Popüler Kültür ve Tekrarlanan İmajlar – Burak Satar

 

Popüler Kültür ve Tekrarlanan İmajlar için Kerem Gençler, “Burak Satar; bugüne dek bildiğimiz popüler kültür külliyatının antolojisini yeni nesiller için bir araya toplayıp, günümüzdeki iz düşümleriyle bir araya getiriyor. Okuyacağınız bu kitapla Popüler Kültür’ün fenomenlerinin, günümüz sosyal medya fenomenlerine dönüştüğünü görecek, günümüz sanatının yapı taşlarını meydana getiren yaşanmış geçmiş zamanla, oluşmakta olan paralel yenidünya arasında sebep-sonuç kurabilmeye başlayacaksınız. Önümüzdeki kişiselleşme trendine ket vuran tüketim alışkanlıkları dahilinde kaliteden uzaklaşmaya mı başlıyoruz yoksa her bireyin yeniden kendine özgü ihtiyaçları mı oluşuyor? Bütün bu sorular en popüler yaklaşımla toplumun bize yüklediği, hayran olduğun modele seni itme arzusundan başka ne olabilir ki? Yaşadığımız sistem için bütün hayatını adayacak müstakbel tüketicilerin bugününü hazırlayan mihenk taşları ve üzerine yükselecek kapital sistemin cenin hali hakkında farkındalık sahibi olmanız için tez kıvamında bir başucu kitabı sunuyor sizlere Burak Satar,” diyor. Kitaptan okuma parçası yayımlıyoruz.

Sanatta Aynılaşma ve Tekrarlanan İmajlar

 

Bir şeylerin duyumsanmasından sonra ortaya çıkan şeydir sanat.

Sanat, tanımlamaları reddederek, sınırları ve kalıpları da yıkmak ister. Organikliği, ele avuca sığmazlığı ve canlılığı buradan gelir. Bu sayede çok çeşitli ve zengin çağrışımlara olanak tanır. Yani bir anlamda kesin olarak tanımlanamazlığı onun tanımıdır.

“Sanat doğada bulunmayan, yalnızca insanın yaratabileceği bir şeydir. Var olabilmesi için akıl, deneyim, beceri, yetenek, bilgi ve duyarlılık gibi pek çok önemli özelliğin bir arada olmasını gerektirir. Kurgulayan, düşünen, düşleyen, arzulayan ve parçaları bir araya getiren varlık insandır. Sanat, bu anlamlardaki seçim ve tercihler yoluyla oluşur ve bunlardan biri ya da birkaçı eksik olduğu zaman eksikliğini, yetersizliğini hissettirir. Yani oldukça zor ulaşılan bir iletişim aşamasıdır sanat.”

“İlk sanat kuramı Yunanlı düşünürlerden Platon’a aittir ve Platon sanatı, bir “mimesis” yani gerçeğin taklidi/yansıması olarak tanımlar. Platon, sıradan nesneleri de bir taklit olarak gördüğü için, sanat taklidin taklididir ve yararlı olmadığı gibi gerçekte değildir; bir göz aldanmasıdır diye tanımlar. Aristoteles bu yoruma karşı sanatı savunur ve yalan olsun olmasın sanatın bir değeri olduğunu, tedavi edici olduğunu, yani “Katharsis” (Arınma) yoluyla tehlikeli duyguları uyarıp arıttığını savunur. İşte bu iki büyük düşünürün başlattıkları tanımlamalardan sonra Batı’daki tartışmalar sanatın taklit ya da temsil olduğu yolundaki düşünceler etrafında süregelmiştir.”

Tarih boyunca birey; rahat olmasını engelleyen, onu huzursuzlaştıran, eksik bir şeyler hissettiğinde sanata yönelmiştir. Sanatın söyleyecek hep bir sözü vardır çünkü mücadele edeceği bir alanı, bir davası hep bulunur. Kimi zaman bir anlam savaşı, kimi zaman da özgürlük, aydınlanma uğruna verilen büyük bir kavga.

İlk çağlarda büyülerde olan, geleneklerle sınırlanan sanat ve sanatçı daha sonraları Antik Yunan’da değerini bulmuş, lakin Ortaçağ’ın getirileriyle sınırları tekrar çizilmiş, zapturapt altına alınmış, inanç sistemini zedeler görülerek sürgünlere, kırılmalara tanık olmuştur. Kendini hep bir arayışta bulmuştur. 15. yüzyılda tekrar aydınlanmaya getirmiştir dünyayı ve 19. yüzyıla kadar hep söz söyleyen tanıklık eden, tasvir eden, eleştiren ve başkaldıran olmuştur. Bu felsefi ve sanatsal süreç; var olandan taklide, hiçbir şeyden var etmeye ve var edilenden yeniden üretmeye dayanarak devam etmiştir.

