Pratik Etik – Peter Singer

 

“Peter Singer, yayımlandığı günden itibaren büyük ses getiren Pratik Etik’te, gündelik hayat ve etik konusunu çarpıcı başlıklar altında tartışıyor. “En önemli etik meseleler her gün karşımıza çıkanlardır: Aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanlara yardım edebilecekken, eğlencemize para harcamak doğru mu? Hayvanlara, sadece bize yememiz için et üreten makinelermiş gibi davranmamız haklı gösterilebilir mi? Yürüyebiliyorsak, bisiklet kullanabiliyorsak ya da toplu taşıma araçlarına binebiliyorsak, bir yandan gezegeni ısıtan sera gazlarını da salarak araba kullanmalı mıyız? Kürtaj ve ötenazi gibi öteki sorunlar neyse ki çoğumuz için gündelik kararlardan değil; fakat gene de önemli, çünkü hayatımızın bir noktasında ortaya çıkabilir. Bunlar ayrıca, demokratik bir toplumdaki her aktif katılımcının bilgiye dayalı, enine boyuna düşünülmüş görüşlere sahip olması gerektiği güncel kaygılara ilişkin meseleler.”” Pratik Etik’in Önsöz’ünü paylaşıyoruz.

Pratik etik geniş bir alanı kapsar. Tercihlerimizin çoğunda, eğer yeterince dikkatli bakarsak, dallanıp budaklanan etik sonuçlar bulabiliriz. Bu kitap tüm alanı kapsamaya çalışmıyor. Ele aldığı sorunlar iki esasa göre seçildi: önemine ve felsefi akıl yürütmenin bu sorunların irdelenişine katkıda bulunabilme ölçüsüne göre.

En önemli etik meseleler her gün karşımıza çıkanlardır: Aşırı yoksulluk içinde yaşayan insanlara yardım edebilecekken, eğlencemize para harcamak doğru mu? Hayvanlara, sadece bize yememiz için et üreten makinelermiş gibi davranmamız haklı gösterilebilir mi? Yürüyebiliyorsak, bisiklet kullanabiliyorsak ya da toplu taşıma araçlarına binebiliyorsak, bir yandan gezegeni ısıtan sera gazlarını da salarak araba kullanmalı mıyız? Kürtaj ve ötenazi gibi öteki sorunlar neyse ki çoğumuz için gündelik kararlardan değil; fakat gene de önemli, çünkü hayatımızın bir noktasında ortaya çıkabilir. Bunlar ayrıca, demokratik bir toplumdaki her aktif katılımcının bilgiye dayalı, enine boyuna düşünülmüş görüşlere sahip olması gerektiği güncel kaygılara ilişkin meseleler.

Bir meselenin felsefi olarak işe yarar biçimde irdelenebilme ölçüsü, ne tür bir mesele olduğuna bağlıdır. Bazı meseleler çoğunlukla ihtilaflı olgulardan dolayı tartışmalıdır. Küresel ısınmanın belli başlı sebeplerinden olan kömür yakıtlı enerji santralleri yerine nükleer enerji santralleri kurmalı mıyız? Bu sorunun cevabı büyük ölçüde, nükleer yakıt döngüsünün hem radyoaktif maddelerin kaza sonucu salımına, hem de terör saldırılarına karşı güvenli kılınmasının mümkün olup olmayacağına bağlıdır. Felsefecilerin bu soruyu cevaplayacak uzmanlığa sahip olmaları pek beklenmez. (Bu konuda hiçbir şey söyleyemeyecekleri anlamı çıkmasın buradan, örneğin, belli bir riski göze almanın kabul edilebilir olup olmadığı konusunda yararlı bir şeyler söyleyebilirler.) Fakat, öteki durumlarda, bu olgular açık ve her iki tarafça da kabul ediliyor, ama ne yapılması gerektiği konusunda anlaşmazlığa yol açan şey, birbiriyle çatışan etik görüşler. Kürtaj hakkındaki önemli olgular gerçekten ihtilaflı değil –6. bölümde göreceğimiz gibi, “insan hayatı ne zaman başlar?” sorusu, olgulardan ziyade bir değerler meselesidir– ama kürtaj etiği hararetle tartışılmakta. Bu tür sorularda, felsefecilerin uğraşacakları akıl yürütme ve tahlil yöntemleri gerçekten etkili olabilir. Bu kitapta ele alınan meseleler, olgusal değil, etik anlaşmazlıkların önemli rol oynadığı meselelerdir. Bunlar hakkında felsefi olarak düşünmenin, bizi daha iyi gerekçeli sonuçlara ulaştırması gerekir.

