Pasifik Günleri – Nazlı Eray

 

“Fantastik Edebiyatın Kraliçesi Nazlı Eray’dan düşler ülkesine ve insan ruhunun derinliklerine bir yolculuk… Ankara Şair Nedim Sokak’taki eski model teneke robot, aşktan ve sevmekten delicesine korkuyor. Yaşlı Japon mimci Kazuo Ono’nun her gece önün kılığına girerek yıllarca sahnede yaşattığı ünlü dansöz La Argentina’nın ateşli dansını izliyoruz. Tam bu sırada Alman yönetmen Werner Herzog’un kamerasıyla Pasifik’te patlamak üzere olan bir yanardağdan canlı yayın yapıyoruz. Hapishaneden kaçan eski bir tutuklu Yüce Mahkeme’de ifade verirken, som altından Buda heykelleri canlanıyor. Morfinman bir Çinlinin beynindeyiz şimdi. Umutsuz bir aşkın pençesine düşen Victoria karşılaşıp imparator Hiro Hito’nun sarayına doğru yolculuğa çıkıyoruz. Penang Adası ve dünya üzerindeki cennet Hawaii’den geçerek büyülü Uzakdoğu’yu keşfediyoruz. Pasifik Günleri, düşsel bir yolculuk, insan ruhuna bir gezi rehberi…” Pasifik Günleri’nden okuma parçası yayımlıyoruz.

 

Pasifik deyince aklıma Victor gelir. Oysa Victor’un koskoca Pasifik Okyanusu ile ne ilgisi olabilir ki! İnce bıyıklı Victor, Honolulu’nun göbeğinde bir yerde yaşıyordu. Orada tanımıştım onu. Bir ayağı hafif aksayan, ince yapılı, aynalı güneş gözlüklü bu Filipinli delikanlının Pasifik ile ne ilgisi olabilir ki diye bir kez daha düşününce; Victor’un Pasifik’in bir parçası olduğunu anlayıverdim. Victor Filipinli’ydi. Altında arabası vardı. Sekiz buçuk ay önce Manila’dan kalkmış, Honolulu’ya gelmişti. Geride, anayurdunda sevdiği bir kız vardı: Christie.

Arabada Victor’un yanında oturuyordum. Honolulu’nun yeşil, buharlı, tropik iç gövdesine doğru ilerliyorduk. Bir öğlen vaktiydi. Victor, az önce bankadan para çekmişti. Arabası lacivert, ufak bir Ford idi. İyi konuşmasını bilen, bana Honolulu’yu en iyi bir biçimde göstermeye çalışan Victor; o öğlen vakti daha Christie’yi anlatmamıştı. Bir gün önce tanışmıştık. Çekik gözleri, keçimsi bir sakalı vardı. Saçları yandan düzenli bir biçimde ayrılmıştı. Gözündeki aynalı gözlüklerinden bir türlü gözlerini göremiyordum. Ben Victor’un gözlerine baktıkça, o kara iki aynanın içinde kendimi görüyordum.

Bu ne işti!..

Adanın arka kısımlarında volkanik topraklara doğru giderken, Victor bir cigara yaktı. Ben habire konuşuyordum. Gördüğüm şeyler etkiliyordu beni. Gökyüzüne uzanan dev palmiyeler, tepemizde uçan renk renk papağan sürüleri, ciğerlerimi dolduran nemli ısı, çevredeki pembeli, yeşilli, sarılı çiçek kümeleri şaşırtmıştı beni. İşte oralarda, Pasifik yanıbaşımdaydı. Arabanın camından şöylece bir bakıyordum Pasifik’e. Victor arabanın teybine bir Filipin halk şarkısı koydu. Bu müzik ona yardım etmişti sanki. O zamana değin bana yalnızca geçtiğimiz yerlerden, çevreden söz eden Victor, arabayı yavaşlatıp, o aynalı gözlüklerini çıkartıp gömleğinin cebine koydu. Şöyle bir uzaklara baktı. Bir cigara daha yakmıştı. Arabanın küllüğü, Victor’un peşpeşe içtiği Amerikan cigaralarının izmaritleriyle doluydu. Victor, yavaş yavaş oturduğu yerde, uzaklara gitti.

Anlayıvermiştim, Manila’daydı o şimdi. Manila’daki Korazon sokağında.

