yerde yatan bir sonraki kişi kendisi olacaktı. Lucien kendini hazırlamak ve düşünmek için nefes aldı. İşgalin en tuhaf yanlarından biri, mağlup ettikleri Fransız tebaasıyla başa çıkarken Almanların şaşırtıcı bir biçimde cana yakın ve nazik davranmasıydı. Metroda yaşlılara yerlerini bile veriyorlardı.

Lucien aynı taktiği uygulamayı denedi.

“Merminizi beyefendinin kafatasına mı yerleştirdiniz?” diye sordu.

“Evet. Tek vuruşta,” diye yanıtladı Binbaşı. “Ama pek de etkileyici değil, çünkü Yahudiler atletik değil. Lanet bir yavaşlıkla koşuyorlar ve bu yüzden karşı koyamıyorlar.”

Binbaşı adamın ceplerini karıştırmaya başladı, kâğıtları ve yeşil-siyah tuniğinin yan cebine yerleştirdiği hoş timsah derisinden cüzdanını çekip çıkardı. Lucien’e dönüp sırıttı.

“Atıcılığımı beğendiğiniz için teşekkür ederim,”dedi subay.

Ferah bir dalga yayıldı Lucien’in üstüne; bugün onun ölüm günü değildi.

“Rica ederim, Binbaşı.”

Subay ayağa kalktı. “Yolunuza devam edebilirsiniz, ama önce erkekler tuvaletini ziyaret etmenizi öneririm,” dedi tedirgin bir ses tonuyla. Gri eldivenli eliyle Lucien’in gri takımının sağ omzunu işaret etti.

“Korkarım ki üzerinize sıçratmışım. Hayran kaldığım takımınızın arkası tamamen pislenmiş. Aklıma gelmişken terziniz kim?”

Boynunu sağa doğru çevirdiğinde, Lucien omzundaki kırmızı benekleri gördü. Subay bir dolma kalemle küçük kahverengi bir defter çıkarıvermişti.

“Mösyö. Terziniz?”

“Terzi Millet. Mogador Sokağı’nda.” Lucien, Almanların çok titiz kayıt tuttuklarını pek çok kez duymuştu.

Subay dikkatle not aldı ve defterini pantolonunun cebine yerleştirdi.

“Çok teşekkürler. Dünyada hiç kimse Fransız terzilere karşı üstünlük sağlayamadı, İngilizler bile. Ne yazık ki Fransızların bizi her sanat dalında alt ettiğini bilirsiniz. Biz Almanlar, Fransız kültürünün, savaş sanatı dışında her alanda Germen kültüründen üstün olduğunu kabul ederiz.” Subay yaptığı gözleme gülerken, askerler de ona eşlik etti.

Lucien de takım elbisesine şöyle bir baktı ve iştahla güldü.

Binbaşı gülüşü yatıştığında, Lucien’e sert bir selam verdi. “Sizi daha fazla tutmayayım, Mösyö.”

Lucien başını salladı ve geriye doğru yürümeye başladı. İşitme menzilinden güvenle çıktığında, “Alman pislikleri,” diyerek alçak sesle homurdandı ve oyalanarak yürümeye devam etti. Paris sokaklarında koşmak ölüme davetiye çıkarmak demekti: Sokakta boylu boyunca uzanan zavallı şeytan ölümü keşfetmişti. Bir ceset görmenin kendini nasılda ürküttüğünü fark etti ama adamın ölü oluşuna gerçekte pek de fazla üzülmemişti. Önemli olan onun sağ olmasıydı. Yoldaşına duyduğu yetersiz merhamet onu rahatsız etmişti.

Ama endişeye mahal yoktu, ne de olsa merhametin var olmadığı bir ailede yetişmişti.

Biraz da olsa şöhrete kavuşmuş, üniversite mezunu bir jeolog olan babası cahil bir köylü kadar acımasız bir hayat görüşüne sahipti. Konu başkalarının talihsizliği olunca hayat görüşü iyiden iyiye acımasız bir hâl alırdı, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın derdi. Merhum Profesör Jean-Baptiste Bernard, eşi ve çocukları da dahil insanların duyguları olduğunu bir türlü fark edemedi. Sevgisi ve şefkati, Fransa ve sömürgelerinin topraklarında bulunan taşlar ve mineraller gibi cansız nesneler üzerine yoğunlaşmıştı ve her iki oğlundan da bu nesneleri sevmelerini talep etmişti. Pek çok çocuk henüz okuyamazken, Lucien ve ağabeyi Mathieu Fransa’nın dokuz jeolojik vilayetinin her birinde bulunan tortul, püskürük ve başkalaşım kayalarının adlarını öğrenmişlerdi.

