Picasso – Gertrude Stein

 

“Ününün doruğuna ulaştığı yıllarda, bana şöyle demişti bir gün: “Eğer olağanüstü yeteneğiniz var ama ününüz yaygın değilse, yakınlarınız ve herkes size bir dahi gibi davranırlar. Ne zamanki para kazanmaya başlar ve ün sahibi olursunuz, yakınlarınız ve herkes size artık olağanüstü bir kişi gözüyle bakmazlar. Yalnızca başarı kazanmış biri olarak görürler sizi.”” Picasso’nun ilk bölümünü paylaşıyoruz. 

On dokuzuncu yüzyılda resim, Fransa’da tamamıyla Fransız ressamlar tarafından yapılıyordu. Fransa dışındaki ülkelerde kayda değer bir ressam bulunmuyordu. Yirminci yüzyılda ise yine Fransa’da yapılıyordu ama bu kez İspanyollar tarafından. On dokuzuncu yüzyıl, ressam için modelin varlığını elzem görüyordu. Yirminci yüzyılda ise modele bakmak, pek de elzem değildi. İyi hatırlıyorum. 1904-1908 yılları arasında, kış mevsimlerinden biri olmalıydı. Herkes, Picasso’nun desenlerini görmek için bize geliyordu. Picasso’nun bu desenleri, sanki bir model karşısında fakat asla modele bakmadan, hayranlık uyandırıcı bir teknikle çalışmış olması, bunlar üzerine söylenebilecek ilk ve en şaşırtıcı şeydi. Şimdiki gençler modele pek fazla aldırış etmiyorlar. Ama nedendir bilinmez, her şey hızla değişiyor. Picasso, Ekim 1900’de, on dokuz yaşındayken Paris’e geldi. Daha ilk bakışta eski önemini kaybetmiş ve yıpranmış olduğu fark edilen bir ortama, ressamların yaşadığı bir muhite yerleşti. Coubert’den Seurat’ya değin bütün büyük ressamlar kendi penceresinden bakmışlardı çevrelerine. Seurat’nın bakışı, gördüklerinden büyük oranda etkilendi. Matisse de öyle. O da, gördüğü her şeyi tıpatıp yansıtmak yerine, şüphe ve tedirginliklerini dışa aktaracak bir yol tutturdu, yani gördüğüyle yetinmedi. Beklenen an, gelip çattı sonunda. Paris’e gelen Picasso, kendisiyle beraber sadece İspanyol resmini değil, İspanya’nın gündelik yaşamından kaynaklanan kübizmi de getirdi. Picasso’nun babası onun hocasıydı. Çocuk Picasso, edebiyat öğrenimi gören diğer okullular gibi, resmi, yazı yoluyla öğrendi. Picasso’nun doğrudan bir resim öğrenimi olmadı. Desen çizmeyi, adeta doğuştan biliyordu. Fakat çizdiği desen, daha o zaman bile çocuklara göre değildi, yetişkin işiydi. Görünen şeyleri çizmiyordu. Resmine bir anlatım çeşitliliği katmak istiyor ve bunu başarıyordu. Bu anlatımı, sonunda, kendi diline dönüştürdü ve onu tabiileştirdi. Picasso, 25 Ekim 1881 tarihinde Malaga’da doğdu. Dış görünüşüyle, aynı adı taşıdığı annesine benziyordu. Ufak tefek ama güçlü ve kuvvetliydi. Sağlam bir beden yapısı vardı, esmerdi, düz ve siyahımsı saçları vardı. Picasso’nun da sıklıkla dile getirdiği gibi; babası, iri yapısı, kızıl-sarı teni, İngilizleri andıran ve saygı uyandıran görünüşüyle daha çok kuzeyli insanları andırıyordu. Picasso babasına çok bağlıydı, ikinci ismi “Ruiz” de ondan geliyordu. İspanya’da yaşadığı çocukluk yıllarında, babasının annesinden aldığı ismi kullanmayı tercih etmişti: Pablo Picasso y Ruiz. İlk tablolarının bazıları Pablo Ruiz imzasını taşır zaten. Fakat Pablo Picasso ismi kulağa daha hoş gelmekteydi ve tuval üzerinde bu isim daha uygun düşüyordu. Sanatçı, hayatının ilk senelerinde, genellikle Pablo Picasso y Ruiz ismiyle çağrıldı ama tablolarında Pablo Picasso’yu kullandı. Picasso ismi İtalyan menşelidir. Büyük ihtimalle Genes yöresinden gelir. Ailesi, bu yörede “Palma de Majorgue” unvanını almıştı. Anne tarafından, babadan oğula geçen kuyumculuk mesleğine bağlıydı ailesi. Picasso’nun küçük kız kardeşi, Blasco Ruiz ile Maria Picasso’nun son çocuğudur. Picasso’nun, gerçek bir sanatçının doğuşunu haber veren ilk önemli yapıtı, kardeşini on beş yaşında gösteren portresidir. Picasso ilk çalışmalarını, La