Piksel – Krisztina Tóth

 

“Krisztina Tóth, modern Macar edebiyatında en çok okunan yazarlar arasında, şimdiden birçok ödül aldı. Diline kolayca alışılıyor, ama hiç sıradan değil. Yalın ve zekice. Tercih ettiği kelimeler ve cümle yapısının bir çok duyarlık ve zeka süzgecinden geçtiği hemen anlaşılıyor. Tóth’un en önemli yapıtı Piksel’de ilk serüven başın. Ardından bacak, el, kalbin. Vücudun her uzvuna bir var bu kitapta. Farklı öykülermiş gibi görünen bölümler birbirine bağlanıyor, insanlar ve hatta nesneler arasındaki bağlantı usul usul oluşuyor. Bölümlerin her biri başlıbaşına bir piksel karesi. Birkaç adım geri çekilelim. O da ne! Uzaktan bakınca piksel’ler arasındaki ilişki büyüleyici bir bütüne dönüşmüş, öyküler metnin bedenini oluşturmuş!” Piksel’den okuma parçası yayımlıyoruz.

 

On sekizinci bölüm, veya karnın öyküsü

Akşamın bu saatlerinde otobüs son durakta uzun zaman durur, kalkıncaya kadar da dolardı. Kız, asık suratlı bir ihtiyar hanımın yanında yer bulabildi; yaşlı kadın, münasebetsizce yanına sokulup onu poşetini kucağına almak zorunda bırakan kıza ters ters baktı.

Bu kumral, kısa saçlı kız başka bir yerde de acaba karşımıza çıkacak mı diye düşünüyorum. Çıkacak mı dersiniz? Olası gerçeklerin envanteri o kadar zengin ki gerçekleşen öykülere gelince onlar ya gözlerimizin önünde cereyan ediyorlar ya da kahramanlarıyla birlikte gizli kalıyorlar. Ne olur ne olmaz biz yine de bir isim verelim ona. Diyelim… Nóra olsun.

Nóra’ya şu sıralarda ayakta durmak zor geliyordu ama hamile olduğunu herkese söylememişti. Zaten pek fark edilmiyordu, azıcık büyümüştü karnı onu da bluzu örtüyordu. Oturdu, yolcuları şöyle bir gözden geçirdi, sonra cep telefonundan eski mesajları sildi. Birden başını kaldırıp baktı çünkü diğerleri de bakmışlardı. Ses ön kapıdan geliyordu.

Biri otobüse binmek istiyordu, bağırarak sordu nereye gittiğini. Şoför de sürücü bölmesinin kapısını açıp bağırdı: Buda’ya! Mutlaka sarhoştu soran, küfretti, binmedi. Sonunda motor işlemeye başlayınca orta kapıdan attı kendini içeriye.

Yarı çıplak, kir pas içinde bir oğlandı. Kaburga kemikleri sayılıyordu âdeta, nefes nefeseydi, kanlı pantolonu üstünden sarkıyordu. Otobüsün körüklü kısmına gitti. Elinde tuttuğu naylon poşeti burnuna götürdü. Derin derin içine çekti, poşet hava kesesi gibi tempoyla şişip sönmeye başladı. Otobüsü bir anda tiner kokusu kapladı. Oğlan anlaşılan biraz iyileşmiş olacak ki kendine geldi, nerede olduğunu anlamak için etrafına bakındı. Otobüs kalktı, düşmanca bakan gözler üzerine dikildi. Bir dönemeçte birden karnını tutup iki büklüm oldu, sonra yine poşettekini içine çekmeye başladı.

Neresinin yaralı olduğunu anlamak kâbil değildi, arada bir inliyor ve kasığını tutuyordu. Yarasını belki giysi kapatmıştı belki daha yukarılarda bir yerdeydi, pislikten görünmüyordu.

Birkaç durak sonra daha iyi hissetti kendini. Öfkeyle baktı yolculara, sağa sola sataşmaya başladı.

-Ne bakıyorsun lan? Lanet olası. Ya sen? Götüme bak. Bir araba orospu çocuğu.

İşler bu raddeye geldiğinde Nóra isimli kahramanı otobüsten indirmek herhalde daha iyi olurdu, dürüst bir anlatıcı mutlaka böyle yapardı. İyi de kız hiç inmek niyetinde değildi, otobüsten inmek ya da anlatıcının mekânından çıkmak istediğini gösteren hiçbir işaret yapmadı. Oğlana bakıyordu, bir kere daha kıvrıldığı vakit seslendi:

– Otursana buraya!