Babası akşam yemeğinde, çocukların adlandırmaları için masanın üzerine taşları dizerek onları sınardı. Lucien’in silikatlar familyasından olan Bertrandite’i tanıyamadığı anda olduğu gibi, tek bir hataya bile tahammül etmezdi. Babası, bir daha asla unutmasın diye, Lucien’e taşı ağzına atmasını emretmişti. Lucien, Bertrandite’in acı tadını hep hatırladı.

Babasından nefret etmişti, ama şimdi kabul edebileceğinden daha fazla babasına benzeyip benzemediğini merak ediyordu.

Işıldayan temmuz ikindisinin sıcağında yürürken, Lucien kalkerle örülmüş binalara, rustik tarzda tasarlanmış temellerine, taş süslerin içine oturtulmuş uzun pencerelerine, oyma taş konsolları destekleyen kusursuz biçimde detaylandırılmış dövme demir tasarımlı balkonlarına baktı. Apartmanların bazı ağır çift kapıları açıktı, iç avluda oynayan çocukları görebiliyordu, küçük bir çocukken kendisi de böyleydi. Pervazında siyah beyaz bir kedinin uykulu gözlerle baktığı sokak seviyesindeki bir pencerenin önünden geçti.

Lucien doğduğu ve ona göre dünyanın en güzel şehri olan Paris’teki her binayı severdi. Gençliğinde, anıtlarını, büyük caddelerinden ve bulvarlarından en pis sokaklarına ve en yoksul mahallelerin geçitlerine kadar her yeri keşfetmek için Paris’te dolanır dururdu. Şehrin tarihini bu binaların duvarlarından okurdu. Eğer şu lanet Alman piçi amacına ulaşabilseydi, bu mükemmel binaları bir daha göremeyecek, Arnavut kaldırımı taşlı sokaklarında yürüyemeyecek, fırınlardan yükselen sıcak ekmeğin enfes kokusunu içine çekemeyecekti.

Boetie sokağının ilerisine doğru baktığında, kristal camlı vitrinlerin gerisinde duran esnafı görebiliyordu; sokaktan, işaret edilmekten kaçınabilecek kadar uzakta, cinayeti görebilecek kadar da yakındaydı. Şişmanca bir adam Cafe d’Ete’nin girişinden ona doğru hareketlendi. Kapıya vardığında, dükkânın sahibi gibi görünen bir adam ıslak bir bar havlusunu eline tutuşturdu.

“Lavabo arka tarafta,” dedi.

Lucien adama teşekkür ettikten sonra kafenin arka tarafına doğru yürüdü. Zemini siyah beyaz fayans kaplı, duvar boyunca dizilmiş küçük masaları, karşı tarafında yetersiz ve yoksul görünümlü barıyla dar, tipik, karanlık bir Paris kafesiydi. İşgal Paris’te pek çok şeyi olanaksız kılmıştı: Fransız erkeklerinin en temel ihtiyaçları olan sigara ve şaraba kısıtlama getirmişti. Ama kafe Lucien’in varlığının kökleşmiş bir parçası haline gelmişti, her gün burada çim ve ottan yapılma sahte sigaraları tüttürüyor, şarap yerine sulandırılmış içki içiyordu. Muhtemelen olanları gören Cafe d’Ete’nin patronları aralarında konuşmayı keserek Lucien geçerken, sanki Almanlarla olan temasından dolayı kirlenmişçesine onu gözlüklerinin altından izlediler. Bu durum ona beş Alman erinin gaf yaptığı zamanda da kafede olduğunu anımsattı. Askerler birdenbire orayı terk etmişlerdi.

Pis tuvalette, Lucien temizlemek için takım elbisesinin ceketini çıkardı. Biri kolunda, biri ceketinin sırtında olmak üzere bezelye büyüklüğünde bir kaç kan lekesi vardı. Havluyu soğuk suyla ıslattı ve Yahudi’nin kanını üzerinden temizleyip çıkarmaya çalıştı ama solgun lekeler çıkmadı. Bu, onu iyiden iyiye kızdırdı, sonuçta bir tane iyi takım elbisesi vardı.

Büyük, etkileyici, kahverengi gözleri ve başını kaplayan kahverengi dalgalı saçlarıyla uzun boylu, yakışıklı bir adam olan Lucien kıyafetlerine oldukça özen gösterirdi. Eşi, Celeste, bu tarz sorunları çözme konusunda becerikliydi. Büyük bir ihtimalle kan lekelerini ceketinden çıkarmayı başarabilirdi. Geri çekildi ve yüzünde veya saçında kan lekesi kalmadığından emin olabilmek için lavabonun üzerinden aynadaki yansımasına baktı, sonra aniden gözü saatine ilişti, on dakika içinde gerçekleşecek olan randevusunu hatırladı. Ceketini tekrar giydi ve kirli havluyu lavabonun içine attı.