Corognelu ailesiyle on dört yaşında gittiği Katalonya’nın merkezi Barcelona’da gerçekleştirdi. Babası orada, Güzel Sanatlar Okulu’nda öğretmendi o dönemde. Baba Picasso, bu mesleği ömrünün sonuna kadar icra etti. Sanatçının annesi ve babası ise sonuna değin orada yaşadı. Picasso, Ekim 1900’de Paris’e yerleştikten sonra İspanya’ya yaptığı kısa süreli ziyaretler6 dışında hep Fransa’da kaldı. Picasso, arkadaşlarını daha çok ressamlar ve yazarlar arasından seçmiştir. Kendisi gibi ressamların dostluğunu istemiştir her zaman. Düşüncelerini ise zaman zaman değiştirmekten yana olmuştur. Hayatının her döneminde böyle davranmaktan hoşlanmış, resim konusunda yaratılarını da Tanrı vergisi yetenekleriyle ilerletmiştir. Picasso’nun o yıllarda samimi ilişkiler kurduğu dostları; önce Max Jacop, ardından Guillaume Apollinaire ve André Salmon, daha sonra da Jean Cocteau ve ben olduk. Neden sonra da sürrealistler. Ressamlar arasında Brague ve Derain, en samimi olduğu dostlarıydı. İkisinin Picasso ile yakınlık kurmasını sağlayan şey ise, edebiyat tutkularıydı. Bir ressamın edebiyata olan tutkusu, hiçbir zaman yazarınkine benzemez. Kişilik ya da ego, ikisinde de çok farklı ayrıntılarla kendini gösterir. Ressamın tuvaline koyduğu figür ya da nesne, gerçekliğin bir yansıması değildir. Bütün bu şeyler, tablonun kendine özgü atmosferi içinde yaşar. Yeter ki resim bu anlamda gerçekleşmiş olsun. Yazar, kendi varlığını oluşturur. Kitaplarına yansıyan olayları yaşamak zorunda değildir. Yazmak için, düşüncenin oluşması yeterlidir. Resmiyle, kendisini doğrudan doğruya dışa vurmuş olan Picasso, yazarlardan dost edinme gereği duyuyordu. Paris’e geldiği yıllarda çağdaş ressamlardan pek az etkilendi. Fakat yakın geçmişinde bu tarz etkilenmelerin tesiri daha büyüktü. Mesleğini yönlendiren ve ona nitelik kazandıran şeyler, içinde yaşadığı olaylar oldu hep. O yıllarda Paris’te, Salon’da8 resim ve heykellerini sergilemek isteyen Amerikalı bir heykeltıraş kadın vardı. Eserleri seçici kurula girmeden sergiye alınıyordu. Bu kadın, Alice Toklas’dan ismini kendi tablolarında kullanmak için izin istedi. O da kabul etti bunu. Resim, sergi kata- loğunda Toklas’ın adıyla çıktı. Serginin açıldığı akşam Picasso bana uğramıştı. Kataloğu gösterdim ona ve şöyle dedim: “İşte, bu güne değin hiç resim yapmamış olan Alice Toklas’ın tablosu, Salon’a kabul edilmiş.” Picasso şaşırdı, “Olacak şey değil,” dedi, “bizden gizli resim çalışmış olmalı.” “Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil.” “Olamaz,” diye tekrarladı, “mümkün değil. Ama yine de biri, ilk tablosuyla Salon’a kabul edilme başarısını gösterebilmişse, bunu anlamak zor.” “Sakin olun,” dedim ona, “Alice Toklas yapmadı bu tabloyu, yalnızca imza onun.” Bir an şaşkınlık geçirdi, sonra yineledi: “Yine de, resim yapabilmek için bazı şeyleri bilmek gereklidir. Evet, gereklidir.” Yıl, 1901. Picasso, Noel tatilini geçirmek için İspanya’ya gitti o yıl. Sonra yine Paris’e döndü. O dönemde, resimlerinde birtakım etkiler söz konusuydu. Yazar dostları, onun üzerinde yine uyarıcı etkiler yaratıyordu. Bu yıllarda İspanyolluktan biraz uzaklaşmaya başladığını söylesem yanlış mı olur acaba? Elbette kısa bir süre için. Fransız niteliği daha fazla ağır basar o dönemde. Özellikle Toulouse-Lautrec’in resmi, dikkat çeken yönleriyle derinden etkilemişti onu. Loutrec’te yazınsal bir yön vardır çünkü. Ama ben, her şeye rağmen, Picasso’nun kendine has yeteneğini vurgulamak isterim. Ressamda, çizerde olması gereken bir yetenektir bu. Hey şeyi, her daim büyük bir titizlikle inceleme arzusu duyan bir adamdı. Bir dizi arayışın arkasından gitmek için, güçlü bir uyarıcıya ihtiyaç duymuştu her zaman.