Pratik Etik, ilk 1980’de basılmış, geniş bir kitle tarafından okunmuş, üniversite ve yüksek okulların pek çok dersinde kullanılmış ve on beş dile çevrilmiştir. Savunduğum sonuçlara pek çok okurun katılmayacağını hep bekliyordum. Beklemediğim şey, bazılarının kitaptaki savların tartışılmasını önlemeye çalışmalarıydı. Ne var ki, 1980’lerin sonlarıyla, 1990’ların başlarında, Almanya, Avusturya ve İsviçre’de, bu kitapta bulunan ötenazi konusundaki görüşlere muhalefet öyle bir zirveye ulaştı ki, konuşmacı olarak davet edildiğim konferanslar ya da dersler iptal edildi ve Alman üniversitelerindeki profesörlerin bu kitabı kullanarak verdiği dersler o kadar sık sekteye uğratıldı ki, kaldırılmak zorunda kaldı. Zürih’te, 1991’de, ben ders vermeye başlayacağım sırada, bir protestocu sahneye fırlayıp, gözlüğümü yüzümden çekip alarak yere attı ve ayağıyla ezdi. Princeton Üniversitesi’nde 1999’da, biyoetik kürsüsüne atandığımda daha az şiddet içeren protestolar meydana geldi. Görüşlerime karşı çıkan insanlar, atamamın iptalini talep ederek üniversitenin ana idari binasının girişini kesti. Üniversitenin mütevelli heyetinde bulunan ve o sırada Birleşik Devletler’in Cumhuriyetçi başkan adayı olan Steve Forbes, ben üniversitede olduğum sürece üniversiteye bağışlarını durduracağını ilan etti. Hem üniversite rektörü hem ben ölüm tehditleri aldık. Üniversite, takdire şayan bir biçimde akademik özgürlüğün savunmasında dik duruşunu gösterdi.

