Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti – Ferat Emen

 

“Ferat Emen’in ilk kitabı ‘Hüsniye Hanımın Ağzı’ güçlü bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu sezdirmişti; ‘Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti’ ise bu sezginin ne denli haklı olduğunu ortaya koyuyor.” Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti kitabından aynı isimli öyküyü paylaşıyoruz.

 

Jüri üyeleri genç kızları becermek istiyor. Herkes genç kızları becermek istiyor.
Roman Polanski

 

Maden Tetkik Arama Camisi’nin tam karşısında, dört katlı bej binanın zemin katında. İki numaralı dairenin güneş görmeyen küçük odasında, gıcırdamasın diye cıvataları güzelce yağlanmış bir karyola, üzerinde İstikbal Mobilya’dan alınmış çift kişilik ortopedik bir döşek. İki çarpı iki. Dairenin kapısında Üç Kardeşler Taahhüt tabelası asılı.

Burada yarı resmi, yarı sivil bir cemiyet hayatı yaşanmakta.

İlginizi çeker diye söyleyeyim, kocanız bu cemiyetin üyesidir belki de. Numune Hastanesi’nin dahiliye tabiplerinden tekinin karısıysanız eğer. Şüpheniz varsa o uyurken cüzdanını karıştırın, ehliyeti koyduğu gözde iki tane sarı hapa denk gelebilirsiniz.

Siz, bu kentin sakinleri, cemiyettekilere kundura satıyorsunuz. Çatılarına güneş enerjisi panelleri döşüyorsunuz. Çocuklarını okula taşıyor, karılarına yüz bakımı yapıyorsunuz. Kahvaltılıklarını sizden alıyorlar. Milli Piyango biletlerini, numaralı gözlüklerini. Otomobillerinin ön düzeni bozuldu mu size geliyorlar. Yakınları öldüğünde, Mortgage kredisine ihtiyaç duyduklarında.

Perihan, devam edebildiği kadarıyla Ali Emiri Ortaokulu Üç E sınıfı talebesi.

Bilmeyenler için söyleyeyim, orta sona giden kızlar on üç yaşında olur. On üç. İyiyle kötüyü ayırt edecek çağ.

Üç E’deki öteki külkedilerinin çoğu Perihan’ın gördüklerini görmemiştir. Dokunduklarına dokunmamıştır. Emdiklerini emmemiştir. Onlar sizin kızlarınız. Abisi yedi yaşına gelince kafası karışmasın diye odasını ayırdığınız kızlarınız. Hani olur da pedofil bir ameleyle baş başa kalır diye asla tek başına asansöre bindirmediğiniz kızlarınız.

Cemiyetin en ihtiyar mensubu haramhor bir sanayici. Amerikan kapı paneli üretiyor. Günde on yedi bin tane. Bütün Suriye’ye kapıyı bu veriyor. Onları siz paketliyorsunuz. İskenderun Limanı’na gidecek tırlara siz yüklüyorsunuz. Pazarlıyor, monte ediyor, tozunu alıyorsunuz. Herif kapı değil de, para basıyor. Sayenizde Karun kadar zengin. Kendi çıkarını düşünürken sergilediği kurnazlık nefes kesici lakin laf aramızda, seks performansı yerlerde. Bu yüzden kızla ziyadesiyle ilgili. Merhametini dışa vuruyor, eksikliğini dengelemeye çalışıyor, her seferinde sizin velede boşaldı mı diye soruyor. Tam olarak “Sen de geldin mi kızım,” diye soruyor. Perihan’ın annesinin nenesinden sadece dört ay küçük. Perihan da geliyor muymuş. Kapı kralını meraktan çatlatan mevzu bu.

Perihan da geliyor mu? İşte burası bir nebze karışık. Evvela gelmenin ne manaya geldiğini öğrenmesi ufaklığa onlarca seansa mal oldu. Sonra, geldiğini tam olarak kestiremiyor. Keyif aldığı doğru ama canı fena halde yanıyor. Ayrıca tiksiniyor da. Yine de işin orospuluğunu öğrendi, son zamanlarda “Hı hı,” diyor. “Ben de geldim.” Çünkü günde on yedi bin kapı basan adamın böyle söyleyince arpasını artırdığını anlıyor. Bazen en babasından gelmiyor da değil. Acı çeke çeke geliyor hem de. Hani derler ya kanırta kanırta. Cemiyetin üyelerinden kimisinin esaslı malı var. Körpenin daracık kukusuyla da birleşince, şahane bir eşleşme yaşanıyor. Bilmeyen de kör tapa deliğine fit oluyor zanneder. Endişeniz olmasın, doğum yaparken orgazm olan anne misali, Perihancık da adeta yırtılarak geliyor.

