‘Mizah dergileri, yaşadığımız çarpık gerçeklerin en çıplak ve cesur yansıması.’


“Gitar çalan Enzo ve arkadaşları Neli ile Kaya, yakındaki ormanda yaşayan dev bir çiftle tanışırlar. Enzo rüyasında duyduğu büyüleyici ezginin dev İgıl’a ait olduğunu öğrenince, onun yeteneğini internette paylaşmak ister. Ancak işler karışmaya başlar. Bir devi gizlemek, düşündüklerinden de zordur. Üstelik İgıl, müzik dünyasının baş döndüren ışıltısına kapılmak üzeredir…” Raife Polat ile çocuk romanı Devin Şarkısı’nı konuştuk.

Romanın bölümleri arasında bir oyun olduğunu düşünüyorum: Ormanda Müzik, İnsanda Müzik, Yaşamda Müzik. Bu üç başlık arasında nasıl bir oyun olduğunu bir de sizden dinleyelim isterim.
Hikayemin çıkış noktası müzik. Müziğin var olma biçimlerini, yaşamlarımıza etkisini, bize kattıklarını önemsiyorum. Çocuklar tarafından algılanışı, zamanla onların yaşamlarının bir parçası haline gelmesi beni ilgilendiriyor. Ancak ne yazık ki ülkemizde çocuk ve müzik ilişkisi yeterince üzerinde kafa yorulan bir konu değil. Bu alanda üretim çok sığ. Bu kitap çocuklar için müzik yapmayı teşvik etmek için yola çıktı. Dolayısıyla kitabımın kahramanı bir müzisyen. Öncelikle kendisi ve sevdiği için, yaşadığı yer, yani orman için müzik yapan, ama zamanla bunu insanlarla paylaşan ve hem onların hem kendi yaşamının vazgeçilmezi haline getiren bir müzisyen. Huizinga, insana ait her şeyin başlangıcının oyun olduğunu söyler. Çocukla özdeşleşen, ancak salt ona ait olmayan, sadece büyürken -niyeyse- vazgeçtiğimizdir oyun. İgıl içinse hala öyle. Onun oyunu, oyuncağı müzik. Ormanda, insanlarında, yaşamında her zaman, her yerde müzik var. Ve tabii onu dinleyen herkes için…

Romanın en az bölüm başlıkları kadar oyunlu olan bir diğer kısmı ise Enzo’nun rüyaları. Enzo, rüyalar aracılığıyla bir şekilde devler ve gelecekle ilgili öngörülere sahip olabiliyor. Hatta öngörüden daha fazlasına… Enzo’nun rüyalarının sebebi hikmeti nedir?
Rüyalar benim için önemli. Ne anlatmaya çalıştığı ve yorumundan çok, var olması önemli. Belleğimiz bizim kontrolümüz dışında bize bir şeyler söylüyor sanki rüyalarla. Bunu çok ilgi çekici buluyorum. Hoş söylediği şeyin ne anlama geldiğinden çok nasıl söylediğine odaklanıyorum ben çoğu zaman. İlham verici, yaratıcı tarafına… Benim için epey çekici, estetik, çoğu zaman heyecan verici, eğlenceli malzemeler olabiliyor bu yanıyla rüyalar. Bu nedenle devlerle çocuklar arasındaki bağı rüyalarla kurmak oyuncaklı ve bana iyi gelen bir düşünceydi. Enzo’nun rüyalarının bütün sebebi hikmeti de bu! Tabii olaya biraz gizem kattığı da gerçek.

image14

“Erkeklerin hâkimiyetindeki bu garip dünyada, enstrümanını tutkuyla çalan Mira da Bigıl’ı kendine hayran bırakmıştı.” Bigıl’ı da bu hâkimiyetin pasif bir elemanı olarak görüyoruz. Bigıl’ın hayatı da İgıl’ın yönlendirmesine göre ilerliyor büyük ölçüde. Bir kadın, bir erkeğin yönlendirmesine neden karşı çıkmaz? Sebebi yalnızca sevgi, aşk gibi duygular olamaz bana kalırsa.
Sorunuzu gülümseyerek yanıtlıyorum. Kadınların yaşamlarında ‘erkeklerinden yana’ aldıkları her tavrı pasif ya da yönlendirilmiş olarak yorumlamak tipik bir erkek bakış açısı çünkü. Erkekler genellikle hayat arkadaşlarının aldığı bir kararı bu kadar koşulsuz desteklemekte zorlanırlar. Her ne olursa olsun bir numaraları kariyerleridir. Kadınlarınki ise yaşamın kendisidir. Yaşam sevdiklerindir, kariyerdir, renklerin, zevklerin, soluk alma biçimindir, hepsiyle birlikte bir bütündür. Ve yaşama dair kararlar her zaman akılla alınmaz, bazen duygusaldır kararlar. Öyle olmalıdır. Bazen sonuçlarını bile bile alırsın üstelik bu kararları. Kadınlar, erkeklerden farklı olarak, çok daha fazla alırlar böyle kararları. Tıpkı Bigıl gibi. Çünkü yaşam bunu gerektirir. Ve aslında cesaret ister böyle kararları almak. Bana soracak olursanız son derece bilgecedir ayrıca. Bigıl ne istediğini gayet iyi biliyor ve zaman ve yaşam onu haklı çıkarıyor. Şimdi ben de size soruyorum; bir erkek neden ‘duygusal’ kararlar almaya cesaret edemez? Karizma, kariyer, güç dengesi sarsılacağı için mi? Peki yaşamınız böyle kararlar almaya değmez mi?