Artık anlatıp duruyordu Victor:

“Christie’yi hiç anlayamadım ben. Hiç, ama hiç anlayamadım… O, şimdi Manila’da. Yeni dostuyla birlikte yaşıyor. Güzel halk şarkıları söyler. Bir bilsen sesi ne güzeldir. Ama ben çok sevdiğim halde, anlaşamadım onunla.”

Şöyle yandan bir baktım Victor’a, nasıl da acı çekiyordu. Üstünde bejli-kahverengili pamukludan bir gömlek vardı. Bu kısa kollu pamuklu gömlek, sanki tüm Honolulu’nun nemli sıcağını ve Victor’un yüreğindeki anlatılmaz acıyı içine çekip duruyordu.

Az önce de dediğim gibi, o öğle vakti Honolulu’nun turistik anacaddelerinden ayrılmış, adanın bağrına doğru gidiyorduk. Yanı başımızda görünen tepeler yoğun bir sisle kaplıydı. Şöyle alabildiğine çevreyi saran bir bitki örtüsünü yararak, tepesi buharlı dağların aralarından kıvrıla kıvrıla, Victor’un ufak, mavi Ford arabasıyla sanki birtakım insanların yüreklerinin içine doğru bir yerlere gidiyorduk. Victor’un bana anlattığı öykü acı mı acıydı. Christie, Victor’a hep bir ağabey gözüyle bakmış, bir türlü onun derin tutkusunu anlamamış, arada kızıp Victor’a bağırıp çağırmış, sonra da o güzel sesiyle Filipin halk şarkıları söylemişti. Şimdi de tutmuş bir başka adamla yaşıyordu işte. Manila’da Korazon sokağının yakınlarında bir yerde.

image

Victor yeniden aynalı güneş gözlüklerini takıvermişti. Daha fazla konuşmak istemediğini anlamıştım. Habire o demin anlattığım yolda ilerliyorduk.

Victor, tuhaf bir biçimde, bana Ankara’daki eski bir dostumu anımsatıyordu.

Bu Ankara’daki eski dostum, Şair Nedim sokağında oturur. Honolulu-Hawaii hiç ilgilendirmez onu. Bir kez bu yerlerin sözünü etmiştim de ona, ‘ilgi alanım değil,’ demiş, gülmüştü. Bana kalırsa o Victor’dan da içine kapanıktı.

Elimdeki bir fotoğrafa bakıyorum. Ankara’dayım. Fotoğrafta Victor gülüyor. Ardında Pasifik, tüm Honolulu’nun yeşilliği, buharı, dev palmiyeleri, deli rüzgârı…

Victor arabayı gene hızlı sürmeye başlamıştı. Muz ağaçlarını, hindistancevizi ağaçlarını, hurma ağaçlarını deli bir hızla geçiyorduk. Kara yüzlü ananas satıcıları, ipliğe renk renk orkideler dizen yerli kızlar, ziller çalarak oraya buraya koşuşan yalınayak Polinezyalı çocuklar, suya bakıp portre çizen yerel ressamlar kentin göbeğinde, gerilerde kalmıştı. Adanın iyice kimsesiz bir bölümüne gelmiştik. Tepemizde yüce bir sönmüş volkan duruyordu. Yarı beline kadar buharlı ada havası ile örtülmüştü. Arabadan indik. Çok yakında bir yerde bir kuş ötüyordu. Bu kuşun ötüşü isterik bir insanın bir türlü tutamadığı gülüşü gibiydi. Ben kuşu göremiyordum ama, oracıkta onun varlığını çok güçlü bir biçimde duyuyordum. Loş bir pavyonda içkili, tombul bir kadının katıla katıla gülmesini anımsatan bir kuş sesi bana durup dururken, yeni Alman sinemasının ustalarından Werner Herzog’un bir adada geçen filmini yaşatıverdi birden.

Yanımda Victor, adanın göbeğinde duruyorduk.

