Rahatsızlık Çeşitleri – Lydia Davis

 

“Felsefe, şiir, mizah, listeler, sosyoloji, dilbilim… Amerikan edebiyatının sessiz devlerinden biri olarak nitelendirilen ve 2013 yılında Man Booker Ödülü’ne layık görülen Lydia Davis Rahatsızlık Çeşitleri’nde edebi çeşitliliği daha önce hiç tanık olmadığınız bir boyuta taşıyor. Bir tırtılın hayatını kurtarmak için ne kadar ileri gidilir? Uzun bir ömrün sırları nelerdir? Kafka’nın mutfak çileleri. Aydınlanmaya giden yol… Beckett ve Proust’tan izler taşısa da, bazıları sadece birkaç cümleden oluşan bu öykülerin bir benzeri yok: Lydia Davis, kendi icadı olan bir edebiyat biçeminin ustası. Peşin hükümlerimizin ötesindeki tuhaf gerçeğin gözlerinin içine bakmamıza vesile olan sıradışı bir yetenek…” Rahatsızlık Çeşitleri kitabından Kafka Yemek Yapıyor başlıklı öyküyü sunuyoruz.

Kafka Yemek Yapıyor

 

Sevgili Milena’mın gelişi yaklaştıkça umutsuzluğa kapılıyorum. Daha ona ne sunacağıma karar veremedim. Bu düşünceyle bile tam olarak yüzleştiğimi söyleyemem; bir sineğin lambanın etrafında uçuşu gibi etrafında gezindim, kafamı ateşe çarpıp yaktım.

Patates salatasından başka bir şey bulamayacağımdan çok korkuyorum, bu onu pek şaşırtmayacak. Böyle yapmamalıyım.

Bu yemeğin düşüncesi bütün hafta boyunca peşimi bırakmadı; derin denizdeki her yerin büyük bir basınç altında olması gibi bir yük bindi üzerime. Bazen bir taşa çivi çakmaya zorlanmışım gibi, sanki hem çekici sallayan kişi hem de çivinin kendisiymişim gibi, bütün gücümü toplayıp menü üzerinde çalışmaya başlıyorum. Ama başka zamanlarda, öğle sonralarında yakama bir mersinçiçeği takıp burada oturuyorum ve okuyorum; kitapta o kadar güzel bölümler var ki, ben de güzelleştiğimi düşünüyorum.

Akıl hastanesinin bahçesinde oturmuş aptal gibi boşluğa bakıyor olabilirim. Yine de sonunda bir menüde karar kılacağımı, malzemeleri satın alıp yemeği hazırlayacağımı biliyorum. Bu açıdan galiba bir kelebeğe benziyorum: Zikzak çizerek uçuşu çok düzensiz, öyle çok kanat çırpıyor ki, izlemek insana acı veriyor, düz bir hattın tam tersi neyse öyle uçuyor ama yine de hedefine varmak için gereken kilometrelerce yolu başarıyla aşıyor, dolayısıyla göründüğünden daha becerikli, en azından daha kararlı olmalı.

Kendime işkence etmek de anlamsız tabii. Sonuçta İskender Gordion düğümü çözülmediğinde ona işkence etmedi. Bütün bu düşünceler beni canlı canlı gömüyormuş gibi hissediyorum ama aynı zamanda hareketsiz yatmaya mecburmuşum gibi, çünkü belki de zaten ölüyümdür.

Mesela bu sabah, uyanmadan hemen önce, ki bu da uykuya daldıktan hemen sonraydı, gördüğüm rüya hâlâ peşimi bırakmadı: Bir köstebek yakalayıp şerbetçiotu tarlasına götürüyorum, köstebek orada sanki suya dalar gibi toprağa dalıp gözden kayboluyor. Bu yemeği düşünürken o köstebek gibi toprağın içine girip yok olmak istiyorum. Şifonyerin çekmecesine girmek, arada bir çekmeceyi açıp hâlâ boğulmadım mı diye bakmak istiyorum.

İnsanın her sabah uyanması o kadar şaşırtıcı ki.