Tekrar sokağa çıktığında cinayetin gerçekleştiği yerin köşesinden bakmaya engel olamamıştı. Almanlar ve ceset ortadan kaybolmuş, büyük bir kan gölü cinayet kanıtı halini almıştı. Almanlar inanılmaz derecede etkin insanlardı. Fransızlar cesedin etrafına toplanmış, çene çalıp sigaralarını tüttürüyor olurlardı. Arabayla taşınana kadar ölen adamın vücudu çoktan soğuyup katılaşırdı. Lucien hızla yürümeye başlamıştı, ama sert bir yürüyüş sergilemek için adımlarını yavaşlattı. Geç kalmaktan nefret ederdi, fakat dakiklik takıntısı yüzünden kafatasının arkasından bir kurşun yemek niyetinde değildi. Mösyö Manet elbet durumu anlayacaktı. Bu toplantı bir iş olasılığıyla ilgili olduğundan, Lucien tabii ki kötü bir izlenim bırakmaz istemiyordu.

Lucien daha kariyerinin en başında mimarinin sanat gibi olduğunu kavramıştı, yeni bir müşteriden gelen ilk işe tek seferlik bir iş olarak değil, bir dizi işin başlangıcı olarak bakmalıydı. Buluşacağı adam, Auguste Manet, savaş zamanına kadar Citroën ve diğer otomobil üreticileri için motor üreten bir fabrikatördü. Yeni bir müşteriyle yapılacak ilk toplantıdan önce Lucien paralı olup olmadığını öğrenmek için müşterinin özgeçmişi hakkında araştırma yapardı ve Mösyö Manet’nin kesinlikle parası vardı. Nesiller boyu seçkinliğiyle tanınmış mümtaz bir aileden kalan yılların parası. Manet şansını sanayide denemek istemişti, ancak sınıfındaki insanlar bunu pek hoş görmemişti. Tüccarlıktan doğacak zenginlik asil değil, kirli olarak addediliyordu. Ama o, otomobil çılgınlığını nakde çevirerek ve araba motorlarında uzmanlaşarak aile servetini yüz katına çıkarmıştı.

Manet, işgal boyunca Alman anlaşmalarını sağlamak için de mükemmel bir pozisyondaydı. 1940 Mayıs’ındaki Alman istilasından önce bile, kendilerini daha güvende hissedeceklerini düşündüklerinden ülkenin güneyinden kuzeyine doğru kaçan milyonların kitlesel göçü başlamıştı. Pek çok sanayici, başarı kaydedemeseler de, güneydeki işçileriyle birlikte fabrikalarını taşımaya çalışmıştı. Fakat Manet panik boyunca sakinliğini korumuş, fabrikalarına dokunmamış ve onları sağlam tutabilmeyi başarmıştı.

Normalde mağlup olmuş bir ülkenin ekonomisi topallardı ama savaşan Almanlar olunca durum değişmişti. Doğu Cephesi’nde Ruslarla savaşmak için silaha ihtiyaçları vardı ve savaş malzemelerinin üretimi için uygun Fransız firmaları mükâfatlandırılmıştı. Başlarda Fransız iş adamları Almanlarla yaptıkları işbirliğinden ötürü vatan haini olarak damgalandı, ancak sonra zararı karşılanmadan iş yerlerinden olmak ya da Almanların uygun gördüğü işleri tercih etmeleri gerektiği durumuyla karşılaştılar ve faydacı Fransızlar ikinci durumu seçme kararı aldılar. Lucien, Manet’nin faydacı bir adam olduğu ve silahları Luftwaffe veya Wehrmacht için ürettiği konusunda bahse girebilirdi. Ve bu da Manet için tasarlanacak yeni bir fabrika sahası anlamına gelirdi.

Savaştan önce Lucien ne zaman yeni bir müşteriyle buluşacak olsa, düşünceleri başarı hayalleriyle dolar taşardı, özellikle de müşterinin zengin olduğunu öğrendiğinde. Şimdi ise kötümser olması gerektiğini kendine söyleyip durarak hayal gücünü dizginlemeye çalışıyordu. Umutlarını, beklentilerini yüksek tuttuğu her an, hayalleri sonunda paramparça oluyordu. 1938’deki gibi… Tour Sokağı’nda bir mağazanın tasarımına başladığı zaman, müşterisi boşanma yüzünden iflas etmişti. Orleans’taki büyük bir mülk sahibi de zimmetine para geçirdiği için tutuklanmıştı. Bu yüzden savaş zamanında bulabildiği her iş kırıntısına minnettar olması gerektiğini kendisine hatırlatıyordu.

Yahudi adamın cinayetini nerdeyse unutmuş bir biçimde Lucien’in zihni, savaş malzemesi üretimi için elverişli olabilecek fabrikanın genel tasarımını hazırlamaya başladı. Marceau Bulvarı’na döndüğünde, yeni bir tasarımı her düşündüğünde olduğu gibi gülümsüyordu.