İlk sanatsal kavram olan mimesis (doğanın taklide dayanan temsili) kavramının yüzyıllar boyunca sorgulanması, post modern durumdaki simülasyon ağlarına kadar dayanmıştır günümüzde. Aristoteles’in insanda bir taklit (mimesis) yeteneği ve hazzının bulunduğu ve sanatsal düşünceyle olayların ve de varlıkların özündeki ideali, fikri taklit ettiğini söylemesi, sanatçının adeta tabiatın eksik bıraktığı şeyleri tamamlaması olarak ifade etmesi; aslında sanatçının doğayı temsil ederken eserini kavramsal bir süreçten geçirdiğini ve eserin sonuçta bambaşka bir şey olduğunun iddiasıdır. H.Koch’a göre sanat, özel bir gerçekliği yansıtma biçimidir. Yunan düşünür Philostratos da taklidi ikinci plana atarak hayal gücü ve yaratma ilkesini savunmuştur. Ona göre hayal gücü, taklitten daha kuvvetlidir, çünkü Eski Yunan’da tanrılarının heykellerini yapanlar onları görerek yapmamışlardır. Hegel, tabiat güzelliğini reddederek sanatın güzelliğini üstün tutar. Shelling ise sanatı tabiatın   taklidi sayanlara karşıdır ona göre sanatçı, yaratıcı tanrının ruhunu farkında olmadan izler; onun yaptıklarını taklit etmez, tabiatı canlandıran tanrısal ruh gibi oda yeniden, orijinal olarak yaratır (hiçbir şeyden bir şey yapma), kullandığı eşyaya can verir.

Sanat orijinal’dir, biriciktir. Sanatçı kendi hayal gücü ve yetenekleriyle eserini yaratır, onu orijinal (bir şeyin kökeninde olma) olarak var eder. Doğadan aldığı, etkileşimleriyle kazandığı kodları bir ürünle ortaya koyar, ona ruh verir. Bu ruh, Walter Benjamin tarafından 1936’da “Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri” isimli makalesinde adlandıracağı, özgün el yapımı sanat eserlerinin eşsizliğini dile getirmek için kullandığı atmosferdir. Bir kişi veya nesneye dair ayırt edici fakat doğrudan algılanmayan; Aura’dır.

Bu atmosfer (aura), teknolojik gelişmelerin beraberinde farklı bir duruma ulaşır. İ.Ö. 200’lü yıllarda Çin’de mühür tekniğinin geliştirilmesiyle bulunan baskı teknikleri; ilk yüzyıllarda yazı ve resim ile halk arasında iletişim ve din amaçlı kullanılmış daha sonraları gelişen yeni teknikler ve Avrupa’da gelişen Rönesans hareketiyle birlikte sanatçının da kullandığı (Litografi, Serigrafi, Gravür) bir teknik haline gelmiştir. Fakat baskı teknikleri ile çoğaltılan el yapımı orijinaller, orijinalin biricik ve aura yitimine, değişmesine sebep olurken, taklit ve kopya sorularını tekrar gündeme taşıdı. Çünkü çoğaltım hem aslı, kopya ile aynı özellikleri taşıyan yeni bir kopya etme durumuydu, hem de aslına sadık kalınarak yapılan taklit.

IMG_1173

1838’de fotoğrafın icadına kadar olan bu süreçte; bütün görsel imgeler baskı tekniklerinin el ile oluşturulmasıyla aktarılıyordu. Fotoğraf, görsel imgenin çoğaltma yoluyla üretim sürecinin başlangıcı oldu.

“Fotoğrafın ilk bulunuşu grafik imge çoğaltmalarında köklü değişimlere neden olmuştur.

O ana kadar; orijinal biricik parçaydı ve kopyası sahteydi ama Fotoğrafın icadı her şeyi iyice karıştırdı. Çünkü “Orijinal” negatifti ve kopyasız var olamıyordu. O halde her kopya orijinaldi. Benjamin bir sanat eserinin mekanik olarak yeniden üretilmesi ile biricikliğinin yitirilmesini iki koşula bağlamıştır. Bunlardan ilki, sanat eserinin üretimi sırasında sanatçının gerçekleştirdiği zanaatın izlerinin yok olmasıdır. Yani yeniden üretim bir ressamın fırça darbelerinin, boyanın tuvalin yüzeyinde aldığı formun yok olmasıdır. Diğer koşul ise, sanat eserinin yeniden üretilmesiyle değişen sunum koşullarıyla ilgilidir. Yani bir resmin müze ortamındaki koşullarda değil de bir gazete, dergi sayfalarında ya da poster, t-shirtte alımlanmasıyla oluşan algı farkıdır.