Pancar salatasının iyi olacağını biliyorum. Ona hem pancar salatası hem patates salatası ikram edebilirim; et sunacaksam da, bir parça biftek. Ancak iyi bir dilim etin garnitüre ihtiyacı yoktur, tadı en iyi yanında bir şey yokken çıkar, o yüzden garnitürler etten önce ikram edilebilir, bu durumda da garnitür değil başlangıç olurlar. Ne yaparsam yapayım, gösterdiğim çabayı çok takdir etmeyebilir ya da belki yemeğin başında kendini pek iyi hissetmiyor olacaktır, bunun üstüne pancarların görüntüsü de iştahını açmaz. İlk durumda, korkunç bir utanç hissederdim, ikinci durumda da hiçbir öneride bulunamazdım –nasıl bulunabilirim ki?– sadece basit bir soru sorardım: Bütün yemekleri masadan kaldırmamı ister miydi acaba?

Aslında bu akşam yemeği beni telaşlandırıyor desem tam olarak doğru olmaz. Sonuçta biraz hayal gücüm ve enerjim var, herhalde beğeneceği bir yemek hazırlayabilirim. Felice için yaptığım o talihsiz yemekten sonra (ki aslında göründüğünden daha hayırlı sonuçları olduğu söylenebilir) idare edecek yemekler hazırladım.

Milena’yı geçen hafta davet ettim. Bir arkadaşıyla beraberdi. Yolda tesadüfen karşılaştık, ben düşünmeden, içimden geldiği gibi konuştum. Yanındaki adamın kibar, dostane, şişman bir yüzü vardı – doğru bir yüz, ancak Almanlar’da görülen cinsten. Milena’yı davet ettikten sonra şehirde uzun uzun, sanki burası bir mezarlıkmış gibi yürüdüm; o kadar huzurluydum ki.

Daha sonra rüzgârda paramparça olan bir saksıda tek bir yaprağı bile kopmayan bir çiçek gibi kendi kendime eziyet etmeye başladım.

Düzeltme işaretleriyle dolu bir mektup gibi, benim de kendime göre kusurlarım var. Sonuçta, zaten güçlü bir adam değilim, bildiğim kadarıyla Herkül bile bir seferinde bayılmış.

İşyerinde bütün gün olacakları düşünmemeye çalışıyorum ama bu o kadar çok çaba gerektiriyor ki işime ayıracak bir şey kalmıyor. Telefon görüşmelerinde o kadar beceriksizim ki santral operatörü bir süre sonra beni bağlamayı reddediyor. Ben de kendime şöyle diyorum, ‘Git gümüş çatal bıçak takımlarını güzelce parlat, sonra da büfenin üzerine diz de şu işten kurtul’. Çünkü bütün gün kafamda onları parlatıyorum – bana eziyet eden bu (gümüşlerin parlamasını da sağlamıyor).

Şöyle iyi, seçilmiş patateslerle ve sirkeyle yapılan Alman usulü patates salatasına bayılırım, ancak bu salata çok ağırdır, insanı zorlar, daha tadına bakmadan kusacak gibi olurum – baskıcı, yabancı bir kültürü benimsiyor olabilirim. Eğer Milena’ya bunu ikram edersem onu tamamen uzak tutmam gereken, henüz hiç karşılaşmadığı çirkin bir yüzüme maruz bırakmış olurum. Ancak bir Fransız yemeği daha hoş olsa da bana pek yakışmaz, belki de affedilemez bir ihanet sayılabilir.

İyi niyetlerle doluyum ama hâlâ eyleme geçmedim, tıpkı geçen yaz balkonumda oturup ters dönmüş, bacaklarını havaya kaldırmış sallayan, kendini düzeltmeyi beceremeyen bir böceği izlerken olduğum gibi. Hayvana çok büyük bir şefkat duydum ama yine de yerimden kalkıp ona yardım etmedim. Hareket etmeyi bırakıp o kadar uzun süre kıpırdamadan durdu ki öldüğünü düşündüm. Sonra bir kertenkele gelip kayarak böceğin üzerinden geçti, hayvanın düzelmesini sağladı ve böcek sanki hiçbir şey olmamış gibi hızla bir duvara tırmanıp gitti.