2

Lucien, Galilee Sokağı’ndaki 28 numaralı ağır, ahşap kapıyı açarken saatine bir kez daha baktı. Randevusuna bir dakika önce gelmeyi başardığı için büyük bir memnuniyet duydu. Kim bütün kasabayı baştan sona yürür, bir Almanın hışmından son anda kurtulur, ceketinden bir cesedin kanını temizler ve tam zamanında randevusuna yetişebilirdi ki? Bu deneyimi, müşteri randevusuna yetişmek için fazladan bir on beş dakika daha ayarlaması gerektiğine dair olan inancını pekiştirmişti. Üniversiteden mezun olduğunda ailesinin hediye ettiği Cartier saati Almanya’nın saat uygulamasına göre öğleden sonra ikiyi gösteriyordu. Almanların ilk resmi müdahalesi işgal altındaki Fransa’da Reich zaman dilimini etkin kılmak olmuştu. Gerçekte saat Fransız uygulamasına göre şu an öğleden sonra birdi. İşgalden iki yıl sonra bile, zorunlu saat değişimi Lucien’i gamalı haçlardan ve Almanların şehrin sınır levhalarına yapıştırdıkları çirkin, Gotik harfli işaretlerden daha fazla kızdırıyordu.

İçeri adımını atıp fuayenin karanlık, soğuk gölgesinde biraz olsun gevşedi. Baron Haussmann’ın şehri yeniden yaratmak için 1850’lerde ortaçağ Paris’ini yıkıp tasarladığı bu apartmanları severdi. Lucien, binanın taş işçiliğine, pencere dizilerinin yarattığı güçlü yatay hatlara ve metal balkonlara hayran kaldı. Kendisi de Caire Sokağı’nda buna benzer bir binada yaşıyordu.

1931’den bu yana Lucien; Bauhaus[3] estetiğini, modern mimari ile tasarıma öncülük eden Alman mimar Walter Gropius’un yarattığı stili; tipik Fransız zevkine karşı zafer kazanan Germen zevkini benimseyerek katıksız bir modernist mimar olmak için mesleğindeki tüm tarihi ve klasik referanslardan vazgeçmişti. Yine de hâlâ III. Napoleon’un savunduğu bu apartmanları beğeniyordu. Savaştan önce New York’ta yaşayan erkek kardeşini ziyaret ettiğinde bu hayranlığı daha da büyümüştü. Oradaki apartmanlar Paris’tekilerle karşılaştırıldığında gerçekten döküntüydü.

Girişin solundan doğruca kapıcı dairesine doğru yürüdü. Cam kapı açılmak üzere esnedi, cafcaflı sarıçiçekli bir örtüsü serili masanın kenarında sigara içen yaşlı bir kadın oturuyordu. Lucien tam boğazını temizlemişti ki kadın hiçbir kasını hareket ettirmeden boşluğa öylece bakarak “Aradığın kişi 3B’de… Asansör bozuk,” dedi.

Lucien kıvrılan gösterişli merdivenden üçüncü kata doğru tırmanırken, yalnız pek biçimsiz göründüğünden değil aynı zamanda çok da endişeli olduğundan kalbi küt küt atıyordu. Acaba Manet’nin kendisi için gerçek bir projesi var mıydı, yoksa bu buluşma hiçbir şeyi yönlendirmeyecek miydi? Ve bu eğer bir projeyse, yeteneğini sergilemesi için bir fırsat doğacak mıydı?

Lucien yetenekli olduğunu biliyordu. Mezun olduktan sonra yanlarında çalıştığı tanınmış mimar bir çift ona yetenekli olduğunu söylemişti. Birkaç yıllık deneyimi ve yeteneğine olan inancıyla birlikte, kendi çabasıyla tanınır olmuştu. Bir tekniği geliştirmek iki kez daha zordu, çünkü o bir modernistti ve modern mimari yeni yeni kabullenilmeye başlanmıştı. Çoğu müşteri hâlâ geleneksel işler talep ediyordu. Buna rağmen yaşamını istikrarlı bir biçimde kazanabiliyordu. Bir aktör, yıldız olabilmek için nasıl çarpıcı bir başrole ihtiyaç duyarsa, bir mimar da kariyerini oluşturacağı bir projeye ihtiyaç duyardı. Otuz beş yaşındaki Lucien çok önemli bir projeye henüz imza atamamıştı. Bir keresinde böyle bir başarıya çok yaklaşmıştı, yeni bir halk kütüphanesi için seçilen mimarlar arasında finale kalmış, ancak dayısının kayınbiraderi Kültür Bakanı’nın yardımcısı olan Henri Devereaux tarafından mağlup edilmişti. Ne yazık ki yetenek yeterli değildi, insanın Devereaux gibi doğru ilişkiler kurabilmesi ve şans da gerekliydi.