Werner Herzog’un garip filminin fon müziği kuş ve böcek sesleriyle karışık, değişik bir biçimde kulaklarımı dolduruyordu sanki. Bu bir keman konçertosuydu. Herzog, filminde her an patlaması beklenen bir volkan yüzünden tüm insanlarca bırakılmış bir tropik adayı anlatır. Herzog’un kamerası, boş adanın sokaklarında yavaş yavaş dolaşır. Trafik ışıkları yanık unutulmuştur; bir kırmızı, bir yeşil, bir sarı yanıp yanıp sönerken, terk edilmiş yollarda hiç kimselere geçiş ve duruş işareti veremezler artık…

Herzog’un kamerası boş, duvarları çatlamış, iki katlı, eski yataklı sahil otellerinin içinde dolaşır, çıkar; adanın orta yerindeki hastanenin insansız koridorlarında turlar atar, boş sedyeleri, damlayan muslukları, duvarlarda zikzak çizerek koşan tropik kırkayakları; camekânı kırılmış bir ayakkabıcı dükkânının sokağa saçılmış çeşit çeşit ayakkabılarını, yolun ortasında ölüverip açık ağzı şişmiş, dili karıncalanmış bir köpek ölüsünü önümüze seriverir. Her an patlaması beklenen volkan, adanın üst kısmında sıcak buharlar püskürterek yaşıyordur o anda. Tüm adayı, volkandan çıkan, ağır, sıcak, sülfürlü bir buhar, yoğunca bir sis kaplamıştır. Başıboş hayvanlar deniz kenarında dolanır dururlar. Fondaki keman konçertosu gittikçe hızlanır. Volkanın her an patlaması beklenmektedir…

Victor ile bir tepeden, aşağı denize baktık. Deli bir rüzgâr esiyordu. Deminki sis birden dağılıvermişti. Victor, yeniden gözlüklerini çıkarmıştı. Gözleri, önümüzde uzanan Pasifik’e dalıvermişti. Biliyordum, Manila’da idi o. Gene Korazon sokağının oralarda bir yerdeydi.

Christie, yatağın üstüne uzanmıştı. Üstünde mavi dallı, önden düğmeli ipek elbisesi vardı. Ayağındaki hasır pabuçlar ince bağcıklarla bileklerine sarılmışlardı. Christie’nin saçları yatak örtüsünün üstüne yosunlu bir nehir yatağı gibi dalga dalga yayılmıştı. Gözleri yarı aralıktı. Bir şeyler düşünüyordu Christie. Ufak radyo çalıp duruyordu. Manila’da, Korazon sokağında, iki katlı bir evin alt katında. Victor dolaşıyordu odanın içinde. Gözlükleri cebindeydi. Christie’nin kulakları müzikteydi. Victor yatağın yanında aksayan ayağını sürükleyerek, bir aşağı, bir yukarı yürüyüp duruyordu. Bir türlü yakınlaşamıyordu kıza. Sonunda gitti, yatağın yanına oturdu. Christie’nin gözleri uzaktaydı. Victor, usulca kızın saçlarına dokundu. Christie dalgın gözlerini Victor’a çevirdi. Sanki yeni fark etmiş gibiydi onu. Victor, bir çeşmeden su içmek istercesine Christie’nin yüzüne eğildi.

Manila’da, Korazon sokağında, iki katlı evin alt katındaki odada.

Ne yerdi bu Honolulu!

Bir yandan ılık bir yağmur yağmaya başlamıştı. Victor ile beni az bir şey ıslatıyordu. Beri yanda, bir çocuğun suluboya takımından çıkmış gibi, ıslak, renkleri birbirine karışmış bir ebemkuşağı belirivermişti. O deminki gülen kuş gitmişti de, bu kez de onun yerine ağlayan bir kuş gelmişti. Bu kuş da başka âlemdi. Denizde kaybolan kaptan kocasını bekleyen, duyacağı kötü habere kendisini alıştırmaya çalışan bir kadın gibi hıçkırıp, ağlayıp duruyordu.

Victor ile yağmurun altında çıkıp güneşli yana doğru yürüdük. Ebemkuşağı daha belirginleşmişti.

Werner Herzog’un filminde duman püsküren volkan patladı patlayacaktı. Garip sesli kuşlar denizin üstünde acı acı bağırarak dönüyorlardı. Fondaki keman konçertosu bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Kamera, ıssız adanın değişik yerlerinde başıboş dolaşıp duruyordu. Eski bir Fransız sömürgesiydi bu ada. Sokak isimleri, bir iki tatlıcı dükkânının tabelası, o deminki hastanenin adı hep Fransızca yazılmıştı. Hastanenin bayrak direğinde buhardan ıslanmış, pörsük, eski bir Fransız bayrağı dalgalanıyordu.