Teknolojik gelişmelerle aura ve orijinallik kavramları çok farklı boyutlara gelir. Örneğin Benjamin’in ortaya attığı,      mekanik üretim araçları ile çoğaltılan sanat yapıtının biricikliğinin kaybolduğu savı; günümüzde birçok sanat yaklaşımı için tersine işler. Video sanatı ve elektronik olarak üretilmiş sanat eserleri her iki koşulda da mekanik olarak üretilmiş sanat eserinden farklılık gösterir: Elektronik kopyalama elektromanyetik dalgaların kopyalanmasından ibaret olduğu için kopyalanan eserle kopya arasında hiçbir fark yoktur. Üretilen her eser biricik aynı zaman da bir kopyadır. Benzer anlamda kavramsal farklılıklar fotoğraf ve sinema sanatı v.b. içinde geçerlidir.

Günümüzde post modern süreçte başka bir kavram ön plana çıkar, “Simülasyon”. Baudrillard çoğaltmaya simülasyon derken onu “Gerçeğin yerine gerçeğin işaretleri ve kodlarının konmasıdır. Böylece gerçek, hipergerçek arasında yitirilir. Bu gerçeğin hakikatsiz, referanssız bir modelini tanımlar. Gerçek taklit edilemez, benzeri yapılamaz, ama gerçeğin imleri ile işlenir. Medya ve iletişim alanında bütün yanıtlar kodlar halinde hazırlanır; bu kodlar ne doğrudur ne de yalan, simülasyondur. Simülasyon durumunda olmak da bir kodun dağıtımına, yaygınlaşmasına katılmak demektir. Bu, bir anlamda bir eşit olan sözlere yanıt vermektir. Simülasyon bir baştan çıkartma, bir kandırmadır. Ancak bu aynı zamanda bir irdeleme olduğu için ciddilik taşır. Sorular yumuşak değildir, çünkü gerçeğin içeriği için bir yanılsama yoktur” şeklinde tanımlar.

“Stehan Schmidt Wutfen, Baudrillard’dan yola çıkarak bugünkü sanatı şöyle yorumluyor: Bugün, sanatçının ortak tavrı ‘güzel görüntü’dür. Sanatçı Modern Sanat ilkelerine karşı olarak yeniden “güzel görüntü”yü gündeme getiriyor. Güzel görüntü iki yönde gelişiyor, ya aşkın bir gerçeğini yansıtıyor ve geçmişteki “güzel”i yol gösterici olarak kullanılıyor, ya da güzel, atlatıcı, kandırıcı, baştan çıkarıcıdır ve bunun da bir estetiği vardır; güzel görüntü, aldatma ise burada da gerçeğin öğeleriyle anlatması söz konusudur. Güzel görüntü simülasyondur.

Simülasyon iki aşamalıdır. Birinci aşamada özgün örnek çoğaltmak amacıyla hazırlanmıştır. Özgün örneğin üretimde yinelenebilir olmak, başka özelliklerin, örneğin işlevin önüne geçer.

Etki yaratma amacı, varlık ve görüntü, özgün ve taklit arasındaki ayrımı yok eder. Burada gerçek, görüntü tarafından emilir, gerçek ve görüntü birbirinin içinde erir, ikinci aşamada artık özgün örnek hiç yoktur. Çoğaltma, düşünce düzeyinde gerçekleşir. Çoğaltılmış olan dizi yaratıcılığın malzemesi olmuştur. Ortada yalnız kodlar vardır ve bu kodlardan küçük değişiklerle yeni diziler üretilir. Bu kez gerçek kodlardan oluşan bir işlem ağı içinde erimiştir. Gerçeğin erimesi sanatın sonu mu demektir? Kuşkusuz hayır! Bu görüntünün baştan çıkarıcılığını kullanarak yaratılan yeni estetiktir. Bir ‘strateji’dir.”

Bu durum, sanatta yeniden üretim sorununu ortaya koydu. Bu süreçte ürünün yeniden kullanılması ve bağlamının yeniden değerlendirilmesi ve aurasının tamamen değişmesi söz konusudur artık.