Büyük merdivenin mermer basamaklarına sürten ayakkabılarına baktı. Bunlar, onun toplantılara giderken giydiği temiz, müşteri ayakkabılarıydı. Biraz eskimişti, ama hâlâ parlak ve şık görünüyorlardı, üstelik tabanlarında da sorun yoktu. Bir Fransız erkeği ayakkabıları eskidiğinde deri tabanlarını, kışa pek dayanıklı olmayan ahşap veya preslenmiş kâğıt olanlarla değiştirmek durumunda kalırdı. Lucien hâlâ deri tabanlı ayakkabılara sahip olduğu için mutluydu. Köylülerin giydiği takunyaları anımsatan ve Paris sokaklarında takırdayan ahşap tabanların sesinden nefret ediyordu.

Lucien bakışlarını yukarı kaldırdığında, yüzünün tam karşısında üçüncü katın sağ tarafında bir çift pahalı, koyu kahverengi ayakkabı görünce irkildi. Lucien’in bakışları bir takım elbise ceketinin altında çokça buruşmuş olan pantolon paçalarında, sonra da Auguste Manet’nin yüzünde gezindi.

Lucien son basamağa ulaşmadan hemen önce Manet, “Mösyö Bernard, sizinle tanışmak ne büyük keyif,” diyerek elini uzattı.

Lucien, zayıf, ak saçlı, elmacık kemikleri taşla yontulmuş gibi duran, yetmişlerinde bir adamın yanına varana dek trabzana tutunarak merdivenlerden tırmandı. Adam çok uzun boyluydu. Manet, Lucien’in tepesinde bir kule gibi duruyordu. Gaulle’den bile daha uzun görünüyordu.

Lucien, “O zevk bana ait Mösyö,” dedi.

Manet, “Mösyö Gaston sizin kendisi için tasarladığınız ofisten övgüyle bahsediyor, bu yüzden ofisi görmek istedim. İyi iş çıkarmışsınız,” dedi. Yaşlı adamın tokalaşması milyonlar kazanmış bir adamdan bekleyeceğiniz üzere güçlü ve kendinden emindi.

Kusursuz bir başlangıç gerçekleşmemişti ama Lucien bu yaşlı, aristokrat iş adamının beğenisini kazandığını düşündü. 1937’de Servan Sokağı’nda sigorta şirketi sahibi Charles Gaston için bir bina inşa etmişti. Dört katlı kalker taşından, kıvrılan cam basamaklı bir kule. Lucien, bu binanın şimdiye dek tasarladığı en iyi bina olduğunu düşündü.

Lucien, “Mösyö Gaston size beni önererek kibarlık etmiş. Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu. Çoğu zaman Lucien işe başlamadan önce olağan kısa sohbetlere açıktı. Ancak bu kez gergindi ve gerçek bir işin gelip gelmeyeceğini görmek istiyordu.

Manet 3B’nin açık kapılarına doğru yönelince Lucien de onu takip etti. Mösyö Manet’nin sırtı bile etkileyiciydi. Duruşu tüfek gibi dümdüzdü, bedenine kusursuz biçimde oturan takımı oldukça pahalıydı: Alman Binbaşı, Manet’nin terzisini kesin öğrenmek isterdi.

Yavaşça içeriye doğru yürürlerken Manet, “Mösyö Bernard, aklımdaki şeyi size anlatmama izin verin. Bir konuğum bir süreliğine burada kalacak ve beyefendinin rahat etmesi için dairede birtakım değişiklikler yapmak istiyorum,” dedi.

Lucien ihtiyar adamın istediği şeyi hayalinde canlandıramadı. Bu boş daire yüksek tavanları, uzun pencereleri, süslü ahşap kapıları, ana odaların içlerindeki geniş girişleri çerçeveleyen dev sütunları, mermer dekorlu şık şömineleri ve parke zeminiyle oldukça görkemliydi. Bütün banyolar ile mutfak, çelik evyeler üzerindeki çiniler ve krom tesisatlı küvetlerle tarihe hürmet ediyor gibiydi. Daire Paris standartlarına göre genişti, zemin yüzölçümü normal bir daireninkinden en az iki kat daha büyüktü.

Manet durdu ve Lucien’e baktı.

“Bana boş bir alana bir mimarın bizden daha farklı bir gözle bakacağı söylendi. Normal bir insan odayı olduğu gibi görür, bir mimar içgüdüsel olarak daha iyi nasıl değiştirilebileceğini kafasında canlandırabilir. Bu doğru mu?”

Lucien, “Kesinlikle,” diyerek gururla yanıt verdi. “Bir adam burayı köhne, modası geçmiş, zevksiz bulabilir ama bir mimar hayalinde bu boşluğu modaya uygun bir biçimde tazeleyebilir.” Lucien heyecanlanmaya başlamıştı. Belki de bu ihtiyar dairenin tepeden tırnağa yeniden yapılmasını isteyecekti.

Manet, “Anlıyorum. Söyleyin Mösyö, meydan okumaları sever misiniz? Benzersiz bir sorunu çözmek ister misiniz?” diye sordu.