Oğlan gösterilen yere yığılıverdi, kuşkuyla gözlerini kırpıştırdı. Yine poşeti aldı, bu kez sümük içinde kalan yüzünü gömdü poşete. Yerini verdiği için nefret ediyordu o mikroptan, diğer bütün yolculardan da nefret ediyordu.

Bu duygunun karşılıklı olmadığını iddia etmiyorum ama artık diğer yolcular yalnız ona değil, yerini bu pisliğe veren kıza da tiksinerek bakıyorlardı. Neydi bu yaptığı? Başına bela mı arıyordu? Yaşlı hanım yerinden fırladı; poşetini, Nóra ve oğlan bir olup elinden kapıvereceklermiş gibi sıkıca kavradı. Otobüsten indi ama inmeden önce ikisini de tepeden tırnağa kadar süzdü.

Nóra tepeye, neredeyse son durağa kadar gitti, orada indi ve geriye doğru yürümeye başladı. Sol taraftan, sokak lambalarının altından yürüyordu, çalılık olan karşı tarafta ışıklandırma yoktu. Otobüs tam kavşağa geldiğinde oğlan birden altına yaptı, zaten kanlı ve sidik kokulu pantolonu büsbütün battı. Ciddi bir şeyi olmalıydı, yatarken bile eliyle karnını bastırıyordu.

Son durağa kadar gitti, orada yavaş yavaş kendine geldi. Nerede olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama bu pis kent canına yetmişti artık. Dağ tepe aşarak dosdoğru evinin, köyünün yolunu tuttu. Ertesi gün evine vardı da. Sordular Peşte nasıldı diye, bomboktu dedi. Annesi giysilerini güzelce yıkadı, sonra ayın başında aldığı yardım parasından ona ne zamandır istediği Çin malı bir Puma Tişört satın aldı. Beyaz renkli, üstünde sıçrayan hayvan olanından. Madem getirmemiş uzaklardaki Peşte’den, o aldı işte.

Biraz önce iyi anlatmadım ben bu öyküyü. Oğlan son durağa kadar gitti, orada yavaş yavaş kendine geldi. Nerede olduğundan haberi yoktu ama Buda’da oturan iyi kalpli bir vatandaş ona acıdı, dedi ki: Yani Çingenesin diye ille de hırsızlık etmen, suç işlemen gerekmez çocuğum. Temizle şu yüzüne yapışanları sonra benimle eve gel, bizde bahçe işi hep bulunur; toparla kendini, adam ol yeter. Hem sırtına bir kazak giy bakalım, ne bu halin böyle.

Ay, yine iyi anlatamadım ama şimdi dikkat edeceğim. Ondan sonra efendim, oğlan son durağa kadar gitti, orada yavaş yavaş kendine geldi. Yazık ki bir türlü ayağa kalkamadı. Onun için otobüsten de inemedi, oysa şoför çok kesin bir ifadeyle inmesini söylemişti. Yine karnına götürdü elini sonra tinere, otobüsün hareket saati geldiğinde o hâlâ kıvrılmış yatıyordu. Şoför başka bir otobüs şoförüyle geldi, düşünmeye başladılar polis mi çağırsınlar yoksa ambülans mı diye. Ona baktılar, poliste karar kıldılar, gerekirse polis çağırır ambülansı dediler. Sonra ayağından tutup çektiler, mucurların üzerine yatırdılar. Yani oğlan başlı başına o haliyle bile kuralları çiğnemiş oluyordu ama gerçekten!

Nóra saptığı yan sokaktan yokuş yukarı giderek nerdeyse evine varmıştı. Kaldırımda birden durakladı. Karnına bir gaz sancısı mı girdi yoksa başka bir şey mi ne. Korkarak durdu, geçmesini bekledi. Elini karnına koydu ve kesinlikle hissetti bebeğin ikinci kez kıpırdadığını.

Ondokuzuncu bölüm, veya penisin öyküsü

Jean-Philippe duştan çıkan Jyrant’a baktı. Göğsü ıslak ve kıllıydı. Gözlerini aşağıya doğru kaydırdı; morumsu, damarlı penisinde, koyu renkli hayalarında, kahverengi karnına doğru eşkenar dörtgen biçiminde devam eden siyah kıllarında karar kıldı.

