Prens Prensesi Sevmedi – Filiz Aygündüz

 

“Aşk falan yok demiştim kızlara ama bal gibi de ilk görüşte aşktı bu. Hiç aklımdan çıkmıyordu Ömer. Son görüşmenin ardından, o ilk günlerin şanından sayılan,“arayacak mı, ya aramazsa” telaşı başladı. Bu günlerin kurbanı bir kız arkadaş hep olur malum. Benimki de Suna’ydı. Günde kırk kez, telefon, mesaj, mail marifetiyle yiyip bitiriyordum Suna’yı. Bütün hikâyeyi en baştan gözden geçiriyor, Ömer’in her bir sözüne kırk tane anlam yüklüyor, bakışlarını yorumluyor, arayacağı zamanı kestirmeye çalışıyordum. Arada umudumu kaybedip kesin aramayacak diye karaları bağladığım da oluyordu, arasın diye akşamları totem yaptığım da…

Filiz Aygündüz günümüzün kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırırken insan psikolojisinin de derinliklerine iniyor. Bağlılık-bağımlılık, değersizlik-suçluluk duygusu, anlam arayışı-anlamsızlık kaygısı, sevilme arzusu-kaybetme korkusu…” Kitaptan bir okuma parçası yayınlıyoruz…

Viski Taşikardisi

Kontrollü kadının harcı değildir sarhoş olmak. Bir, bilemedin iki kadehten sonra yavaşlarsın, aman midem bulanmasın, saçma sapan bir laf etmeyeyim, eve ayık mı ayık döneyim diye. Millet içelim güzelleşelim derken pür neşe, sen kendini bırakmadığından, önünde oyalandığın son kadeh, manasız bir ciddiyetle oturursun olduğun yerde. Oysa ben hep merak ederdim, kahkahalar attıran, keyiften dört köşe yapan, insanın ayaklarını yerden kesen sarhoşluğu. Bir kere de benim dilim dolansın konuşurken, düz çizgide yürüyemeyeyim…

Sıkıntılı bir işgününün sonunda, hem o gün olanları unutmak hem de bu ezeli merakımı gidermek için bir sarhoşluk deneyi yapmaya karar verdim. Bu defa sarhoş olana kadar içecektim. Suna “Bize gel, bizde yap deneyini, tek başına olmaz” filan dediyse de dinlemedim. Kimseler görmesin beni öyle… Eve gitmeden evvel bir şişe viski aldım. Sert bir şey olsun ki deney başarıya ulaşsın. Çikolata, çerez, ambiyans için de birkaç mum…

O akşam, yemekten sonra mutfakta anneme bahsettim planımdan

“Allah Allah, bu da nereden çıktı şimdi?” dedi.

“Otuz yaşıma geldim, hâlâ bilmiyorum sarhoşluğun ne olduğunu. Merak ediyorum işte.”

“Babanı rahatsız edecek bir şey yapmazsın değil mi?”

“Yok valla, odamdan çıkmayacağım. Arada uğrar bakarsın bana, belki eğleniriz.”

“Delisin sen” dedi annem…

Bulaşık önlüğünü çıkarıp, oturma odasına babamın yanına geçti. Ben de deney malzemelerimle kendi odama… Bir duble, iki duble… Hiç tık yok. Ölçüm de şuydu: Şimdi otursam, üzerinde çalıştığım otel projesini üç boyutlu ortama aktarabilir miyim, aktaramaz mıyım? Her kadehten sonra verdiğim cevap aynıydı: Evet.

Beş duble viskinin ardından Suna’yı aradım.

“İç iç, bir şey olmuyor, hâlâ otel projesi çıkaracak durumdayım, cin gibiyim.”

“Bence zaten sarhoş olmuşsun, gecenin bir vakti içerken kafandan proje çizdiğine göre.”

Altıncı dubleyi bitirmiştim ki, sıkıldım. Başım kazan gibi olmuş, midem bulunmaya başlamıştı, etraf fır fır dönüyordu. Ne neşe, ne keyif hali… Hayal kırıklığı içinde şişeyi, kadehi, çerezleri kaldırırken sallana sallana, annem girdi içeri…

“Kahve yapayım mı, ister misin?” diye sordu dalga geçerek.

“Gerek yok anne, bir halt olmadı.”

“Ayakta duramıyorsun, daha ne olsun?”

İlk gençlik dönemimde böyle bir şey yapmaya kalksam kesin itiraz ederdi annem. Hele babam evdeyken söz konusu bile olamazdı. Artık durum değişmişti, birer baskı unsuru değillerdi hayatımda. Ne var ki onlardan yadigâr kontrollülüğüme, yalnızken bile engel olamıyordum. Çakırkeyif bile olamadan, onca alkolün hamallığına alışık olmayan bünyemi zorlamaktan öteye geçememiştim.