Kimi zaman iki kişiyi aynı anda alıyor Maden Tetkik Arama Camisi’nin tam karşısındaki dört katlı bu binanın zemin katındaki iki numaralı dairenin güneş görmeyen bu küçük odasına. İşte o vakitlerde avangart seks filmlerinde bile göremeyeceğiniz makamlar yaşanıyor. İki kişiden keskin yüzlü olanı sırtüstü yere uzanıyor. Perihan ayakta. Öbürü kızcağızın arkasında. Yerdeki ayaklarını kaldırıyor, sizin bıcır göbeğini ayak tabanlarına dayıyor. Sonra da bir bebeği eğlendirirken kaldırır gibi Perihan’ı yerden kesiyor. Kıkırdıyor kız. Öbürü çocuğu arkadan beceriyor. Penetrasyonu yerdeki sağlıyor. Yorulunca ayaktaki devreye giriyor. Perihan yerdekiyle avuç avuca. Arkadakinin elleri de yumurcağın böbreklerinin üzerinde. Üçlü trapezciler gibiler. Öylece sallanıyor, Perihan bebeğine beşik ediyorlar bedenlerini, bir körükmüşçesine pompalıyorlar. Öne arkaya. Öne arkaya. Bunu arkadaki akıl etti. Siz ne derseniz deyin kreatif bir pozisyon. Pili biten o iki adam kendi yuvalarına dönüyor. Karıları mutfakta bulaşık yıkıyor. Bir yandan da ezberden yasin okuyor, kocaları içerde küçük kızlarıyla Perihan’la oynar gibi oynarken.

Üniversitedeki tek oşinografı tanıyanlar size söyleyeyim, kızları iş üstündeyken tokatlama âdeti var ahbabınızın. Tokatlıyor, sonra da sizi okyanus memelilerinin kurtarılması için Japon balıkçılarla savaşa davet ediyor. Duyarlı değilsiniz diye kahroluyor. Adının önünde akademik titri var. Arabası hibrit, ayrıca dingil uzunluğu minimumda tutulmuş. Dairesi güneye bakıyor, sabahları işe gelirken küresel ısınma haberleri yapan radyoyu dinliyor. Bütün musluklarında tasarruflu batarya başlıkları var. Bu yardımcı doçent suya dayanıklı saatiyle giriyor duşa, öldürsen dört dakikadan fazla kalmıyor, o da soğuk suyun altında.

Tapularınıza mühür basan o orospu çocuğu var ya, her Cuma Tavanlı Cami imamının hemen arkasında duruyor namaza. Yirmi yedi kat daha fazla sevap almak için. Sonra o orospu çocuğu var ya, Üç Kardeşler yazıhanesine varıyor. Sizin sübyanın anında sulanan, ne hikmetse nar kokan rahmini yalamaya. Sonra o pezevengin evladı var ya, bir tepsi güveç yiyor. Kasap İbo’nun içine bir buçuk kilo yağlı kuzu pirzola koyduğu. O orospu çocuğunun ikinci dereceden on dört yaşında bir yakınının adı ne mi dersiniz, Perihan. Bunu kıza söylerken kızın amının suyuna somun ekmeğin içini bastırıyor.

Buyurun.

“Bacımın kızının adı da Perihan,” diyor.

Yemin ederim yalan söylemiyorum, akşama size getireceği ekmeğin içini Perihan’ın suyuyla yiyor.

Böyle davrandığınız için ilham kaynağısınız. Size bakıyor şairleriniz ve vecd halinde şu mısra dökülüyor dudaklarından.

“Siz ey nana, kitaba tapan bu şehrin mütedeyyinleri, bana ekmeğinizi banacağınız daha tabarek bir su getirin.”

Rahminden haberdar olmak isteyenler için söyleyeyim, evvela bacaklarının arasında. Sonra tertemiz çünkü ağdasını siz yaptınız. Baş ve işaret parmağınızla dudaklarını açmanıza, içine bakmanıza sesini çıkarmıyor. Bir antilobun kıçı gibi açık pembe. Dilinizi soktuğunuz an azıcık titriyor. Dilinizi içine bastırdığınız o anda da azıcık irkiliyor. Taze bedeni geriye kaykılıyor. Bu kasılması cemiyetteki playboyları deliye döndürüyor. Onlara kendilerini iyi hissettiriyor. Kızın zevkten kudurduğunu sanmaları yani. Memelerine gelince kutsal kitaplarda dendiği gibi bir çift elma. Yeni kabarmış gül tomurcuğu her biri. İki avucunuzla onları çalkalayabilirsiniz. O kadar sert ve esnekler ki elinizi çektikten hemen sonra asli pozisyonlarına rücu ediyorlar. Sanata meraklılar için söyleyeyim Perihan, Sandro Botticelli’nin La Primavera adlı tablosundaki Venüs’ün aynısı. Bir de, sifinkterinde dört dörtlük bir Germen yarağı ağır çekim hoplayan Sibel Kekili ve kadını boynu bükük çalışan Modigliani modellerinin kırması. Sahiden de Perihan’ın dudaklarında kimi vakit kaltaklığı paradan ziyade neşe adına yapanlarda ortaya çıkan iblis sırıtırken, kimi vakit de sofradan ölmeden kalkamayacağını bilen bir faninin acıya bulanmış tebessümü. Her iki halde de dibine kadar çıplak kalmak maksadıyla parmaklarını koyu kızıl dalgalı saçlarına daldıran bir ergen Afrodit sureti. Ne kolları koltukaltını ne de perçemi anlını örtsün isteyen.