Arada çay suyu kaynamıştı. Bardağa biraz su döktü. Çay poşetleri ıslandı, Susam Sokağı’ndan “It’s rainy day” diye başlayan şarkıyı mırıldanırken her zamanki oyununa, çay poşetlerini kuklalar gibi oynatmaya başladı: kâh birbirlerine yapıştılar kâh ayrıldılar. Biri fincanın dibine yattı, diğeri onun üstüne çıktı, sonra zıplayarak kalktılar, yine döndüler, dans ettiler. Jyran arada mavi bir don giydi, yan gözle programı izliyordu. Sonra birden ona döndü:

-Neden doğru dürüst çay almıyorsun, hep bu sallamalar.

Jean-Philippe sustu. Sesteki sabırsızlıktan ürkmüştü, kötü bir şey olacak gibi hissetti. Çaya süt koydu ve fincanı Jyran’a götürdü. Önce sırtını okşadı, sonra mavi donu önünden avuçladı. Jyran sertleşti ama keyifsiz bir sesle, daha yeni yıkandım, dedi. Sonunda razı oldu, geniş yatağa yattılar ve bir kere daha, son defa, umutsuzca seviştiler. Bunun son olduğunu elbette sadece biz biliyoruz, buradan, öykünün perspektifinden bakarak. Yoksa? Doğru değil! Evet, onlar, odadakiler de biliyordu bunu, onun için öylesine üzüntüyle karışık hırs vardı içlerinde. Jyran doyuma eriştikten sonra dizlerini karnına çekip örtünün üzerine yattı, ötekinden çok karanlığa söyler gibi mırıldandı:

-Soyu devam ettirmek, çocuk yapmak lâzım. Kamış bunun için var.

Jean-Philippe bu uzun boylu erkeğin her şeyini seviyordu. Sırtının çizgisini, sarımsı gözlerinin beyazını, koyu renk dişetlerini, pembe dilini, beyaz dişlerini. Kıvrımlarının gri-maviye çalan renklerini. Jyran’ın binlerce defa resmini yapmıştı, hep çıplak olarak. İki yıldır sevgilisiydi ama daha başından beri erkeğin bir gün onu terk edeceğinden korkuyordu. Bu korkusu nedensiz değildi ve işte şimdi o an gelmişti. Jyran kısa ve kesin konuşmuştu. Ailesine bunu yapamazdı, dayanamazlardı, kahrolurlardı. Çevrelerinde böyle bir şey asla olmamıştı. Bunu şimdiye kadar çok kez söylemişti ve böyle bir şey sözünü o kadar aşağılayarak telaffuz ederdi ki Jean-Philippe her defasında gülmekten kendini alamazdı. Hep sorardı:

-Neden ibne demiyorsun şuna?

Bu kez kışkırtmadı, koltuğa oturdu, ağladı. Evlenemezsin, dedi, evlenirsen etrafındaki herkesi mutsuz edersin, anan baban da dahil. Jyran, sen ne anlarsın bundan diyerek mutfağa yöneldi. Jean-Philippe hiç beklenmedik bir anda Jyran’ın önüne atılıp diz çöküp ona sarıldı, başı tam mavi donun karşısındaydı ama şimdi Jyran’a okşayıcı sözler söylemedi, alnını karnına dayadı ve yalvardı gitmesin diye. Çoktandır düşünülüp alınmış olan bu karar, sanki o akşam orada onunla mı kalacağına yoksa ince ceketini alıp gideceğine mi bağlıymış gibi.

-İhtiyarlarım, beni terk edersen!

Onu ikna edebilmek için çaresizlik içinde söylenen son kanıttı bu. Jyran başını eğip ona baktı, kenara çekilmek istedi, sonra elini erkeğin omzundan çekerek:

-Şimdi de ihtiyarsın, dedi sadece.

Tabii ki doğru değildi bu, Jean-Philippe otuz yedi yaşındaydı, Sih ise iki yaş büyüktü ondan ama ihtiyarlıktan ikisinin de anladığı kelimenin her zamanki anlamı değildi. Peki ne öyleyse?

Yalnızlık, huzursuzluk, yuvasızlık, başka bir bedenin halledemeyeceği şeyler. Jyran Singh biraz önce bunu düşünmüştü, sonra kendisini, kendi hayatını. Şimdi Luton’a gitme zamanı gelmişti, orada bir ev kiralamıştı. Jean-Philippe’in anahtarını hiçbir teatral jest yapmadan masaya bıraktı, sonra kucaklaştılar. Sadece birkaç saniye sürdü: ayakkabıları, göğüsleri, bacakları değdi birbirine. Ağızları değmedi.