Masa örtüsünü dün sokakta at arabasıyla satış yapan bir adamdan aldım. Adam küçük, hatta ufacıktı, zayıf, sakallı, tek gözlüydü. Şamdanları bir komşumdan ödünç aldım, daha doğrusu o bana ödünç verdi.

Yemekten sonra ona espresso ikram edeceğim. Bu yemeği planlarken, eğer sonucun ne olacağından emin olsaydı, Napoleon’un Rusya seferini tasarlarken hissedeceğini tahmin ettiğime benzer şeyleri hissediyorum.

Milena’yla beraber olmak istiyorum, sadece şu anda değil, her an. Ben neden insanım? Kendime bu soruyu soruyorum – son derece muğlak bir durum! Neden onun odasında mutlu bir gardırop olamıyorum?

Sevgili Milena’mı tanımadan önce hayatın kendisinin dayanılmaz olduğunu düşünürdüm. Sonra o hayatıma girdi ve bana bunun doğru olmadığını gösterdi. Doğru, ilk görüşmemiz çok uğurlu değildi; kapıyı annesi açmıştı, öyle sert bir alnı vardı ki, üzerinde sanki “Ben öldüm ve ölmeyen herkesten tiksiniyorum” yazıyordu. Milena geldiğime memnun olmuş gibi görünüyordu yanından ayrılmam onu daha çok memnun etmiş gibiydi. O gün, şehrin haritasına bakmıştım. Bir an Milena için tek gereken bir odayken, insanların koca bir şehir inşa etmiş olması akıl almaz gelmişti.

Belki de sonunda, en kolayı ona Felice’ye yaptığım yemeğin aynısını yapmak olacak, ama hiçbir şey ters gitmesin diye biraz daha özen göstererek ve salyangoz ya da mantar kullanmayarak. Belki sauerbraten bile yapabilirim ama Felice’ye bunu pişirdiğimde ben de et yiyordum. O zamanlar bir hayvanın da iyi bir hayat yaşamaya, hatta daha önemlisi iyi bir ölüme hakkı olduğu düşüncesi beni rahatsız etmiyordu. Şimdi salyangoz bile yiyemiyorum. Babamın babası kasaptı, ben de onun hayatı boyunca kestiği et miktarı kadar eti kendi hayatım boyunca yememeye yemin ettim. Şimdi çok uzun zamandır süt ve tereyağı tüketmeme rağmen eti ağzıma sürmedim, ama Milena için, sadece Milena için, tekrar sauerbraten yaparım.

Hiçbir zaman çok iştahlı olmadım. Olmam gerekenden daha zayıfım ama çok uzun zamandır böyleyim. Örneğin, yıllar önce sık sık Moldau’ya, küçük bir kayıkla kürek çekmeye giderdim. Nehirde akıntıya karşı kürek çeker, sonra kayığın dibine sırtüstü uzanır ve kendimi akıntıya bırakarak aşağı doğru sürüklenirdim. Bir seferinde, bir arkadaşım köprüden geçerken beni görmüş, köprünün altından sürükleniyormuşum. Sanki kıyamet günü gelmiş de tabutum açılmış gibi göründüğümü söylemişti. Ama, arkadaşım o zamanlar çok şişmanlamıştı ve zayıf insanlar hakkında, zayıf oldukları dışında pek bir şey bilmiyordu. En azından ayaklarımın taşıdığı bu ağırlığın tamamı bana aitti.

Belki de artık gelmek istemiyordur, vefasız olduğundan değil, bitkin olduğundan, ki bu da anlaşılabilir. Eğer gelmezse onu özleyeceğimi söylemek doğru olmaz, çünkü o her zaman hayallerimde zaten. Yine de, o farklı bir yerde olacak, ben de mutfak masasında, başımı ellerimin arasına almış oturuyor olacağım.

Eğer gelirse sürekli gülümseyeceğim; bu özelliğimi büyük teyzelerimden birinden almışım, o da durmadan gülümserdi ama ikimiz de keyiften ya da sevecenlikten değil utançtan gülümserdik. Konuşamayacağım, mutlu bile olmayacağım, çünkü yemeği hazırladıktan sonra bunlara gücüm kalmayacak. Eğer ben elimde ordövr müsveddesini taşıyan tabakla mutfaktan çıkıp yemek odasına girmeye çekinirsem, o da aynı anda benim utancımı hissedip oturma odasından çıkıp diğer taraftan yemek odasına girmeye çekinirse, bu güzel oda uzun bir süre boş kalacak demektir.