Yeniden arabanın içine girdik. Victor gaza bastı. Denize paralel yol almaya başladık. Şimdi Honolulu’nun kalabalık kesimlerine doğru gidiyorduk.

Çevremde gördüğüm kara yüzlü, beyaz dişli insanlar, inci avcıları, ağaç tepelerindeki evler, mercanların ve sedef deniz kabuklarının parıltısı gözlerimi alıyordu.

Victor dedi ki:

“Bildiğim bir iki iyi gece kulübü var. Bu akşam onlardan birine gidersek, bu ada evreninin oldukça değişik gece yaşamı hakkında da bilgi edinirsin. Aslında burada, bizim Manila’daki gibi şovlar pek yok. Ama, Koreli bir dilber değişik numaralar yapıyormuş Otel sokağındaki bir barda. İstersen oraya gidelim.”

İşte o akşam, Otel sokağındaki o bara gitmeden önce, bir başka karanlık gece kulübüne girmiş, iki iskemle çekip oturmuştuk. Öyle bir susamıştım ki, önümdeki bir bardak ananas suyunu dikip içivermişim. Hemen bir tane daha getirdiler. Sahnede, Filipinli, zenci, Fransız-Japon kırması, Polinezyalı değişik bir bar kızı kitlesi teker teker, tekdüze müziğe uyup, isteksizce, belki de çok alışılmış bir biçimde soyunup, biraz kıvrılıp, bizlere baygın bakıp, şöyle bir saçlarını sallayıp, kara iç çamaşırlarını, file çoraplarını toplayıp sahneden aşağıya iniyorlardı. Yorgun bir kitleydi bunlar. Çoğunun apandisiti alınmıştı.

Yanımda oturan Victor’a bakıyordum. O, benden de coşkusuz, yarım yamalak bir ilgiyle izliyordu kızları. Biliyordum, onun aklı Manila’daydı.

Manila’da, Korazon sokağında iki katlı bir evin alt katındaki bir odada.

Werner Herzog’un filminde, o zavallı, terk edilmiş Fransız sömürgesinde, yarı deli bir adam çıkıvermişti ortaya… Sanırım hafif içkili bir sığır çobanıydı bu. Üstü başı partaldı, pantolonunun paçaları lime limeydi. Saçları değişik bir biçimde ortadan ayrılmıştı. Kulaklarının iki yanından tutam tutam omzuna sarkıyordu. Adamcık bir şeyler söylüyordu, dudakları kalın, gözleri yumuk ve çekik, dili ada insanı oluşundan mı, içkili olduğundan mı, hafif peltekti. Kötü bir Fransızca konuşuyordu. Gözlerini Werner Herzog’un kamerasının oradan bir yerden seyirciye dikmişti. İşte, terk edilmiş adada kalmış son adamdı bu. Şöyle diyordu:

“Bu adada bir tek ben kaldım. Tüm yerliler gittiler. Kimisi hayvanlarını bile aldı. Ufak sandallarla, büyük gemiyle, botlara gittiler. Ben gitmedim. Niye gideyim? Bu ada benim doğduğum yer. Eğer öleceksem burada öleyim. Hem, ölümden kaçılmaz ki… Yani ölüm beni alacaksa denizin öte yanında da alır… Ben burada kaldım, hayvanlara bakıyorum. İşte gördüğünüz gibi kedim de burada. Ben bu volkanı çok severim. Eğer patlarsa patlar…”

Victor bir ara sahnede dans eden kızı beğenir gibi oldu. Bakışından anladım. Daha bir ilgiyle izliyordu. Kız, sırım gibi ince, uzun bacaklı, hemen hemen çocuk denilebilecek yaştaydı. Kahverengi dalgalı saçları dans ettikçe bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Dalgın gözleri sanki değişik bir ufka bakıyordu. Ayağındaki pabuçların topukları inanılmayacak derecede ince ve yüksekti. Dudaklarında çarpık bir gülüş vardı. Victor dedi ki:

“Bak merak ettim, bu kız acaba hangi ülkeden?”