Protestolar, bu kitapta ortaya koyduğum düşüncelerin dile getirilmemelerinin daha iyi olacağı kadar yanlış ve tehlikeli olup olmadıkları hakkında beni düşünmeye sevk etti. Protestocuların pek çoğunun, benim söylediklerim hakkında yanlış bilgilere sahip olmalarına rağmen, kitabın bir tabuyu –belki de birden fazla tabuyu– yıktığı iddiasında temel bir hakikat var. Almanya’da, Nazi döneminde, ötenazi meselesini, yani bir insan hayatının, yaşamaya değmeyecek kadar acılarla dolu olup olamayacağını açıkça tartışmak yıllarca mümkün olmamıştı. Daha da temel önemde, Almanya’yla da sınırlı kalmayan, insan hayatı ile insandışı hayatın değerini karşılaştırma tabusu var. Almanya’da konuşmacı olarak davet edildiğim konferansın iptalini takip eden o gürültü patırtıda, Alman sponsor teşkilatı, benim görüşlerimden kendisini ayrı tutmak için bir dizi önerge hayata geçirdi, işte onlardan bir tanesi: “İnsan hayatının emsalsizliği, insan varlığı ile öteki varlıkların hayat biçimleri ya da çıkarlarıyla herhangi bir şekilde kıyasını –daha daraltırsak, eşitliğini– yasaklar.” İnsanların ve hayvanların hayatlarını kıyaslama, bazen de eşit tutma, tam da bu kitabın bazı bölümlerinin konusu; hatta, bu kitabın, insan eşitliği, kürtaj, ötenazi ve çevre gibi meselelere başka yaklaşımlardan farklı tek bir yönü varsa, onun da, bu konulara kendi türümüzün bütün üyelerinin sırf bizim türümüzün üyeleri diye, onları öteki türlerin üyelerinin üstüne yerleştiren ayırt edici bir kıymet ya da içkin bir değere sahip olduğu varsayımlarının bilinçli bir reddiyle yaklaşması olduğu söylenebilir. İnsanın üstünlüğü inancı çok temel varsayımlardan biridir ve pek çok hassas alandaki düşüncelerimizin de altında o yatar. Bunun basit bir mesele olmadığını iddia etmek ve böyle bir iddianın güçlü bir tepki çekmesi bizi şaşırtmamalı. Bununla beraber, protestoların ardında yatan şeyin kısmen insanlar ile hayvanların kıyaslanması tabusunun çiğnenmesi olduğunu anladığımızda, bunun artık geri dönüşü olmadığı açık hâle gelir. Sonraki bölümlerde olgunlaştırılan sebeplerden dolayı, herhangi bir türler arası karşılaştırmanın yasaklanması, felsefi olarak savunulamaz olurdu. Ayrıca, insandışı hayvanlara şimdi yaptığımız kötülükleri ortadan kaldırmayı imkânsız kılıp, gezegenimizde çevreye onarılmaz zararlar açan tavırları daha da teşvik ederdi.

Yani, onca tartışmaya yol açan görüşlerden geri adım atmadım. Eğer bu görüşlerin tehlikeleri varsa, yaygın biçimde kabul edilmiş fikirlere yönelik eleştirileri susturmaya devam etme teşebbüsündeki tehlike daha da büyüktür. Platon’un zamanından bu yana, felsefeciler, başka felsefecilerin görüşlerine katılmama sebeplerini sundukça, felsefe diyalektik olarak ilerlemiştir. Uyuşmazlık sayesinde öğrenilenler bizi daha savunulabilir bir konuma götürür ve benim tuttuğum görüşler yanlış bile olsa, bu görüşlerin tartışılmaları gerektiğine bir sebep de zaten budur.

Protestoların çoğunun yöneltildiği bu konular üzerindeki –ötenazi ve kürtaj– görüşlerimi değiştirmemiş olsam da, bu üçüncü basım, birinci ve ikinci basımlardan önemli ölçüde farklı. Her bölüm yeniden biçimlendirildi, olgusal materyal güncellendi, konumumun eleştirmenlerim tarafından yanlış anlaşıldığı yerleri daha açık hâle getirmeye çalıştım. Bazı meselelerde yeni sorular ve eski sorular için önemli yeni savlar çıktı ortaya. Sözgelimi, insan hayatının ilk evrelerinin ahlaki statüsü tartışmasında, bilimdeki ilerlemeler, kök hücre elde etme amacıyla insan embriyosunun tahribi konusunda bizi yeni bir tartışmaya sürüklemiştir. İnsan hayatının ilk evreleri konusundaki gelişen bilimsel kavrayış, sadece hastalıkların tedavisinde önemli yararlar sağlanması umudunu doğurmakla kalmamış; aynı zamanda pek çok hücrenin –sadece döllenmiş yumurtanın değil– yeni bir insan hayatını başlatma potansiyeli içerdiğini göstermiştir. Bu durumun, insan embriyolarının ahlaki statüleri hakkındaki savları değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştiriyorsa da ne şekilde değiştireceğini sormamız gerekiyor.