Ah, işte – bir adam Maraton’da yarışır, diğeri mutfakta.

Yine de, artık menünün neredeyse tamamına karar verdim ve yemeğimizi başından sonuna, en ince ayrıntısına kadar hayal ederek hazırlamaya başladım. Anlamsızca, dişlerimi birbirine vura vura, kendi kendime bu cümleyi tekrarlıyorum: “Sonra koşarak ormana gideceğiz.” Anlamsız, çünkü burada orman yok ve herhangi bir durumda koşmaya gerek olmayacak.

Geleceğine inanıyorum ama bu inancın yanında, inancıma hep eşlik eden korku da var, yani zamanın başından beri, bütün inançların doğasında var olan korku.

Üç sene öncesinde nişanlı olmamıza ve bir hafta sonra tekrar nişanlanacak olmamıza rağmen, o talihsiz yemeği yediğimiz zaman Felice’yle nişanlı değildik – tekrar nişanlanmamız yemeğin bir sonucu değildi, tabii eğer Felice’nin bana karşı sevgisi iyi Okukasha varnishke, patatesli gözleme ve sauerbraten yapma çabamın beyhudeliği karşısında daha da artmadıysa. Diğer taraftan, sonunda gerçekleşen kaçınılmaz ayrılığımızın gerekenden daha fazla açıklaması vardı muhtemelen – bu çok saçma ama bazı uzmanlar bu şehrin havasının bile uyumsuzluğu teşvik edeceğinde ısrar ediyorlar.

İnsan nasıl yeni bir şey karşısında heyecanlanırsa, ben de öyle heyecanlıydım; tabii doğal olarak korkuyordum da. Haziran için biraz ağır kaçsa da, geleneksel bir Alman ya da Çek yemeğinin en iyisi olacağını düşünmüştüm. Rüyalarımda bile bir süre kararsız kaldım. Bir noktada pes ettim ve şehri terk etmeyi düşündüm. Sonra kalmaya karar verdim – tabii hiçbir şey yapmadan öylece balkonda oturmaya karar denebilirse. Böyle zamanlarda, düşünceler aklımda şiddetle çarpışırken kararsızlık beni felce uğrattığında tıpkı kanatları şiddetle çırpınırken havada hareketsiz, asılı duruyormuş gibi görünen bir yusufçuğa benzerim. Sonunda bir yabancıyı çekip yataktan çıkaran başka bir yabancı gibi fırlayıp kalktım.

Yemeği özenle planlamış olmam belki de önemli değildir. Sağlıklı bir şeyler hazırlamak istedim, gücünü toplaması gerekiyordu. Mantarları sabah erkenden, yaşlıca iki kız kardeşin görebileceği şekilde ağaçların arasında sürünerek topladığımı hatırlıyorum – beni ve sepetimi hiç onaylamadıkları belliydi. Belki de ormanda iyi bir takım elbise giymemden hoşlanmamışlardı. Ama kız kardeşlerin onayı olsa da hiçbir şey değişmeyecekti.

Zaman yaklaştıkça, aslında gelmesinden korkmam gerekirken, gelmeyeceğinden biraz korkmaya başladım. İlk başta gelemeyebileceğini söylemişti. Bunu yapması tuhaftı. Getirip götürecek bir şeyi olmayan ama hâlâ kendisine iş verilmesini bekleyen, getir götür işlerine bakan bir çocuğa benziyordum.

Tıpkı ormanda yaşayan çok küçük bir hayvan korktuğunda, hatta bazen korkmadan, sadece yemiş bulmaya çalıştığında, boyuyla orantısız bir gürültü çıkararak yerdeki yaprakları ve dalları yerinden oynatıp deliğine kaçtığında, insan ağaçların arasından bir ayı çıkacağını sanırken sadece küçük bir fare çıktığında olduğu gibi – işte hissettiğim duygu böyle bir şeydi, o kadar küçük ve o kadar gürültülü. Ona ‘lütfen yemeğe gelme,’ dedim, sonra ‘lütfen beni dinleme, gel,’ dedim. Sözlerimiz çok sık olarak bilmediğimiz, yabancı birine ait gibidir. Artık hiçbir konuşmaya inanmıyorum. En güzel konuşmadan bile bir bityeniği çıkıyor.