Kapı kapandı, sonra aşağıda sokak kapısı da.

Jean-Philippe mutfağa gitti. Attığı çay poşetlerini çöp kutusundan çıkardı, içinde kalan çayları sıktı, sonra beyaz bir tabağa yerleştirdi. Tabakta, Fransız tipi yuvarlak bir yataktaymış gibi yan yana, güzel güzel yattılar. Jean-Philippe yatak odasına gidip lambayı açtı, dolaptan bir kutu çıkardı. Bütün tabletleri teker teker bastırarak yapraklarından çıkardı, sonra şişedeki viskiyi içti. Gücü kalkıp elektriği söndürmeye de yetti. Mutfaktaki açık kalmıştı, bir daha oraya gitmemişti.

Bunların geçtiği zamanı sonsuz öyküler dizisine yerleştirmek zor. Rolü olan herkes bu konuda başka şey söyleyecektir. Jean-Philippe’in annesi asla diyecektir, bu karışık olay asla’da geçti. Jean-Philippe ise her daim’de diyecektir, zira bitmedi, o zamandan beri devam ediyor. Mutlaka Sih de oyunu böyle kullanırdı, gerçi gözleri uzaklara dalarak her daim ve asla arasında biraz tereddüt ederdi.

İşte o zaman, ne zaman olduğu bilinemeyecek o akşam sigara içerek kaldırımda durdu, aşağıdan hâlâ aydınlık olan pencereye baktı. Ne kadar nefret ediyordu evde sigara içmenin yasak olmasından. Jean-Philippe’in hâlâ mutfakta oturduğunu ve ağladığını ya da telefon ettiğini düşündü. Bir kere daha olmuştu böyle, o zaman ancak bir hafta dayanabilmişlerdi, ama şimdi geri dönmeyeceğini biliyordu. Sigarasını içerek birkaç dakika daha durdu, sonra izmariti, kahverengi derili, uzunca elinin üstüne birbiri ardına üç defa bastırdı.

Yirminci bölüm, veya dişin öyküsü

Erkek kapıyı açtı, burnuna uzun zaman havalandırılmayan eve sinmiş ağır koku çarptı. Şapkasını askıya fırlattı, akşam orada unutmak için. Etrafına bakındı: Tam bir döküntü yığını.

Annesi, Teréz Caddesi’ndeki bu daireye bin dokuz yüz ellide taşınmıştı, o zamandan beri duvarlara badana bile yapılmamış. En iyisi evi satmak ama bu pek mümkün görünmüyordu. Karşı daire de satılığa çıkarılmış. Sokaktan görmüştü paket kâğıdına yazılmış ilanı. Üstelik o dairede eski çini soba hâlâ duruyordu, kumlanmış buzlu camlar da -burada onlar bile yoktu.

Bütün bu eşyayı buradan çıkarmak olacak iş gibi görünmedi. Koltuğa oturdu, nereden başlasa diye düşünmeye başladı. Annesini yanına aldıklarından beri penceredeki kaktüsler kurumuştu, raflar toz içindeydi. Dolabın açılır kapanır rafı bir yıldır, vefat eden annesinin doğum kayıt belgesini aradığından beri açık kalmıştı.

O zamandan beri buraya adımını atmamıştı, boşluktan ve burada kalan eşyalardan tiksiniyordu. Sonlara doğru annesi hiç yemek yiyemez olmuştu. Son kez çocuklarına mama yedirmiş olan erkek, küçük bir kaşıkla annesinin ağzına lokmaları sokarken annesi boş gözlerle yüzüne bakar sonra ağzındakini tükürür, çıkanlar çenesinden süzülürdü. İçine giren birkaç lokma da bir borudan akıyormuş gibi hızla vücudundan geçer ve hemen delikli sandalyeye oturtulması gerekirdi. Bir keresinde erkek o tarafa bakacak olmuş ve sonra hayatta asla görülmemesi gereken bazı şeyler olduğunu düşünmüştü. Bir erkek çocuk annesinin ıkınmaktan ters dönmüş makatını asla görmemeliydi.