“Onların değişen yaşamlarını basından takip etmek, bana sanki birbirini tanımayan insanlarmışız hissi veriyor. Biraz içimi buruyor bu durum galiba.” Enzo bunu söylüyor fakat olayların şekillenmesinde en büyük etkiye sahip kişi de kendisi. Pişman olduğunu, pişmanlık çektiğini ise pek göremiyoruz. Enzo ünün getirdiği uzaklaştırmayı bir şekilde alt etmeyi başarıp, müziğin herkes tarafından dinlenebilir olmasını mı düşünmek istiyor da böyle davranıyor?
Unutmayın Enzo sadece bir çocuk ve sorunuza da o yanıt versin: “Müziğinin tüm dünyaya yayılması konusunda düşüncemiz değişmedi. İnsanların müziğini ne kadar sevdikleri düşünülecek olursa haksız da değiliz. Ama biz sadece müziğe odaklandık. Geri kalanları, yaşamınıza etkilerini çok da düşünemedik. Hesapsız bir maceraya atıldık. Bu olanlar nedeniyle çok üzgünüz…”

“Ünlü insanlar, isteseler de istemeseler de böyle bir yaşam sürerler Bigıl. Sürekli başarmak zorundadırlar. Tüm dünyanın gözünün onların üzerinde olduğunu bilirler. İnsanlara bilmeleri gerektiği kadarını verirler.” Kilit kısım “bilmeleri gerektiği kadarını vermek” sanıyorum. İgıl, bu dengeyi sağlayamıyor mu?
Nasıl sağlasın ki? O bir dev! Minimal, sakin yaşamının neredeyse tamamını eşiyle ormanda geçirmiş, insan doğasından, ilişkilerden, hırslardan, kent yaşamının karmaşasından uzak. Hırçın, agresif, baskıcı tavırları anlayamıyor, çünkü öyle biri değil. Yapmak istediği ve yapabildiği tek şey müzik. Onu da bütün saflığıyla insanları mutlu etmek için yapıyor.

‘Çocuklara bir hikaye anlatmaktan çok, şarkılar söyleyebilmekti yola çıkış nedenim. Ama ben müzisyen değilim ne yazık ki.’


“İnsanlar kendileri gibi olmayanlardan her zaman korkarlar. Ne yazık ki, önce tanımaya, anlamaya çalışmak yerine, korktukları için dışlayabilir; daha da kötüsü, hiç aklımıza gelmeyecek şeyler yapabilirler.” Bu tür korku, nefreti ve saldırganlığı da beraberinde getirir nihayetinde. İnsanın bitmeyen “kendi gibi olmayandan korkma” sorunsalından konuşalım mı biraz da?

İnsanların tümü bir diğeri için öteki aslında. Erk sahibi olan, yönetenler de dahil buna. Kendin gibi değilse rahatlıkla karşındakini ötekileştirebilirsin. Bize böyle öğretilmedi mi? Dünyanın uç bir köşesinde olan bir şey rahatlıkla diğer uca ulaşabilirken, sınırlar kalkarken bile hala öğretilmiyor mu? Hoşgörü sözlüklerde anlam bulan bir kavram neredeyse. “O halde nesini konuşalım bu sorunsalın?” diyebilir ve konuyu kapatabilirim rahatlıkla, öyle değil mi? Oysa her yerde, bıkmadan usanmadan bu konuyu konuşmak gerekiyor. Ama daha da önemlisi konuşmaya ara verip karşımızdakini dinlemeyi ve anlamaya çalışmayı öğrenmek. Şu yeri gelince sığındığımız ‘çocuklarımız, geleceğimiz için’ lafının arkasında durabilmek adına bunu gerçekten yapmalıyız sanırım.

Aynı bağlamda, Emil’in devler ile ilk karşılaşmasını görmüyoruz romanda. Bu tanışmada daha önce deneyimlemiş biri, bir aracı olmadığı için merakımı kaşıdı. Emil, devler ile ilk karşılaştığında nasıl davranıyor? Sükûnetini korumayı başarıyor mu? İlk tepkisi ne oluyor olabilir?
Emil meraklı bir kaşif. Dünyanın ücra köşeleri, oradaki yaşamlar ilgisini çekiyor. Vazgeçilmez dostlarının yaşadığı derin orman onun için özel bir yer. Üçlünün karşılaşma anını elbette düşündüm ve hatta kurguladım. Ancak kitaba yansıtmadım. Bazı şeyleri okuyucunun hayal gücüne bırakmayı tercih ettim. Böylesi benim için merakı tetikleyen, gülümseten, oyunlu bir durum. Okuyucu için de öyle olabileceğini düşünüyorum.