Bir seferinde, beraber bir restoranda yemek yerken, sanki kendim yapmışım gibi yemekten utanmıştım. Masaya getirdikleri ilk şey, öbürleri güzel olsa bile sonra gelenler için de iştahımızı kaçırmıştı: Üzeri yağ damlalarıyla dolu, duru bir suyun içinde yüzen büyük, beyaz Leberknödeln parçaları. Yemek bir Çek yemeği değil, tam bir Alman yemeğiydi. Ama neden aramızdaki her şey, bir parkta sessizce oturup bir sinekkuşunun petunyalardan havalandıktan sonra huş ağacının tepesinde oturup dinlenmesini izlemekten daha karmaşık olmalı ki?

Beraber yemek yiyeceğimiz akşam kendi kendime eğer gelmezse boş evin tadını çıkaracağımı söyledim, çünkü nasıl hayatın kendisi için bir odada yalnız olmak gerekir, mutlu olmak için de bir evde yalnız olmak gerekiyor. Evi bu davet için ödünç almıştım. Ama boş evin vereceği mutluluğun tadını çıkarmıyordum. Belki de beni mutlu etmesi gereken boş ev değil, iki eve sahip olmaktı.

Geldi, ama geç kaldı. Kendisinin de sabırsızlıkla, yeni bir kabarenin açılışıyla ilgili tartışmaların sonucunu bekleyen bir adamla konuşmak için beklemek zorunda kaldığını, bu nedenle geciktiğini söyledi. Ona inanmadım.

Kapıdan girdiğinde neredeyse hayal kırıklığına uğradım diyebilirim.

Başka bir adamla beraber yemek yese çok daha mutlu olabilirdi. Bana bir çiçek getirecekmiş, ama onsuz gelmiş. Yine de bir ıhlamur ağacının etrafında uçan sineğin vızıltısı kadar parlak sevgisi, nezaketi sayesinde, sadece onunla beraber olmak bile beni çok sevindirmişti.

Rahatsızlığımıza rağmen yemeğe oturduk. Bitmiş yemeğe bakarken azalan kuvvetime yandım, doğduğuma yandım, güneşin ışığına yandım. Yutmazsak ne yazık ki tabağımızdan yok olmayacak bir şey yedik. Gözle görülebilecek bir zevkle yediği için hem etkilendim hem utandım, hem mutlu oldum hem üzüldüm – utandım ve üzüldüm, çünkü ona sunacak daha iyi bir şeyim yoktu, etkilendim ve mutlu oldum, çünkü en azından bu sefer yeterli olmuş gibi görünüyordu. Ancak her parçayı yerken taşıdığı zarafet ve iltifatlarının kibarlığı yemeğe bir değer veriyordu – berbattı. Bunun yerine fırında dilbalığı ya da sülün göğsü gibi bir şeyi hak ediyordu, yanında da İspanya’dan donmuş şerbet ve meyve. Bir şekilde böyle bir şeyler bulamaz mıydım?

İltifatları tükendikçe dilin kendisi sırf onun için daha esnek hale geldi, insanın ummayı bile hak etmediği kadar güzelleşti. Eğer bir şey bilmeyen bir yabancı Felice’yi duymuş olsaydı, şöyle düşünürdü: “Ne adammış! Herhalde dağları deldi!” – ancak ben kasha’yı Ottla’nın anlattığı şekilde karıştırmaktan başka neredeyse hiçbir şey yapmadım. Yanımdan ayrıldıktan sonra mesela bir bahçe gibi serin bir yer bulup bir şezlonga uzanıp dinleneceğini umdum. Bana gelince, bu testi zaten çeşmeye varmadan çok önce kırılmıştı.

Bir de şu kaza vardı. Ancak ayaklarının gözümün tam karşısında durduğunu görünce yerde diz çöktüğümü fark etmiştim. Halının her tarafında salyangozlar vardı; bir de sarımsak kokusu.