İkimiz de ananas sularımızı dikip, kızı dikkatle izlemeye başladık. Kız, birden bu ilginin farkına varıvermişti sanki. Daha bir canlı kıvrılıyordu. Soyunmasını bitirip, kara çamaşırlarını topladıktan sonra bir ara kayboldu. Sonra baktık, giyinmiş. Gülümseyerek bizim masaya doğru geldi. Bana selam verip, iki dakikacık Victor’un yanına ilişti. Gencecik bir çocuktu bu. Victor ona nereli olduğunu sordu. Kız, anasının İtalyan, babasının Japon olduğunu söyledi.

Bu ne işti…

Kız bir savaş karışımı mıydı acaba?

Ankara’daki eski dostum oturma odasında oturuyordu. Ben de karşısındaydım. Cigara yakmıştı. Ender yakardı cigarayı. Susmuş birbirimize bakıyorduk. Pencerenin dışında Ankara bozkırının başlangıcı uzanıyordu. Görünürde tek bir ağaç yoktu. Bu ev kentin iyi bir mahallesindeydi. Uzaktan, değişik bir diş protezi gibi yeni yapılar gökyüzüne uzanıyordu. Eski dostum, o öğleden sonra şöyle bir gözlerimin içine bakıp dedi ki bana:

“Birlikte bir şeyler yapalım. Trene atlayıp İstanbul’a gidelim, sözgelimi kalenin oralara çıkalım; birlikte bir şeyler yapalım.”

Bunları derken cigarasının dumanını üfürüyor, bana bakan gözleri parlıyordu.

Victor ile Honolulu’nun ışıklı, ılık gecesinin içine dalmıştık. Kaldırımlarda yürüyorduk. Bin bir ışıkla süslü dev oteller, teraslarından taşan cazbant’ın eskimiş sesi, yol kenarlarında yanan meşaleler, iki yanımızdan geçip gidiyordu. Ilık bir geceydi bu. Havada müzik sesi vardı. Otellerin önü, gece de açık olan dükkânlar alabildiğine kalabalıktı. Öylece, amaçsız dolanıp duruyorduk.

Değişik bir otelin önünden geçiyorduk. Otel hemen dikkatimi çekiverdi. Adına baktım: Miramar oteliydi bu. Miramar otelinin asansörü, bu dev yapıya dıştan tırmanıyordu. Renk renk ışıklarla süslü bu küçük kutu asansör, bir inip bir çıkıyor, Miramar otelini sanki olduğundan da canlı yapıyordu.

“Victor,” dedim, “şu oteli bir gezmek istiyorum. Sanki tüm otellerden değişik, büyülü bir havası var bunun.”

Victor:

“Olur, bir dolaşalım lobide… Işıklı asansöre bir binelim. Eski bir Çin otelidir bu. Miramar, denize bakan demektir,” dedi.

Vay be! Denize Bakan’mış bu otelin adı.

Otelin dönen kapısından içeriye girdik. Otelin lobisi değişik bir Çin tiyatrosunun sahnesi gibiydi. Duvarlarda ve tavanda altın ejderhalar, yaldız yıldızlı lacivert gecelerin içinde oynaşıyor, kırmızı fenerler, sırmalı Çin perdeleri dört bir yanı süslüyordu. Vişneçürüğü ve koyu yeşil kadife koltuklar oraya buraya serpiştirilmişti. Yaldızlı tavandan sarkan büyük avizeye takılmıştı gözüm. Victor ile karşılıklı birer koltuğa oturduk.

Werner Herzog’un filminde kamera, dili peltek, saçları ortadan ayrık, kedisi ile adada yalnız başına kalmış olan sığır çobanını olduğu yerde bırakmıştı. Herzog’un kamerası, yeni baştan terk edilmiş sokaklarda, camları kırılmış dükkânların önünde, duvarları çatlamış, sessiz koridorlarında kertenkelelerin koşuştuğu hastanenin özel odalarında, iki katlı sahil otellerinin lobilerinde dolanıp duruyordu. Volkanın püskürttüğü sülfürlü yoğun buhar yavaş yavaş bu terk edilmiş yerlerin içine de sızmaya başlamıştı. Artık insanların bulunmadığı bu adada, hayvanlar kol geziyordu. Yarı canlı bir köpek, o demin anlattığım derme çatma kıyı otellerinden birine gelmişti. Açık unutulmuş kapıdan girip, başıboş rezervasyon masasını geçip, kıvrıla kıvrıla üst katlara çıkan merdivende tırmanıyordu. Anlaşılan üst kattaki odalardan birine girip orada ölecekti. Oteldeki odaların bazılarının yatakları karmakarışık bırakılmıştı. İçeride, hâlâ insan kokusu duyuluyordu.