Bütün yaşamı boyunca yaptığı da budur. Fransız resminden gelen ilk büyük etki, onda, yeniden İspanyol karakterine dönüşü hazırlamıştır. İspanyollara özgü yaradılışı, onu hep kendi yoluna döndürmüştür. 1902’de kısa bir süre için İspanya’ya gittiğinde, mavi dönem resimleri tamamlanmıştı. İspanyol yaşamına özgü renklerin tek düzeliği ve üzüntü, daha sonraki Paris dönemi resimlerinde de dikkat çeker. İspanya’nın, güneydeki diğer ülkelere benzemediğini, renkli bir atmosfer yansıtmadığını unutmayalım. Siyah, beyaz, sarı ve gümüşbeyazı ön plandadır İspanya’da. Ne kırmızı ne de yeşil vardır orada. İspanya, bu açıdan Güney ülkelerine benzemez, daha çok Doğu dünyasına özgü nitelikler taşır. Kadınlar orada, renkliden ziyade siyah giyinirler. Toprak kuru ve parlaktır. Gökyüzü siyah, mavi ya da gümüştür. Yıldızlı geceler bile kara ya da laciverttir. Hava, insan üzerinde yumuşak bir etki bırakır. İspanya’ya bayılırım. Picasso’nun 1903’te İspanya’dan üçüncü ayrılışında bu zıtlık daha da barizleşir. Toulouse-Lautrec etkilerinin görüldüğü ilk dönem resimlerindeki Fransız karakterinden, gerçek karakterine döner yine. İspanyol karakterine yani. Yıl, 1904. Picasso tekrar Paris’e, Montmartre’a dönüş yapar. Ravignan sokağındaki 13 numaralı daireye yerleşir. Eski özelliğini bugün pek az koruyan bu sokak, şimdilerde Emile-Goudeau alanı olarak bilinir. Orayı ilk gördüğümde, bir marangoz, küçük bir bahçede çalışmaktaydı. Çocuklar, evler ve her şey apaçık görülüyordu. Hâlâ aynı yerde duran Picasso’nun oturduğu binada, pek çok insan yaşamaktaydı. Yirminci yüzyılın, sanat tarihi açısından birçok önemli hadisesine orası tanıklık etmiştir. Picasso, gerçek bir Parislidir artık. Mavi dönem resimleri ve Barcelona’yı konu edinen küçük peyzajı geride kalmıştır. İspanyol gerçekliği ve katılığı, o sıralar mavi rengin ağır bastığı tablolar yapmaya zorlamıştı onu. Daha sonra yapacaklarına da taban oluşturacaktır bu resimler. Paris ile bağının yeniden kurulması ve Guillauma Apollinaire, Max Jacob ve André Salmon gibi samimi dostların yönlendirmesi, Picasso’nun kişiliğinde, etkilenme dönemini yeniden başlatır. Bu tarz günlük temaslar, Picasso’daki İspanyol görkemine yeni bir renk katarak şenlendirir onu. Mavi dönem resimlerini saran renklerden sıyrılır, bu renklerin yerini 1905 tarihli “Arlequin” ya da pembe dönem resimleri alır. Fransız duygusallığına kaptırır kendini. İspanyolluğun içe dönüklüğünden koparak, zihninin eğlenceli ortamında sergiler nesneleri. Yıl, 1905. Ressamlar sirkleri her zaman sevmişlerdir. Şimdilerde yerlerini sinemaların ve gece kulüplerinin aldığı sirkler, cambazları akla getirir. O yıllarda herkes atların, cambazların, Japonların, at terbiyecilerinin sıcak dünyasına bırakırdı kendini. Bu ortamlara sık sık girip çıkmak, Picasso’yu gerçek bir Parisli yapmıştı. Pembe dönemi, bu dönem içinde çıkıverdi. Gerçekten de yoğun bir üretim dönemi olmuştu bu. Paris mutluluğu, Picasso’ya mucizevi bir verimlilik aşıladı. 