Kitabın, beni en büyük felsefi belirsizlik içinde bırakan kısımları, yeni bir varlığı dünyaya getirmenin –ister bir insan olsun, ister insandışı bir hayvan– öldürülmüş olan benzer bir varlığın ölümünü bir anlamda telafi etmesinin mümkün olup olmadığını irdeleyen 4. ve 5. bölümlerin ilgili yerleridir. Bu mesele de dolayısıyla bizi optimum nüfus seviyesi ve hissetme yetisine sahip daha fazla varlığın, başka her şey eşit olduğunda, hayattan zevk almasının iyi bir şey olup olmayacağı sorularına götürür. Bu sorunlar kitabın başlığında vaat edilen “pratik etik”ten çok ötelerde ve esrarlı görünebilir, fakat bunların önemli etik içerimleri vardır. İleride göreceğimiz gibi, neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair muhakemelerimizin, derin ve zor felsefi meselelerin sorgulanmalarıyla nasıl şekillenmesi gerektiğine bir örnek teşkil eder. Bu kısımları bu basım için gözden geçirirken, önceki basımda aldığım –sırf tercih yararcılığına dayalı– konumun, bu açmazlara tatmin edici bir cevap sunduğunu gönül rahatlığıyla ileri süremediğimi gördüm.

Önceki konumumu yeniden değerlendirmem, bu basımdaki en kayda değer felsefi değişikliktir. Öte yandan, pratik açıdan en önemli ilave, zamanımızın en büyük ahlaki sorununu –iklim değişikliği– ele alan yeni bir bölümdür. Çok sıklıkla, iklim değişikliğini etik bir mesele olarak görmeyi beceremiyoruz. Umarım bu bölüm açık bir biçimde onun etik bir mesele olduğunu gösterecektir. Bu basımdaki bölüm sayısı, ikinci basımdakiyle aynı kaldı, çünkü o basımda eklediğim, sığınmacıları kabul etme zorunluluğumuz üzerine yazılmış bölüm bu basımda yer almıyor. Sığınmacıları kabul etme meselesinin, 1993’ten daha az önemli hâle gelmesinden değil. Tam tersine, muhtemelen şimdi daha önemli ve ayrıca, artan sayıda “iklim sığınmacıları”nı –yağmur rejimleri değiştiği ya da deniz seviyeleri yükseldiği için anne babalarının ve onların da anne babalarının yaşadığı yerlerde artık yaşayamayan insanlar– görmeye başladıkça, önümüzdeki onlarca yıl içinde daha da önemi artacak. Fakat o haliyle o bölümden memnun olmamıştım. Bunun sebebi kısmen, bu meselede olguların –örneğin, bir ülkenin, ülke içindeki azınlık gruplarına zarar verecek, ırkçı bir ters tepkiye yol açmadan büyük sayılar halinde sığınmacı alma imkânı gibi– çok önemli rol oynamasıdır. Bu meseleyle ilgili ülkeler arasındaki ayrılıkların da daha fazla farkına varmıştım, o yüzden de, meseleyi bu hacimdeki bir kitapta tek bir bölümde uluslararası izlerkitleyi hedef alarak ele almaya yönelik her teşebbüsün yüzeysel kalmaya mahkûm olacağı sonucuna vardım istemeye istemeye. Mesele layıkıyla ve yerli yerince nüanslarıyla işlenemeyecekse, bu kitaba dahil edilmemesinin daha iyi olacağına karar verdim, özellikle de bunun, bireylerin eylemlerinin önemli etkisinin olacağı bir meseleden ziyade, hükümetlerin politika oluşturmak zorunda olduğu meselelerden biri olmasından dolayı.