Volkan her an patlayabilirdi. Sokaklarda, yerlerde derin çatlaklar açılmaya başlamıştı. Bu çatlakların arasından da kokulu bir ısı çıkıyordu sanki. Herzog’un kamerası bir başka adam daha buluvermişti. Kamera, bu adamı adanın ta öte yanında bulmuştu. Anlaşılan, eski bir tutukluydu bu adam. Şimdi özgürlüğüne kavuşmuştu; ama adada unutmuşlardı onu. Değişik bir tutuklu giysisi vardı üstünde. Birbirine yakın gözleri garip bir biçimde parlıyor, kameraya baktıkça sivri köpek dişleri ışıldıyordu. Anlaşılan, yeraltında bir yerde kalmıştı uzun süre. Şimdi günışığına çıkmıştı ya, sülfürlü havayı ciğerlerine çekiyor, gri bulutlu gökyüzüne bakıyor, yerdeki çatlakların üstüne basıyor, volkanik adanın tüm yeşilliğini gözlerine dolduruyor, yanı başındaki denizi sanki bağrına doldurmak istercesine acıkmış gözlerle bakıyordu. Elinde tuttuğu bir ada meyvesini dişliyordu arada. Çevrede hiç insan olmayışı pek etkilemiyordu onu. O, zaten insansızlığa alışkındı.

Herzog’un kamerasına derin derin baktı. Şöyle dedi:

“Hepsi gittiler. Bir tek ben kaldım bu adada. İşte bu yüzden de özgürüm. Yeraltından çıktım. Bu adada artık beni yargılayacak bir başka insan olmadığına göre de suçsuzum. Şimdi, birtakım şeyler düşüneceğim. Zaman az, anlıyorum, volkan her an patlayabilir. Patlarsa patlasın. Ben bir kurtuluş yolu arıyorum kendime. Mademki yeraltından çıkabildim, adadan da kurtulacağım. Bana kalırsa bu olay özellikle Tanrı tarafından benim kurtuluşum için hazırlanmış bir olaydır. Onun için, ben buradan uzaklaşmadan volkanın patlayacağını pek sanmıyorum. Alınyazısına inanırım.”

Filmin fonundaki keman konçertosu bir senfoniye dönüşmüştü. Eski tutuklu, bir yandan tepelere, artık buhardan görünmeyen volkana bakıyor, bir yandan da adadan nasıl uzaklaşacağını kestirmeye çalışıyordu. İnsanlar giderken tüm sandalları, botları, suda yüzen her bir şeyi alıp götürmüşlerdi. Bir sal yapmayı düşündü. Birden döndü, Herzog’un kamerasına soruverdi:

“Yapayalnızım bu adada, öyle değil mi? Yani yalnızca unutulmuş hayvanlar, ağaçlar ve bir de ben varım burada, öyle değil mi?”

Herzog’un kamerası Eski Tutuklu’ya:

“Yok,” dedi, “ne yazık ki bu terk edilmiş adada arta kalan tek insan siz değilsiniz. Bir başkası daha var. Adanın öteki yanında.”

Tutuklu, takkesini geri attı. Rengi uçmuştu. Birbirine yakın gözleri kuşkulu kuşkulu bakmaya başlamıştı.

“Öyleyse hâlâ suçlu sayılırım,” dedi, “oysa ben burada son kalan insan olduğumu sanıyordum. Söyleyin bana, geride kalan öteki kişi yoksa yargıç mı?”

Herzog’un kamerası susuyordu.

Volkan, patladı patlayacaktı. Hava iyice ısınmıştı. Tutuklu, zaman kaybettiğini anlıyordu. Fakat, adadaki öteki insan aklına takılmıştı. Başındaki takkesini çıkardı, yüzünü yelledi. Herzog’un kamerasına sert bir bakış attı.

“Siz nesiniz ki?” dedi. “Belki de beni sınıyorsunuz siz. Belki de aklımı karıştırmak istiyorsunuz. Belki de yargıcın bir organısınız. Nasıl inanabilirim size?”