Hiç beklenmedik bir anda Perihan’ın adını duyarsanız bilin ki abiniz bu cemiyetin üyesidir. Mesela bir ramazan ikindisinde Bakır Market’e gidersiniz. Alışveriş arabanızı doldurursunuz. Kasadaki kadın “Abi, üç yüz yetmiş bakiye vardı. Onu da alayım mı,” diye sorar. Borcunuzu kapatmışsınızdır oysa. “Abiniz Perihan diye bir kız gönderdi geçen,” der. “Bakiye ondan.”

Tasalanmayın, abiniz sapık biri değil. Perihan’a yalnızca kaysa kabul ama o koca oğlan aynı zamanda kızı seviyor, ona merhamet ediyor. Evinin erzakını alıyor. Perihan’ın annesini kardiyoloğa götürüyor, prospektüslerini ödüyor.

Yardımcı olmak için söyleyeyim, babanızın makam arabasında kızıl saçlı bir lolita görürseniz bilin ki şoför onu Kore Mahallesi’ndeki gecekondusuna taşıyordur. Babanızdan bahsediyorum. Vasat mahlûkların çektiği acılar hakkında hiç de duyarlı olmayan babanızdan. Felaketler karşısında nasıl da çaresiz kaldıklarını umursamayan adamdan. Basit bir çukurun sivilceli benlikleri için uçurum anlamına geldiğini anlamayan heriften. Çünkü zaten babanız çoktandır o gayyanın dibinde yaşadığının farkında. Karısının boynu kırılmış küçük oğlu doğamamış. Kim, neden bahsediyor. Işık girmeyen bir odada on üç yaşındaki bir ergenin ağzına vermek ona çerez. O berbat kaza sonrasında başına gelen her türlü melaneti aklileştirecek maneviyatı geliştiren babanız için tabii ya, bir veledi ağzından sikmek nedir ki!

Bu size suç gibi görünüyor mu? Bir ‘infantın’ ırzına geçmek.

Ne güzel laftır değil mi, alan memnun satan memnun.

Yalnızca şu var, bütün yaşadıkları bir nebze yabanileştirmiş Perihan’ı. Mesela “Nasılsın kızım?” diye sorduğunuzda, “Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz,” diye cevap veriyor size. Buluğundan o yana kurcalanmış Ruslar misali erken yaşlandı, onu neyin güttüğünü çözemiyor. Tamam mı.

Biri var ki Perihan the little, düpedüz adama âşık. Şu, pıtırcığı havaya kaldıran jigoloya. Onu satmaya başlayan çakala. Hep öyle olmaz mı zaten, fahişe kendisini ilk satan pezevenge âşık oluverir. Perihan’ınki de o hesap. Ona ilk koyana kaptırdı gönlünü. Şehrinizin o rutubetli türküsünde dendiği gibi.

“Ağam yar değme bana. Toydan vurulmuşum sana.”

Aşk nelere kadir. Herifin hatrına belediyenin voleybol takımının hep birlikte yüzüne boşalmasına ses çıkarmıyor Sindirellanız.

Perihan o kadar çekici ki, onu gören her avcı anında kanın kokusunu alıyor.

Düzdüğü tıfıldan hakiki bir drama prensesi dürmek isteyenler için söyleyeyim, Çitlembik, ağzından sızan salyayla koynunuzda uyurken, siz bu çıplak ayaklı kar rahibesini izliyor, için için ağlıyorsunuz. On üçlük zaniyenin bedenine kargılar fırlatıyor, kolları istavroz gibi açılmış, kanayan bir St. Sebastian freski çıkarıyorsunuz afacandan. Onu kirlettiğiniz için kahroluyorsunuz. Ama hayır onu kirletemezsiniz. Yutturduğunuz meniniz ona necaset bulaştırmaya yetmez. Bilmiyor musun yoksa Avignonlu Kızlar tablosunun şehrinizde sergilenmeden evvel üç ay boyunca tükürükle temizlendiğini. Restore edildiğini. Siz dünyanın en nadide sanat esirine baktığınızı zannediyordunuz. Oysa gördüğünüz iki yaş altı, yüz kırk dokuz Alaska bizonunun etanolle inceltilmiş yirmi sekiz litre sümüğüydü.

Hadi sorun Rabbimize, Perihan’ı bu kadar hoş yarattığı için suç onda mı yoksa bu derece alçalabildiğiniz için sizde mi?

Hey, bu şehir medeniyetini yaratanlar, Perihan’la alâkadar olanlar, hepinizin sülalesini köpek siksin.

*Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti isimli kitapta yer alan bu öykünün yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Ferat Emen, 1972’de doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Hüsniye Hanımın Ağzı ilk, Perihan’la Alâkadarlar Cemiyeti ikinci kitabı.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.