Bu düşünsel süreç ürün kullanımı ve formun yeniden kullanım süreçleriyle devam etti. Amerikan popunun gelişmesiyle kitle tüketim nesnelerinin hareketli ortamı, sanatçıların bakışlarını, satın almaya, tüketime, bireyin ürüne sahip olma konusunda harekete geçiren görsel itme gücüne çevirdi ve ikonografik karakterlerden fazlasıyla yararlanmalarına yol açtı.

Sanat bunu bir strateji olarak kullanır, çünkü “Sanat en görünmez süreçlere biçim verme ve etkinlik kazandırma eğilimindedir. Varoluşumuzun tüm alanları, ekonomik küreselleşmenin yarattığı bir sonuç olarak soyutlamaya doğru hızla ilerlediğinde, gündelik yaşamımızın temel işlevleri yavaş yavaş tüketim ürünlerine (tümüyle gelişmiş endüstriyel bir sorun haline gelmekte olan insan ilişkileri de buna dâhil) dönüştürüldüğünde, sanatçıların bu süreç ve işlevleri yeniden somutlaştırmanın yolunu arayabilecek olması, gözlerimiz görmeden silinmekte olana bir biçim vermesi, fazlasıyla mantıklı görünüyor. Maddeleştirmenin tuzağına düşecek nesneler olarak değil ama deneyim araçları olarak, sanat gösteri mantığını tuzla buz etmek için çaba harcayarak bizim için dünyayı yaşanılacak bir deneyime dönüştürerek onarmış olur.”

Bu düşünsel onarım ready-made ile başlamıştır. “Duchamp, bir zihin çalışması olarak imal edilmiş nesneler kullandığında (şişe kurutucusu, pisuar, kar küreği), sanatçının el becerisi yerine nesneye yönelen bakışına vurgu yaparak “yaratıcı süreç” sorunsalını dönüştürdü. Seçme ediminin, tıpkı yaratmak, resim çizmek ya da heykel yapmak kadar sanatsal süreci kurmada yeterli olduğunu ileri sürdü: Bir nesneye yeni bir fikir getirmek zaten bir üretimdir. Duchamp böylece yaratma teriminin tanımını tamamlar: Yaratmak bir nesneyi yeni bir senaryoya sokmaktır, onu bir öyküde bir karakter olarak ele almaktır.”

“Pop sanatçıları kitle tüketimiyle birlikte yol alan görsel koşullandırmayı (reklam, ambalaj) keşfederken, Yeni Gerçekçilerin konusu kesinlikle tüketimdi; ancak soyut ve genellikle anonim biçimlerde hazırlanıp temsil edilmiş bir tüketimdi. Yeni gerçekçiler, fonksiyonel ömürlerinin sonuna gelmiş, daha önce kullanılmış nesneleri, ürünleri kurtararak, tüketimin ilk manzara ressamları, sanayi toplumunun ilk natürmort yaratıcıları olarak görülebilirler.”

Gelişen teknoloji ve sanat alanındaki kavramsal söylemler ve dönemin getirisi sanatsal yaklaşımlar, formları kullanmak, var olan imgeleri yeniden başka bir kavrama itmek, tarihsel üslupları başka işlerde kullanma durumu mimesis, gerçek, orijinal, kopya, simülasyon kavramlarını sorgularken ve her dönemle değiştirirken aynı zamanda yeni bir kavramın da doğmasına sebep oldu; “Post prodüksiyon”. Yeniden kullanmak anlamına gelen bu terim aslında: “Televizyon, film ve videoda kullanılan görsel-işitsel sözcüklerden alınmış teknik bir terimdir. Sözcük, kayıt edilmiş materyale uygulanan bir dizi işlemle ilgili olarak kullanılmaktadır: Montaj, başka görsel ya da işitsel kaynakların işe dâhil edilmesi, alt yazılar yazmak, ses bindirmeleri ve özel efektler. Post prodüksiyon, hizmet endüstrisi ve yeniden işlemden geçirmeyle bağlantılı bir dizi etkinlik olarak, endüstriyel ve tarımsal sektöre, yani ham materyallerin üretilmesinden tümüyle farklı olan üçüncü bir sektöre aittir.”