Bu sırada peltek dilli, saçları ortadan ayrık, pantolonunun paçaları lime lime olan, hafif içkili sığır çobanı, rüzgârın uğultusu gibi bir türkü tutturmuş, volkanik toprakların öte yanından beliriverdi. Gamsız bir biçimde yürüyor, omzuna sarkan saç demetleri o yana bu yana oynaşıyordu. Kedisi kucağındaydı. Tutuklu birden görüverdi onu. Takkesini yeniden başına geçirdi.

İki adam, bu ıssız adanın üstünde birbirlerine şöyle bir baktılar.

Victor ile Miramar otelinin, binanın gövdesine dıştan tırmanan, ışıklı, şeker kutusu gibi süslü, aynalı asansörünün içindeydik. Asansör yavaş yavaş yukarıya doğru tırmanıyordu. İşte şıkır şıkır ışıklı, müzikli, canlı, yaşayan Honolulu gecesi aşağıda beliriyordu. Çok heyecanlanmıştım. Şu ufacık asansörün içinden, dünya haritasının tam orta yerindeki bu ada parçasının üstündeki tüm evleri, otelleri, gece kulüplerini, dükkânları, sokakları görüyordum işte.

Victor’a baktım. Gene dalmıştı. Biliyordum, gene Manila’daydı. Korazon sokağında.

Manila’da, Korazon sokağında, iki katlı bir evin alt katındaki odadaydı şimdi Victor.

Christie, aynanın karşısında saçlarını fırçaladı, fırçayı yatağın üstüne fırlattı. Bir yandan makyajını yaparken, bir yandan da ince, naneli bir cigara içiyordu. Manila’da öğlen zamanıydı. Her zaman olduğu gibi güneşli bir gündü. Victor, aksayan ayağını az sürüyerek odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Christie, cigarasını tablada ezdi. Victor onun yüzünü aynada seyrediyordu. Kız dudaklarına koyu bir kırmızı çekti. Kulaklarının ardına biraz parfüm sıktı. Az sonra birisiyle buluşacaktı. Victor, bal gibi biliyordu bunu. Ama ne yapabilirdi? Çaresizdi Christie’nin karşısında.

Herzog’un filminde ortalık iyice sessizleşmişti. Artık kuşlar bile uzaklaşmışlardı bu patlamak üzere olan volkanın çevresinden. Yeraltından günışığına yeni çıkmış Eski Tutuklu, yan bir bakışla saçları ortadan ayrık, kedisi omzunda, azıcık içkili olan sığır çobanına bakıyordu. Tutuklu çok tedirgin olmuştu. Çoban henüz bir şeylerin farkında değildi. Böyle bir ânı yakalayabildiği için Herzog’un kamerası tir tir titriyordu.

Tutuklu sesini ön dişlerinin arasından çıkartarak konuştu:

“Acaba, demin sözü edilen adadaki öteki insan siz misiniz? Ne arıyorsunuz burada? Yoksa beni mi arıyorsunuz?”

Peltek dilli sığır çobanı, gözlerinin bakışını, eski bir dürbüne ayarlar gibi ayarlayarak, tutukluya baktı.

“Evet ben adada kaldım,” dedi, “gitmeye de niyetim yok. Ya siz, siz de mi benim gibi burada kalmayı yeğlediniz?”

Tutuklu, sığır çobanını sanki ölçüp biçiyordu. Birden çobanın zararsız bir kişi olduğunu anladı. Sarsılan güveni yerine geldi.

“Ben eski bir tutukluyum,” dedi, “tüm insanlar, cellat, yargıç, gardiyan, adayı bırakıp gittiklerinde özgürlüğüme kavuştum. Şu adada benden başka kimse olmadığı sürece suçsuz sayılırım. Oysa şimdi sizinle karşılaştım. Acaba siz beni suçlu olarak mı göreceksiniz?”

Sığır çobanı, kedisini yere bırakmış, yerden bir ot koparmış, art dişleri arasında şöyle bir çiğniyordu. Tutukluya baktı. Sonra otu, yere tükürdü:

“Kararsızım,” dedi. “Doğrusu isterseniz bu kadar çabuk karar veremem.”