1904’ten 1906’ya kadar yaptığı resimlerin sayısı, bu nedenle inanılmaz derecede çoktur. Öyle ki, onunla tabloların tarihçesi hususunda tartışırken bütün bu resimleri bir yılda yaptığına inanamadığımı söylediğimde, bana yanıtı şöyle oldu: “Bir gençlik dönemi yaşamış olduğumuzu unutuyorsunuz. O zamanlar, bir yıl içinde çok şey yapacak bir güce sahiptik.” Picasso daha sonra, sirkleri konu alan bu resimlerini, yumuşak Fransız şiirinin etkilerini, mavi dönem resimleri gibi geride bıraktı. Onunla tanışmam, tam da bu sıralarda oldu. Bizim ondan aldığımız ilk tablonun hangisi olduğunu sorarsanız söyleyeyim: Pembe dönemden, bir sirk cambazını gösteren bu resmin adı Petite fille aux fleurs’dü. Bu dönemin duygu yüklü, incelik ve sevimliliklerle dolu resimlerinden biri olmalıydı. Sonraları deseni sertleşti, çizgileri pekiştirmeye başladı yavaş yavaş. Renkleri daha çarpıcı oldu. Artık yeni yetme bir çocuk değil, koca bir adamdı. Benim portremi yapması da bu yıllara tekabül eder. Tam da bu sırada, karşısında benim gibi bir model istemesinin sebebi ne olabilirdi? Doğrusu, bu konuda bir şey söyleyemem. Fakat, sanki her şey onu bu amacını gerçekleştirmeye itmiş gibiydi. Sirk cambazları dönemi tamamıyla kapanmıştı artık. Böylece İspanyol ruhu, ansızın yeniden canlanmış oldu. Bana gelince, Amerikalıydım ben. Amerika ile İspanya, bir bakıma sıkı ortak bağları olan iki ülkedir. Picasso ile ilk kez Petite fille aux fleurs’ü satın aldığımız tablo taciri Clovis Sagot’nun dükkanında karşılaşmıştık. Bu portre için, 1906 yılının kış mevsimi boyunca poz verdim Picasso’ya. Resmin yapımı seksen seans sürdü. Ama bittikten sonra portrenin baş kısmını sildi. Beni artık göremeyeceğini söyledi ve İspanya’ya çekip gitti. Mavi dönem resimlerinden sonra İspanya’ya ilk gidişiydi bu. Döndüğünde portrenin başını ezbere çizdi. Sonra da bana verdi resmi. Bu portreyi o zamanlar çok sevmiştim, hâlâ da severim. Bana göre, beni olduğum gibi yansıtır bu portre. Picasso’nun sıradan ya da renkli kişilerin portrelerini yaptığı bir döneme rastlar benim portrem de. O resimde, biraz pembe ama daha çok da topraksı bir renk, etkileyici bir hava ve Picasso’ya özgü sert yapılar görülür. Ayrıca mavi dönem resimlerini anımsatır biraz. Az renkli ve az duygulu olmakla birlikte mavi dönem resimlerinden daha etkileyicidir. Çok saf (pur) bir sanat ürünüdür. Bu dönemi de geride bırakacaktır Picasso. Tuhaf bir öyküdür ama yine de anlatmak isterim: Bir gün zengin bir amatör uğradı bana. Evimdeki tablolara göz gezdirdi. Portrem için ne kadar para ödediğimi sordu. “Hiçbir şey ödemedim,” dedim. “Hiçbir şey mi?” dedi bağırarak. “Evet hiçbir şey,” diye yanıtladım, “bir armağandı bu.”