Kitabı yazarken ve gözden geçirirken, önceden basılmış kendi makale ve kitaplarımdan geniş çapta yararlandım. 3. bölüm, Animal Liberation kitabıma dayanmaktadır (2. basım, New York Review/Random House, 1990), fakat kitabın ilk çıktığı 1975’ten bu yana yapılan itirazlar da dikkate alınmıştır. 6. bölümün in vitro dölleme, potansiyel savı, embriyo deneyleri ve fetüs dokusu kullanımı gibi konular üzerindeki kısımlarının hepsinde, Karen Dawson’la ortak kaleme aldığımız, Philosophy and Public Affairs, Cilt 17 (1988) içinde, “IVF and the Argument from Potential” [IVF ve Potansiyel Savı] başlığıyla yayımlanan çalışmadan ve Peter Singer, Helga Kuhse ve diğerleri, Embryo Experimentation’dan [Embriyo Deneyleri] (Cambridge University Press, 1990) yararlanılmıştır. Üçüncü basımda, bu bölüm, ilk kez, Agata Sagan ve Peter Singer, “The Moral Status of Stem Cells” [Ahlak Açısından Kök Hücrenin Durumu], Metaphilosophy, 38’de (2007) çıkan, Patrick Lee ve Robert George’un savlarına karşılık veren malzemeleri içeriyor. 7. bölüm, Helga Kuhse ve benim Should the Baby Live?’de [Bebekler Yaşamalı mı?] (Oxford University Press, 1985) sunduğumuz, ileri derecede engelli bebekler için ötenazi meselesinin çok daha eksiksiz ele alındığı malzemeyi içeriyor. 8. bölüm “Famine, Affluence and Morality” [Kıtlık, Bolluk ve Ahlak], Philosophy and Public Affairs, Cilt 1’deki (1972) savları tekrar ifade ediyor ve bu basım için The Life You Can Save’deki (Random House, 2009) meselenin çok daha yakın zamandaki ve çok daha kapsamlı izahından yararlanıyorum. Yeni olan 9. bölüm, ilk One World’de [Tek Dünya] (Yale University Press, 2002) yayımlanmış materyalden ve Climate Change and Social Justice [İklim Değişikliği ve Sosyal Adalet] (Melbourne University Press, 2009) içindeki, “Climate Change as an Ethical Issue” [Etik Bir Mesele Olarak İklim Değişikliği], Jeremy Moss (ed.)’deki materyalden yararlanıyor. 10. bölüm Ian Marsh’a katkım olan, “Environmental Values” [Çevresel Değerler] bölümüne dayanmaktadır, Ian Marsh (ed.) The Environmental Challenge [Çevresel Sorunlar] (Longman Cheshire, Melbourne, 1991). 11. bölümden bazı kısımlar ilk kitabım Democracy and Disobedience’tan [Demokrasi ve İtaatsizlik] (Oxford, Clarendon Press, 1973) yararlanmıştır. Gözden geçirilmiş üçüncü basım değişiklikleri arasında, Peter Singer Under Fire [Peter Singer Eleştirilere Cevap Veriyor], ed. Jeff Schaler (Open Court, Chicago, 2009)’da bulunan, eleştirmenlere verdiğim cevaplardan pasajlar da yer alıyor.

J. McCloskey, Derek Parfit ve Robert Young, bu kitabın ilk basımının bir taslak versiyonunda yararlı yorumlarda bulundular. Robert Young’ın fikirleri, başlardaki bir evrede, La Trobe Üniversitesi’nde bu konular üzerinde ortak bir ders verirken düşüncemde etkili olmuştur. Özellikle ötenazi hakkındaki bölüm, belki içindeki her şeye katılmasa da ona çok şey borçludur. Daha da gerilere gidersek, benim etiğe olan ilgimi, lisans yıllarımda hocam olması şansına nail olduğum H. J. McCloskey uyandırmıştır; ve Oxford’da dersime giren R. M. Hare’in bıraktığı iz de, bu kitapta alınan tavrın altında yatan etik temellerde belirgin olarak görülür. Cambridge University Press’ten Jeremy Mynott kitabı yazmam için teşvik etmiş, kitap ilerledikçe şekil vermeye ve geliştirmeye yardım etmiştir. Kitabın ikinci basımı, Karen Dawson, Paola Cavalieri, Renata Singer ve özellikle Helga Kuhse ile birlikte yaptığım çalışmalardan yararlanmıştır. Bu üçüncü basım için, Brent Howard’a teşekkürlerimi, ne yazık ki ölümünden sonra sunmak zorundayım. İkinci basımın olası bir gözden geçirilme durumu için, birkaç sene önce kapsamlı notlar göndermiş olan doğuştan yetenekli bir düşünürdü. Ayrıca, Agata Sagan’a da, kitabın gözden geçirilme süreci boyunca yaptığı öneriler ve araştırma yardımları için çok minnettarım. Embriyoların ve kök hücrelerin ahlaki statülerinin irdelenişinde katkısı çok belirgindir, ama fikirleri ve önerileri kitabı birkaç başka alanda da geliştirmiştir.