Lucien, “Evet, aslında mimari problemler için çözümler ileri sürmeyi severim. Ve ne kadar meydan okunursa sonuç o kadar iyidir,” diye yanıtladı. Manet’nin duymak istediği şeyi söylediğini umuyordu. Manet, Lucien’den dairenin içine Zafer Takı’nı yerleştirmesini isteseydi, Lucien buna bile, ‘hiç sorun değil,’ diye yanıt verecekti. Savaş sırasında hiçbir iş geri çevrilmezdi, ahmaklar bile bunu bilirdi.

Manet salonun diğer tarafına yürüdü, elini Lucien’in omzuna babacan bir tavırla koydu. “İşte, bu iyi. Sanırım proje hakkında sana biraz daha bilgi vermemin zamanı geldi ama önce ücret konuşalım. Aklımda bir ücret var; on iki bin frank,” dedi.

Lucien, “Bin iki yüz frank çok cömertçe, Mösyö,” dedi.

Manet, “Hayır, on iki bin diyorum,” diye tekrar etti.

Ortama bir sessizlik hâkim oldu. Sayılar sanki bir öğretmen kara tahtaya sistemli bir biçimde yazıyormuşçasına Lucien’in zihninde şekillendi, önce bir, sonra iki, bir nokta ve üç tane sıfır. Sayıyı zihninde doğruladığında, “Mösyö, bu… Bu cömertlikten fazlası, gülünç,” diyebildi.

Manet, “Hayatınız buna bağlıysa gülünç değil,” dedi.

Lucen, bunun komik bir yorum olduğunu düşündü; karısını kızdıran ama metresinin hoşuna giden koca göbeğinin kahkahalarla sarsılmasına izin vermek zorunda kaldı. Ama Manet gülmedi. Yüzünde hiçbir duygu belirmedi.

“Size proje hakkında biraz daha bilgi vermeden önce kişisel bir soru sormama izin verin,” dedi Manet.

“Sizi dikkatle dinliyorum, Mösyö Manet.”

“Yahudiler hakkında ne düşünürsünüz?”

Lucien şaşırdı. Ne lanet bir soruydu bu böyle!

İçten içe Yahudilerin paragöz hırsızlar olduğunu düşünmesine rağmen, Manet’nin sorusunu yanıtlamadan önce derin bir nefes aldı. Manet’nin hoşuna gitmeyecek ve işi kaybetmesine neden olabilecek hiçbir şey söylemek istemiyordu.

“Onlar da herkes gibi insan, diye düşünüyorum,” diyerek kısık sesle yanıt verdi.

Lucien oldukça Yahudi düşmanı bir evde büyümüştü. Evlerinde Yahudi kelimesini takip eden sözcük her zaman piç olmuştu. Dedesi ve babası, 1890’lardaki Fransız Ordusu’na ait karargâhlarda görev yapan Yahudi subay Kaptan Alfred Dreyfus’un, Esterhazy adlı yoldaşının gizli bilgileri Almanlara satan kişi olduğu kanıtlanmasına rağmen, vatan haini olduğuna inanmıştı. Lucien’in büyükbabası aynı zamanda bu suçlamayı destekleyecek hiçbir gerçek kanıt gösterememesine karşın 1870 Fransa – Prusya Savaşı’nda Fransızların Almanlar tarafından küçük düşürücü bir biçimde yenilmesinden Yahudileri sorumlu tutarak bol bol küfrederdi. Lucien,  Biri onlardan vatana ihanet ettikleri için nefret eder, diğeri Hıristiyanları öldürdükleri için, bir başkası ise bir alım satım işinde onu kazıkladıkları için; sonuçta bütün Fransızlar bir şekilde antisemitisttir, öyle değil mi? diye düşündü. Bu her zaman böyle olmuştur.

Lucien, Manet’nin gözlerine baktı ve gerçek duygularını kendine sakladığı için mutlu oldu.

Gözlerinde onu telaşlandıran bir ciddiyet fark etti.

Manet,”Mayıs’tan bu yana altı yaş üstündeki tüm Yahudilerin sarı renkli, Davud’un Yıldızı’nı takmaları zorunlu tutuldu, fark etmişsindir,” dedi.

Lucien, “Evet, Mösyö,” diyerek onayladı.

Lucien, Yahudilerin keçeden bir yıldız taktıklarının elbette farkındaydı. Pek çok Parislinin onur kırıcı hareketlerine karşın, bunun önemli bir anlaşma olduğunu daha önce hiç düşünmemişti. Yahudi olmayanlar protesto amacıyla sarı yıldızlar, sarıçiçekler veya mendiller taşımaya başlamıştı. Köpeğine sarı bir yıldız iğneleyen bir kadından bile söz ediliyordu.