“Doksanlı yılların başından beri gittikçe artan sayıdaki sanat işleri daha önce var olan çalışmalardan yola çıkılarak yaratılıyor; giderek daha fazla sanatçı başkaları tarafından yapılmış çalışmaları ya da hali hazırdaki kültürel ürünleri yorumluyor,     yeniden üretiyor, yeniden sergiliyor veya kullanıyor. Kullanıma hazır işlerin sayısındaki bu artış ve şimdiye değin görmezden gelinen ya da küçümsenen formların sanat dünyasına katılması ile karakterize edilen bu post prodüksiyon sanat, bilgi çağında küresel kültürün hızla yayılan kaosuna bir tepki gibi gözüküyor. Kendi işlerini diğer insanların işlerine yerleştiren bu sanatçılar, üretim ve tüketim, yaratı ve kopya, hazır-nesne ve orijinal iş arasındaki geleneksel ayrımın kökünün kazınmasında rol oynuyorlar. Manipüle ettikleri materyal birincil değildir artık. Bundan böyle önemli olan ham materyali temel veri olarak alan bir formun ayrıntılarıyla ele alınması meselesi değil, kültürel pazarda çoktan dolaşımda olan nesnelerle, yani diğer nesneler tarafından zaten daha önce aynı kalacak nesnelerle çalışma meselesidir. Orijinallik (bir şeyin kökeninde olma) ve hatta yaratım (hiçbir şeyden bir şey yapma) nosyonları, her ikisinin de işinin kültürel nesneleri seçme ve bunları yeni kavramlar içine sokma olan ayrılmaz ikili Dj ve programcının damgasını vurduğu bu yeni kültürel manzarada yavaş yavaş bulandırılıyor.”

Bu durum, birçok kavramsal pratiği beraberinde getirse de birçok düşünür tarafından, orijinalin yok olması açısından tehlikeli ve düşündürücü bir boyutta algılanır. Çünkü bu durum kavramsal bir sanat çekişmesi değil, orijinalin yok olması ve sanatsal ve düşünsel bir kirlenme ve yozlaşmadır.

“Sanatın her yerde çoğaldığını görüyoruz. Sanat üzerine söylem ise daha hızlı çoğalmaktadır. Ama sanatın ruhu yok oldu. Macera olarak sanat; yanılsama yaratma gücüne sahip sanat; şeylerin daha üstün bir oyunun kuralına boyun eğdiği, gerçekliğe karşıt bir “başka sahne” kuran sanat; bir tuvalin üstündeki çizgi ve renkler gibi, varlıkların anlamlarını yitirip kendi varlık nedenlerini aşarak bir baştan çıkarma süreci içinde ideal biçimlerine (bu, onların kendi yok oluş biçimleri olsa bile) ulaşabildikleri aşkın bir figür olarak sanat yok oldu. Kültür adıyla tanıdığımız estetik değerlerin düpedüz üretiminden –göstergelerin sonsuza değin hızla çoğalmasından, geçmiş ve güncel biçimlerin yeniden kullanıma sokulmasından- sanatı ayıran simgesel uzlaşma niteliğiyle sanat yok oldu. Ne temel kural ne yargı ölçütü ne zevk var artık. Günümüz estetik alanında, kendi kurallarını tanıyacak Tanrı kalmadı; ya da başka metafor kullanırsak, estetik zevk ve yargıya ilişkin hassas terazi yok artık. Sanatın durumu tıpkı gerçek zenginlik ya da değere çevrilmesi imkânsız olduğundan artık değiş tokuş edilemeyen ve bundan böyle yalnızca dolaşan paralar gibidir.”

“Sosyallik ile sanat arasındaki ilişki, sanatçının “inter-aktif” iş olarak eserini sergilemesi, Felix Gonzales Torres’in, Beuys’ün duvar kenarına yerleştirdiği yağ birikintisinden ödünç alarak gerçekleştirdiği forma benzeyen, bonbon şekerlerini bir mekâna yerleştirip, teker teker eksilmesinden ve yerlerine yenilerinin konulmasından bir iş ürettiği gibi, tüketim ve üretim arasındaki sınırlar da yavaş yavaş birincil ve ikincil süreçler olmaktan çıkmaya başladı. Sanat ve sosyoloji yakınlaşması diye adlandırdığım veya bazı çevrelerin “Kültürel Araştırmalar” olarak adlandırdığı bu girişimler, hem toplumlarımızın durumunu hem küreselleşme ile insanların kültürel örüntülerinin arasındaki bağları, hem de, bir anlamda sanatın orijinal yaratı süreçlerinden uzaklaştığımızı bize göstermektedir.”