Bu kitabın konusu olan meseleleri tartıştığım pek çok başka kişi daha var elbette. Ta 1984’te, Dale Jamieson, iklim değişikliğinin etik bir mesele olarak öneminin farkına varmamı sağlamıştır ve ben de o konudaki ve başka pek çok konudaki düşüncelerimi ona danışmaya devam ediyorum. Jeff McMahan’dan çok şey öğrendim, kişisel temaslarımdan, hayat ve ölüm meseleleri üzerine ortak verdiğimiz bir lisansüstü seminerinden ve pek çok yazısından. Princeton Üniversitesi’nde, meslektaşlarımdan, İnsan Değerleri Üniversite Merkezi’ndeki konuk öğretim üyelerinden ve hem lisans hem de lisansüstü öğrencilerinden gelen, çalışmam üzerine yapılan yorumlardan sık sık yararlandım. Don Marquis ve David Benatar’ın ikisi de Merkez’de birer yıl geçirmiştir ve bu ziyaretler pek çok iyi tartışma fırsatı yaratmıştır. Ayrıca, Melbourne Üniversitesi’nde Uygulamalı Felsefe ve Kamu Etiği Merkezi’ndeki meslektaşlarım ve lisansüstü öğrencilerime de, çalışmamı fırsat oldukça sunduğum dersler ve seminerlerdeki yorumları için teşekkür ederim.

Harriet McBryde Johnson ile, ileri derecede engelli bebekler için ötenazi konusunda vahim biçimde ayrı düşüyoruz, fakat aramızda asla sert bir münakaşa olmadı ve görüşlerimi daima adil bir tarafsızlıkla sunmuştur. Ne yazık ki, 2008’deki ölümüyle fikir alışverişimiz sona erdi, eleştirel kişiliğini özlüyorum.

Bu basımı önceki basımla karşılaştıran açıkgöz okur, hiç kimsenin arzusuna bağlı olmayan nesnel etik hakikatler olduğu fikrini şimdi ciddiye almaya –ama henüz kabul etmeye değil– daha bir istekli olduğumu fark edecektir. Bu geçişi –bu yapıdaki bir kitapta hakkıyla incelenemezdi– Derek Parfit’in yakında çıkacak fevkalade etkileyici kitabı, On What Matters’ın [Değerler Üzerine] bir taslağını okumama borçluyum. Başka bir vesileyle bu soru hakkında daha fazla yazmayı umuyorum.

Peter Singer
Princeton ve Melbourne, 2010

Çevirmen: Nedim Çatlı
*Bu okuma parçasının yayını için İthaki Yayınları’na teşekkür ederiz. 

Peter Singer; 6 Temmuz 1946’da Melbourne, Avustralya’da dünyaya geldi. Aynı zamanda önemli bir hayvan hakları aktivisti de olan ve Hayvan Özgürleşmesi ve Pratik Etik kitaplarıyla tanınan filozof, şu sıralar Princeton Üniversitesi’nde Biyoetik bölümünde görev yapmaktadır.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.