Belki de, bütün olanlara rağmen yemeği tamamlayıp aradan çıkardıktan sonra masada oturmuş aritmetik problemleri çözmüştük, hatırlamıyorum, pencerenin karşısındaki binaya gözlerimi dikmiş bakarken karmaşık toplama işlemleri yapıyorduk. Belki beraber müzik de çalardık ama benim müziğe hiç yeteneğim yoktur.

Sohbetimiz sürekli duraksıyor, zor ilerliyordu. Ben gergin olduğum için, anlamsızca konuyu dağıtıyordum. Sonunda ona yolumu kaybettiğimi söyledim ama bunun bir önemi yoktu, çünkü eğer o da benimle beraber o kadar ileri gittiyse, o zaman ikimiz de kaybolmuştuk. Ben konudan ayrılmadığımda bile o kadar çok yanlış anlama vardı ki. Yine de ona kızdığımdan korkmamalıydı, hatta tam tersi, ona kızmadığımdan korkmalıydı.

Benim bir Klara teyzem olduğunu sanıyordu. Bir Klara teyzem olduğu doğru, bütün Yahudiler’in bir Klara teyzesi vardır. Ama benimki çok zaman önce öldü. Kendi Klara teyzesinin çok garip biri olduğunu söyledi, resmî bildirilerde bulunmaya meyilliymiş: Mesela pulların mektuplara doğru yapıştırılması gerektiğini, pencerelerden dışarı bir şey atılmaması gerektiğini söylermiş, ki bunların ikisi de doğru ama uygulaması kolay olmayan şeyler. Almanlar’dan söz ettik. Almanlar’a karşı çok büyük bir nefret taşıyor, ben böyle hissetmemesi gerektiğini, Almanlar’ın harika olduğunu söyledim. Belki de kısa süre önce bir saat boyunca odun kestiğimi söyleyerek böbürlenmem bir hataydı. Bana minnettar olacağını düşünmüştüm – sonuçta kaba bir laf etme arzuma karşı geliyordum.

Gitmeye hazırdı, bir yanlış anlama daha olmasına bakardı. Demek istediğimizi söylemenin farklı yollarını denedik ama o sırada sevgili değil, ancak dilbilgisi uzmanlarıydık. Hayvanlar bile tartışırken temkini elden bırakır: Sincaplar yırtıcı hayvanların onları izliyor olabileceğini unutup bir çimenlikte ya da yolda sağa sola koştururlar. Eğer gidecek olursa, bununla ilgili hoşuma gidecek tek şeyin çıkmadan önce vereceği öpücük olduğunu söyledim. Kızgınlıkla ayrılıyor olsak da, birbirimizi çok geçmeden yeniden göreceğimizi söyleyerek beni temin etti ama benim kafamda “erken olsun, güç olmasın” hâlâ “güç olacak” demekti. Sonra gitti.

Bu kayıptan sonra Robinson Crusoe’dan daha Robinson Crusoe’ydum – en azından onun adası, Cuma, malzemeleri, keçileri, onu alıp götüren gemisi, adı vardı. Ama ben kendimi sanki parmaklarını karbolik aside batırmış bir doktor başımı dizlerinin arasına sıkıştırmış, ben boğulana kadar ağzıma et tıkıştırıyormuş gibi hissediyordum.

Akşam sona ermişti. Bir tanrıça sinemadan çıkmış, genç bir kapı görevlisi yolun kenarında kalakalmıştı – yemek bu muydu yani? O kadar pisim ki – bu yüzden sürekli saflıktan, temizlikten söz ediyorum. Kimse cehennemin en dibindekiler kadar temiz, saf şarkılar söylemez – meleklerin şarkısını dinlediğinizi sanırsınız ama bu öbür şarkıdır. Yine de bir süre daha yaşamaya karar verdim, en azından o geceyi geçirecektim.

Sonuçta, ben zarif değilim. Bir zamanlar biri bana kuğu gibi yüzdüğümü söylemişti ama bu bir iltifat değildi.

*Rahatsızlık Çeşitleri isimli kitapta yer alan Kafka Yemek Yapıyor başlıklı bu öykünün yayını için Everest Yayınları’na teşekkür ederiz.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.