Manet, “16 Temmuz’da dokuz bini kadın ve çocuklardan oluşmak üzere yaklaşık on üç bin Yahudi Paris’te tutuklandı ve Drancy’ye gönderildi,” dedi.

Lucien, Drancy hakkında bir şeyler duymuştu. Drancy, mimar arkadaşı Maurice Pappon’un üzerinde çalıştığı, Le Bourget Havaalanı yakınlarındaki, henüz bitmemiş bloklardı. Bir sene önce, elektriği, suyu ve sağlık hizmeti olmamasına rağmen Paris’in başlıca tutuklu kampı halini almıştı. Pappon, Lucien’e Drancy’deki mahkûmların doğuda başka yerlere yerleştirilmek üzere eğitimlere zorlandığını anlatmıştı.

Manet, “Yüz kadar insan alıkonulmak yerine kendini öldürdü. Kollarında bebekleriyle analar pencerelerden atladı. Bunları biliyor muydunuz, Mösyö?” diyerek sessizliği bozduğunda Lucien, Manet’nin gittikçe büyüyen gerginliğini hissetti: İhtiyarın sohbetini projeye ve on iki bin franka yeniden yönlendirmesi gerekiyordu.

Bunun üzerine, “Bu bir trajedi, Mösyö. Şimdi aklınızda ne tür değişiklikler var, bir bakalım,” diyerek konuyu değiştirmeye çalıştı.

Ama Manet, Lucien’in tek bir kelimesini bile duymamış gibi konuşmasına kaldığı yerden devam etti.

“Yahudi iş yerlerinin zapt edilmesi, banka hesaplarının dondurulması yeterince kötü bir durumdu, ama şimdi restoranlardan, kafelerden, tiyatrolardan, sinema ve parklardan da kovuluyorlar. Bunlar sadece göçmen Yahudiler değil, ataları Fransa için çalışan ve atalarıyla aynı şekilde düşünüp yaşayan Fransız vatandaşı Yahudiler,” dedikten sonra, “ve en kötüsü, tutuklamaları Almanların değil Vichy[4] ve Fransız polisinin yapıyor olması,” diye ekledi.

Lucien bunun farkındaydı. Almanlar; Fransızları Fransızlara karşı kullanıyorlardı. Gece yarısı bir Fransızın kapısı vurulduğunda, gelen genelde Gestapo’nun yolladığı bir jandarma olurdu.

Lucien, “Bütün Parisliler Almanların baskısı altında acı çekmekte, Mösyö,” diyerek konuşmasına başladı. “Yahudi olmayanlar bile her gün tutuklanıyor. Sizinle buluşmak için buraya doğru gelirken…” Ölen adamın Yahudi olduğunu hatırlayınca cümlesinin yarısında durdu. Lucien, Manet’nin kendisine rahatsız edici bir şekilde dikkatle baktığını fark etti. Yerdeki parke zemine ve müşterisinin ayakkabılarına doğru bakışlarını çevirdi.

Manet, “Mösyö Bernard, Gaston sizi uzun zamandır tanıyor. Sizin ülkesini seven ve sözünü tutan, dürüst, güvenilir biri olduğunuzu söylüyor,” dedi.

Lucien’in kafası tamamen karışmıştı. Bu adam ne saçmalıyordu? Gaston, Lucien’i pek fazla tanımıyordu, yalnızca iş ilişkileri olmuştu. Arkadaş değillerdi. Gaston, gerçekte Lucien’in nasıl bir adam olduğunu bilmezdi. Bir katil yahut erkek fahişe olabilirdi ve Gaston bunu asla bilemezdi.

Manet, Galilee sokağına tepeden bakan dev pencerelerden birine doğru yürüdü, birkaç dakika öylece sokağı izledi. Sonunda arkasına döndü, yüzündeki vakur ifadeden dolayı şaşıran Lucien’le yüz yüze geldi.

“Mösyö Bernard, bu tadilat Gestapo tarafından aranan Yahudi bir adama saklanabileceği bir yer yaratmak için yapılacak. Eğer, şans eseri, onu aramaya gelirlerse, tespit edemeyecekleri veya Gestapo’nun onu asla bulamayacağı bir yerde onu saklayabilmeyi istiyorum. Sizin güvenliğiniz için, ismini vermeyeceğim. Ancak Reich[5] onu dikkate değer servetini elde etmek için tutuklamak istiyor.”

Lucien, şaşkına dönmüş bir biçimde, “Çıldırdınız mı siz? Bir Yahudiyi mi saklayacaksınız?” diye sordu.