İhtiyar kadın dört yıl onlarla oturmuş, dört yıl boyunca bunlar yaşanmıştı. Dişsiz ağzın şapırtıları, birden patlayan öfke krizleri. Annesi son zamanlarda âdeta karışık bir yabancı dil konuşmaya başlamıştı. Kelimeleri birbirine yapıştırıyor, sanki kendi içinde olan bir kitabı tersine okuyormuş gibi geveliyordu sözcükleri. Bir keresinde hastanede beyaz suni deri kaplı kol dayama yerine oğluna “dölsoytarı amcıkatı” diye bağırmıştı.

Bu olay cuma günü oldu. Cumartesi günü tatile gittiler, hastaya baksın diye hemşireye avuç dolusu para verdi.

Çocuklar yüzme havuzunun dönemeçli, uzun kaydırağından kaymak için çığlıklar atarak sıraya girdiler. Saydam boru şeklindeki kaydıraktaki iki koyu lekeye bakarken erkeğin aklına annesinin bağırsakları gelmiş, o iki küçük gövde kayarken bir yere takılacaklar diye heyecanlanmıştı. Cep telefonu çaldığında yüzme havuzunun klor kokulu giyinme odasındaydılar, küçük oğlu havluyla saçlarını kuruluyordu. Telefonu önce açmak istemedi sonra açtı. Öldü, dediler. Giysilerinin durduğu dolabın numarası 676 idi. Düşündü acaba bunun bir önemi var mı diye. Elbette biz biliyoruz hiçbir önemi olmadığını. Hep böyle olur. Böyle zamanlarda insanlar rakamların mistiğine kapılmaya meylederler, aradaki bağlantıları ararlar, sorarlar kendilerine, eğer gitmeselerdi ne olurdu diye. Hiçbir şey.

Eğer erkek tatile gitmeseydi, o cumartesi günü sevgilisine gidecekti ve kendi hayatını unutmaya çalışacağı o birkaç saat için cep telefonunu kapatmış olacaktı. Eğer öyle olsaydı o zaman da sevgilinin ufak, çivili, H harfi biçimli zinciri çıkmayacaktı aklından, H harfi ölüm demektir, diyecekti. Oysa sevgilisinin adı Helga idi ve erkeğin üzerine ata biner gibi çıktığı vakit, zinciri parlak dişleri arasına almaktan pek hoşlanıyordu. Bu pozu bir filmde görmüştü ve son derece seksi olduğunu düşünüyordu ama şimdi bunu anlatmak yakışık almayacak çünkü annenin ölümünden bahsediyoruz.

Erkek giysilerle başladı işe. Lake dolabı açtı ve naftalin kokulu mantoları çıkardı. Yığını annesinin astral bedenini taşıyormuş gibi kollarına yatırarak, birinci kattan aşağıya, çöp bidonunun olduğu yere götürdü. Elbise askılarını da attı. Bazıları üzerlerinde yazı olan yabancı ülke malı askılardı; annesi böyle şeylerin anı olarak saklandığı bir ülkede büyümüştü. Giysilerden sonra sıra yıkana yıkana incelmiş çizgili havlulara geldi. İhtiyar hanım asla yenisini almaz, biri hediye edecek olursa hemen bir arkadaşına verirdi. Bu havluları çocukluğundan biliyordu. Örneğin turuncu renkli olanı çok iyi hatırlıyordu, sınıftan kız arkadaşını onlara gelmeye ikna ettiği o öğleden sonra kullanmıştı. Kanepeye bir şey olmasın diye altlarına sermişlerdi. Sınıf arkadaşının kesici dişleri kürek biçimindeydi. Eski havluları siyah poşete doldururken birden Helga isimli sevgilisinin dişlerinin de öyle olduğu geldi hatırına. Karısının dişleri başkaydı, ufak, hafifçe içeriye doğru eğik dişler, bundan ötürü yüzü biraz köpekbalığını andırıyordu.