Birkaç gün sonra bu olayı Picasso’ya anlattığımda güldü. “Evet, satış için yapılan resimle armağan etmek için yapılan resim arasındaki ayrımı anlamamış o.” Yıl, 1909. Picasso yeniden İspanya’nın yolunu tut- tu. Oradan kübizmin tam anlamıyla izlerini taşıyan peyzajlar getirdi bu kez. Bu üç resim fazlasıyla gerçek- çiydi. Picasso, köyünden gelişigüzel fotoğraflar çekerken yapmıştı bunları. Herkes bu fotoğraflardaki fantezi karşısında irkilirken onlara resimlerin fotoğraflarını göstermek, benim için eğlenceli oldu. Böylece, bu tabloların fotoğraflara birebir benzediği anlaşıldı. Oscar Wilde, doğanın resimleri kopya ettiğini söylemişti. Bu sözde gerçeklik payı yok değildir. İspanyol köyleri, Picasso’nun tablolarında göründüğü kadar kübist biçimler barındırıyordu. Böylece Picasso, yeniden İspanyol kökenli olduğunu kanıtlıyordu. Max Jacob’un deyimiyle, kübizmin uzunca bir zaman alan “héroique” dönemi başlıyordu. Bu, her dönemde eylem yapan kahramanların var olduğu anlamına gelir. Bu eylemler onlara özgüdür çünkü. Onlar da başkaları da, bu eylemlerin niçin ve nasıl yapıldığını bilmezler. Picasso bir keresinde, yeni bir şey ortaya koymak isteyen kişinin, çirkin bir şey yapmaya zorlandığını söylemişti. Yaratım mücadelesinde, çirkinliğin, alışılmamışın ele geçirdiği bir kavga dönemi yaşanır. Yaratma serüvenini sürdürenler, geri tepme ilkesince, daha iyi olanı yapma olanağını kazanır, giderek daha çok beğenilirler. Çünkü mücadele dönemi kapanmıştır artık. Bu dönemi yaşamış olduklarını bilirler. Onlar, daha önce yaratılmış olana doğru çalışmalarını sürdürürler. O döneme (1907) gelinceye kadar Picasso, neredeyse hiç sergilememişti resimlerini. Dostları sergi yaptıklarında, Picasso çekimser davranır ve şöyle derdi: “Genellikle bir sergi gezilirken, başkalarının resimleri hakkında olumsuz bir görüş egemendir. Nedeni sorulmaz, bariz bir şekilde kötüdür onlar. Sıra kendi işlerine geldiğinde durum değişir. Resimlerin neden zayıf olduğu bilindiği halde, ortalama bir dil kullanılarak bunların fena olmadıkları sonucuna varılır.” Şöyle de diyor daha sonra ve yineliyordu: “Resimden pek az kişi anlar. Herkes size hayransa eğer, onların içinde sizi anlayanların sayısı yok denecek kadar azdır, hemen hemen öncekiler kadardır.” Picasso’nun İspanya’dan döndüğü 1909 yılı, kübizmin de doğum yılıdır. Bu akımın ortaya çıkışı, çok büyük bir güç gösterisine dönüştü. Picasso’nun İspanya’dan getirdiği peyzajlar kübizmin başlangıç dönemini oluşturur. Aslında, bir kuşaktan ötekine pek bir şey değişmediği kesin olarak söylenebilir. Oluşumların tarihini böyle kavramaktayız. Yenilenmenin, kesintisiz bir süreci takip ettiğini biliyoruz bugün. Geriye, birbirine yakın benzerlikler gösteren pek az şey kalır. Picasso kuşağının ressamları da, bu açıdan aynı istekleri, aynı gereksinimleri, aynı erdemleri ve aynı noksanlıkları paylaşmışlardır. Eğer bir görme biçimi söz konusu değilse, hiçbir şey değişmez. Her kuşağın belirgin noktası, bu görme biçimidir. Sokaklar değişir, taşıma biçimleri değişir, yapılar değişir, sokak görüntüleri farklılaşır, evlerin dayama döşeme biçimi değişir; fakat bir kuşaktan ötekine, oluşumlarda büyük bir değişim izlenmez. Sanatçının kendisi de değişime ve yeni yaşam biçimine karşı çok duyarlıdır. Sanatı, yaşadığı çağdan derin biçimde etkilenir. Kişisel bir güç üstlenerek dönemini arkada bırakmaz. Geleceği yalnızca öngörmeye çalışan başkalarından önce, kendi dönemini yaşar, kendi doğasına boyun eğer. Bu yaz, papazların yaşamı üzerine, Hantercombe adlı kişinin yazdığı bir kitabı okudum. O kitapta keşiş, pazarlardan söz ediyor, insanların sık sık geçtikleri bir yolun yakınındaki bir tepede kurulan vakıfları anlatıyordu. Dostlarıma, on beşinci yüzyılda açıldığını sandığım bu işlek yolu sordum. İnsanlar oradan ne kadar sıklıkla geçerlerdi? Günde bir kez mi, yoksa haftada bir kez mi? Bana daha sık geçilebileceğini söylediler. Demek