“Tüm bu sanatsal pratikler, biçimsel olarak heterojen olmakla birlikte, hepsi de daha önce üretilmiş olan formları bir yardım aracı olarak kullanırlar. Sanat işini özerk ya da orijinal bir form olarak değerlendirmektense, onu göstergeler ve anlamlardan oluşan bir ağ içine yerleştirmeye ilişkin bir hevesi gözler önüne sererler.

Burada söz konusu olan, ortak “boş bir yap-boz tahtası”ndan başlama ya da hiç dokunulmamış bir materyale dayanarak bir anlam yaratma değil, üretimin sayısız akışlarıyla kesişme yolunu bulma meselesidir. “Şeyler ve Düşünceler” diye, yazar Gilles Deleuze, “Ortadan başlayarak ilerler ya da gelişirler ve bu orta yer işe başlaman gereken yerdir, her şeyin açıldığı yer. Sanatsal soru artık ‘Nasıl yeni olan bir şey ortaya çıkarabiliriz?’dir. Başka bir deyişle, soru şudur: Günlük yaşamımızı oluşturan bu kaotik nesneler, isimler ve referanslar yığınından nasıl tekillik ve anlam üretebiliriz? Sanatçılar bugün formları yaratmaktan çok onları programlıyorlar: İşlenmiş bir materyali (boş bir tuval, çamur v.b.) mükemmel şekle dönüştürmek yerine, halihazırdaki formları remiksliyorlar ve verilerden faydalanıyorlar. Sanatçı, satışa çıkmış ürünlerin, daha önce var olan formların, çoktan işaretleri verilmiş sinyallerin, çoktan yapılmış binaların, öncelleri tarafından yollarında iz bırakılmış patikaların evreninde, artık sanatsal alanı (ve buna televizyon, sinema ve edebiyat da eklenebilir), modernist orijinallik ideolojisinin yapacağı gibi, alıntılanması ya da “aşılması” gerekli olan işleri bir araya getiren bir müze olarak değil; kullanılabilecek araçlarla dolu bilgi hazineleri manipüle edilecek ve sergilenecek verilerden oluşan stoklar olarak görür. Tiravanija bize içinde yemek hazırlayacağı bir yapının deneyimini sunarken, bir performans gerçekleştirmemektedir; bir performans-form kullanmaktadır. Amacı sanatın sınırlarını sorgulamak değildir; tümüyle farklı sonuçlar üretmek için altmışlı yıllarda söz konusu sınırları sorgulama işlevini görmüş olan formları kullanır. Tiravanija, Ludwig Wittgenstein’ın şu sözünü sıkça alıntılar: ‘Anlam aramayın, kullanım olanağı arayın.”

Post prodüksiyon anlayışını güden sanatçılarının yaklaşımı; kültürün tüm kodlarına, günlük yaşamın tüm formlarına, küresel mirasın çalışmalarına hevesle sarılma ve onları işlevsel hale getirme meselesidir.

“Sanat bir keresinde Duchamp’ın dediği gibi, ‘tüm devrin insanları arasında süren bir oyun değil midir?” Post prodüksiyon bu oyunun çağdaş biçimidir.”

İçinde bulunduğumuz bu durum ve bu sanat oyunu devam ettikçe gerçek, orijinal, kopya nedir soruları devam edecek gibi gözüküyor.

(…)

*Bu okuma parçasının yayını için Kozmos Yayınları’na teşekkür ederiz.

Burak Satar, 1976 yılında İstanbul da doğdu, ilk ve orta dereceli okulları yine İstanbul’da tamamladı, Lise eğitiminin sonunda, kariyerine; merakları arasında olan reklamcılık ve grafik stüdyolarında önce operatör daha sonra Junior direktör ve Art direktör ardından Kreatif direktörlük yaparak devam etti. 1996 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandı. 1999 yılında Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesini ne girerek Plastik Sanatlar dalında 4 yıl eğitimini tamamladı. Lisans eğitiminin ardından akademisyen olmaya karar verdi ve 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsünün açmış olduğu sınavları kazanarak Resim sanatı üzerine master eğitimini sürdürdü. Aynı günlerde Yıldız Teknik Üniversitesi Tasarım Programı için dersler vermeye başlayan Burak satar. Bugün Yıldız Teknik Üniversitesinde Akademisyen, Öğretim Görevlisi ve YTÜ. Rektörlüğü Sanat danışmanı olarak kariyerini sürdürmektedir. Burak satar üniversitede halen resim teknikleri, desen, güzel sanatlar ve insanlık tarihi başta olmak üzere sanat ve grafik tasarım konularında dersler vermektedir.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.