Normalde Lucien müşterileriyle asla kaba konuşmazdı, özellikle zengin olanlarla ama Manet yasak bölgeye girmişti. Almanlar Yahudilere yardım etmeyi Judenbegunstigung[6] olarak adlandırıyordu. Ne kadar zengin olduğuna bakılmadan Manet de Yahudileri saklamaktan tutuklanır ve infaz edilirdi. Bu, Fransızların rüşvet verip kurtulamayacağı tek suçtu. Saçma sapan sarı yıldızları takınmak da suçtu, ama Gestapo’nun aradığı bir Yahudiye yardım etmek düpedüz delilikti. Lucien kendini nasıl bir cehennemin içinde bulmuştu, daha doğrusu alçak Gaston onu nasıl böyle bir duruma itmişti? Manet, Lucien’in bunu on iki bine mi, yoksa on iki milyona mı yapacağını sormayı düşünürken elindeki toplarla oynuyordu.

Lucien, “Suç işlememi istiyorsunuz, farkındasınız, değil mi?” diye sordu.

Manet, “Elbette, farkındayım. Ben de suç işliyorum,” diye yanıt verince, Lucien, “Tanrı aşkına, bayım, bunu neden yapıyorsunuz?” diye haykırdı.

Manet, Lucien’in sorusunu savsaklayacağa benzemiyordu. Soruyu yanıtlamaya gayet hevesli görünüyordu. İhtiyar adam Lucien’e gülümseyerek konuşmaya başladı.

“Size bir şeyi açıklamama izin verin, Mösyö Bernard. Bu cehennemin başladığı 1940 yılında, bir Hıristiyan olarak ilk görevimin benmerkezciliğimin üstesinden gelmek olduğunu, bir Fransız olarak doğsun ya da doğmasın insan kardeşlerimin başı dertte olduğunda kendimi sıkıntıya sokmam gerektiğini idrak ettim. Kısaca asla sırtımı dönmemeye kararlıyım.”

Lucien, “kendini sıkıntıya sokmak” eyleminin bu koşullar altında hafif bir ifade olduğunu düşündü. Hıristiyanlık konusunda da babası gibi düşünüyordu. Gerçek hayatta hiçbir işe yaramayan inançlar toplamı.

Manet, “Bu yüzden Mösyö Bernard, çıplak gözle görülemeyen gizlenilebilecek bir yer tasarlayabilmeniz için size on iki bin frank ödeyeceğim. Bu sizin mimari alandaki meydan okumanız. İşinde usta harika adamlarım var, ama mimar değiller, sizin gözünüze sahip değiller ve sizin önereceğiniz kadar akıllıca bir çözüm ileri süremezler. Bundan dolayı sizden yardımcı olmanızı istiyorum,”diyerek konuşmasını sürdürdü.

“Mösyö, kesinlikle reddediyorum. Bu çılgınca. Yapmayacağım.”

“Umarım teklifimi yeniden gözden geçirirsiniz, Mösyö Bernard. İki taraf için de kazançlı bir anlaşma olacağını hissediyorum. Ve bu bir kez olur.”

“Asla, Mösyö. Asla kabul etmeyeceğim…”

“Ölümünüze neden olabilecek bir kararı vermek hemen şimdi yapabileceğiniz bir şey değildir. Lütfen, bunu düşünmek için biraz zaman ayırma konusunda bana bir iyilik yapın. Ama yanıtınızı bugün akşam altıda Monde Kafe’de sizden duymak isterim. Karar verebilmek için daireyi yakından incelemeniz gerektiğini biliyorum, bu anahtarı alın ve işiniz bittiğinde kapıyı kilitleyin. Artık sizi dairede bırakıyorum.”

Lucien başını iki yana sallayarak konuşmaya çalıştı, ancak ağzından tek bir kelime bile çıkmadı.

Manet, kapıya doğru ilerlerken, “Bu arada, yarın sabah dokuzda Heinkel Uçak Fabrikası’na motor üretmek için bir sözleşme imzalayacağım. Var olan tesisim böyle bir işin üstesinden gelebilmem için yeterli değil, bu yüzden Chaville’deki tesisimi genişletmeyi planlıyorum. Bir mimar arıyorum. Tanıdığınız biri var mı?” diye sordu.

(…)

[1] Lugar: 9 mm’lik küçük el tabancası. –çn
[2] Waffen-SS: Nazi Almanyası’nda SS’in sonradan kurulma iki askeri kolundan biri. –çn
[3] 20. yüzyılda mimari, tasarım, sanat alanlarında yeni akımlar yaratmış bir okuldur. –çn
[4] II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Fransa’yı işgali sırasında Fransa’nın Vichy kenti çevresinde kurulan Almanya’nın kuklası devlet. –çn
[5] Sözlük anlamı imparatorluk, krallık, devlet ve zenginlik olan; tarihte ise Almanların dünyada söz sahibi olduğu devirlere verilen ad. Tarihte üç adet Reich dönemi vardır. Üçüncüsünün kurucusu Adolf Hitler’dir. –çn
[6] Nazi hukuk terimi, Yahudi iltiması, yasa ve kurallara uymaksızın kayırma, arka çıkma. –çn

Çeviren: Öznur Özkaya

* Bu okuma parçasının yayını için Yabancı Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.