ki, o dönemin yaşam biçimi insanların sokaklarda sık sık gezinmelerini tabii kılmaktaydı. Yaşadığımız dönem de, sokaklarda kalabalık insan gruplarının dolaşmasını gerektirmektedir. Hatırlıyorum. Savaşın başladığı sıralarda Picasso ile Raspail Bulvarı’nda gezinirken içinde topların gizlendiği arabaların geçişini izlerdik. Akşam saatleriydi. Kamuflajdan söz edildiğini daha önce duymuştuk ama bu işin nasıl yapıldığını görmemiştik o zamana dek. Picasso gördüklerinden etkilenip dikkatle izledi ve yüksek sesle şöyle dedi: “Evet, bizim yaptığımız da bundan başka bir şey değil. Bu da bir tür kübizmdir.” Gerçekten de içinde yaşadığımız savaş döneminin düzeni, daha önceki savaşların düzenine benzemiyordu. Ortada, çevresini insan kitlelerinin sardığı bir komutan yoktu. Bu, ne başlangıcı ne de sonu olan bir düzendi. Bir köşe, bir başka köşe kadar önemliydi. Kısaca söylemek gerekirse kübizmin kendisiydi bu. Yıl, 1909. Picasso, yeniden Paris’tedir. İspanya kökenli mavi dönemlerden ve onu izleyen Fransız kökenli pembe dönemden sonra kübizmin ortaya çıkışına tanık olunuyordu. Üç temel ilkesi vardır kübizmin: 1. Kompozisyon: Yaşama biçimi değişmiştir artık. Yaşam anlayışı genişlemiştir ve her şey aynı derecede öneme sahiptir. 2. Gözlem inancı: Bilimsel gerçekliğin önemi giderek azalmaktadır. Bilim, kuşkusuz birtakım bulgular elde etmiş, yeni bulguların peşine düşmüştü. Ancak genel ilke, bütün bu bulguların kabul gördüğü ve anlaşıldığı inancına dayanmaktaydı. Bulguları ele geçirme, onları sahiplenme süreci yaşanmıştı daha önce. 3. Yaşamın sınırlandırılması: Kendi çerçevesi içinde sabitleştirilmiş olan görüntü malzemesi, sınırlarının dışına çıktığı anda bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyordu. Hem zaten, böylesine bir yaratım için zaman da gelip çatmıştı. Devreye insan girmişti artık. Bulgu, kaçınılmaz olarak bir İspanyol’a aitti. Çünkü kübizmi ortaya çıkaran nedenler, onun kişiliğinde vardı. İspanyollar, doğaları gereği, nesnelerden oluşan gerçeklik ve bilimsel gelişmeler karşısında asla heyecana kapılmayan Avrupalı tek ulustur. Yeni bilimsel gelişmeleri tanıma gereğini hiç mi hiç duymazlar. Öteki Avrupa ülkeleri ise yirminci yüzyılda, on dokuzuncu yüzyılı yaşıyorlardı. Bununla beraber İspanya organizasyon noksanlığı, Amerika ise aşırılıkları nedeniyle, yirminci yüzyılın oluşumlarını kabul etmeye hazır vaziyetteydiler.

O günden bu güne, kübizm, açtığı yolda ilerlemektedir. Picasso, 1910’da İspanya’dan dönünce, Ravignan Sokağı’na geldi yine. Fakat orada az bir süre kaldı. Atölyesini aynı binanın başka bir dairesine taşıdı. Daha sonra da Clichy Bulvarı’na geçti. Orası, kübizmin gerçek mekanıydı. Yani Picasso, Ma Jolie tablosunu yaptığında, Montmartre’daki Ravignan Sokağı’nı bir daha dönmemek üzere terk etmişti. Uzun sürecek olan bir tartışmanın başlangıcına geçiyoruz şimdi. Her şeyden önce, kübizmi manzara resimlerinde uygulamıştır Picasso. Daha sonra da natürmortlarda. Çok sonralarda ise özellikle figür resimlerinde görülür kübizmin izleri. Yurtdaşlarından birçoğu gibi Picasso da oluşumlara ilgi duymuştur. Hakikaten, yalnızca onlara ilgi duymuştur. Manzaralar, natürmort resimleri ve çiçeklerin verdiği keyif bir İspanyol’dan çok bir Fransız’a ilginç görünebilir. Bu bağlamda, Picasso açısından natürmort, herhangi bir çekicilik taşımıyordu ama bir inanç göstergesiydi şüphesiz. Yine de herkesin gördüğü sıradan nesnelerin aşıladığı coşku, İspanyol ruhunu hiç ama hiç ilgilendirmez. Buna karşın baş, çehre, canlı varlıkların bedenleri, Picasso’nun resimleri için her daim önemli bir malzeme olmuştur. Bir keresinde birlikte gezinirken, bank üzerine oturmuş bir bilim adamı görmüştük. (Savaştan önce bilim adamları, bir bank üzerinde uzun süre oturabiliyorlardı.) Şöyle dedi bana Picasso: “Şu çehreye bakın, dünyanın yaşı kadar eskidir bu yüz. Bütün insan çevreleri dünyanın yaşına eşdeğer bir eskiliği yansıtır.”