Devin Şarkıları. Kitapta geçen şarkıların besteleneceğine ilişkin birkaç yazı okumuştum. Böyle bir proje var mı? Proje varsa, kitabın tiyatroya ya da sinemaya uyarlanmasında da kolaylaştırıcı bir etkiye sahip olabilir. Belki de bu zincir ilerler, yanılıyor muyum?
Güzel düşler bunlar. Ben de gerçekleşmesi için elimden geleni yapıyorum. Ve evet, çocuklara bir hikaye anlatmaktan çok, şarkılar söyleyebilmekti yola çıkış nedenim. Ama ben müzisyen değilim ne yazık ki! Ve öyle olmadığıma da üzülüyorum neredeyse. Çünkü hiç kolay ilerlemiyor şarkılar kısmı. Ama olacak, inanıyorum. Biraz daha sabır.

image13

Devin Şarkısı, kent-doğa karşılaştırması da yapıyor bir anlamda. Gezi’den önce gençlerin doğaya karşı o kadar da duyarlı olmadıkları düşünülürdü, oysa işin aslında böyle olmadığı çıktı ortaya. Doğanın süratle kentleştirilmesi, betona dönüştürülmesi hızla devam ettirilmeye çalışıldıkça doğayı korumaya yönelik tepkiler de aynı oranda artacak mı dersiniz?
Ben gençlerin, çocukların doğaya karşı duyarlı olmadıklarını hiç düşünmüyorum. Uzun yıllardır sivil toplum kuruluşlarıyla çalışıyorum. Benim gördüğüm manzara tam tersine, gençlerin dünyayı yok oluşa sürükleyen pek çok konuda yetişkinlerden çok daha farkında ve duyarlı oldukları. Bizden daha yürekli, daha girişken, daha cesurlar. Dolayısıyla bizim onların yanında olma cesaretini gösterip, korumaya yönelik çabalara destek vermemiz, bu çabaları büyütmemiz gerekiyor.

Röportajı bitirmeden evvel kitabın omurgası olan sanatın birleştiriciliğini değil de, mizahın nasıl olur da vahşete dönüşebileceğini konuşalım mı? Charlie Hebdo saldırısını nasıl yorumluyorsunuz?
Az önce sorduğunuz, insanın bitmeyen “kendi gibi olmayandan korkma” sorunsalından farklı bir durum değil bu yaşadığımız. Sonuçta mizah dergileri, hiciv sanatı yaşadığımız çarpık gerçeklerin her zaman en çıplak ve cesur yansıması. Dünyalarında özgür düşüncenin yer almadığı insanların tahammül edemeyeceği bir şey bu. Korkuyorlar, bununla nasıl baş edeceklerini bilemiyorlar çünkü. Ve şuursuzca akıl almaz vahşetlere yol açıyorlar. Daha da fenası pişmanlık duymuyorlar. Fanatizm böyle bir şey ve sanırım hiç bugün olduğu kadar tırmanmadı. Bu da gerilimin yükseleceği ve bu tarz vahşetlerin artacağı anlamına gelebilir ne yazık ki. Birbirimizi dinlemek, anlamaya çalışmak diyorum yine. Bir tarafta eğitimden yoksun bırakılmış, manipülasyona açık insanlar diğer tarafta iktidara, güce tapanlar, provokatörler varken bunu söylemek kolay, uygulamak zor diyebilirsiniz. Ama başarmalıyız, öyle değil mi?

Devin Şarkısı / Yazan: Raife Polat / Günışığı Kitaplığı / Roman / Resimleyen: Sadi Güran / Editör: Mine Soysal / Yayın Koordinatörü: Canan Topaloğlu / Son Okuma: Hande Demirtaş / 1. Basım Ekim 2014 / 197 Sayfa

Raife Polat, 1969’da İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu Radyo Televizyon Bölümü’nden mezun oldu. Kültür sanat alanında gazetecilik ve radyo programcılığı yaptı. Çocuklar için çeşitli konularda atölyeler gerçekleştirdi, yayınlar hazırladı. Uzun yıllardan bu yana ÇEKÜL Vakfı’ndaki çalışmalarını sürdürüyor; çevre ve koruma projelerinde aktif yer alıyor. İlk çocuk romanı Devin Şarkısı (2014) için oyuncu, müzisyen Teoman Kumbaracıbaşı ile çocuk şarkıları albümü hazırlıyor. Polat, eşi, oğlu ve kedisiyle birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Soru, yorum ve eleştirilerinizi gönderebilirsiniz.

E-Posta adresiniz yayınlanmayacaktır.