Tutuklunun gözünde bir şimşek çaktı. Sığır çobanı düşünceli bir biçimde, bir aşağı bir yukarı yürümeye başlamıştı. Herzog’un kamerası, saçı ortadan ayrık sığır çobanının fark edemediğini hemen fark etmişti. Kamera gözünü kapattı. Artık Herzog yoktu.

Sığır çobanının kedisi bir yana kaçmıştı. Çoban, kedinin ardından baktı. Tutuklu yıldırım hızıyla yerden bir taş kapıverdi. Bir atlayışta sığır çobanını yere yıktı. Elindeki taşla kafasını eziverdi.

Tek başınaydı. Onu yargılayacak kişiler yoktu. Suçsuzdu demek.

Saçları ortadan ayrık olan sığır çobanı ölmüş, yerde yatıyordu. Ölüm, dediği gibi, onu değişik bir biçimde de olsa, arayıp bulmuştu.

Eski tutuklu, bir sal yapmak için tahta parçaları aramaya koyulmuştu.

Honolulu’daki otel odamda, bavulumun içinde bir şey arıyordum. İyice yorulmuştum. Zaman gece yarısını çoktan geçmişti. Sabah, çok erken bir saatte Victor gelip beni otelden alacaktı.

Herzog’un kamerası yepyeni bir şey buluvermişti bu arada.

Kamera, şimdi bu yeni motifi her açıdan inceliyor… uzaktan… yakından… gelmişten… gelecekten… değişik görünümleri yakalıyordu.

Herzog’un kamerasının yakalayıverdiği bu yeni olay bir insandı. Aslında bu öykü, Tokyo’nun göbeğindeki bir ufak evin içinde başlıyordu. Bu ev, arkadaşım Kazuko’nun eviydi. Duvarların birinde kara-beyaz bir poster asılıydı. Bu, üstünde La Argentina yazan bir posterdi. Neydi bu La Argentina? İşte Herzog’un kamerası tüm boyutlarıyla bunu yakalamaya çalışıyordu.

La Argentina’nın yakınına gittim, uzun uzun baktım ona. Bu, geleneksel Japon tiyatrosunun en ünlü mimcisi Kazuo Ono’nun La Argentina adlı dansını betimlerken çekilmiş bir fotoğraftı.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Nazlı Eray, Ankara’da doğdu. İngiliz Kız Ortaokulu, Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okuduktan sonra Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda tercüman olarak çalıştı. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Edebiyatçılar Derneği’nin kurucuları arasında yer alan Eray, Türkiye Yazarlar Sendikası ile Uluslararası Yazarlar Birliği (PEN) üyesi, 1977 ve 1978 yıllarında Yaratıcı Yazın dersleri verdiği ABD Iowa Üniversitesi’nin Onursal Üyesidir. Yazmaya 1959’da henüz ortaokuldayken kaleme aldığı öyküsü “Mösyö Hristo” ile başlayan Eray’ın ilk öykü kitabı Ah Bayım Ah 1975’te çıktı. “Laz Bakkal” başta olmak üzere pek çok öyküsü kültleşti. “Karanfil Gece Kursu” öyküsüyle 1988 Haldun Taner Öykü Ödülü’nü, Aşkı Giyinen Adam romanıyla 2002 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Türk Kütüphaneciler Derneği En İyi Romancı Ödülü (2009), Başkent Rotary Kulübü’nün Meslek Ödülü (2010) ve Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları Derneği’nin ilk Mavi Anka Ödülü’ne (2014) layık görüldü. Nazlı Eray’ın öykü, roman ve oyunları pek çok dile çevrildi. Erostratus (1977) adlı oyunu, Sartre, Montaigne, Camus, Unamuno, Pessoa ve Bauer’in Erostratos yorumlarıyla birlikte Blood and Ink’te (“Kan ve Mürekkep”) yer aldı. Öykülerinden kısa film ve televizyon dizileri yapıldı. “Monte Kristo” ve “Rüya Sokağı” öyküleri 2005’te İtalyan yönetmen Angelo Savelli tarafından L’ultimo Harem (Son Harem) adıyla oyunlaştırıldı, İtalya ve Türkiye’de sahnelendi. Nazlı Eray, anılarını Tozlu Altın Kafes (DK, Ocak 2011) ve Bir Rüya Gibi Hatırlıyorum Seni (DK, Mayıs 2013) adlarıyla kitaplaştırdı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.