Çehrelerde böyle bir yıllanmışlık görmek belki de bir karamsarlık ve avunma göstergesiydi. Picasso en nihayetinde baş, yüz, insan bedeni ve kadın figürünü kendi kişisel yorumu doğrultusunda ifade etme savaşına girişti. Bu savaş zordu tabii. Hâlâ da öyledir. Varlıkların ruhu pek de ilgilendirmiyordu onu. Picasso’ya göre, başın, çehrenin, bedenin varlığı o kadar önemli, sürekliliği ve bütünlüğü ifade eden şeylerdi ki, bir başka konu üzerinde kafa yormanın gereği yoktu. Bedenin içindeki ruha gelince, şüphesiz başka bir şeydi o. Çoğu insan, biçime ve insan figürüne gösterdikleri anlayıştan daha azını çiçeklere, manzara resimlerine ve natürmort nesnelerine gösteriler. Van Gogh’un ilk sergilerinden birini hatırlıyorum. O sergiyi gezen bir Amerikalı, yanındakine şöyle diyordu: “Bu insan portrelerini seviyorum çünkü modellerinin kimler olduğu- nu bilmiyorum. Şu çiçek resimlerine ise ısınamıyorum. Neden dersen, onların ne çiçeği olduğunu biliyorum da ondan.” Herkes böyle düşünmez elbet. O yıllarda Picasso bir ara, İspanyolların fotoğraflardaki dostlarını ve yakınlarını tanımakta zorluk çektiklerini söylüyordu. Sık sık da yineliyordu bu görüşünü. Kanıtlamak için şunu anlatmıştı: İspanya’da askere gidenlerin, vardıkları yerde biri tıraşlı öteki sakallı iki fotoğraf çektirmeleri alışılmış bir âdetti. Askerler, ailelerine bu fotoğraflardan yalnızca birini gönderiyorlardı. Burada amaç, kişiye en benzeyenini bulup çıkarmaktı. Bir tablo, başlangıçta sizin beğeninizle bağdaşmayabilir. Bir süre sonra ise, artık o kadar yabancı görünmemekle kalmaz, ondaki ayrıksı yanı bulup çıkarmak sizi şaşırtabilir de. Çocuk, annesinin resmine bakar. Onda başkalarında bulamadığı çok farklı bir özelliği görür. Bu özellik, o kişinin iç yapısına ilişkin değildir. Daha çok dış çizgilerden ve bütünlükten söz ediyorum burada. Çocuk, annesinin yüzünü çok yakından görür. Gördüğü, baktığının yalnızca bir bölümüdür. Geri kalanını ise tanımakla yetinir. Picasso’nun resim dili için de, durum farklı değildir. O da insan çevrelerinde, bir çocuğun, annesinin çehresinde gördüğü çizgileri yansıtır. Baş ve bedenler için de aynı şey söz konusudur. Picasso resimlerinde, kendi algılama biçimini dışa vurmaya çalışıyordu. Çünkü kimi zenci maskları dışında, görünür nesneleri, yalnız bilinen şeyler olarak değil, belli bir görüş açısından bakıldığında göze çarpan objeler olarak yansıtma girişiminde bulunmuyordu kimse. Gerçekte, çoğu zaman görünen, bedenimizin yalnızca bir bölümüdür. Geriye kalan öteki bölümü, ya bir şapka ya da ışık veya gölge ile gizlenmiştir. Herkes, göremediği bu parçaları belleğinde kalan izlenimlerle bütünleştirmekten yanadır. Fakat Picasso, gözlerden birini görüyorsa, göremediği öteki göz onun için yoktur. Bir ressam, hele bir İspanyol ressam olarak bu tutumunda haklıdır Picasso. Görünen, salt görülenle sınırlı ise, geri kalanlar bellekte yer etmiş olanlarla tamamlanır. Ressamlar ise genellikle, ne böyle bir bütünleştirmeye yönelirler ne de belleklerinde yer etmiş olanla yetinirler. Yalnız görünür nesnelere göre resim yaparlar. Picasso’nun kübizmi, görünür nesnelerden yola çıkar. Sonuç ise sadece onun için değil başkaları için de şaşırtıcı olur. Peki ama, böyle bir şeyi kim başarabilirdi? Gerçek bir yaratıcı, bir yenilikçi, kendisinden önceki birikimlerden yola çıkarak bir yere ulaşan kişidir. İşte buydu bütün mesele.