İkinci naylon torba da doldu. Bir konteyner ısmarlasa, iki de adam tutup bütün bunları buradan taşıtsa daha iyi olacak diye düşünmeye başlamıştı ki havlular ve mutfak bezleri arasında eli sert bir şey takıldı. Alt rafın önüne çömeldi, aldı. İyice aşınmış, uzunca kadife bir kutuydu, muhtemelen bir vakitler içinde bilezik ya da saat vardı. Açtı baktı, dolmakalem kutusuymuş. Ama kalemin yerinde şimdi bir tutam saç duruyordu. İnce bir iplikle bağlanmış sarışın, ince telli bir tutam saç. Saçı güve yemişti, kutunun dibinde bir-iki larva da vardı. Kuvvetli naftalin kokusuna rağmen ev güve larvasıyla doluydu; tabloların camları arkasında bile ezilmiş, toz gibi olmuş larvalara rastlamıştı. Erkek saç tutamını tiksinerek tuttu. Aklına kötü şeyler geldi, sevgilisinin saçından kestiği bir tutamla ona sürpriz yaptığı eski bir Noel akşamı, ne irkiltici, ne uğursuz bir hediyeydi o. Bir zamanlar kendisinin de sarışın olduğunu tasavvur etmek de zor geldi, oysa çocukluk resimlerini defalarca görmüştü. Son zamanlarda annesi onu artık hiç tanımıyordu, elbet bunun nedeni saçlarının dökülmüş olması değildi, buna rağmen ağrına gitmişti. İhtiyar hanım bazen ona, bir yabancıya anlatır gibi, o güzel, kıvırcık sarı saçlı oğlunu anlatırdı.

Onlar çocuklarının saçlarından bir tutam kesip saklamamışlardı. Karısı koyu Katolikti ve yadigârlara da çok düşkündü ama o, hayatı boyunca insana ait parçaların bu şekilde saklanmasını yadırgamıştı. Lâkin karısının ona hiçbir zaman söylemediği bir şeyi şimdi biz söyleyelim. Karısı, Japon kadınlarının yeni doğan bebeklerinin göbek kordonun ucunu sakladıklarını internette okumuştu. Erkek bunu bilmediği gibi küçük çocukları doğduğunda karısının aynı şeyi yaptığını, kuruyup büzülmüş deri parçasını ince bir ambalaj kâğıdına sarıp gardıroba sakladığını da bilmiyordu. Göbek kordonunun akıbeti hakkında da hiçbir bilgisi olmadığını söylemeye de herhalde gerek yok. O garip olaydan, yani evin kedisinin gardırop odasındaki halıyı tırmalamakla kalmayıp kordonu da yediğinden hiç haberi olmadı. İyi ki de olmadı yoksa çok sinirlenirdi.

Tiksinerek dolabı aramaya devam etti, dolabın suntadan olan arkalığında eline yine bir şey takıldı. Bu sefer bulduğu küçük bir metal kutuydu, vaktiyle şeker vardı herhalde içinde. Belki de hâlâ vardır, kurumuştur. Ne kadar uğraştıysa da bir türlü kapağını açamadı. En iyisi atmalıydı ama içinde sallanan bir şey olması onu rahatsız etmişti. Bir mücevher falan olmasın. Olur mu, olur. Sevgilisinin zinciri geldi gözlerinin önüne, hemen telefon etmek istedi ama önce bir bıçak almaya mutfağa gitti. Altı iyice paslanmış kutunun kapağını bıçakla açmak da kolay olmadı. Kutuda ufacık, bazıları delik, sararmış süt dişleri vardı. Koleksiyonun hiçbir kokusu yoktu, buna rağmen erkek kutuyu kendine uzak tuttu sonra masanın üzerine koydu. Önce bunu da poşete atmayı düşündü, sonra çöp tenekesine, sonunda başka bir şey geldi aklına.

Tam banyoda, kireç tutmuş lavaboya bakarken cep telefonu çaldı. Sevgilisi değil, karısıydı. Eşyaları toplama işinin ne durumda olduğunu sordu.

-Fena, dedi. Yoruldum.

Banyonun aynasına bakıp birden:

-Ya benim kafamda hiç saç kalmamış, dedi, sonra devam etti:

-Düşünebiliyor musun, şimdi süt dişlerimi klozete attım.

-Ya, dedi karısı. Gelirken ekmek al.

-Tamam, dedi adam ve akşam eve dönerken Helga’nın sokağından alırım ekmeği diye düşündü, orada gece gündüz açık bir market var. Sonra sifonu bir daha çekti. Dişlerden biri kalmıştı, ikinci çekişinde o da kararmış delikte kayboldu.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Dedalus Kitap’a teşekkür ederiz.

Krisztina Tóth, 1967 yılında Budapeşte’de doğdu. Güzel Sanatlar Akademisi’nde heykel ve Macar Edebiyatı hakkında eğitimlerini tamamladıktan sonra yazmaya yöneldi. Şiirleriyle oldukça önemli ödüller aldı ve birçok dile çevrildi. Piksel, yazarın en önemli ve Avrupa’da ses getiren kurmacasıdır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.