Ertesi sabah, cumartesiydi günlerden; korkunç bir baş ağrısı, dayanılmaz bir mide bulantısı ve kalp çarpıntısıyla uyandım. Üstüm başım viski kokuyor, soğuk soğuk terliyordum, saçlarım sırılsıklam olmuştu… Berbat haldeydim. Yatakta oyalanıp hafiflemesini bekledim ama nafile, çarpıntım giderek artıyordu. Kalp krizi mi geçiriyorum korkusuyla panikleyip üstüme bir şeyler geçirdiğim gibi annemle babama çaktırmadan doğru hastaneye gittim. Yolda taksi şoförüne demediğimi bırakmadım, ölüyorum niye acele etmiyorsunuz diye. Ölüm korkusu ne çirkin bir insan yapıyormuş beni meğer, en azından bunu tecrübe etmiş oldum.

Acil servisin kapısından girer girmez, benimle ilgilenen hemşireye, “Kalbime bir şey oldu. Bin filan atıyor” dedim.

Tansiyon, nabız kontrolü yapıldı, EKG çekildi. Ve sonuçları değerlendirmek üzere içeri bir doktor girdi. Kumral, uzun boylu, yemyeşil gözlerinin içi gülen bir adam. “Aman yarabbi!” dediğimi hatırlıyorum içimden. “Bu da kim?”

Şikâyetimi sordu önce. Bir gece önceki sarhoşluk denememden başlayarak, nasıl bu hale geldiğimi ayrıntılarıyla anlattım. Gülümseyerek dinledi. Hemşirenin kendisine uzattığı EKG raporunu inceledi. Sefil haldeyim, saçlarım uyduruktan bir atkuyruğu yapılmış, üzerimde hâlâ içki kokusu… Ölüm korkusu olmasa, o kadar ayrıntı vermezdim hayatta ama can havliyle bir bir sıraladım olup biteni… Kim bilir ne kadar salak görünüyordum.

Önemli bir şey olmadığını söyledi doktor, bütün sakinliğiyle… İkna olmadım tabii. İlle de teşhis diye tutturdum.

“Deniz Hanım, gerçekten her şey yolunda” dedi yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan. “Ama sizi rahatlatacaksa ‘viski taşikardisi’ diyebiliriz buna. Ölümcül de değil, endişelenmeyin.”

Nezaketini bozmadan, ince ince dalgasını geçmişti. Biraz sinir oldum ama öyle güzel, öyle sıcak gülüyordu ki, bu adama kızmanın imkânı yoktu. Hemşireden bulantımı geçirmek üzere bir serum bağlamasını istedi. Sonra yine gülümseyerek çıktı perdeli bölümden.

Arkasından bakakaldım. Sadece doktor olduğunu, bir de çok güzel gülümsediğini bildiğim bir adam başımı alkolden de fazla döndürmüştü. “Karnımda kelebekler dans ediyor” klişesi dışında hiçbir tanım halimi özetleyemezdi. Ama ne dans! Yoksa içki etkisini yeni gösteriyor ve sarhoş mu oluyordum, gündüz vakti, bir hastanenin acil servisinde?

Serum bittikten sonra eve döndüm. Annem, dikiş odasında kalıp çıkarıyordu. Bana seslenince yanına gittim.

“Ne o öyle, sessizce çıkıp gitmişsin evden?” dedi.

Hastane maceramı anlattım bir solukta.

“Ne diyeyim, Allah akıl fikir versin” demek oldu tepkisi.

Odama girip çarpıntım geçmiş, bulantım azalmış halde, mahcup mahcup yattım yatağıma. Doktorun gülümsemesi gün boyu gitmedi gözümün önünden. Başımın ağrısı, midemin bulantısı, şu bu hepsi geçti, karnımdaki kelebeklerin dansı bitmek bilmedi. Doktoru düşündükçe, tatlı bir çarpıntı başlıyordu, sabahkiyle ilgisi olmayan. Yüzüm kızarıyordu, biraz heyecandan biraz utançtan. O nasıl bir güzel gülmekti Allahım…

Böyle çarpılmak bir anda? Hiç tanımadan. İyi biri midir bilmeden… Sohbeti nasıldır tecrübe etmeden… Tenine değmeden, elini tutmadan. Yemek yiyişini, oturup kalkışını görmeden. Konuşmasını, garsonlarla misal ya da herhangi biriyle telefonda… Onunla vakit geçirmeden, saatler devirmeden… Bir anda. Bir tek anda. Nasıl olur? Daha önce başıma gelmişliği yoktu. Cevabını bulamadım.

(…) 

*Bu okuma parçasının yayını için Doğan Kitap’a teşekkür ederiz. 

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.