(…)

Çevirmen: Kaya Özsezgin
*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.
**Kitabın bu bölümünde yer alan dipnotlara bu okuma parçasında yer verilmemiştir. 

Amerikalı yazar Gertrude Stein, 3 Şubat 1874’te Pennsylvania Eyaleti’nin Alleghany şehrinde doğdu. 27 Temmuz 1946’da Paris’te öldü. Yahudi kökenli, varlıklı bir ailenin kızıydı. Düzenli bir öğrenim görmedi. 1893’te Radcliffe College’a girdi. Orada psikoloji eğitimi aldı. Öğretmenleri arasında William James de vardı. Stein’ın anlık duyumlarını öne çıkaran deneyci üslubunun oluşmasında, James’in de etkisi oldu. Daha sonra, John Hopkins Üniversitesi’nde dört yıl tıp okudu. 1903’te Paris’e yerleşti. Evi kısa sürede; Picasso, Braque, Matisse ve Derain gibi ressamların buluşma yeri oldu. Stein, bu yıllarda öncü sanat akımlarının, özellikle de kübizmin ateşli bir destekçisiydi. İlk yapıtı olan Three Lives 1909’da yayımlandı. Bunu, 1914’te Tender Buttons izledi. Bu iki yapıtı sayesinde, Paris’teki genç Amerikalı sanatçılar arasında edebiyat otoritesi olarak tanındı. Pound, Anderson, O’Neill, Fitzgerald ve Hamingway gibi şair ve yazarlar, Stein’ın evinde Paris’in sanat otoriteleriyle tanıştılar. Stein, Amerika’nın geleneksel değerlerine sırt çevirmiş bu kötümser yazarlar için “yitik kuşak” nitelemesini kullanan ilk kişiydi. 1925’te yayımlanan The Making of Americans, çetrefilliğinden ötürü, çok dar bir okur kesimince benimsendi. En popüler yapıtı, 1933’te yayımlanan ve birlikte yaşadığı Alice B. Toklas’ın yaşamını anlatan The Autobiography of Alice B. Toklas’dı. Bu eser, aslında Stein’ın kendi yaşam öyküsüydü. Stein, librettosunu yazdığı Four Saints in Three Acts operasının sahnelenişi için 1934’te Amerika’ya gitti. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların Fransa’yı işgale başlaması üzerine, Güney Fransa’daki Culos’a taşındı. 1944’te Paris’e geri döndü. Savaş anılarını Paris, France ve Wars I Have Seen adlı kitaplarında anlattı. Savaştan hemen sonra, Paris’teki evinde onu ziyaret eden Amerikalı askerlerle ilgili gözlem ve anektodlarını ise Brewsie and Willie kitabında topladı. Stein, okurlardan çok yazarları etkilemiş bir yazardır. Güzel sanatlarda yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkan yenilikçi akımları, bir bütün olarak edebiyata yansıtmayı denemiştir. Düzyazıda sistemli bir biçimde uyguladığı ilkeler; dolaycılık, ilkecilik ve soyutlama olmuştur. Var olan edebiyat ve dil kurallarının ötesine geçerek insan deneylerine ve nesnelere dolaysızca yaklaşmak, yazıyı her türlü geleneksel süsten arındırmak, kullanılan malzemeyi, yani anlamdan bağımsız olarak sözcükleri öne çıkarmak ve bir tür saf ilkelliğe ulaşmak istemiştir. Bu amaçla soyutlamaya, dil ve anlatım bütünlüğünün parçalanmasına dayalı, tekrarlarla dolu, noktalama işaretlerinin olmadığı bir yazı tarzı geliştirmiştir. Ancak bu Edebi Kübizm deneyinde, en ileri gittiği yapıt olan Tender Buttons, amaçladığı noktanın oldukça ötesine, tam bir anlaşılmazlığa düşmüştür. Buna karşılık Three Lives’ın bütününde ve The Making of Americans ile yaşam öyküsünün ve anılarının bazı bölümlerinde, alışılmış algılama biçimlerini bozma amacına bağlı kaldığı halde, Mark Twain’i anımsatan bir tazelik ve dolaysızlığa da ulaşmıştır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.